ISSN: 2630-5720 | E-ISSN: 2687-346X
Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıp Dergisi - : 50 (1)
Cilt: 50  Sayı: 1 - 2010
ÖZGÜN ARAŞTIRMA
1.
Son Dönem Böbrek Yetmezlikli Yetişkin Hemodiyaliz Hastalarından, Etyolojik Tanıları Tip II Diyabetes Mellitus Olanlarının, Diğer Hastalara Göre Albumin, K, PTH, CaxP Değerleri Mukayesesi
The Levels of Albumin, Potassiu, Calciufosfour,Parathormon ın Hemodıalysıs Adult Patıents Wıth End Stage Renal Dısease
Hayrullah Yazar, M. Kemal Başarılı, Ahmet Pekgör, Mehmet Polat, Sadık Büyükbaş
Sayfalar 3 - 7
GİRİŞ ve AMAÇ: Diyabet mellitüs tip II ya da diğer ifade ile tip II diyabet, yüksek kan glukozu ile karakterize insülin direnci veya insülin eksikliği içeren bir yetişkin hastalığıdır (eski ismi insüline bağlı olmayan diyabet, NIDDM). Diyabet egzersizden yoksun ve diet bozuklukları ile artan (life style disorders) bir hastalıktır. Tip II diyabet, hızla ilerleyen ve tıbbi yardıma ihtiyaç duyulan bir durumdur. Çoğu faktör bu durumu potansiyel olarak artırabilir, metabolik sendrom bunlardandır. Multifaktoriyel değişiklikler ve komplex durumlar, ciddi miktarda irreversible organ bozukluklarına yol açabilir. Reno-vaskuler bozukluklar çok önemli olanlarından olup, ciddi miktarda son dönem böbrek yetmezliği ile sonlanır (SDBY). Bu çalışmada amacımız; SDBY etyolojilerinden olan tip II diyabet Diyabet mellitüs tip II ya da diğer ifade ile tip II diyabet, yüksek kan glukozu ile karakterize insülin direnci veya insülin eksikliği içeren bir yetişkin hastalığıdır (eski ismi insüline bağlı olmayan diyabet, NIDDM). Diyabet egzersizden yoksun ve diet bozuklukları ile artan (life style disorders) bir hastalıktır. Tip II diyabet, hızla ilerleyen ve tıbbi yard›ma ihtiyaç duyulan bir durumdur. Çoğu faktör bu durumu potansiyel olarak artırabilir, metabolik sendrom bunlardandır. Multifaktoriyel değişiklikler ve komplex durumlar, ciddi miktarda irreversible organ bozukluklarına yol açabilir. Reno-vaskuler bozukluklar çok önemli olanlarından olup, ciddi miktarda son dönem böbrek yetmezliği ile sonlanır (SDBY). Bu çalışmada amacımız; SDBY etyolojilerinden olan tip II diyabet mellitüs ve diğer etyolojilerin insidans ve prevelansını tespit etmek ilave olarak ise kan serumunda Albumin, K, PTH, CaxP değerleri mukayesesini yapmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Özel Konya Huzur Diyaliz merkezinde, izinleri alınan 70 yetişkin SDBY’ li hastanın 25 ay süreyle oto analizörde kan ölçümleri yapıldı. Çalışma kriterlerimize uyan tüm hastalar, sekiz etyolojik grupta toplandı. Grup çalışmasına ilave olarak, hastalarımzın kanlarında; Albumin, K, PTH, CaxP değerlerine bakılarak, istatistiksel çalışmaları yapıldı. Kanlar; prehemodiyaliz (heparinizasyondan önce) giriş kanları şeklinde alınarak, vitros fs 5.1 ile vitros 950 ve abott architect 2000 sr beckman coulter access cihazları ile çalışıldı.
BULGULAR: Tip II diyabet grubu hastalarının Albumin, K, PTH ve CaxP değişkenlerinin diğer hastalar grubu değerlerinden istatistiksel açıdan değerli farklılık gösterdiği anlaşılmıştır (p value < 0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Diyabet hastalarında K farklılığı beklenen bir sonuç olmakla birlikte, PTH ve CaxP değerlerindeki farklılık ise SDBY hastalarında görülen sekonder hiperparatiroidizm laboratuar bulgusu olarak yorumlanmıştır. Ayrıca; hemodiyalizde özel bir öneme sahip olan albumin proteinindeki farklılığın istatistiksel açıdan değerli olması ise, bu konunun araflt›r›lması sonucunu çıkarmıştır.
INTRODUCTION: Type II diabetes or diabetes mellitus type II (previosly called non–insulin-dependent diabetes mellitus, NIDDM), or adult-onset diabetes is a disorder that is charcterized by high blood glucose in the context of relative insulin deficienncy and insulin resistance. Type II diabet is often initially managed by life style disorders, inadequate exercise and dietary modifications. As the condition progresses, medications are typically requeried. There are many factors which can potentially give raise or exacerbate type II diabetes, especially metabolic syndrome. Multifactorial changes that complex and very often lead to damage and irreversible function defect of many organs, most significantly the reno- vascular system so with this condition has been resulted that serios quantty end stage renal disease (ESRD). In this researche we aim the assesment of etiology incidence and prevalence state of being widespread in type II diabetes mellitus and other etiology in the end stage renal disease patients in addition to compare with Albumin, PTH, K, CaxP in the blood serum.
METHODS: In Private Konya Huzur Dialysis Center set point bloods measurement had been determined in otoanalysir for 70 adult ESRD in period 25 month. All the patients etiology of ESRD was determined in eight groups. Furthermore was determined blood levels Ca, K, P, PTH, CaxP in all the groups and this condition has been worked statisticaly. All the patient’s bloods are taken prehemodialysis. The blood serum has been analysed, Vitros FS 5.1 ile Vitros 950 apparatus and Abott Architect 2000 SR in with Beckman Coulter Access 2 in with apparatus.
RESULTS: As type II diabetes group other groups were differently determined that Albumin, K, PTH ve CaxP in the blood adult hemodialysis patients (value statisticaly, p < 0,05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: K differently an result which expected (because type II dm), together PTH, CaxP differently if secondary hyperparatroidsm has been interpereted while becoming a laboratory diagnosis. The statistically value that albumin levels in the blood serum (p<0.05). So albumin besides proteine in hemodialysis patients that the subject is investigated.

2.
Tip 2 Diyabetli Hastalarda Mikroalbüminüri Gelişimi ve İlişkili Risk Faktörleri
Microalbüminuria Development and Related Risk Factors in Patients with Type 2 Diabetes
Fikret Yener, Akın Dayan, Gül Babacan Abanonu, Sabri Sami Bulgurlu, Işık Gönenç, Refik Demirtunç
Sayfalar 8 - 14
GİRİŞ ve AMAÇ: Mikroalbüminüri diyabetik nefropatinin erken bulgusudur. Bu retrospektif çalışmada, Diabetes Mellituslu hastalarda mikroalbüminüri gelişimi ve ilerlemesinde rol oynayan faktörler araştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Diabetes mellitus tanısı olan toplam 66 hasta (48 kadın, 18 erkek, yaş ortalaması: 62,5 ± 10,3 yıl) çalışmaya dahil edildi. Hastalar idrar albumin atılımı esas alınarak, normoalbüminürik ve mikroalbuminürik olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastaların 5 yıl önceki laboratuar verileri elde edilerek, böbrek hastalığı varlığını ve belirteçlerini tayin etmek amacıyla güncel verilerle karşılaştırıldı.
BULGULAR: Başlangıçta 51 hasta normoalbüminürik, 15 hasta mikroalbuminürik idi. 5 yıl sonunda normoalbüminürik hastaların %16’sında mikroalbüminüri, %2’sinde makroalbüminüri gelişti. Mikroalbüminürili grubun %40’ı normoalbüminüriye gerilerken, %7’sinde makroalbüminüri gelişti. Regresyon analizi albüminüri progresyonunun en önemli belirleyicisinin HbA1c olduğunu gösterdi (p: 0,034).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Normoalbüminürik diyabetik hastalarda HbA1c beşinci yıl albüminüri değerini tahmin etmede en önemli parametredir.
INTRODUCTION: Microalbuminuria is an early sign of diabetic nephropathy. In this retrospective study we investigated the factors that playing role in development and progression of microalbuminuria in patients with diabetes mellitus.
METHODS: A total of 66 diabetes patients (48 females/18male, age 62.5 ± 10.3 years) were included. Patients were grouped as normoalbuminuric and microalbuminuric based on baseline readings of urinary albumin excretion. Available laboratory data from five years before was compared with current data to determine the presence and predictors of renal disease.
RESULTS: At baseline there were 51 normoalbuminuric and 15 microalbuminuric patients. After 5 years, in the normoalbuminuric group 16% developed microalbuminuria and 2% progressed to macroalbuminuria. In the microalbuminuric group, 40% regressed to normoalbuminuria and 7% progressed to macroalbuminuria. Regression analysis determined HbA1c as the most significant predictor of albuminuria progression (p=0.034).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In diabetic normoalbuminuric patients HbA1c is the most important parameter for estimating the fifty year albuminuria value.

3.
İleri Yaştaki Akut İskemik İnmeli Hastalarda Cinsiyet Farklılıkları
Gender Differences in Agen Patients with Acute İschemic Stroke
Füsun Mayda Domaç, Temel Özden, Handan Mısırlı
Sayfalar 15 - 18
GİRİŞ ve AMAÇ: Son yıllarda yapılan çalışmalarda inme sonrasında nörolojik seyirde cinsiyet farklılıkları olduğu ve kadınlarda prognozun daha kötü olduğu saptanmıştır. Çalışmamızda klinik prezentasyon, risk faktörleri ve erken dönem prognoz açısından cinsiyet farklılıkları araştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Haydarpaşa Numune E¤itim ve Araştırma Hastanesine 5 yıllık period içinde başvuran (2005-2009), 80 yaş üzerinde akut iskemik inmeli hastalar incelendi. Klinik özellikler, inme tipleri, infarkt lokalizasyonları, akut dönemde hastanede yatış süreleri, akut dönem morbidite ve mortalite kadın ve erkeklerde karşılaştırıldı. Prognoz 10. günde modifiye Rankin Skalası ile değerlendirildi.
BULGULAR: 80 yaş üzerinde 196 hasta (116 kadın, 80 erkek) incelendi. Her iki grupta da en sık klinik prezentasyon hemiparezi olup en sık risk faktörleri hipertansiyon ve kalp hastalığı idi. Kadınlarda atrial fibrilasyon, erkeklerde sigara kullanımı daha fazlaydı. Her iki grupta da karotis arter infarktları sık olup en sık etyolojik neden aterotromboz idi. Klinik prezentasyon ve lokalizasyon açısından gruplar arasında istatistiksel olarak fark saptanmadı (p>0.05). Hastaların %58.2’sinde prognoz kötü olup ilk başvurudaki açlık kan şekeri (p<0.001), lökosit (p=0.01), NIHSS (p<0.001) ve hastanedeki yatış süresi (p=0.01) ile kötü prognoz arasında ilişki saptanırken cinsiyetin prognoz üzerine etki etmediği gözlendi (p=0.54). Diğer risk faktörleri ile prognoz arasında ilişki saptanmadı (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İleri yaştaki iskemik inmeli hastalarda erken dönem prognoz kötüdür. Cinsiyetin klinik prezentasyon, lokalizasyon ve prognoz üzerine etkisi bulunmamaktadır.
INTRODUCTION: Recent studies have demonstrated gender differences in neurological outcome after stroke and women were found to have poorer prognosis. In our study, we examined gender differences in clinical presentation, risk factors and early outcome.
METHODS: Patients older than 80 years with acute ischemic stroke, admitted to Haydarpafla Numune Trainig and Research Hospital, Department of 1st Neurology in a 5-year-period (2005-2009) were examined. Clinical features, stroke subtypes, risk factors, localisation of infarcts, length of acute ward stay, acute ward morbidity and mortality were compared in females and males. Prognosis was evaluated by modified Rankin Scale at the 10th day.
RESULTS: 196 patients (116 female and 80 male) older than 80 years were examined. Hemiparesis was the most common clinical presentation and hyper tension and cardiac disease were the most common risk factors in both of the groups. Atrial fibrilation was more common in women, whereas cigarette smoking was common in men. Carotid artery infarctions were most frequent in both of the groups and the most common etiologic factor was atherothrombosis. There was not a statistical difference due to clinical presentation and localization (p>0.05). Prognosis was poor in 58.2% of the patients and fasting blood glucose (p<0.001), leukocyte count (p=0.01), NIHSS score (p<0.001) at admission and length of acute ward stay (p=0.01) were found to be in relation with poorer prognosis but gender was not in relation with prognosis (p>0.05). There was also no relationship with the remaining risk factors and prognosis (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Early prognosis is poor in elderly patients with ischemic stroke. Gender do not have effects on clinical presentation, localization and prognosis.

4.
Demir Eksikliği Anemisi ve İskemik İnme
Iron Deficiency Anemia and Ischemic Stroke
Füsun Mayda Domaç, Handan Mısırlı, Emine Mestan, Tuğrul Adıgüzel
Sayfalar 19 - 23
GİRİŞ ve AMAÇ: Demir eksikliği anemisi veya diğer nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan reaktif trombositoz sıklıkla benign seyirli bir tablo olmakla birlikte daha ciddi ve fatal komplikasyonlara da yol açabilmekte ve serebral infarkt gelişiminde rol oynamaktadır. Çalışmamızda iskemik inmeli hastalarda demir eksikliği anemisinin görülme oranını ve inme gelişmesinde etyolojik faktör olarak rolünü incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2004-2007 yılları arasında Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hatanesi I. Nöroloji Kliniğinde akut iskemik inme tanısı ile tedavi ve takip edilen 1194 hasta incelendi. Hastaların detaylı nörolojik ve sistemik muayeneleri yapılarak özgeçmişlerinde demir eksikliği anemisi öyküsü sorgulandı. Tüm hastalara rutin biyokimyasal kan tetkikleri, hemogram, vitamin B12, demir, ferritin, doymamış ve total demir bağlama kapasitesi tetkikleri, karotis-vertebral arter Doppler USG, EKG, ekokardiografi ile lüzum halinde vaskülit testleri ve periferik yayma yapıldı. Kranial BT/MRG tetkikleri yapılarak TOAST sınıflandırılmasına göre inmenin etyolojisi belirlendi.
BULGULAR: Hastaların 79’unda (%6.61) hipokrom mikrositer demir eksikliği anemisi saptandı. Bu hastaların 38’inde kardiyoemboli, 16’sında büyük arter hastalığı, 7’sinde küçük damar hastalığı iskemik inme etyolojik faktörü eşlik etmekteydi. Diğer inme nedenleri arasında 1 hastada antikardiyolipin antikor pozitifli¤i,1 hastada protein C eksikliği, 1 hastada antitrombin III eksikli eksikliği demir eksikliği anemisine eşlik etmekteydi. Hastaların 15’inde ise sadece demir eksikliği bağlı reaktif trombositoz saptanmış olup yap›lan tüm laboratuar ve görüntüleme yöntemlerinde farklı bir etyolojik nedeni ortaya koyacak bir özellik bulunamamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Vasküler, kardiyak veya koagülasyon patolojilerinin eşlik etmediği iskemik inmelerde demir eksikliği anemisinin risk faktörü olabilece¤i akla gelmelidir. Demir eksikliği anemisinin indüklediği reaktif trombositoz demir replasmanı ile kolaylıkla tedavi edilebilmektedir. İnme için risk faktörleri olan veya olmayan hastalarda aneminin tedavi edilmesi serebrovasküler komplikasyonların gelişmesini önlemede önemlidir.
INTRODUCTION: Though, reactive thrombocytosis induced by iron deficiency or other factors have usually a benign course, it sometimes may have more severe and fatal complications and may have a role in the development of cerebral infarction. In our study, we aimed to investigate the ratio of iron deficiency anemia in the patients with ischemic stroke and the role of it as an etiological factor for stroke.
METHODS: 1194 patients with acute ischemic stroke treated and followed in the Department of 1st Neurology, Haydarpafla Numune Training and Research Hospital between 2004 and 2007 were investigated. Detailed neurological and systematic examinations were made and the patients were questioned for the medical history of iron deficiency anemia. All the patients were examined by routine biochemical blood tests, total blood count, vitamin B12, iron, ferritin blood tests, carotid and vertebral artery Doppler USG, ECG, echocardiography, and if appropiate, vasculitis tests and blood smear were done. Cranial CT/MRI were applied and the etiology was classified due to TOAST classification.
RESULTS: Hypochrome microcytic iron deficiency anemia was detected in 79 patients (6.61%). Thirtyeight of these patients had cardioembolic, 16 patients had large artery disease an 7 had small artery disease as accompanying etiologic factor for ischemic stroke. One of the patients with iron deficiency anemia had anticardiolipin antibody positivity, 1 had protein C deficiency and 1 pattient had antithrombin III deficiency. Reactive thrombocytosis due to iron deficiency anemia was observed in 15 patients and no features to explain the etiologic factor was found on laboratory and imaging tests.
DISCUSSION AND CONCLUSION: If vascular, cardiac or coagulation pathologies do not exist, it must be kept in mind that iron deficiency anemia may be a risc factor for ischemic stroke. Reactive thrombocytosis induced by iron deficiency anemia is easily treated by iron replacement therapy. The treatment of anemia is important to prevent the cerebrovascular complications in patients that either have risc factors for stroke or not.

OLGU SUNUMU
5.
B12 Vitamini Eksikliği Olan Asemptomatik Hastalarda Polinoropati
Polyneuropathy in Asymptomatic Patients with Vitamin B12 Deficiency
Ece Boylu, Halit Yaşar, Mehmet Saraçoğlu
Sayfalar 24 - 28
Vitamin B12 eksikligi sistemik bir hastalık olup genellikle sinir sistemini etkilemekte olup semptomatik hastalarda polinöropati sıklıkla görülür.. Bizim çalışmamıza nörolojik açıdan asemptomatik olan vitamin B12 eksikliği olan hastalar alınmıştır. Çalışma grubuna sinir ileti çalışması ve tibial somatosensoriyel uyandırılmış potensiyeller (SUP) tetkikleri yapılmıştır. Sinir ileti ve tibial SUP çalışmasını etkileyen herhangi bir hastalığı olanlar çalışma dışı bırakılmıştır. B12 eksikliği tanısı alan 20 hasta (12 kadın ve 8 erkek) ve 15 sağlıklı gönüllü çalışmaya alınmıştır. Hastalarda ortalama yaş 47.65±16.08 idi. Ortalama vitamin B12 düzeyi de hasta grubunda 163.65±26 pg/ml (N: 180-900 pg/ml), kontrol grubunda 292.30±15.86 pg/ml olarak bulunmuştur. Peroneal sinir distal latansı, sinir ileti hızı ve F dalga latansı hasta ve kontrol grubu arasında belirgin farklı bulunmuştur (sırasıyla p=0.04, p=0.005 ve p=0.000). Vitamin B12 düzeyleri ve sural sinir latansı ve ileti hızı arasında negatif korelasyon saptanmıştır (p=0.04). Tibial SUP ve vitamin B12 değerleri arasında korelasyon bulunmamıştır. Asemptomatik B12 eksikliğinde sinir ileti çalışmasının erken periferal nöropatiyi belirlemede katkısı olabileceği düşünülmüştür.
Vitamin B12 deficiency is a systemic disease that often affects the nervous system and peripheral neuropathy is frequently seen in symptomatic patient. In our study, neurologically asymptomatic patients with vitamin B12 deficiency were included. Nerve conduction study and tibial somatosensory evoked potentials (SEP) were performed. Patients that have another reason for polyneuropathy or another disease that can effect nerve conduction studies and tibial SEP were excluded. Twenty patients with vitamin B12 deficiency ( 12 women, 8 men) and 15 healthy subjects were examined. The median patient age was 47.65±16.08. The mean vitamin B12 level was 163.65±26 pg/ml (N: 180-900 pg/ml) in the patient group and 292.30±15.86 pg/ml in the control group. There was a statistically significant difference in distal latency, nerve conduction velocity and F wave latency of the common peroneal nerve (p=0.04, p=0.005 and p=0.000 respectively) between patient and control groups. There was a negative correlation between the latency and conduction velocity of the sural nerve with vitamin B12 levels (p=0.04). There was not a correlation between tibial SEP and vitamin B12 levels (p>0.05). In conclusion, nerve conduction study may show pathological findings in patients with vitamin B12 deficiency neurological syndrome although asymptomatic and nerve conduction study is a method for detection of early peripheral neuropathy in vitamin B12 deficiency.

6.
Hipertansiyonun Nöropati Üzerine Etkisinin Klinik ve Nörofizyolojik Testlerle Araştırılması
Evaluation of Hypertension on Neuropathy By Clinical and Neurophysiological Tests
Ece Boylu, Hakan Toku, Mehmet Saraçoğlu
Sayfalar 29 - 40
Nedeni ortaya konamayan polinöropatili hastalarda polinöropati gelişiminde hipertansiyonun da rol oynabileceği varsayımını akla gelmektedir. Bu varsayımımızı gösterebilmek amacıyla gerekli biyokimyasal ve görüntüleme yöntemlerinin kullanılması sonucu olası nöropati nedenlerinin (diyabet, böbrek yetmezliği, vitamin B12 yetmezliği, hipotiroidizm, monoklonal gammopati, paraneoplastik fenomen ve herediter nedenler, vb.) dışlandığı aynı yaş aralığında 36 hipertansif ve 18 kontrol grubuna olmak üzere toplam 54 katılımcı aldık. Ayrıntılı nörolojik muayenenin ardından elektrofizyolojik incelemeler yaptık. Otonomik işlevin değerlendirilmesi için arteriyel tansiyonun (TA) yatar, oturur ve ayakta durur pozisyonlarda ölçümü yapıldı ve hastalar her bir pozisyonda bir dakika tutulduktan sonra TA ölçüldü. Çalışma sonucunda hipertansif grupta kontrol grubuna göre özellikle alt ekstremite duyu genlikleri düşük elde edildi. Sural ve peroneal duyu genlikleri istatiksiksel olarak anlamlı derecede belirgin olarak kontrol grubundan düşüktü (p<0,05). Ulnar ve median duyu genlikleri de yine düşük elde edildi (p<0,05). Duyusal genliklerdeki düşüş özellikle beş yıldan daha uzun zamandan beri hipertansiyon hastalığı olanlarda daha da belirgin olarak bulundu (p<0,05). Ayrıca Nöropati Semptom Skalası (NSS) hipertansif grubumuzda çalışma grubuna göre istatiksiksel olarak daha yüksek tesbit edildi (p<0,05). Bu çalışma kuvvetli bir şekilde gösterdi ki uzun süreli yüksek kan basıncına maruz kalma nöropati geliflmesinde ve progresyonunda bir etkendir. Yapılacak yeni klinik çalışmalar yeni bir kavram olarak ‘hipertansif nöropatiyi’ klinik pratiğimize sokacak ve hipertansiyonun iyi kontrol edilmesi ile ve aterosklerozun engellenip iskeminin düzeltilmesi ile nöropati gelişme riskinin azalıp azalmayacağını gösterecektir.
Hypertension may play a role in the development of polyneuropathy in patients with unexplained polineuropathy etiology. To test this hypothesis, we selected our group of 54 subjects (36 hypertensive and 18 controls) among subjects in whom factors that may contribute to neuropathy (like diabetes, renal insufficiency, vitamin B12 insufficiency, hypothyroidism, monoclonal gammapathy, paraneoplastic phenomenon, spinal and hereditary reasons) were ruled out. After detailed neurological examination, electrophysiological investigations were carried out As a result of this study, especially the lower extremity sensory amplitudes were found to be significant lower in the study group. The differences of the study group and the control group of sural and peroneal sensory amplitudes were statistically significant (p<0,05). Similarly, ulnar and median sensory amplitudes were lower in the study group (p<0,05). The change in the sensory amplitudes was found to be more significant in patients whose history of hypertension was longer than five years. Also, Neuropathy Symptom Score (NSS) was found to be higher in the hypertensive group as compared with the rest of the study group (p<0,05). This study has suggested strongly that a long history of high blood pressure is one of the factors contributing to the development of polyneuropathy. Future clinical studies will help us to include the notion of “hypertensive neuropathy” in our clinical practice. Further studies will also show whether good control of hypertension would decrease the risk of developing this type of neuropathy.

7.
Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Beslenme Destek Hizmeti İçin Bir Organizasyon Önerisi
A Suggestion for Organization of Nutritional Support Service in Haydarpaşa Numune Traning and Research Hospital
Atilla Çelik, Neşet Köksal, Varol Esatoğlu
Sayfalar 41 - 46
Günümüzde hastaların beslenme durumu kendi haline bırakılamayacağı gibi beslenme desteği de rastlantılara ve günlük alışkanlıkların akışına terk edilemez. Beslenme desteğinin klinik boyutları; araştırma, değerlendirme ve ihtiyaçların hesaplanması ile her hasta için bir beslenme yolunun belirlenmesini ve sonra da denetlenmesini içerir. Hastaların ihtiyaçları uygun bir biçimde yönetilemezse, yetersiz veya aşırı tedavi potansiyeli ortaya çıkabilir. Ancak güçlü bir altyapı varlığında klinik süreç etkin bir şekilde yönlendirilebilir. Klinik ekibin etkin hizmet sağlamayı kapsayan farklı unsurları kavraması gerekir. Bu klinik gündem üzerinde açıkça etkisi olmayan sunum, finansman ve üst düzey yönetimi kapsayan disiplinleri bir araya getirmesine bağlıdır. Bu çalışmada hastaların beslenme gereksinimlerinin Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi özelinde geliştirilebilecek bir organizasyonla nasıl karşılanabileceğini ve bu sürecin etkin bir biçimde nasıl yönetilebileceğini tartıflarak bir organizasyon şeması ortaya koymaya çalıştık. Tartışılmasını ve geliştirilmesini dileriz.
Nowadays, nutritional status of patients cannot be left to be uncontrolled as well as nutritional support cannot be left to coincidences and to the flow of daily habits. Clinical dimensions of nutritional support include research, interpretation, calculation of needs, determination and then monitoring of nutritional path for each patient. If needs of patients cannot managed properly, a potential of defective or excessive treatment are likely to emerge. However, clinical process can be directed effectively with a powerful infrastructure. Clinical team needs to comprehend various elements that include effective service provision. The presentation, which has no obvious effect on this clinical agenda, depends on gathering disciplines including financing and senior management together. In this study, we aimed to execute an organizational chart by discussing how the nutritional requirements of patients can be met with an organization which developed specifically for Haydarpafla Numune Education and Research Hospital and how this process can be managed effectively. We hope that it will be discussed and developed.

8.
Okunaksız Reçete ve Yanlış Verilen İlaç Nedeniyle Gelişen Ölüm: Bir Olgu Sunumu
A Death From Illegible Prescription and Negligence In Drug Dispensing: A Case Report
Rıza Yılmaz, Veli Özdemir, Muhammet Can, Ali Yıldırım, Hayri Abanonu
Sayfalar 47 - 51
El yazısı, uzun yıllar süren tekrarlar sonucu olgunlaşmaktadır el yazısında değişikliğe yol açan pek çok etken bulunmaktadır. Tıbbi uygulamada yazılı iletişimin önemli olması nedeniyle okunamayan el yazısı ciddi problemler oluşturabilmektedir. Okunaklı olmayan el yazısı ile yazılmış reçeteler nedeniyle yanlış ilaç ya da uygun olmayan dozda ilaç verilmesi ile tıbbi uygulama hataları oluşabildiği bilinmektedir. 65 yaşında bir kadın, 20.12.2005 tarihinde mitral kapak yetersizliği nedeniyle opere edilir. 28.12.2005 tarihinde taburcu edilirken kullanması gereken ilaçlar reçete edilir. Reçetedeki ilaçlar bitince yenisini almak üzere farklı bir eczaneye gidilir, ancak daha önce bir antikoagülan olan "Coumadin" adlı ilacın yerine bir H2 antagonisti olan "Famodin" adlı ilacın verildiği anlaşılır. 12.01.2006 tarihinde kontrole gidilir, yapılan tetkiklerde INR (International Normalized Ratio) 0.7 bulunur. Ekokardiyografide tromboze kapak saptanınca heparin infüzyonuna başlanır. INR yükselince (3.6) hasta operasyona alınır. Ameliyatta sol atriyumdan trombüs ve fibrinli disfonksiyonel protez kapak temizlenir. Buna rağmen hasta ölür ve kişi otopsi yapılmadan gömülür. Akrabaları yanlış ilaç veren eczacıyı şikayet ederler. Yaklaşık bir yıl sonra mahkeme, Adli Tıp Kurumu Birinci İhtisas Kurulu'na dava dosyasını göndererek kişinin ölüm sebebini sorar. Biz bu olguyu okunaklı olmayan reçeteden dolayı yanlış verilen ilaç nedeniyle sunmaktayız. Okunaklı olmayan el yazısı ile yazılmış bir reçete tıbbi hata ve hastaya zarar verme riskini artırabilir. Olgumuzda ilk ameliyat sonrası gerekli antikoagülan tedaviyi alamayan hasta, yanlış okunan reçete nedeniyle farklı tıbbi etkiye sahip bir ilaç verilip kendisi için yaşamsal önemi olan antikoagülan tedaviyi alamaması nedeniyle ölmüştür. Bu nedenle reçete ve diğer tıbbi belgeler okunaklı yazılmalıdır. Bu amaçla tıp eğitimi alanlara ve meslekte çalışanlara okunaksız tıbbi belgelerin yol açabileceği sorunlar ile ilgili sürekli eğitim verilmelidir. Ayrıca reçeteler de dahil olmak üzere tüm tıbbi belgelerin bilgisayar ortamında yazılmasıyla hekimlerin okunaksız yazı yazmaları önlenebilecektir.
A mature style of handwriting results from years of practice and it is affected by many factors. Written communication is of great importance in medical practice and illegible handwriting may cause serious problems. Illegible handwritten prescriptions are well-recognized for increasing the risk of medication errors, including prescribing, dispensing, and administration. A 65-year-old woman underwent operation for the treatment of mitral valve failure on 20 December 2005. She was given her prescription on 28 December 2005 when she was discharged. Just after her discharge, she bought her prescription from a pharmacy. When she finished taking one box of the prescribed medicine and went to another pharmacy to buy her prescription, it turned out that she had been given Famodin, an H2 antagonist, instead of Coumadin, an anticoagulant, before. She visited her doctor on 12th January 2006 for a check-up and the investigations showed an INR (International Normalized Ratio) of 0.7. On echocardiography, there was mitral valve thrombosis. The patient was infused heparin. When the INR reached 3,6, the patient was operated. On operation, a lot of thrombus in the left atrium was taken away and fibrin and thrombus were removed from the dysfunctional prosthetic valve. However, the patient died and the body of the person was buried without making autopsy. Relatives complained about the pharmacist who had given the wrong drug at that time. Approximately one year later, the Court asked the cause of death for this case to the First Specialization Board of Council of Forensic Medicine. We present that the case had a mistake of drug dispensing due to an illegible prescription. Illegible handwriting may increase the risk of malpractice in medicine and damage to patients. The patient couldn’t get the treatment which was vital for her and consequently died since the patient who must receive anticoagulant treatment following her heart surgery was given a drug which has a different medical effect due to a fault caused by mistaken reading of the prescription. For these reasons, prescriptions and other medical documents should be legible. Medical students and health professionals should be offered training about illegible handwriting prescriptions that can cause problems. All medical documents including prescriptions should be written in computers so that illegible handwriting of medical professionals can be prevented.

9.
Tanısal Koroner Anjiyografide, Sağ Koroner Arter Yan dal Perforasyonunun Neden Olduğu Ventriküler Fibrilasyon
Ventricular Fibrillation Due to Perforation of Rıght Coronary's Side Branch Artery in Diagnostic Coronary Angiography
Levent Özdemir
Sayfalar 52 - 53
46 yaşındaki erkek hastaya anginası nedeniyle koroner anjiyografi yapıldı. Koroner anjiyografide; sol ana koroner arter, sol anteriyor inen arter, sol sirkümfleks arter ve sağ koroner arter (RCA) normaldi. Fakat sağ koroner anjiyografi yapılırken, muhtemelen yan daldan ekstravaze olan kontrast maddeye bağlı ventriküler fibrilasyon gelişti. Hasta başarılı bir şekilde resüsite edildi. Ventriküler fibrilasyonun, RCA’ya kontrast madde verilmesi sırasında, RCA yan dalında meydana gelen rüptürün neden olduğu kontrast maddenin ekstravazasyonuna bağlı geliştiği tahmin edildi (şekil 1). Transtorasik ekokardiyografi bize az miktarda perikardiyal efüzyon olduğunu gösterdi. Perikardiyal efüzyon orta düzeye ulaflacak şekilde artış gösterdi, neyseki sonrası bu artış durdu. Buda bize, bu olayın koroner fistülden daha çok yan dal perforasyonuna bağlı olabileceğini gösterdi. Perikardiyal efüzyonun kendini sınırlamasından dolayı cerrahi operasyona ihtiyaç olmadığı konusunda fikir birliği oluştu. Koroner anjiyografi sırasında yan dal perforasyonunun iki muhtemel nedeni vardır; birincisi yan dalın selektif intübasyonu, diğeri ise kontrast maddenin ana koroner artere normalden fazla basınçla verilmesi. Koroner ajiyografi sırasında yan dal intübasyonuna bağlı gelişen yan dal perforasyonuna, literatürede bir vakada rastladık (1). Bizim vakamızda da bu iki nedenden herhangi biri yan dal perforasyonuna neden olmuş olabilir. Sonuç olarak, yan dalın selektif intübasyonu veya kontrast maddenin yüksek basınçta ana koroner damara verilmesi yan dalın perforasyonuna ve daha sonrası gelişecek ventriküler fibrilasyon gibi komplikasyonlara neden olabileceği akılda tutulmalıdır.
A 46-year-old male underwent coronary angiography because of angina. During diagnostic cardiac catheterization, the left main coronary artery, the left anterior descending artery, the left circumflex artery and the right coronary artery (RCA) were found normal. Nevertheless, the patient had a ventricular fibrillation is probable to be caused by contrast media extravasations through ruptured side branch while right coronary angiography was being performed. The patient was resuscitated successfully. It was estimated that ventricular fibrillation may be the result of extravasations of contrast media through ruptured side branch of RCA during the contrast media injection into RCA (Figure 1). Trans-thoracic echocardiography showed us there was a small amount of pericardial effusion. Fortunately, the pericardial effusion reached a moderate size and it stopped growing. It showed us that it was a perfo ration of side branch rather than coronary fistulae. And it was agreed that the operation was not necessary because the pericardial effusion restricted itself. The perforation of side branch in the coronary angiography has two probable etiologies, one of which is selective intubation of side branch and the other one is the delivery of contrast media into the main coronary artery with a higher pressure than the normal range. We encountered one case of the side branch perforation during diagnostic coronary angiography depending on the selective intubation of side branch in the literature (1). In our case, either of these etiologies might have caused the perforation of the side branch. Consequently, it should be noted that the intubation of side branch selectively or the contrast media injection with a higher pressure into the main coronary artery may cause the side branch rupture and the further complications such as ventricular fibrillation afterwards.

LookUs & Online Makale