ISSN : 2630-5720

Hızlı Arama




: 58 (1)

Cilt: 58  Sayı: 1 - 2018

ÖZGÜN ARAŞTIRMA
1.
Peptik ülser perforasyonu nedeniyle primer sütür uygulanan hastalarda mortaliteye etkili faktörler
Factors Affecting Mortality in Patients who Underwent Primary Suture Repair for Peptic Ulcer Perforation
Özgen Işık, Halit Ziya Dündar, Burak Bakar, Ömer Faruk Özkan, Ersin Öztürk, Ekrem Kaya, Tuncay Yılmazlar
doi: 10.14744/hnhj.2017.38257  Sayfalar 1 - 4 (105 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: PUP’nun acil cerrahi tedavisinde en sık primer onarım uygulanmaktadır. Bu çalışmada primer onarılan PUP olgularında mortaliteye etkili faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Eylül 2009 ile Aralık 2016 tarihleri arasında PUP nedeniyle primer onarım uygulanan 103 hastanın tıbbi kayıtları retrospektif olarak derlendi. Hastaların demografik verileri, komorbiditeleri, başvuru süresi, hastane yatış süresi, morbidite ve mortalite oranları değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların ortanca yaşı 63’tü (22- 99) ve %74.8’i erkekti. Olguların 45’inde en az bir yandaş hastalık mevcuttu. Başvuru süresi ortanca 1 (1-10) gündü. Mortalite oranı %10.7 idi. Mortalite gelişen hastalar gelişmeyenlere göre daha yaşlı, preoperatif şok tablosu daha sık, postoperatif pnömoni daha sıktı. Yaşlılık (OR: 1.22, p= 0.0015) ve postoperatif pnömoni gelişmesi (OR: 84.2, p= 0.0031) mortaliteye etkili bağımsız risk faktörleriydi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: PUP nedeniyle primer onarım uygulanan hastalarda ileri yaş ve postoperatif pnomoni gelişmesi artmış mortalite riski ile ilişkilidir.
INTRODUCTION: Primary suture is the most commonly used emergency surgery procedure for peptic ulcer perforation (PUP). The aim of this study was to evaluate factors affecting mortality in patients who underwent primary suture for PUP.
METHODS: In total, 103 patients underwent primary suture for PUP between September 2009 and December 2016. Patient demographics, comorbidities, the time interval between symptom onset and hospital admission, the length of hospital stay, and morbidity and mortality data were retrospectively collected.
RESULTS: The median age of the patients was 63 years (min: 22, max: 99 years) and 74.8% were male. In all, 45 patients had at least 1 comorbidity. The median time interval between symptom onset and hospital admission was 1 day (min: 1, max: 10 days). The mortality rate was 10.7%. Non-surviving patients were older, more frequently presented with shock, and more often had postoperative pneumonia, compared with survivors. Older age (Odds ratio [OR]: 1.22; p=0.0015) and postoperative pneumonia (OR: 84.2; p=0.0031) were independent risk factors associated with increased mortality.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Advanced age and postoperative pneumonia were the factors associated with an increased risk of mortality in patients who underwent primary suture for PUP.

2.
Kombine spinal/ epidural anestezi altında laparoskopik kolesistektomi: 112 vakanın retrospektif incelenmesi per ve post operatif prognoz
Laparoscopic Cholecystectomy Under Combined Spinal/Epidural Anesthesia: A Retrospective Analysis of 112 Cases in Terms of Per- and Postoperative Outcomes
Oğuzhan Sunamak, Turgut Donmez, Sinan Uzman, Vuslat Muslu Erdem, Duygu Ayfer Erdem, Doğan Yıldırım, Adnan Hut, Hüseyin İmam Avaroğlu, Muzaffer Akıncı
doi: 10.14744/hnhj.2017.60783  Sayfalar 5 - 11 (89 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Laparoskopik kolesistektomi (LC), selim safra kesesi hastalıklarının tedavisinde altın standarttır. Son yıllarda spinal (SA), epidural (EA) ve kombine spinal epidural anestezi (CSEA) altında da yapılmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Safra taşı veya polip için LC yapılan 112 hasta retrospektif incelendi. Hastalarda düşük basınçlı CO2 pnömoperitoneum kullanıldı ve standart LC uygulandı. Hasta özellikleri, ASA skoru, eşlik eden hastalıklar, cerrahi, anestezi ve toplam süre kaydedildi. İntraoperatif komplikasyonlar (hipotansiyon, bradikardi, hipoksemi, bulantı-kusma, sağ omuz ağrısı, kaygı veya karın rahatsızlığı, ağrı) kaydedildi. Postoperatif omuz ağrısı, dural ponksiyon sonrası baş ağrısı (PDPH), bulantı / kusma, üriner retansiyon, anksiyete ve abdominal rahatsızlık ve ağrı kaydedildi.
BULGULAR: LC, bir hasta dışında hepsinde başarıyla tamamlandı. Yetmiş hastada VAS0 = 0, 40 hastada (% 35.7) VAS0 <1 ve 2 hastada (% 1.8) VAS0≤2 idi. Hastaların% 84.8'inde hasta memnuniyeti skoru 4 veya 5 bulundu. İntraperatif abdominal rahatsızlık, omuz ağrısı ve anksiyete sırasıyla 26 (% 23.2), 13 (% 11.6) ve 8 (% 7.1) hastada görüldü. İki hastada (% 1.8) intraoperatif hipotansiyon gelişti. Postoperatif olarak omuz ağrısı, üriner retansiyon, post-operatif bulantı-kusma ve PDPH, sırasıyla, 10 (% 8.9), 6 (% 5.4), 4 (% 3.6) ve 4 (% 3.6) hastada saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Düşük basınçlı CO2 pnömoperitoneum altında, CSEA ile LC uygulanabilir ve güvenlidir.
INTRODUCTION: Laparoscopic cholecystectomy (LC) is the gold standard for the treatment of benign gall bladder diseases. The use of spinal (SA), epidural (EA), and combined spinal epidural anesthesia (CSEA) has increased in recent years.
METHODS: A total of 112 patients who underwent elective LC under CSEA for gall stones or polyps were retrospectively analyzed. Low-pressure CO2 pneumoperitoneum was used, and standard LC was performed. Patient demographics, ASA scores, comorbidities, surgery, anesthesia, and total time were recorded. Intraoperative complications (hypotension, bradycardia, hypoxemia, nausea/vomiting, right shoulder pain, anxiety or abdominal discomfort, and/or pain) were recorded. Postoperative shoulder pain, postdural puncture headache (PDPH), nausea/vomiting, urinary retention, anxiety, and abdominal discomfort and/or pain were also recorded.
RESULTS: LC was successful in all patients, except one. Seventy patients had VAS0=0, 40 (35.7%) had VAS0 <1, and two (1.8%) had VAS0 ≤2. The patient satisfaction score was 4 or 5 for 84.8% of patients. There was intraoperative abdominal discomfort, shoulder pain, and anxiety in 26 (23.2%), 13 (11.6%), and eight (7.1%) patients, respectively. Two patients (1.8%) developed intraoperative hypotension. Postoperatively, shoulder pain, urinary retention, nausea and vomiting, and PDPH were observed in 10 (8.9%), six (5.4%), four (3.6%), and four (3.6%) patients, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: LC under CSEA with low-pressure CO2 pneumoperitoneum is feasible and safe.

3.
Tip 2 Odontoid Kırıklarının Cerrahi Tedavisi
Surgical Management of Type II Odontoid Fractures
Selin Tural Emon, Ezgi Akar, Barış Erdoğan, Ömer Faruk Şahin, Hakan Somay
doi: 10.14744/hnhj.2017.91885  Sayfalar 12 - 16 (75 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: En sık karşılaşılan odontoid kırıklar Tip 2 fraktürlerdir. Bu çalışmada, cerrahi olarak tedavi ettiğimiz Tip 2 odontoid kırığı olan hastalarımızı retrospektif olarak inceledik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada incelediğimiz parametreler; yaş, cinsiyet ve odontoid yer değişiminin derecesi, C2 gövdesine göre odontoid yerleşimi, kırık hattının anatomisi, kırık fragmanları arasındaki mesafe gibi kırık ile ilgili özellikler idi. 19 adet Tip 2 odontoid kırığı olan hasta inceledik.
BULGULAR: Olguların 6’ sına(% 31.6) anterior odontoid vidalama, 7’ sine(% 36.8) posterior servikal atlantoaksiyel füzyon, 6’ sına(% 31,6) oksipitoservikal füzyon yapıldı. Kırık hattı 11 olguda(% 58) posterior oblik, 4 olguda(% 21) anterior oblik, 4 olguda(% 21) horizontal idi. Odontoid yerleşimi 12 olguda(% 63.2) anteriora, 7 olguda(% 36.8) posteriora doğru idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tip 2 odontoid kırıklarının cerrahi tedavisi halen tartışmalı bir konudur. Hastanın klinik ve radyolojik özellikleri dikkate alınarak uygun yaklaşıma karar verilmelidir. Odontoid vida uyguladığımız olguların tamamında kırık parçanın posteriora yer değiştirdiğini ve kırık fragman ile C2 arasındaki mesafenin posterior yaklaşımlara göre daha az olduğunu tespit ettik.
INTRODUCTION: Type II fractures are the most common odontoid fractures. This study is a retrospective evaluation of surgically treated type II odontoid fracture cases.
METHODS: The parameters studied were age, gender, and characteristics of the fracture, such as degree of odontoid displacement, displacement of the odontoid relative to the body of the C2, anatomy of the fracture line, and the distance between fragments. The cases of 19 patients with a type II odontoid fracture were analyzed.
RESULTS: Anterior odontoid screw fixation (n=6, 31.6%), posterior cervical atlantoaxial instrumented fusion (n=7, 36.8%), and occipitocervical fusion (n=6, 31.6%) were performed. The fracture line was posterior oblique in 11 (58%), anterior oblique in 4 (21%), and horizontal in 4 (21%) patients. Anterior and posterior displacement of the odontoid was detected in 12 (63.2 ) and 7 (36.8%) patients, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Surgical treatment of type II odontoid fracture is still controversial. The appropriate approach should be determined based on the clinical and radiological characteristics of the patient. It was observed that the fracture fragment was displaced posteriorly in all patients. The distance between the fracture fragment and the C2 was smaller in those treated with an anterior approach.

4.
Ağrılı Topuk Sendromu’nda kalkaneal spur eksizyonu, kalkaneal drilleme ve plantar fasya gevşetme kombine tekniği erken dönem fonksiyonel sonuçları
Early-Term Functional Results for Combined Technique of Calcaneal Spur Removal, Calcaneal Drilling, and Plantar Fascia Release in Painful Heel Syndrome
Kayahan Karaytuğ, Sefa Giray Batıbay, Eren Yıldız
doi: 10.14744/hnhj.2017.08370  Sayfalar 17 - 21 (66 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Ağrılı topuk sendromu, kalkaneal tuberosit’in inferomedialinde ağrı ve hassasiyet ile karakterizedir. Konservatif tedaviye dirençli olgularda farklı cerrahi işlemler uygulanmaktadır. Bu çalışmanın amacı dirençli topuk ağrısı nedeni ile kalkaneal spur eksizyonu, drilleme ve plantar fasya gevşetme kombine tedavisinin fonksiyonel sonuçlarını bildirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastalara AOFAS, VAS, SF 12 PCS bakıldı. Radyolojik olarak kalkaneal spur nüksü araştırıldı
BULGULAR: Ortalama preop AOFAS, VAS, SF-12 PCS sırası ile 50.6, 7.4, ve 42.9 iken postoperatif 90.4, 1.6 ve 57.1 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Perkütan kalkaneal drilleme, spur eksizyonu ve minimal invaziv plantar fasya gevşetme kombine tekniği, dirençli topuk ağrı tedavisinde erken dönemde yüz güldürücü sonuçları olan bir yöntemdir.
INTRODUCTION: Painful heel syndrome is characterized by pain and sensitivity in the inferomedial aspect of the calcaneal tuberosity. In cases resistant to conservative treatment, various surgical procedures may be used. The purpose of this study was to report the functional outcomes for a combined technique of calcaneal spur excision, drilling, and plantar fascia release for the treatment of resistant heel pain.
METHODS: Patient results of preoperative and postoperative American Orthopaedic Foot and Ankle Score (AOFAS), Visual Analogue Scale (VAS), and Short Form 12 Physical Composite Score (SF-12 PCS) were evaluated. Calcaneal spur recurrence was investigated radiologically.
RESULTS: The median preoperative scores were AOFAS: 50.6, VAS: 7.4, and SF-12 PCS: 42.9. The median postoperative scores were AOFAS: 90.4, VAS: 1.6, and SF-12 PCS: 57.1.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Percutaneous calcaneal drilling, spur excision, and minimally invasive plantar fascia release provided good early results in the treatment of resistant heel pain.

5.
Onkolojik ve İşlevsel Sonuçlar Açısından Radikal ve Parsiyel Nefrektominin Karşılaştırılması
Comparison of Radical and Partial Nephrectomy in Terms of Oncological and Functional Results
Ümit Yıldırım, Uğur Boylu, Ahmet Bindayı, Eyüp Veli Küçük, Eyüp Gümüş
doi: 10.14744/hnhj.2018.09326  Sayfalar 22 - 27 (69 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Böbrek tümörlerinde radikal nefrektomi (RN) ve parsiyel nefrektominin (PN) onkolojik ve fonksiyonel sonuçlarını karşılaştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde Ocak 2009 ile Temmuz 2016 yılları arasında böbrek tümörü nedeniyle RN veya PN operasyonu geçiren 201 hastada yapılmıştır. Operasyon öncesi ve takip sonuçları prospektif olarak kaydedildi ve retrospektif olarak incelendi. Hastaların preoperatif ve postoperatif sonuçları student paired t test ve Wilcoxon testi ile, sağkalım eğrisi Kaplan-Meier analizi kullanılarak yapıldı.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 201 hastadan 79’u RN, 122’si ise PN operasyonu geçirmiştir. RN grubunda hastaların 38'inde açık, 32'sinde laparoskopik, 9'unda robotik cerrahi yöntemi uygulandı. PN grubunda ise hastaların 41'inde açık, 10'unda laparoskopik, 71'inde robotik cerrahi yöntemi uygulandı. RN grubunun yaş ortalaması 60.5, PN grubunun ise 55.4 idi (p =0.007). RN grubunda ortalama oprasyon süresi 207.1± 51.3 dk iken, PN grubunda 193.1± 56.5 dk idi (p =0.078). Ortalama kan kaybı RN grubunda 613.4 ± 280.6 mL iken, PN grubunda 274.2 ± 258.6 mL idi (p =0.005). Hastanede kalış süresi RN grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha uzundu (p <0.0001). Operasyon öncesi RN operasyonu geçiren hastaların ortalama eGFR değerleri 92.9 ± 29.1 iken operasyon sonrası 6. ayda 72.6 ± 25’e gerilemiştir (p <0.0001). PN operasyonu geçiren hastaların preoperatif ortalama eGFR değeri 108.8 ± 31.8 iken, postoperatif 6. ayda 101.2 ± 32.7’e gerilemiştir (p <0.0001). RN operasyonu geçiren hastaların sağkalımı 80. ayda %69 (%95 güven aralığı) iken PN grubunda 80. ayda %86 olarak belirlenmiştir (%95 güven aralığı).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Nefron koruyucu cerrahi uygulanabilecek küçük tümörlerde parsiyel nefrektomi kısa ve uzun dönem onkolojik ve fonksiyonel sonuçlar bakımından radikal nefrektomiyle karşılaştırılabilir sonuçlara sahiptir.
INTRODUCTION: This study is an evaluation of the oncological and functional outcomes of radical nephrectomy (RN) and partial nephrectomy (PN).
METHODS: A total of 201 patients with a kidney tumor who underwent RN and PN between January 2009 and July 2016 at the hospital were included in the study. Preoperative, operative, and postoperative follow-up data were recorded prospectively and analyzed retrospectively using the Student’s t-test and the Wilcoxon signed-rank test. Patient survival was analyzed using the Kaplan-Meier estimator.
RESULTS: In all, 79 patients underwent RN and 122 patients underwent PN. In the RN group, open surgery was performed for 38 patients, laparoscopic surgery for 32, and robotic surgery for 9 patients. In the PN group, open surgery was performed for 41, laparoscopic surgery for 10, and robotic surgery for 71 patients. The mean age of the RN and PN groups was 60.5 years and 55.4 years, respectively (p=0.007). The mean operation time was 207.1±51.3 minutes in the RN group and 193.1±56.5 minutes in the PN group (p=0.078). The mean estimated blood loss was 613.4±280.6 mL in the RN group and 274.2±258.6 mL in the PN group (p=0.005). The length of hospital stay was statistically significantly longer in the RN group (p<0.0001). The preoperative mean estimated glomerular filtration rate value of the RN and PN groups was 92.9±29.1 mL/min/1.73m2 and 108.8±31.8 mL/min/1.73m2, respectively, and decreased to 72.6±25 mL/min/1.73m2 and 101.2±32.7 mL/min/1.73m2, respectively, at postoperative month 6 (p<0.0001). The overall survival rate of the RN and PN groups was 69% and 86%, respectively, at postoperative month 80 (95% confidence interval).
DISCUSSION AND CONCLUSION: PN is a viable option for tumors that are suitable for nephron-sparing surgery and has comparable functional and oncological results compared with RN.

6.
Tip 1 ve tip 2 diabetes mellituslu hastalarda kemik mineral yoğunluğu
Bone Mineral Density in Patients with Type 1 and Type 2 Diabetes Mellitus
Pınar Akpınar, Afitap İçağasıoğlu
doi: 10.14744/hnhj.2017.52824  Sayfalar 28 - 32 (72 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Tip 1 ve tip 2 diabetes mellituslu (DM) olgular ile sağlıklı kontrollerin kemik mineral yoğunluğu (KMY) değerlerini kıyaslayarak, DM’nin KMY üzerine etkilerini belirlemek amaçlandı.

YÖNTEM ve GEREÇLER: 25-50 yaş arası (23 erkek, 18 kadın) 41 tip 1 DM’li olgu, 25-50 yaş arası (21 erkek, 19 kadın) 40 sağlıklı kontrol, 40-55 yaş arası (26 erkek, 65 kadın) 91 tip 2 DM’li olgu ve 40-55 yaş arası (17 erkek, 43 kadın) 60 sağlıklı kontroller çalışmaya dahil edildi. Tüm olguların dominant olmayan el parmaklarından Alara Metriscan kemik yoğunluk ölçüm cihazı ile KMY değerleri ölçüldü. Olguların boy, kilo, DM süreleri, HgA1c değerleri, sigara ve egzersiz öyküleri kaydedildi. İstatistiksel anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi.

BULGULAR: Tip 1 DM’li olguların ve sağlıklı kontrollerin KMY değerleri sırasıyla 58.29±5.42 gr/cm2; 59.31±4.14 gr/cm2, tip 2 DM’li olguların ve sağlıklı kontrollerin KMY değerleri sırasıyla 55.85±6.34 gr/cm2; 55.93±7.40 gr/cm2 bulundu. Hem tip 1 DM hem de tip 2 DM’li olgular ile sağlıklı kontrollerinin KMY değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Tip 1 DM’li olgularda HgbA1c ile T skoru ve KMY değerleri arasında negatif yönde anlamlı ilişki saptanırken, tip 2 DM’li olgularda anlamlı ilişki saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tip 1 ve tip 2 DM’li olgular sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında KMY değerleri arasında fark bulunmadı.

INTRODUCTION: The aim of this study was to determine the effects of diabetes mellitus (DM) on bone mineral density (BMD) by comparing the BMD values of healthy controls with those of patients with type 1 and type 2 DM.
METHODS: A total of 41 patients (23 men, 18 women) with type 1 DM aged 25 to 50 years and 40 (21 men, 19 women) sex- and age-matched non-diabetic controls, as well as 91 patients (26 men, 65 women) with type 2 DM aged 40 to 55 years and 60 (17 men, 43 women) sex- and age-matched non-diabetic controls were included in the study. The BMD values of the fingers of the non-dominant hand were measured using an Alara Metriscan bone densitometer (Alara, Inc., Hayward, CA, USA). Patient height, weight, duration of DM, glycated hemoglobin (HbA1c) value, and smoking and exercise history data were recorded. The level of statistical significance was established at p<0.05.
RESULTS: The mean BMD value of the patients with type 1 DM and the matched healthy controls was 58.29±5.42 g/cm2 and 59.31±4.14 g/cm2, respectively, while the mean BMD value in the type 2 DM group and the matched healthy controls was 55.85±6.34 g/cm2 and 55.93±7.40 g/cm2, respectively. There was no statistically significant difference between the BMD value of either the type 1 DM or the type 2 DM group and the healthy controls. There was a significant negative correlation between the HbA1c level and T-score and the BMD value in the type 1 DM group, but no significant relationship was found in the type 2 DM group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There was no significant difference between the BMD value of the patients with either type 1 or type 2 DM and the healthy controls.

7.
Çocuk Yoğun Bakım Ünitesinde Travmatik Beyin Hasarı ile Takip Edilen Hastalarda Hiperosmolar Tedavi Deneyimimiz
Our Experience with Hyperosmolar Treatment for Patients with Traumatic Brain Injury in a Pediatric Intensive Care Unit
Abdullah Yazar, Esra Türe, Fatih Akın
doi: 10.14744/hnhj.2017.05924  Sayfalar 33 - 38 (143 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocukluk çağında meydana gelen travma olayları tüm dünyada önlenebilir sağlık sorunlarının başında yer almaktadır. Bu çalışmada çocuk yoğun bakım ünitesinde travmatik beyin hasarı ve beyin ödemi tanısı ile takip edilen hastaların epidemiyolojik özelliklerini, travma etiyolojilerini, aldıkları tedavileri, hipertonik salin ve manitol tedavilerinin etkinlik ve yan etkilerini karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Travmatik beyin hasarı ve beyin ödemi tanısı ile takip edilmiş 35 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastalar aldıkları beyin ödemi tedavilerine göre 3 gruba ayrıldı; Grup 1: sadece hipertonik salin tedavisi alanlar; Grup 2: hem hipertonik salin ve hem mannitol tedavisi alanlar; Grup 3: sadece mannitol tedavisi alanlar.
BULGULAR: : Beyin ödemi nedeni ile takip edilen 35 hastanın 16’sı (%45,7) kız, 19’u (%54,3) erkek idi. Hastaların tedavisi süresince gelişen komplikasyonlar incelendiğinde en sık (17 hasta, %48,6) böbrek yetmezliği geliştiği görüldü. Böbrek yetmezliği gelişen 17 hastanın 14’ünün (%82,4) istatistiksel anlamlı olarak (p: 0,004) ) ağır travmatik beyin hasarı grubunda olduğu görüldü. Yine bu hastaların tedavileri incelendiğinde böbrek yetmezliği gelişen 17 hastanın 15’inin (%88,2) istatistiksel anlamlı olarak (p: 0,037) mannitol tedavisi aldığı tespit edildi. Böbrek yetmezliği gelişen hastaların serum üre, kreatin değerleri ile mannitol tedavisi doz sayısının pozitif korelasyon gösterdiği görüldü (r: 0,784, p: 0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Beyin ödemi tedavisinde hipertonik salin tek başına ya da mannitolle birlikte kullanılmaktadır. Çalışmamızda mannitol ile karşılaştırıldığında %3 hipertonik salin kullanılan hastalarda daha az yan etki ile karşılaşıldı. Bu da, travmatik beyin hasarında hiperosmolar tedavide %3 hipertonik salinin daha güvenli olduğunu ve özellikle küçük yaş grubunda mannitolün dikkatli kullanılması gerektiğini düşündürmektedir. Sonuç olarak özellikle çocukluk yaş grubunda hiperosmolar tedavilerin etkinliği ve yan etki spektrumu konusunda daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Trauma that occurs during childhood is a leading preventable health problem worldwide. The aim of this study was to compare the epidemiological characteristics, trauma etiologies, treatment procedures, efficacy, and side effects of 3% hypertonic saline and mannitol treatment for patients in a pediatric intensive care unit with the diagnosis of traumatic brain injury (TBI) or brain edema.
METHODS: The files of 35 patients with the diagnosis of TBI or brain edema were reviewed retrospectively. Patients were divided into 3 groups according to the brain edema treatment procedure applied. Group 1 comprised patients who received only 3% hypertonic saline, patients who received both hypertonic saline and mannitol were included in Group 2, and Group 3 was made up of those who received only mannitol. Patients were also categorized according to their admission Glasgow Coma Score (GCS).
RESULTS: Sixteen (45.7%) of the 35 patients were female and 19 (54.3%) were male. An evaluation of complications that developed in the course of treatment revealed that renal failure was the most frequent, observed in 17 patients (48.6%). Of the 17 patients who developed renal failure, 14 (82.4%) were evaluated as severe TBI based on GCS, which was statistically significant (p=0.004). When the brain edema treatment of these 17 patients was examined, there was statistical significance in the finding that 15 (88.2%) of the patients had received mannitol (p=0.037). The serum urea and creatinine levels of patients who developed renal failure were found to be positively correlated with the number of mannitol doses received (r=0.784; p=0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Hypertonic saline alone or in combination with mannitol is used in the treatment of brain edema. The present findings suggest that 3% hypertonic saline is safer in hyperosmolar treatment of traumatic brain injury and that mannitol should be used with caution, especially in young patients. Further studies evaluating the efficacy and side effects of hyperosmolar treatment procedures are needed, especially in the childhood age group.

8.
Down Sendromlu 214 Olgunun Retrospektif Değerlendirilmesi
Retrospective Evaluation of 214 Cases of Down Syndrome
Fatih Akın, Abdullah Yazar, Esra Türe
doi: 10.14744/hnhj.2017.85856  Sayfalar 39 - 44 (120 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada kliniğimizde Down sendromu (DS) tanısı ile izlenen olguların klinik, demografik özellikleri, doğumsal ve edinsel hastalıklarının retrospektif olarak incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: DS tanısı almış 18 yaş altı hastaların, hastane otomasyon sistemine girilen kayıtları ve yatış dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, kullandığı ilaçlar ve klinik tanıları kaydedilerek istatistiksel analizi yapıldı.
BULGULAR: Çocuk kliniğine Ocak 2014-Ocak 2017 tarihleri arasında başvuran 214 DS tanısı almış hastanın 96’inin kız (%44,9) ve 118’inin erkek (%55,1) olduğu tespit edildi. Hastaların yaş ortalaması 6,01±3,97 olarak bulundu. Erkek çocukların yaş ortalaması 6,15±3,96 iken kız çocuklarınınki 5,83±4,01 olarak tespit edildi. Olguların cinsiyete göre dağılımı incelendiğinde immün yetmezlik tanısı alan 45 hastanın %73.3’ünün (n: 33) erkek olduğu görüldü (p: 0,006). Olguların yaş gruplarına göre dağılımı incelendiğinde hipotiroidi tanısı alan 57 hastanın %42,1’inin (n: 24) 6-10 yaş arasında (p: 0,00), epilepsi tanısı alan 48 hastanın %52,1’inin (n: 25) 6-10 yaş arasında (p: 0,00), anemi tanısı alan 13 hastanın %100’ünün (n: 13) (p: 0,009), immün yetmezlik tanısı alan 45 hastanın %68,9’unun (n: 31) (p: 0,019), işitme kaybı tanısı alan 32 hastanın %90,6’sının (n: 29) (p: 0,00) istatistiksel anlamlı olarak 0-5 yaş arasında olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: DS’li çocukların, gelişebilecek ilave hastalıklar açısından periyodik izlemlerinin yapılması çok önemlidir. Bu sayede uygun ve zamanında tedavi yaklaşımları ile bu hastaların yaşam kalitesi daha da artacaktır.
INTRODUCTION: This study was a retrospective evaluation of the clinical and demographic features, as well as the congenital and acquired diseases of patients with Down syndrome (DS) followed up at the clinic.
METHODS: The hospital admission records and files of patients diagnosed with DS before the age of 18 were reviewed retrospectively. The age, gender, drugs used, and clinical diagnoses of the patients were recorded and statistical analysis was performed.
RESULTS: The data of a total of 214 DS patients who were admitted to the pediatric clinic between January 2014 and January 2017 were analyzed. In all, 96 (44.9%) patients were female and 118 (55.1%) were male. The mean age of the total group was 6.01±3.97 years. The mean age of the boys was 6.15±3.96 years, and it was 5.83±4.01 years for the girls. There was a significant difference in immunodeficiency between genders: 73.3% (n=33) of the 45 patients who were found to be immunodeficient were male (p=0.006). When the distribution of cases was analyzed according to concomitant diagnoses and age group, it was observed that 42.1% (n=24) of the 57 patients who were diagnosed with hypothyroidism were between 6 and 10 years of age (p=0.00), 52.1% (n=25) of the 48 patients who were diagnosed with epilepsy were between 6 and 10 years of age (p=0.00), all of the 13 patients who were diagnosed with anemia were between 0 and 5 years of age (p=0.009), 68.9% (n=31) of the 45 patients who were diagnosed as immunodeficient were between 0 and 5 years of age (p=0.019), and 90.6% (n=29) of the 32 patients who were diagnosed with hearing loss were between 0 and 5 years of age (p=0.00). There was a statistically significant difference in the age group of 0 to 5 years of age.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Periodic follow-up of children with DS should be performed in terms of additional diseases. With appropriate and timely treatment approaches, the quality of life of these patients can be improved.

9.
Çocuklarda Amyand Herniler
Amyand’s Hernia in Children
Metin Gündüz
doi: 10.14744/hnhj.2017.30922  Sayfalar 45 - 47 (61 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Apendiks vermiformisin inguinal herni kesesi içerisinde bulunması Amyand herni olarak tanımlanır. Peroperatif tanı konulan hastaların özellikleri değerlendirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Kliniği’nde Kasım 2011- Aralık 2017 arasında opere edilen Amyand herniye sahip hastaların dosyaları retrospektif olarak tarandı. Hastaların yaş, cinsiyet, taraf, başvuru şikayeti ve tedavileri değerlendirildi.
BULGULAR: Belirtilen tarihler arasında 1279’u erkek 309’u kız olmak üzere 1668 hastada inguinal herni onarımı yapılmış olup 14 vakada peroperatif Amyand herni saptandı (% 0.83). Hastaların tamamı erkek olup yaş ortalaması 7.5 ay olarak saptandı. Hepsi sağ kasıkta olmak üzere 12 hastada şişlik, 1 hastada operasyon sonrası tekrarlayan şişlik, 1 hastada ise inkarserasyon mevcuttu. Apendektomi sadece 1 hastada yapıldı diğerlerinde apendiks batın içerisine redükte edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocuklarda Amyand herni nadir görülmekte olup tanısı genelde ameliyat sırasında konulmaktadır. Herni kesesinin içerisi kontrol edilmeli, apendikste inflamasyon bulguları varlığında apendektomi yapılmalıdır.
INTRODUCTION: Amyand’s hernia is the rare presentation of the vermiform appendix in an inguinal hernia sac. This study is an evaluation of perioperative diagnoses of Amyand’s hernia.
METHODS: This retrospective study was carried out using the data of patients who were admitted to the Selcuk University Faculty of Medicine Department of Pediatric Surgery between November 2011 and December 2017. The clinical data of age and sex of the patient, side of the hernia location, admission complaints, and the treatment were assessed.
RESULTS: During the study period, 1668 patients, 1279 males and 309 females, underwent an inguinal herniorrhaphy at this center. Amyand’s hernia was diagnosed in 14 (0.83%) cases. All were male and had a right-sided Amyand’s hernia. The median age was 7.5 months. Swelling was observed in 12 patients, postoperative recurrent swelling was seen in 1, and incarceration in 1. An appendectomy was performed with the herniorrhaphy in 1 case; in the remainder the appendix vermiformis was reduced.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Amyand’s hernia is a rare condition in children, and the diagnosis is generally made during surgery. When diagnosed, the appendix should be examined carefully. In the presence of an inflamed appendix, an appendectomy should be performed.

DERLEME
10.
Çocukluk çağında masif hemobili
Massive Hemobilia in Childhood
Ayşenur Celayir
doi: 10.14744/hnhj.2018.37450  Sayfalar 48 - 52 (64 kere görüntülendi)
Hemobili pediatrik populasyonda çok seyrek görülür; bu nedenle de teşhis konusundaki zorluklar halen devam etmektedir. Haemobilia, genel bir dolaşımdaki bir damar ile safra sistemi arasındaki anormal bir ilişkiyi belirtir. Çocuklarda hemobili tedavisi için üst gastrointestinal sistemden kanama ayırıcı tanısının yapılması önemlidir. Hemobili nedenlerinin ve tedavisinin farkında olunması hekimlerin hastalarını daha etkili bir şekilde tedavi etmesini sağlar.
Bu çalışmada, hastalarda ve özellikle çocuklarda hemobilinin nedenleri, teşhis ve tedavi yöntemleri ile ilgili zorluklar gözden geçirilmiştir.
Hemobilia is very rare in the pediatric population, and so it continues to be a diagnostic challenge. Hemobilia is an abnormal communication between a vessel of the splanchnic circulation and the biliary system. Treatment planning for hemobilia in children should be performed; therefore, the differential diagnosis is very important in order to find the cause of the upper gastrointestinal bleeding. Awareness of potential causes and the management of upper gastrointestinal bleeding and hemobilia should enable physicians to treat their patients more effectively.
This study is a review of potential etiologies of hemobilia and the challenges involved in the diagnosis and surgical management of massive hemobilia, especially in children.

OLGU SUNUMU
11.
Lökositoklastik Vaskülit ve Renal Hücreli Karsinom
Leukocytoclastic Vasculitis and Renal Cell Carcinoma
Dua Cebeci, Şirin Yaşar, Hüsna Güder, Fatih Göktay, Pembe Gül Güneş, Sema Aytekin
doi: 10.14744/hnhj.2017.87004  Sayfalar 53 - 55 (75 kere görüntülendi)
Lökositoklastik vaskülit küçük damarların inflamasyonu ile karakterize bir hastalıktır. Etiyolojide ilaçlar, enfeksiyonlar, maligniteler, sistemik inflamatuvar hastalıklar gibi çeşitli nedenler yer almaktadır. Ancak olguların bir kısmında neden saptanamamakta ve bu olgular idiyopatik olarak değerlendirilmektedir (1). Renal hücreli karsinom (RHK) ile ilişkili lökositoklastik vaskülit olgusu literatürde az sayıda bildirilmiştir. Bu bildiride lökositoklastik vaskülit nedenleri araştırılırken RHK saptanıp başarılı bir şekilde cerrahi tedavi uygulanan hasta sunulmaktadır.
Leukocytoclastic vasculitis (LCV) is the most common form of cutaneous vasculitis, which represents inflammation of small vessels in the skin stemming from immune complex deposition. The disease can affect several organs of the body, such as the kidneys, central nervous system, heart, gastrointestinal tract, and lungs, or it can be confined to only the skin. LCV clinically presents with an eruption of palpable purpuric papules, which may have central vesicles or pustules and may coalesce into larger plaques. LCV causative factors or associated diseases are usually drugs, infection, and rheumatic or collagen vascular disease but rarely malignancies. There are few studies on LCV associated with renal cell carcinoma (RCC). We report the case of our patient with LCV leading to the discovery of an asymptomatic, surgically curable RCC of the kidney.

12.
Siroz Hastasında Rifaximin İlişkili Nötropeni
Rifaximin-induced Neutropenia in Patients with Cirrhosis
Ayça Saltürk, Can Gönen, Osman Bedir
doi: 10.14744/hnhj.2018.54227  Sayfalar 56 - 57 (89 kere görüntülendi)
Rifaximin, hepatik ensefalopati tedavisinde kullanılan, emilimi olmadığı kabul edilen rifamisin grubu antibiyotiktir. Sağlıklı gönüllülerde yapılan çalışmalarda günlük 400 mg rifaximinin %0,4 ‘unden azının sistemik dolaşımdan emildiği bildirilmektedir. Karaciğer hasarı olan hastalarda, hasar derecesi arttıkça rifaximinin sistemik etkisi artmaktadır.Bu vaka, karaciğer siroz hastalarında rifaximine bağlı nötropeni gelişebileceğinin hatırlanması amacıyla sunulmuştur.
Rifaximin is an antibiotic of the rifamycin family. In healthy individuals, it is very poorly absorbed into the blood stream. In patients with liver damage, however, the systemic effect increases as the severity of liver damage increases. This case is presented to highlight the fact that neutropenia can develop due to rifaximin use in patients with hepatic cirrhosis.

13.
Nadir görülen bir birliktelik: mesane villöz adenomu ve non-invaziv ürotelyal karsinomu
A Rare Concurrence: Villous Adenoma and Non-invasive Urothelial Carcinoma of the Bladder
Aytaç Şahin, Serkan Akan, Ahmet Ürkmez
doi: 10.14744/hnhj.2018.46338  Sayfalar 58 - 60 (63 kere görüntülendi)
Üriner sistemde ortaya çıkan villöz adenomlar oldukça nadir tümörlerdir. Bu tümörler gastrointestinal sistemde sık görülürler ve bildiğimiz kadarıyla gastrointestinal sistem villöz adenomları premaligndirler. Ancak üriner sistemde görülen villöz adenomların malignite potansiyeli hakkında yeterli kanıt, takip prosedürleri hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. Biz burada mesanede non-invazivürotelyal karsinomla birliktelik gösteren villöz adenom olgusunu raporlayarak nadir ancak önemli bir lezyon olduğunu vurgulamayı amaçladık.
Villous adenoma appearing in the urinary system is very rare. This tumor is common in the gastrointestinal tract and, as far as we know, villous adenoma of the gastrointestinal tract is premalignant. However, there is insufficient evidence about the malignancy potential of villous adenoma seen in the urinary tract and inadequate information about follow-up procedures. The aim of this report was to highlight a rare but important lesion: villous adenoma presenting with non-invasive urothelial carcinoma in the bladder.

LookUs & Online Makale