ISSN : 2630-5720

Hızlı Arama




: 56 (1)

Cilt: 56  Sayı: 1 - 2016

ÖZGÜN ARAŞTIRMA
1.
1470 nm Diot Lazer ile Pilonidal Sinus Operasyonu
Surgery with 1470 nm Diode Laser in Pilonidal Sinus Patients
Banu Ural
Sayfalar 1 - 4 (76 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Pilonidal sinüs hastalığı, sıklıkla natal ve sakrokoksigeal bölgede görülen, kronik enfektif bir hastalıktır. Birçok cerrahi tedavi yöntemi tanımlanmış olmasına rağmen, yüksek nüks oranları nedeniyle ideal tedavi yöntemi yoktur. Bu çalışma son zamanlarda birçok cerrahi dalda uygulama alanı yaygınlaşmaya başlayan lazer tedavisinin, özellikle anal fistül tedavisindeki umut verici sonuçlarından esinlenerek pilonidal sinus tedavisindeki pilot uygulamalarımızı ve sonuçlarını bildirmek amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Şubat 2011 ve Mart 2013 tarihleri arasında pilonidal sinus tanısı ile ameliyat edilen 6 (5E,1K) olgunun sonuçları değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 23, operasyon süresi 12 dk,operasyonda verilen ortalama lazer enerji 320 joule, postop ağrı durumunu değerlendirimede kullanılan VAS skoru 0,5,günlük aktiviteye dönüş 1,5 gün, hasta memnuniyeti mükemmel, postop 1 yıllık takipte hiç nüks yok olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: 1470 nm. diyot lazer tedavisi pilonidal sinus olgularında kısa dönem takip sonuçlarına göre minimal invazif bir yöntem oluşu, günübirlik cerrahi şeklinde uygulanabilirliği, kısa operasyon süresi, postop ağrısız oluşu ve en önemlisi hastanın günlük aktiviteye dönüşünün hızlı oluşu nedeni ile ümit vadedici olduğunu düşünüyoruz.
INTRODUCTION: Pilonidal sinus disease, commonly seen in natal and sacrococcygeal area, is a chronic, infective disease. Although many surgical treatment methods are defined, there is no ideal treatment method due to high recurrence rates. This pilot study was performed to present the results of laser treatment in pilonidal sinus disease, and inspiration comes from the point that laser treatments are being used in many surgical branches, particulary the promising results from anal fistula treatment.
METHODS: Results of 6 cases (5 males, 1 female) who underwent operation with a diagnosis of pilonidal sinus disease betwwen February 2011 and March 2013 were evaluated.
RESULTS: Mean age was 23 years, mean operation time was 12 minutes, average laser energy was 320 joules, and postoperative pain score using visual analog scale was 0.5, and return to regular daily life was 1.5 days with a perfect patient satisfaction. No recurrence was seen with a follow-up of 1 year.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Laser treatment with 1470 nm diode laser in pilonidal sinus patients seems promising due to being minimally invasive, being an outpatient procedure, short operation time, minimal-to-no postoperative pain, and quick return to regular daily activities.

2.
Stres İnkontinansın Cerrahi Tedavisinde Mini Sling Yöntemi: Peroperatif Komplikasyon, Cerrahi Süresi, Kanama Miktarı ve Ağrı Açısından Değerlendirilmesi
Mini Sling Operation in Stress Urinary Incontinence: The Assessment of Patients with Respect to Perioperative Complications, Operation Time, Hemorrhage and Pain
Duygu U. Eraslan, E. Can Tüfekçi, Nurettin Aka, Gültekin Köse, Fisun Vural, A. Deniz E. Coşkun
Sayfalar 5 - 12 (64 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Mini sling uygulaması tek insizyonla yapılan, lokal anesteziyle uygulanabilen, işlem olarak kısa süren minimal invaziv, yeni bir sling operasyonudur. Bu yöntemle askı ameliyatlarında oluşabilecek majör komplikasyonlardan kaçınma, operasyonu daha kısa süreye düşürme hedeflenmektedir. Bu çalışmada Mini sling tekniğinin peroperatif komplikasyonlara, şikayetler ve operasyon süresine etkisi araştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Stresle idrar kaçırma şikayetiyle başvuran 25 hastaya mini sling işlemi yapıldı. Hastalar intraoperatif ve erken dönem postoperatif, kanama, ağrı, yaşam kalitesi ve üriner retansiyon açısından değerlendirildi. Demografik özellikleri, jinekolojik muayene bulguları, stres test, Q-tip test, ped testi, residual idrar volümü, operasyon süresi ve komplikasyonları kaydedildi. Hastalara Urinary Distress Inventory (UDI-6) anketi ve hasta memnuniyeti ise üçlü Likert testi ile yapıldı.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 49,12±6.12 yıl idi. Peroperatif bir komplikasyonla karşılaşılmadı (sinir-damar yaralanması, hemoraji, hematom, perforasyon, idrar retansiyonu, infeksiyon, mesh erozyonu). Ortalama operasyon süresi 14,20±5,53 dakikadır. İlk 24 saatte analjezik ihtiyacı %32 ‘dir. Sonrasında ise kolporafi anterior gibi ek operasyon yapılmadığı sürece analjesik ihtiyacı yoktur. Hasta memnuniyeti %96 bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Mini sling tekniğinin tek insizyonla ve lokal anestezi yapılabilmesi, peroperatif komplikasyonların olmaması, analjezik ihtiyacının ve operasyon süresinin az olması bu cerrahi prosedürü cazip hale getirmektedir. Ancak prosedürün uzun dönemli anatomik ve fonksiyonel sonuçlarıyla ilgili çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Mini Sling operation is a new technique with a single incision, minimally invasive method of sling procedure that has short operation time and can perform under local anesthesia. The aim of this procedure is to decrease operation duration and complications related to other sling operations. This study aimed to explore perioperative complications, complaints and operation duration in patients underwent minisling procedure.
METHODS: A total of 25 women with stress urinary incontinence performed mini sling procedure. The demographic findings, gynecologic examination, stres test, Q-test, ped test, residual urine volume, operation duration and complications recorded. Urinary symptoms assessed by Urinary Distress Inventory 6 (UDI-6) and three points Likert scale applied to measure patient satisfaction.
RESULTS: The mean age of patients was 49,12±6.12 years. There were no peri-operative complications such as nerve-vessel injury, hemorrhage, hematoma, perforation, urinary retention, infection, mesh erosion. The mean operation duration of the procedure was 14,20±5,53 minute. The 32 % of the patients need analgesia within 24 hours of surgery. Then, there was no analgesic drug need unless colporrhaphy procedure added. The patient satisfaction was 96%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Mini sling operation is a procedure that has a single incision with decreased operation time, complications and analgesic drug need. These advantages of minimal invasive procedure make this operation attractive. However, studies with long term anatomical and functional results are needed.

3.
Yurtta Kalan Üniversite Öğrencilerinin Meme Kanseri ile İlgili Bilgileri ve Kendi Kendine Meme Muayanesi Uygulama Durumları
Determining the Knowledge Attitude About Breast Cancer and Practices of Nursing Students About Breast Self-Examination of the University Students in Dormitory
Handan Alan, Funda Karadağlı, Sevinç Şıpkın, Semiha Kocadaş
Sayfalar 13 - 22 (89 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırma Çanakkale’de özel bir yurtta kalan üniversiteli öğrencilerinin meme kanseri hakkındaki bilgi düzeyleri ve Kendi kendine meme muayenesindeki tutum ve davranışlarını araştırmak amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı türde olan bu çalışmanın örneklemini, Çanakkale il merkezinde bulunan özel bir yurtta kalan 175 kız öğrenci oluşturmaktadır. Çalışmada araştırmacılar tarafından literatür doğrultusunda hazırlanan 45 soruluk anket formu kullanılmıştır.
BULGULAR: Çalışmanın sonuçlarına göre, öğrencilerin % 65’i (n=114) meme kanseri hakkında bilgi sahibi olduklarını ve bu bilgiyi çoğunlukla görsel basından (%50) öğrendiklerini belirtmişlerdir. Öğrencilerin %82’sinin ailesinde veya arkadaşlarında meme kanseri olmadığı saptanmıştır. Öğrencilerin % 62’si Kendi Kendine Meme Muayenesi (KKMM) hakkında bilgi sahibi olup %53’ü bu bilgiyi sağlık elemanından öğrendiklerini belirtmişlerdir. Öğrencilerin 65’i (% 37) KKMM yapmaktadır. KKMM yapanların 43’ü (% 66) aklına geldikçe yaptıklarını belirtmişlerdir. KKMM yapanların çoğu (%59) KKMM yapma nedeni olarak önlem almayı belirtirken yapmayanların
%64’ü bilmediği için yapmadığını belirtmiştir. Öğrencilerin meme kanseri hakkında bilgilerinin olup olmaması ile KKMM yapma durumu arasında anlamlı ilişki bulunmuş olup (p<0.05) meme kanseri hakkında bilgisi olanların KKMM yaptığı saptanmıştır. KKMM hakkında bilgisi olan ve olmayanlarla KKMM yapan ve yapmayanlar karşılaştırıldığında KKMM hakkında bilgi sahibi olanların % 57’ünün meme muayenesi yaptığı saptanmış olup aralarında anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). KKMM hakkında bilgisi olan ve olmayanlarla öğrencilerin sınıfları, bölümleri ve ailesinde veya arkadaşlarında meme kanseri görülme durumu karşılaştırıldığında anlamlı
bir fark bulunmamıştır (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Üniversite öğrencisi kızların çoğunluğu KKMM hakkında bilgi sahibi olmasına karşın, KKMM yapma davranışı yeterli düzeyde değildir. Özellikle sağlık dışında bölümde okuyan kız öğrencilere meme kanseri ve KKMM konusunda eğitimler yapılmalıdır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to determine the knowledge about breast cancer and the attitude and practices of Breast Self Examination (BSE) among private dormitory girl students.
METHODS: This study is descriptive types. The study sample consisted of 175 girl students stayed private dormitory in Çanakkale. The data were collected using a questionnaire containing 45 questions.
RESULTS: According to results 65,1% of students stated that they learned about breast cancer from visual media (50%). The majority of students reported that their families or friends hadn’t breast cancer. 61,7% of students knew about BSE which was learnt from health personal in 52,8%. 37,1% of students performed BSE. 66,2% of students performing BSE periodically. While majority of performing BSE is doing that to take precaution, 63,6% of students don’t performed because of not having knowledge. Significant differences were found between performing BSE and having knowledge of breast cancer (p<0.05). It was determined that students who have knowledge of breast cancer performed BSE. Significant differences were found between having knowledge or not having knowledge of BSE, and performing or not permorming BSE. 57,4% of students who have knowledge of BSE performed BSE (p<0.05). There wasn’t significant differences between these students groups, their class, education part and breast cancer risk in their families(p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Consequently, altough the big majority of female university students have heard about BSE, their behaviors of doing BSE are not enough. Training programms should be for university students for BSE and breast cancer, especially studying in departments apart from health.

4.
Histerektomi Materyallerinde Adenomyozis Sıklığının Araştırılması
Adenomyosis Incidence in Hysterectomy Materials
Işık Kaban, Hüseyin Cengiz, Esin Avcı, Murat Ekin
Sayfalar 23 - 27 (77 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Histerektomi materyallerinde adenomyozis sıklığının saptanması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda Bakırköy Dr Sadi Konuk Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği’nde benign nedenlerle histerektomi yapılan 255 hastanın postoperatif histerektomi materyallerinin histopatolojik değerlendirmelerinde adenomyozis sıklığı ve bu vakaların demografik özellikleri incelendi.
BULGULAR: Bu çalışmada toplam 255 histerektomi materyali incelendi ve 48 tanesinde (%19,2) adenomyozis varlığı tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Adenomyozis tanısı, değişik nedenlerle kliniğe başvuran hastalarda tedavi planlaması esnasında akılda tutulmalıdır.
INTRODUCTION: To determine the frequency of adenomyosis in hystrectomy materials.
METHODS: We here in analyse the adenomyozis frequency in histopathologic evaluation of 255 hysterectomy materials performed due to bening causes in Bakırköy Dr Sadi Konuk Hospital Obstetric and Gynecology Clinic and demographic properties of these patients are evaluated.
RESULTS: 255 hysterectomy materials are evaluated in this study and 48 adenomyosis (%19.2) case are determined.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Adenomyosis must be remembered in mind in patients admitted to clinic due to different causes and before managing treatment.

5.
"Kendi Kesim" Meş Kullanarak Midüretral Polipropilen Sling Operasyon Sonuçlarımız
The Outcomes of ‘Surgeon-Tailored’ Mesh with Midurethral Polypropylene Sling Operation
Kenan Karaca, Hacı Murat Akgül, Ebru Karaca
Sayfalar 28 - 33 (62 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Günümüzde midüretral sling (MUS) operasyonları stres tipte idrar kaçırma tedavisinde kullanılan standart tedavi seçeneği olarak kabul görmektedir. Midüretral Polipropilen Sling (MPS) operasyonu kendi kesim meş kullanarak yapılan retropubik bir MUS operasyonudur. Çalışmamızda MPS operasyonu ile tedavi edilen hastaların klinik başarı, komplikasyon ve ortalama bir yıllık takip sonuçlarını sunmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 60 yaşından genç, vücut kitle indeksi (VKİ) 30 kg/m² ‘den küçük, geçirilmiş pelvik cerrahi hikayesi ve eşzamanlı uterus prolapsusu olmayan stres tipte idrar kaçıran 101 hasta dahil edildi. Operasyonda kullanılan meş polipropilen, monofilament ve makropor yapısında olup standart özelliklere sahiptir. Kendi kesim tekniği ile hazırlanan meşler 7,5 x 1 cm ölçüsünde kesildi ve her iki ucuna no.1 polipropilen sütür tespit edildi. MPS operasyonu uygulanan hastaların ortalama 1 yıllık takipleri, klinik başarı oranları, komplikasyonları ve yaşam kalitesi değerlendirildi.
BULGULAR: Toplam 101 hastanın, ortalama yaşı 46,5 (min: 28 - maks: 60) ve ortalama VKİ 27,5 kg/m² (min: 18,5 – maks: 29,9) ‘dir. Hastaların 22 (% 21,6) tanesinde sıkışma bulguları mevcut olup 12 (% 54,5) ‘sinin sıkışma bulguları operasyon sonrası dönemde gerilemiştir. Üriner retansiyonu olan 8 (% 7,9) hastanın üretral katateri operasyon sonrası 1. haftada, mesane yaralanması olan 1 (% 1,0) hastada ise operasyon sonrası 3. haftada üretral katateri çekilmiştir. Kronik üriner retansiyonu olan toplam 4 (% 3,9) hastada ise meş eksizyonu yapılmıştır. Sadece 1’ er (% 1,0) hastada vajinal meş ekstruzyonu, retropubik hematom ve yara yeri enfeksiyonu izlenmiştir. MPS operasyonu olan hiçbir hastada üretral veya mesane erozyonu izlenmemiştir. Hastaların ortalama 12. ay takiplerindeki klinik başarı oranı % 89 olarak saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kendi kesim meş kullanılarak uygulanan MPS operasyonu düşük maliyetli olması nedeniyle uygun hasta seçimi sağlanarak stres tipi idrar kaçırma cerrahi tedavisinde alternatif bir seçenek olabilir.
INTRODUCTION: Nowadays midurethral sling operation (MUS) has become the standard therapeutic option in stress type incontinence surgery. Midurethral Polypropylene Sling (MPS) operation is one of the retropubic MUS operation by using ‘Surgeon-Tailored’ mesh. In our study, we try to evaluate the clinical success, the complications and one year follow-up results in MPS operation.
METHODS: MPS operation was performed in 101 patients who have stress type incontinence, younger than 60 years, body mass index (BMI) less than 30 kg/m², have not any pelvic operation history and uterine prolapse. Polypropylene, monofilament and macropore characteristic of standard mesh was used in operations. A 7,5 x 1 cm strip mesh by fixing no.1 polypropylene to its edges has been established by surgeon tailored fashion. One year follow-up results, the complications, the clinical success and the quality of life has been evaluated.
RESULTS: The mean age and BMI of 101 patients are 46,5 (min: 28 - max: 60) and 27,5 kg/m² (min: 18,5 – max: 29,9) respectively. The number of patients who have urgency findings are 22 (21,6 %) and 12 (54,5 %) of them have resolved after the operation. Urethral catheter has pulled out 1 week after the operation in 8 (7,9 %) patient because of urinary retantion. Bladder perforation has detected in 1 (1,0 %) patient and her urethral catheter has pulled out 3 weeks after the operation. Chronic urinary retantion has occured in 4 (3,9 %) patients and they were underwent mesh excision. Only 1 (1,0 %) patient has been observed for each following complications; vaginal mesh extrusion, retropubic hematoma and wound enfection. There is no urethral and bladder erosion for MPS operation. The clinical success
rate of mean one year follow-up is 89 %.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Surgeon-tailored mesh with MPS operation by establishing appropriate patient selection could be an alternative option for stress type incontinence surgery because of its cost-effectivity.

6.
Tetik Parmak Olgularında USG Eşliğinde Steroid Enjeksiyon Uygulanması ile Perkütan Gevşetme Tekniğinin Orta Dönem Sonuçlarının Karşılaştırılması
Comparison of Mid-Term Results of Ultrasound-Guided Steroid Injections with Percutaneous Release in Trigger Finger Patients
Levent Adıyeke, Atilla Polat, Emre Karadeniz, Mustafa Sefa Özel, Meriç Uğurlar, Zeyit Yalçın
Sayfalar 34 - 41 (73 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Tetik parmak hastalığı toplumda %3 oranında görülen bir hastalıktır. Dar osseofibröz tünelden kayma hareketinin bozulduğu bu hastalığın tedavisinde cerrahi olmayan yöntemler ile başarılı sonuçlar alınabilmektedir. Bu çalışmadaki amacımız tetik parmak tedavisinde ultrason eşliğinde enjeksiyon yöntemi ile perkütan gevşetme yönteminin klinik ve fonksiyonel sonuçlarını karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya polikliniğimize el 1. parmakta tetik parmak şikâyeti ile gelen 51 hasta dahil edildi. Hastaların 39’u bayan ve 12’si erkekti.
Hastaların müdahale öncesi fonksiyonel ve klinik değerlendirmesi Michigan El skoru, ve Quick-DASH skorlaması ile yapıldı.
BULGULAR: Çalışmaya 51 olgu dahil edildi. Hastaların 39’u kadın (%76,5) ve 12’si erkekti (%23,5). Hastaların ortalama yaşı 52.14 (dağılım: 29-
80) idi. 51 hastanın 36’sının sağ, 15’inin sol başparmağı etkilenmişti. 29 (%56,9) olguda perkütan gevşetme, 22 (%43,1) olguda ultrason eşliğinde enjeksiyon uygulandı. İşe başlama süresi perkütan gevşetme uygulanan grupta, ultrason eşliğinde enjeksiyon uygulanan gruba göre daha uzun bulundu. Her iki grubun tedavi öncesi ve sonrası Michigan El ve Quick-DASH skorları karşılaştırıldı. Perkütan gevşetme uygulanan grubun tedavi sonrası Quick-DASH skorları, ultrason eşliğinde enjeksiyon uygulanan gruba göre yüksek bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tetik parmak hastalığının tedavisinde cerrahi olmayan tedavi yöntemleri ile başarılı sonuçlar elde edilebilmektedir. Perkütan gevşetmeye göre ultrason eşliğinde enjeksiyon yönteminde hasta memnuniyeti daha yüksek ve işe başlama süresi daha erken bulunmuştur.
INTRODUCTION: Trigger finger is seen in 3% of the population. In this disease the narrow osseofibrosis tunnel slide movement is impaired and can be
treated successfully with non-surgical treatment. The aim of this study is to compare the clinical and functional results of percutaneous
release and ultrasound-guided injection method in treatment of trigger finger.
METHODS: Fifty-one patients who referred to our outpatient clinic with trigger finger complaints in their thumbs are included to this study. Thirty-nine patients were female and 12 patients were male. The pre-intervention of functional and clinical assessment of patients were performed according to Michigan Hand score and Quick-DASH score.
RESULTS: Fifty-one patients are included to this study. Thirty-nine patients (76.5%) were female and 12 patients (23.5%) were male. The mean age was 52.14 (range: 29-80). Of the 51 patients 36 right and 15 left thumbs were involved. In 29 patients (56.9%) percutaneous release and 22 patients (43.1%) ultrasound-guided injection was applied. Time to return to work was longer in the group treated by percutaneous release, according to the group treated by ultrasound-guided injection. The pre-treatment and post-treatment Michigan
Hand scores and Quick-DASH scores were compared in both groups. The post-treatment Quick-DASH scores of the group treated
by percutaneous release were higher than the group treated by ultrasound-guided injection.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Trigger finger can be treated successfully with non-surgical treatment. According to percutaneous release group, patient satisfaction was higher and time to return to work was earlier in ultrasound-guided injection group.

7.
Premenopozal Kadınlarda Benign Sebeplerle Yapılan Abdominal Histerektominin Cinsel Fonksiyonlara Etkisinin Araştırılması: Vaka Kontrol Çalışması
The Effect of Abdominal Hysterectomy on Sexual Functions of Premenopausal Women: Case Control Study
Melis G. K. Yazıcı, E. Can Tüfekçi, Nurettin Aka, A. Deniz Ertürk Coşkun, Fisun Vural, Gültekin Köse
Sayfalar 42 - 47 (133 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: En sık yapılan jinekolojik ameliyatlardan olan histerektomi operasyonunun premenopozal dönemdeki kadınlarda cinsel fonksiyonlar üzerine etkilerinin araştırılması.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmanın katılımcılarını polikliniğe rutin kontrolleri için başvuran cinsel ilişkiye girmesini engelleyecek hastalığı bulunmayan, diyabet, hipertansiyon gibi ek sistemik hastalığı olmayan, okur-yazar olan, partneri olan, jinekolojik muayenesinde cinsel yaşantısını etkileyebilecek ürojinekolojik patoloji saptanmayan, menopozda olmayan, 50 histerektomi geçirmemiş ve 48 histerektomize kadın oluşturdu. Histerektomize olan katılımcılarda operasyon üzerinden en az 1 yıl geçmiş olmasına dikkat edildi. Katılımcıların bilgilendirilmiş onamları anıldı. Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği kadın formu ve Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği’ni içeren çalışma formunu doldurmaları istendi. Yanıtlar toplam puan ve alt grup puanları olarak ayrı ayrı değerlendirildi.
BULGULAR: Grupların Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği sonuçlarının karşılaştırılmasında gruplar arasında toplam puan ortalaması, sıklık, iletişim, doyum, kaçınma, dokunma, vaginismus ve anorgazmi puan ortalamaları bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmedi Gruplara göre katılımcıların Arizona Cinsel Yaşam Ölçeğinin değerlendirilmesi sonucunda; cinsel dürtü, psikolojik uyarılma, fizyolojik uyarılma, doyum, toplam puan ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Sadece, orgazmik kapasite histerektomili grupta daha kötüydü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak histerektomi olan ve olamayan kadınlarda orgazmik kapasite hariç cinsel işlevler açısından anlamlı fark tespit edilmemiştir.
INTRODUCTION: To search the effect of hysterectomy, the most common gynecological operation, on female sexual functions.
METHODS: The study group consisted of 48 women who had an abdominal hysterectomy and 50 women who did not. They were outpatient routine control patiens who did not have any diseases which restricts intercourse, did not have systemic diseases like hypertension or diabetes, were literate, had a sexual partner, were premenopausal, and did not have urogynecological pathologies on examination. At least one year had passed after the operation of hysterectomised participants. Informed consent was taken from all participants and they were asked to fill the Arizona Sexual Experience Scale and Glombok Rust Inventory of Sexual Satisfaction. The answers were evaluated for the total scores and subscale scores.
RESULTS: The two groups had statistically non significant differences when the Glombok Rust Inventory results were compared for total scores intercourse frequency, incommunicability, dissatisfaction, avoiding sexual intercourse, absence of sexuality, vaginismus and anorgasmia. When the groups were compared for Arizona Sexual Experience Scales, there was no statistically significant difference between the groups for scores of sexual drive, arousal, vaginal lubrication and satisfaction from orgasm. The ability to reach orgasm was poorer in the hysterectomy group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There was no statistically significant difference between the hysterectomised and non-hysterectomised groups when compared for sexual functions.

8.
Laparoskopik Kolesistektomide Preopertif Gastrpskopi Yapılmalı Mıdır?
Do We Perform Preoperatively Gastroscopy Before Laparoscopic Cholesystectomy?
Şükrü Taş, Öztekin Çıkman, Hasan Ali Kiraz, Yılmaz Akgün, Muammer Karaayvaz
Sayfalar 48 - 51 (71 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda safra kesesi taşı nedeniyle operasyon planlanan hastalarda ek bir patoloji dışlamak amacıyla laparoskopik kolesistektomi öncesi üst GİS endoskopisi yapılan hastaların sonuçlarının sunulması amaçlanmıştır. Çalışmamızda safra kesesi taşı nedeniyle operasyon planlanan hastalarda ek bir patoloji dışlamak amacıyla laparoskopik kolesistektomi öncesi üst GİS endoskopisi
yapılan hastaların sonuçlarının sunulması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2012 – Haziran 2015 tarihleri arasında laparoskopik kolesistektomi planlanan ve operasyon öncesi üst GİS endoskopisi yapılan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Kolelilitiazis nedeniyle yatan preoperatif endoskopi yapılan 110 hasta çalışmamıza dahil edildi. Preoperatif gastroskopi işlemi kliniğimiz bünyesindeki cerrahi endoskopi ünitesinde gerçekleştirildi. Hastalar yaş, cinsiyet, ultrasonografik bulgular ve endoskopik bulgular açısından değerlendirildi.
BULGULAR: Kolelilitiazis nedeniyle yatan, preoperatif endoskopi yapılan 110 hasta çalışmamıza dahil edildi. Hasta dosyalarından elde edilen ultrasonografi raporlarında; hastaların 58 ( % 52.7)’ inde multipl kalkül, 12(%10.9)’sinde safra çamuru saptanırken 40 (%36.4)’ınde tek bir taş olduğu rapor edildi. Preoperatif dönemde yapılan gastroskopi sonuçlarında ise hastaların 38 (%34.5)’inde pangastrit, 18 (%16.4)’inde alkalen reflü gastrit, 4 (%3.6)’ünde peptik ülser, 50 (%45,46)’sinde ise patoloji saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Preoperatif dönemde safra taşı hastalığını taklit edebilen üst GİS patolojileri olduğu akılda tutulmalıdır. Yapılan çalışmalarda postkolesistektomi sendromlarının büyük çoğunluğunu üst GİS patolojileri oluşturduğu bilinmektedir. Bu durumda hasta ve hekim açısından postopeartif dönemde uzamış tedavilere neden olabilmektedir. Günümüzde çoğu merkezde endoskopi üniteleri olup,
laparoskopik kolesitektomi öncesi, üst GİS endoskopisi yapılmasını önermekteyiz.
INTRODUCTION: The aim of this study is to present the results in patients who undergo upper gastrointestinal endoscopy to exclude any additional problems before performing laparoscopic cholesystectomy for gallstone disease.
METHODS: Between January 2012-June 2014, the patients who were performed upper gastrointestinal tract endoscopy before laparoscopic cholesistectomy were evaluated retrospectifically. 110 Patients in whom performed upper gastrointestinal endoscopy were included in our study. In all of the endoscopy procedures performed. The patients were detected according to age,sex,sonographic and endoscopic
findings.
RESULTS: 110 hospitalized patients for cholelithiasis who undergone uppergastrointestinal tract endoscopy was included in the study. When evaluated for sonographic findings, in 58(%52,7) of patients multiple calcules,in12(%10,9) sludge and in 40(36,4%) patients single calculi were found.The results of findings after upper gastrointestinal endoscopy were;38(34,5%) patients pangastritis,18(16,4%) alchalen reflux gastritis,4(3,6%) peptic ulser located in bulbus,50(45,46%) normal endoscopic findings.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In preoperative period, it should be beared in mind that upper gastrointestinal tract disorders mimicking gallstone disease can be existed. In recent studies it is reported that upper gastrointestinal diseases constructed a great amount of gallstone syndromes. Thus,it may cause the loss of cost and business. Today, many centers have gastrointestinal endoscopy units and we recommend to perform upper gastrointestinal endoscopic research firstly in patients who are undergoing laparoscopic cholesystectomy.

OLGU SUNUMU
9.
An Atypical Presentation of Organophosphate Intoxication: Extrapyramidal Signs
Organofosfat İntoksikasyonunda Atipik Bir Prezentasyon: Ekstrapiramidal Bulgular
Bengü Gülhan Aydın, Volkan Hancı, Bülent Serhan Yurtlu, Işık Özkoçak Turan
Sayfalar 52 - 55 (37 kere görüntülendi)
Organofosfatların etki mekanizması kolinesteraz enzim inhibisyonu yoluyla olduğundan organofosfat zehirlenmeleri ciddi klinik sonuçlara
neden olabilir. Zehirlenmenin akut döneminde muskarinik ve nikotinik semptomlar görülse de ekstrapiramidal bulgulara nadiren rastlanır. Biz bu olgu sunumunda acil servise ekstrapiramidal semptomlarla başvuran bir akut organofosfat zehirlenmesi olgusunu sunmayı amaçladık.
Organophosphate intoxications may cause serious clinical results as the activation mechanism of organophosphates is via the inhibition of cholinesterase enzyme. Even if muscarinic and nicotinic symptoms are seen in the acute phase of intoxication, extrapyramidal symptoms are very rare. We aim to present an acute organophosphate intoxication case who was admitted to the emergency unit with extrapyramidal symptoms.

10.
İnguinal Herni Kesesinden Kaynaklanan Benign Multikistik Peritoneal Mezotelyoma: Olgu Sunumu
Benign Multicystic Peritoneal Mesothelioma Arising From Inguinal Hernia Sac: Case Report
Doğan Erdoğan, Mehmet Ali Uzun, Ümit Yaşar Şahin, Neşet Köksal, Yusuf Günerhan, Hüseyin Kadıoğlu
Sayfalar 56 - 59 (64 kere görüntülendi)
Benign multikistik peritoneal mezotelyoma (BMPM) sıklıkla orta yaşta üreme dönemindeki kadınlarda görülen abdomen, pelvis, retroperitoneal yerleşimli nadir görülen benign peritoneal tümördür. Klinik olarak batın distansiyonu, pelvik ağrı ve kitle şeklinde ortaya çıkma ensık görülen bulgusudur. Genellikle preoperatif tanısı spesifik bir bulgusu olmaması nedeniyle zordur. Klinik olarak hiçbir bulgu vermeden insidental olarak laparatomi sırasında ve bizim olgumuzda olduğu gibi herni kesesi içinde bulunabilir. Hastalarda sıklıkla geçirilmiş pelvik operasyon öyküsü, pelvik inflamatuar hastalık, endometriozis ve travma öyküsü mevcuttur. Nadir görülen BMPM olgusunu kasık fıtığı cerrahi spesmenlerinde ender de olsa karşılaşabileceğimiz bir antite olması nedeniyle sunduk.
Benign multicystic mesothelioma (BMPM) is a rare benign peritoneal tumor which localized in abdomen, pelvis and retroperitoneum and commonly seen in women which are in reproductive age. Abdomen distension, pelvic localized pain and mass are the most common findings. Preoperative diagnosis is difficult, because of there is not any spesific symptom or finding. Without any findings, it can be determinated incidentally in laparatomy, like in our case, inside of the inguinal hernia sac. In this patients’ medical history, pelvic surgery, pelvik inflamatuar disase, endometriosis or trauma story can be usually found. Because of it’s a rare entity which seen, we introduced this BMPM case which localized in inguinal hernia surgical specimen.

11.
Tirotoksik Hipokalemik Periyodik Paralizi ve Graves Hastalığı: Olgu Sunumu
Thyrotoxic Hypokalemic Periodic Paralysis and Graves Disease: A Case Report
Elvan Cevizci, Göksel Somay, Tuğba Yanar, Duygu Özkan, Cemile Handan Mısırlı
Sayfalar 60 - 62 (39 kere görüntülendi)
Tirotoksik hipokalemik peryodik paralizi (THPP) hipertiroidizm ile ilişkili nadir ve dramatik bir komplikasyondur.THPP, tekrarlayan kas kuvvetsizliği episodları, hipokalemi ve hipertroidizm ile karakterizedir. Biz burada Graves hastalığı tanısı almış ve episodik flask quadripleji bulguları olan 24 yaşında erkek hastayı sunduk. Hastanın kan tetkiklerinde hipokalemi, düşük serum troid stimulan hormon (TSH) seviyesi, yüksek serum tiroid hormon seviyeleri saptandı. Düşük doz İntravenöz potasyum tedavisi ile hastanın kas gücünde ve serum potasyum seviyesinde tamamen düzelme saptandı. Hastaya propranolol ve propiltiourasil tedavisi başlandı. Hastada hipokalemik peryodik paralizi episodu tekrar yaşanmadı. Bu vaka ile hipertroidizmin bu nadir komplilkasyonunu patofizyolojisi, sebepleri ve tedavisini literatür
eşliğinde tartıştık.
Thyrotoxic hypokalemic periodic paralysis (THPP) is a rare and dramatic complicaton associated with hyperthyroidism. THPP is characterized by recurrent episodes of muscle weakness and hypokalemia associated with hyperthyroidism. We have reported a case of a 24-year-old male with Graves’ disease presenting with a episodic flaccid quadriplegia. His blood tests revealed hypokalemia, low thyroid stimulating hormone (TSH) and high levels of thyroid hormones. His muscle strength and seum potassium fully recovered with a small amount of potassium replacement. The patient was treated with propranolol and propylthiouracil. He had no further episodes of hypokalemic paralysis. This case report reviews the literature looking at pathophysiology, causes, and treatment recommendations
for this rare complication of hyperthyroidism.

12.
Yenidoğan Döneminde Süpüratif Parotit: Olgu Sunumu
Neonatal suppurative parotitis: A case report
Funda Yavanoğlu Atay, Duygu Bidev, Suzan Şahin, Evrim Alyamaç Dizdar, Nurdan Uraş, Şerife Suna Oğuz
Sayfalar 63 - 65 (30 kere görüntülendi)
Yenidoğan döneminde parotit oldukça nadir görülen bir tablodur. Dehidratasyon, prematüre doğum öyküsü, malnutrisyon, parotis kanalında tıkanıklık, lokal travma, kanal tıkanıklığı bilinen risk faktörlerinin başında gelmektedir. Literatürde farklı mikroorganizmaların
etken olduğu vakalar bildirilse de en sık etken olarak Staphylococcus aureus görülmektedir. Neonatal süpüratif parotit sıklıkla irritabilite, parotis üzerinde şişlik, kızarıklık, hassasiyet, beslenme güçlüğü şeklinde belirti verir. Tanı koymada ultrasonografik (USG) görüntüleme yardımcıdır. Tedavinin en önemli basamağı etkene yönelik antibiyoterapi verilmesidir.
Neonatal suppurative parotitis (NSP)is a rare condition characterized by swelling, pain and erythema over the affected gland. Antimicrobials and adequate hydration are important treatment modalities in treatment. Transmission of bacteria seems to ocur mainly
by ascending spread through the Stensen’s duct or by hematogenous spread from a distant focus. Risk factors are dehydration, low birth weight, ductal obstructions and oral trauma. Staphylococcus aureus is the commonest pathogen. Ultrasound examination may help in the diagnosis. The mainstay in the treatment of NSP is the appropriate selection of antibiotics to cover the causative organism.

LookUs & Online Makale