ISSN: 2630-5720

Hızlı Arama




: 58 (4)

Cilt: 58  Sayı: 4 - 2018

ÖZGÜN ARAŞTIRMA
1.
Kayseri ilindeki hekimlerde öksürük ve soğuk algınlığı ilaçlarının çocuklarda kullanım yaşı ile ilgili yapılan düzenlemeler hakkındaki farkındalıkları
The awareness of physicians working in Kayseri age regulations related to the use of cough and cold medicines in children
Cem Turanoğlu, Ayşenur Paç Kısaarslan, Yasemin Altuner Torun, Bahadır İnan
doi: 10.14744/hnhj.2018.48343  Sayfalar 173 - 178
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı; öksürük ve soğuk algınlığı (ÖSA) ilaçlarının, çocuklarda kullanım yaşı ile ilgili yapılan düzenlemelerden hekimler arasında farkındalıklarının tespit edilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: XXXXX ilinde çocuk yaş grubuna hizmet veren 180 hekime, 12 sorudan oluşan anket formu dağıtıldı. Anket formunun birinci kısmında demografik özelliklere yönelik sorular, ikinci kısımda ise kullanım yaşı değişikliğine gidilen ilaçlar ile ilgili bilgiler soruldu.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 180 hekimden 91’i (% 50,56) ÖSA ilaçlarının kullanım yaşı ile ilgili yeni bir düzenlemeden haberdardı. Buna rağmen, çalışmada yer alan sadece 5 hekim ( % 2,77) ilaçların tümü için yeni düzenlemeye uygun yaş tercihinde bulunduğu tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hekimlerin ÖSA ilaçlarının kullanım yaşı ile ilgili yeni düzenlemeler hakkındaki farkındalıkları çok düşük bulundu. Hastane ve aile hekimliği bilgi yönetim sistemlerine güncel ilaç rehberlerinin entegre edilmesi, bu tür eksiklerin ortadan kaldırılmasına ciddi katkıda bulunacaktır.
INTRODUCTION: The purpose of this study is to determine the awareness of physicians about the concerning the age of use of cough and cold medicines (CCM) in children.
METHODS: A questionnaire form consisting of 12 questions was distributed to the 180 physicians who serving children's age group in XXXXX. In the first part of the questionnaire, questions were asked about demographic characteristics. In the second part, physicians were asked that they were prescribing which 30 medicine regulated by age.
RESULTS: Of the 180 practitioners who took part in the study, 91 (50.56%) were aware of a new regulation on the age of use of CCM. Despite this, only 5 physicians involved in the study (2.77%) preferred the new arrangement where the appropriate age for all of the drug was detected.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was found low level the physicians' awareness about the new regulations regarding the age of use of CCM. Integrating up-to-date drug guidelines in to hospital and family medicine information management systems will make a significant contribution to the elimination of such shortcomings.

2.
Mesane kanseri tedavisinde açık radikal sistektomi ve robot yardımlı radikal sistektomi operasyonlarının onkolojik ve fonksiyonel sonuçlarının karşılaştırılması
Comparison of oncological and functional results of open and robot assisted laparoscopic radical cystectomy for bladder cancer
Resul Sobay, Ahmet Tahra, Uğur Tolga Şen, Ferhat Yakup Suçeken, Eyüp Veli Küçük, Uğur Boylu
doi: 10.14744/nci.2018.42275  Sayfalar 179 - 186
GİRİŞ ve AMAÇ: Mesane kanseri tedavisinde açık radikal sistektomi (ARS) ile robot yardımlı radikal sistektomi (RYRS) operasyonlarının onkolojik ve fonksiyonel sonuçlarını karşılaştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde 2009 ile 2017 yılları arasında mesane kanseri nedeniyle opere edilen 47 hasta çalışmaya dahil edildi. Data prospektif olarak kaydedildi ve retrospektif olarak incelendi. Hastaların preoperatif ve postoperatif sonuçları Student Paired t test ve Mann Whitney U testi ile, sağkalım eğrisi Kaplan-Meier analizi kullanılarak yapıldı.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 47 hastadan 34’ü ARS ve 13’ü RYRS operasyonu geçirmiştir. ARS grubunun yaş ortalaması 61.7, RYRS grubunun yaş ortalaması 62 idi (p=0.904). ARS grubunda ortalama operasyon süresi (ortalama 6 saat) RYRS grubundan (ortalama 7saat) istatistiksel anlamlı olarak daha kısa bulundu (p=0,001). Tahmini kan kaybı ARS grubunda [350 (100-800) ml], RYRS grubundan [150 (100-400)ml] istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazlaydı (p=0,001). Postoperatif komplikasyon oranları iki grup arasında benzerdi (p>0.05). Hastanede kalış süreleri açısından iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0,596). Pozitif cerrahi marjin oranları ve çıkarılan lenf nodu sayısı açısından iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark izlenmedi (p>0,05). Ortalama genel sağ kalım süresi ARS grubunda 42,7 ay iken RYRS grubunda 51,3 ay olarak bulundu (p=0,893).
TARTIŞMA ve SONUÇ: RYRS, ARS ile karşılaştırılabilir onkolojik sonuçlara sahiptir. ARS daha kısa operasyon süresine sahip olsa da, RYRS peroperatif daha az kan kaybı ve hızlı oral beslenmeye geçiş nedeniyle avantajlar sağlamıştır.
INTRODUCTION: To assess oncological and functional outcomes of two techniques for patients with bladder cancer who undergone open radical cystectomy (ORC) or robot assisted radical cystectomy (RARC).
METHODS: 47 patients who underwent ORC and RARC due to bladder cancer between 2009 and 2017 were evaluated. Preoperative, operative and postoperative follow-up data was recorded prospectively and analyzed retrospectively. Preoperative and postoperative data were compared using Student Paired t test and Mann-Whitney U test. Surivival of the patients were analyzed using Kaplan-Meier test.
RESULTS: 34 patients underwent ORC and 13 patients underwent RARC. The mean age of ORC and RARC groups were 61.7 and 62, respectively (p=0.904). The mean operating time ( 6 hours) in the ORC group was statistically significantly shorter than the RARC group (7 hours). Estimated blood loss was statistically significantly higher in the ORC group [350 (100-800)] than that in the RARC group [150 (100-400)] (p=0.001). The postoperative complication rates were similar between the two groups (p> 0.05). There was no statistically significant difference between two groups in terms of hospital stay (p=0,596), positive surgical margin rates and number of removed lymph nodes (p>0,05). The mean overall survival time was 42.7 months in the ARS group and 51.3 months in the RARAC group (p=0.893).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Robot assisted radical cystectomy has comparable oncological outcomes to ORC. Although ORC has a shorter operating time, RARC has advantages in term of less blood loss and earlier start of oral feeding.

3.
Hemodiyaliz hastalarında vasküler ve kardiak kalsifikasyon ile osteoporoz arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi ve risk faktörlerinin saptanması
Evaluation of the relationship vascular and cardiac calcification and osteoporosis in hemodialysis patients and detection of risk factors
Ergün Parmaksız, Fatma Nurhan Özdemir Acar
doi: 10.14744/hnhj.2018.43255  Sayfalar 187 - 193
GİRİŞ ve AMAÇ: Hemodiyalize giren hastalarda mitral ve aortik kalsifikasyonun varlığı ve derecesinin tespiti, aortik sertliğin saptanması ve kemik mineral dansitesi(KMD) ile vasküler kalsifikasyonun ilişkilendirilmesi ile risk faktörlerinin belirlenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya hemodiyaliz programında olan hastalar alındı. Mitral ve aortik kalsifikasyon ve aort sertliğinin varlığı için ekokardiyografi yapıldı. KMD lumbal ve femoral bölge ile AV fistülün olmadığı kolun radial bölgesinden dual enerji x -ray absorbsiyometre(DEXA) kullanılarak ölçüldü. KMD değerleri T ve Z skorları olarak sınıflandırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya 16 kadın, 36 erkek hasta alındı. Mitral kapak kalsifikasyonu 22(%42.3), aort kapak kalsifikasyonu 25(%48.1) hastada saptandı. Aort kapak kalsifikasyonu ve aort sertliği ile yaş ve PTH arasında anlamlı ilişki saptandı. Aort sertliği ile kalsiyum-fosfor çarpımı arasında ilişki saptandı. Radial bölge Z skoru ile aort sertliği arasında ilişki saptandı. Radial bölge t skoru her iki cinste de osteoporoz ile uyumluydu; radial bölge KMD sonuçları cinsiyet ve diyalizin süresi ile ilişkili saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaş hem aortik kapak kalsifikasyonu hem de aort sertliği ile ilişkiliyken, aortik ve mitral kapak kalsifikasyonu ve aortik sertlik ile femoral, lumbal ve radial bölge kemik mineral dansitometre sonuçları arasında ilişki saptanmadı, radial bölge KMD sonuçlarının diyalizin süresi ile anlamlı olarak azaldığı görüldü. Radial bölgenin DEXA sonuçları hemodiyaliz hastalarında kemik dansitesi hakkında daha doğru bilgi verebilir.
INTRODUCTION: INTRODUCTION: We aimed to evaluate the presence and degree of mitral and aortic valve calcification and aortic stiffness in hemodialysis patients and their risk factors and to find out relationship between bone mineral density and vascular calciffication.

METHODS: Hemodialysis patients were included. Mitral and aortic valve calcification and aortic stiffness were evaluated by echocardiography. Dual energy X-ray absorbtiometry(DEXA) was performed.
RESULTS: The study population consisted of 16 female and 36 male patients. Twenty-two(42.3%) had mitral and 25 (48.1%) had aortic valve calcification. Aortic valve calcification and aortic stiffness were found to be significantly related to age and PTH levels. Aortic stiffness was related with calcium-phosphorus product. Radial Z scores were significantly related to aortic stiffness. Radial T scores revealed osteoporosis in both males and females and were correlated with dialysis period. As a conclusion, age was related to aortic valve calcification as well as aortic stiffness. Aortic and mitral valve calcification and aortic stiffness were not correlated with BMD measurements of femoral, radial and lumbar regions.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Radial BMD values significantly decreased as dialysis period increased. Radial DEXA scores are more useful in evaluation of BMD in hemodialysis patients.

4.
Üriner inkontinansı olan kadınlarda fiziksel aktivite ve denge değişiklikleri; prospektif çalışma
Physical activity and balance changes in women with urinary incontinence; a prospective study
Ahmet Tahra, Duygu Kurtuluş, Ahmet Bindayi, Berkan Şimşek, Eyüp Veli Küçük, Uğur Boylu
doi: 10.14744/hnhj.2018.86648  Sayfalar 194 - 200
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızın ana amacı, idrar kaçıran aşırı aktif mesane ve stres tip idrar kaçırması olan hastalardaki fiziksel aktivite ve denge değişikliklerini, kontrol bireylere oranla objektif ve subjektif ölçütler eşliğinde karşılaştırmaktır. İkincil amaç ise, bu değişikliklerle idrar kaçırma şiddet ölçütleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemiz üroloji polikliniğine başvuran, idrar kaçırma nedeniyle transobturator teyp operasyonu uygulanan veya aşırı aktif mesane (ıslak) semptomları bulunan toplam 14 hasta ile herhangi bir alt üriner sistem yakınması olmayan 11 kişi çalışmaya dahil edildi.İdrar kaçırma şiddeti subjektif olarak ICIQ-SF, IIQ-7, UDI-6, OAB-V8 ile, objektif olarak pad testi ile değerlendirilirken, fiziksel aktivite IPAQ-SF ve tarafımızca hazırlanan ‘Hareket Etmekten Kaçınma Sorgulama Anketi’ ile değerlendirildi. Denge değerlendirmesi ise genel stabilite endeksi, göz açık ve göz kapalı testleri ile yapıldı. Ayrıca, hastalara Tinetti denge ve yürüme testi, Berg ölçeği, Kalk ve yürü testi uygulandı.
BULGULAR: Ortanca yaş 48(39-68) idi. Yaşam kalite değerlendirmelerinde, fiziksel rol kısıtlılığı hariç tüm parametrelerde istatistiksel anlamlı düşüş belirlendi. Hasta grubunda, kontrol grubuna göre fiziksel aktivite düzeyinde anlamlı azalma olduğu saptandı. Ortanca metabolik eşdeğer (MET) skoru hasta grubunda 697(49-2400) karşılık kontrol grubunda 2100(580-2900) idi (p=0,001). Aynı şekilde “hareket etmekten kaçınma anket” skoru hasta grubunda medyan 21.5 iken kontrol grubunda 16 olarak saptandı (p=0,004).İki grup arasında denge ve yürüme ölçümleri açısından anlamlı fark gözlendi. Hastaların ortalama Tinetti denge ve yürüme testi, berg ölçeği, kalk ve yürü test, göz açık test ve göz kapalı test değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük iken stabilometri testi her iki grupta benzerdi. Korelasyon analizinde, denge testleri ile objektif ve subjektif idrar kaçırma ölçütleri arasında ilişki bulunmadığı, ancak “hareket etmekten kaçınma anketi” ile idrar kaçırma şiddeti arasında pozitif korelasyon olduğu saptandı.

TARTIŞMA ve SONUÇ: İdrar kaçıran hastalarda, kontrol bireylere göre fiziksel aktivite kısıtlanmış, yaşam kalitesi azalmış, denge muayene ve ölçümlerinde anlamlı bozulma saptanmıştır. Bununla birlikte, idrar kaçırmanın objektif ve subjektif şiddet ölçümleri ile denge ölçekleri arasında anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır.
INTRODUCTION: The main purpose of this study is to compare the physical activity and balance, in patients with stress urinary incontinence,overactive bladder and control group, objectively and subjectively. Secondary purpose was to assess these findigs in the terms of incontinence severity.
METHODS: In this study, 14 patients with stress urinary incontinence and overactive bladder and 11 patients with no lower urinary tract symtpoms were included.. Incontinence severity was evaluated with ICIQ-SF, IIQ-7, UDI-6, OAB-V8 forms subjectively and pad test objectively, physical activity were evaluated with IPAQ-SF and the form that we prepared for this study: ‘Avoidance of movement questionnaire’. Balance was evaluated with stability index, open eye and closed eye test. Tineti gait and balance instrument, Berg balance scale, go and up test are also evaluated.
RESULTS: Median age was 48(39-68). In study group all domains of Qualtiy of Life(QoL) except physical role functioning were lower than control group. Physical activity level was significantly lower in study group. Median metabolic equivalent score(MET) was 697(49-2400) in study group and 2100(580-2900) in control group(p=0.001). The median ‘Avoidance of movement questionnaire’ was 21.5 in study group and 16 in control group and it was statistically significant(p=0.004). Balance and gait was affected in study group compare to control group. Mean Tineti score, Berg balance scale, go and up test, open eye and closed eye test were significantly low in study group but stabilometry test is equal in these two groups. Incontinence severity were not correlated with subjective and objecitve balance evaluation but we found correlation with Avoidance of movement questionnaire and incontinence severity in correlation analysis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Physical activity restriction, balance problem in tests and exam, imparied QoL score were found in patients with urinary incontinence compare to control group. Subjective and objective incontinence severity assesment and balance evaluation were not significicantly correlated.

5.
Tanısı Konulmamış Plevral Efüzyonlarda Tekport Video Yardımlı Torakoskopik Cerrahinin Diagnostik Etkinliği
Diagnostic Efficacy of Uniportal Video-Assisted Thoracoscopic Surgery in the Undiagnosed Pleural Effusion
Muharrem Özkaya
doi: 10.14744/hnhj.2018.27146  Sayfalar 201 - 204
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada tanısı konulmamış plevral efüzyonlarda tek port video yardımlı torakoskopik cerrahinin(VATS) diagnostik etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2014 ila 2018 yılları arasında Sağlık Bilimleri Üniversitesi Antalya Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezinde tanısı konulamamış plevral efüzyon nedeniyle VATS uygulanan hastaların tıbbi kayıtları incelendi. Yaşları 35 ila 88 arasında değişen (ortalama yaş: 64,12) hastaların 41’i (%55,4) erkek ve 33’ü (%44,5) kadındı. VATS işlemi hastaların genel durumlarına göre genel anestezi altında ya da local anestezi ve sedasyon eşliğinde uygulandı. Plevral drenaj ve/veya biopsi 1-2 cm insizyon yapılarak tek port üzerinden gerçekleştirildi. İşlem sonrasında port girişinden tek bir göğüs dreni yerleştirildi. Göğüs dreni en az 3 gün tutularak günlük drenaj miktarı 100 ml altına düştüğünde dren çekildi. Dren çekildikten bir gün sonra taburcu edilen hastalara ameliyat sonrası 30. güne poliklinik randevusu verilerek klinik değerlendirme yapılarak kontrol akciğer grafileri istendi.
BULGULAR: Tüm hastalarda plevral sitoloji ve elli üç (%71,6) hastada plevral biopsi alındı. Plevral biopsilerin patolojik inceleme sonuçlarının %65,6’nda malign plevral hastalık, %43,4’nda selim plevral hastalık ve %3,7’nde tüberküloz tespit edildi. 74 hastanın 60’nda (%81) VATS’ın tanı koydurucu olduğu tespit edildi. Plevrayı en sık tutan akciğer kanseri tipinin adenokanser (%78,5) olduğu tespit edildi. Metastatik tümörlerin ise en sık akciğerden (%46,6) ve ikinci sıklıkta memeden (%26,6) kaynaklandığı gözlendi. İntraoperatif mortalite gözlenmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tek port VATS işlemi, tanısı konulamamış plevral patolojilerin tanı ve tedavilerinde iyi tolere edilen güvenli bir işlemdir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate the diagnostic efficacy of uniportal Video-Assisted Thoracoscopic Surgery (VATS) in undiagnosed pleural effusions.
METHODS: We examined the medical records of all consecutive patients with undiagnosed pleural effusions who underwent uniportal VATS from 2014 to 2018 at the Health Sciences University Antalya Practice and Research Center. There were 41 males (55.4%) and 33 females (44.5%), ranging in age from 35 to 88 years (mean age: 64.12 years). VATS was performed either under general anesthesia or under local anesthesia according to the patients’ performance status. Pleural drainage and/or biopsies were performed through a single lumen with 1-2 cm incision. A single chest tube was placed from the port entry after the procedure. The chest tube was left in place a minimum of 3 days and removed when fluid drainage was less than 100 ml/24 h. Patients were discharged the day after chest tube removal and a return visit was scheduled on the 30th post-operative day, for clinical evaluation and for a new chest radiograph.
RESULTS: Pleural cytology was performed in all, whereas biopsies were performed in 53 patients (71.6%). Pathological examination of biopsies demonstrated 56.6% with malignancy of the pleura and 43.4% revealed benign pleural diseases, among them 3.7% with tuberculosis. The overall diagnostic yield of VATS in the study was 60/74 (81.0%). The most common primary lung cancer with involvement of the pleura was the adenocarcinoma (78.5%). The most common metastatic tumors were originated from the lung (46.6%) followed by breast (26.6%). There was no intraoperative mortality.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Uniportal VATS is well tolerated and safe for diagnosis and treatment for undiagnosed pleural pathologies.

6.
Primer açık açılı glokomda santral kornea kalınlığının optik sinir başı ve retina sinir lifi tabakası ile ilişkisinin 3 boyutlu optik koherens tomografi ile değerlendirilmesi.
Relationship between optic nerve head and retinal nerve fiber layer with central corneal thickness in primary open angle glaucoma: A three-dimensional optical coherence tomography study.
Zeynep Kayaarası Öztürker
doi: 10.14744/hnhj.2018.54366  Sayfalar 205 - 209
GİRİŞ ve AMAÇ: Primer açık açılı glokom (PAAG) olgularında santral kornea kalınlığı ile optik sinir başı (OSB) parametreleri ve retina sinir lifi tabakası (RSLT) arasındaki ilişkinin üç boyutlu spektral alan optik koherens tomografisi (3D-OKT) ile değerlendirilmesi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu kesitsel çalışmada, PAAG olan 144 hastanın (79 kadın, 65 erkek) toplam 144 gözü çalışmaya dahil edildi. Olgular kalın kornea grubu (Grup 1) ve ince kornea grubu (Grup 2) olarak sınıflandırıldı. Grup 1, SKK< 540μm ve Grup 2 SKK≥ 540μm olan gözleri temsil etti. OSB ve peripapiller RSLT kalınlığının topografik ölçümleri 3D-OKT kullanılarak yapıldı. Sonuçlar, santral kornea kalınlığı ile korele edildi.
BULGULAR: Olguların yaş ortalaması 63.6 ± 12.7 (47-69 yıl) idi. Her iki grup arasında yaş, cinsiyet, sferik eşdeğer refraksiyon kusuru ve ortalama göz içi basıncı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (sırasıyla p = 0,52, p = 0,45, p = 0,34, p = 0,65). Olguların ortalama SKK'ı 556,6 ± 34,37 μm (468-635 μm) ve ortalama disk alanı 2.52 ± 0.47 mm2 (1.76-3.99 mm2) idi. SKK, çukurluk alanı (p = 0.03), çukurluk disk alanı oranı (p <0.005), yatay çukurluk disk oranı (p = 0.04) ve çukurluk hacmi (p <0.005) ile negatif korelasyon gösterirken, rim alanı (p = 0.025), rim hacmi (p = 0.015) ve inferior RSLT (p <0.005) ile pozitif korelasyon saptandı. İki grup arasında optik disk alanı, dikey çukurluk disk oranı, ortalama RSLT ve superior RSLT açısından anlamlı fark yoktu (sırasıyla p = 0.81, p = 0.516, p = 0.13, p = 0.14).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Santral kornea kalınlığı ince olan primer açık açılı glokom olgularında, çukurluk disk oranı, nöroretinal rimve retina sinir lifi tabakası ile değerlendirilen glokomatöz optik sinir hasarı daha yüksek oranda bulunmuştur.
INTRODUCTION: The purpose of the study is to evaluate the relationship between optic nerve head (ONH) parameters, and retinal nerve fiber layer (RNFL) thickness with central corneal thickness (CCT) in primary open angle glaucoma (POAG) patients by using three dimensional spectral domain optical coherence tomography (3D SD-OCT).
METHODS: In this cross-sectional study, a total of 144 eyes of 144 patients (79 female, 65 male) with POAG were studied. Patients were classified as thick cornea group (Group 1) and thin cornea group (Group 2). Group 1 represented eyes with CCT≥540μm and Group 2 with CCT< 540μm. Topographic measurements of the ONH and peripapillary RNFL thickness were performed using 3D-OCT. The outcomes were correlated with the CCT of the subjects.
RESULTS: Mean age of the study population was 63.6 ± 12.7 (47- 69 years). There was no statistically significant difference between the two groups in terms of age, gender, spherical equivalent refractive error, and mean intraocular pressure (p=0.52, p=0.45, p=0.34, p=0.65, respectively). Mean CCT of subjects was 556.6+/-34.37 μm (468-635 μm), and the mean disc area was 2.52+/- 0.47 mm2 (1.76-3.99 mm2). CCT showed a negative correlation with cup area (p=0.03), cup disc area ratio (p<0.005), horizontal cup disc ratio (p=0.04), and cup volume (p<0.005) while a positive correlation was found with rim area (p=0.025), rim volume (p=0.015), and inferior RNFL (p<0.005). No significant difference of optic disc area, vertical cup disc ratio, average RNFL and superior RNFL existed between the two groups (p=0.81, p=0.516, p=0.13, p=0.14, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Primary open angle glaucoma patients with thin corneas maybe at greater risk of glaucomatous damage as measured by cup disc ratio, neuroretinal rim, and retinal nerve fiber layer.

7.
Kronik Plak Tip Psoriasis Hastalarında Serum Lipoprotein(a) ve Lipid Düzeyleri
Serum Lipoprotein(a) and Lipid Levels in Patients with Chronic Plaque Type Psoriasis
Melek Aslan Kayıran, Emine Derviş
doi: 10.14744/hnhj.2018.50455  Sayfalar 210 - 213
GİRİŞ ve AMAÇ: Psoriasis vulgaris (PV), geçmişte deriye sınırlı, kronik, tekrarlayıcı bir hastalık olarak kabul edilirken son yıllarda kronik sistemik inflamatuar bir hastalık olduğu düşünülmektedir. Lipoprotein (a) [Lp(a)] fosfolipidler, kolesterol ve apolipoprotein B-100 türevinden oluşan, karaciğerde sentez edilen ve düşük dansiteli lipoprotein (LDL) benzeri moleküler yapıya sahip bir lipoproteindir. Serum düzeyleri diyetle alınan lipid miktarından ve yaşam tarzı değişikliklerinden etkilenmemektedir. Bu çalışmada psoriasis vulgaris hasta grubu ile sağlıklı grup arasında kan lipid düzeylerini ve Lp(a) düzeylerini karşılaştırmayı ve bu şekilde psoriasisin ateroskleroza eğilim yaratıp yaratmadığının incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Klinik ve/veya histopatolojik olarak kronik plak tip psoriasis vulgaris tanısı alan 44 hasta ve herhangi bir hastalığı olmayan sağlıklı 48 kişi kontrol grubu olarak çalışmaya alındı. Hastalardan gece açlığı sonrası sabah venöz kan örnekleri alınarak serum total kolesterol düzeyi, serum trigliserit düzeyi, serum yüksek dansiteli (HDL) kolesterol düzeyi, serum LDL kolesterol düzeyi, serum çok düşük dansiteli (VLDL) kolesterol düzeyi ve serum Lp (a) düzeyleri ölçüldü.
BULGULAR: Total kolesterol, trigliserid, HDL, LDL, VLDL kolesterol düzeyleri psoriasis ve sağlıklı kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (sırasıyla p=0,071; p=0,374; p=0,060; p=0,421; p=0,759). Psoriasis grubundaki Lp (a) düzeyleri ise sağlıklı kontrol grubuna göre daha yüksekti (p<0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızın sonuçlarına göre psoriasis hastalarındaki yüksek Lp (a) değerlerinin normal popülasyona göre aterosklerozun gelişimine daha fazla yatkınlık sağlayabileceği düşünülebilir. Diğer taraftan kardiyovasküler hastalıkları olan psoriasisli hastalarda Lp(a) düzeyinin tayini aterosklerotik ve vazookluziv patolojilerin değerlendirilmesinde uygun bir tanı aracı olabilir

INTRODUCTION: Psoriasis vulgaris (PV) was consired to be a chronic, recurrent skin disease but it has been accepted as a chronic systemic inflammatory disease in recent years. Lipoprotein (a) [Lp(a)] is a lipoprotein that is synthesized in the liver and has a low density lipoprotein (LDL) like molecular structure, consisting of phospholipids, cholesterol and apolipoprotein B-100 derivative. Serum levels of Lp(a) are not affected by the amount of lipid taken into the diet and lifestyle changes. In this study, it was aimed to compare blood lipid levels and Lp (a) levels between psoriasis vulgaris patient group and healthy group and to investigate whether psoriasis creates an atherosclerosis tendency.
METHODS: Clinically and/or histopathologically diagnosed 44 patients with chronic plaque-type psoriasis vulgaris and 48 healthy subjects without any disease were included in the study. Serum total cholesterol level, serum triglyceride level, serum high density lipoprotein (HDL) cholesterol level, serum LDL cholesterol level, serum very low density lipoprotein (VLDL) cholesterol level and serum Lp (a) level were measured.
RESULTS: Total cholesterol, triglyceride, HDL, LDL, VLDL cholesterol levels were not statistically different between psoriasis and healthy control groups ( p=0,071; p=0,374; p=0,060; p=0,421; p=0,759 in order). Lp (a) levels in the psoriasis group were higher than the healthy control group (p <0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to the results of our study, high Lp (a) values in patients with psoriasis may be more likely to induce atherosclerosis than the normal population. On the other hand, the identification of Lp (a) level in psoriatic patients with cardiovascular diseases may be an appropriate diagnostic tool for the evaluation of atherosclerotic and vasoocclusive pathologies.


8.
Santulli enterostomi stoma kapatılmasında avantajlı bir tekniktir
Santulli enterostomy is an advantageous technique in stoma closure
Özgen Işık, Halit Ziya Dündar, Burak Bakar, Pınar Sarkut, Tuncay Yılmazlar, Ersin Öztürk
doi: 10.14744/hnhj.2017.95967  Sayfalar 214 - 217
GİRİŞ ve AMAÇ: Genel cerrahi pratiğinde pek çok farklı nedenle stoma oluşturulmaktadır. Stoma kapatılması her ne kadar minör bir cerrahi işlem olarak değerlendirilse de ciddi komplikasyonlar ve uzun hastanede yatış süreleri ile ilişkili olabilmektedir. Bu çalışmamızda Santulli enterostomi ve konvansiyonel teknikler ile oluşturulmuş ostomilerin kapatılması sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2008 ile Aralık 2016 tarihleri arasında kliniğimizde jejunal veya ileal seviyeli stoma oluşturulmuş 305 hasta çalışmaya dahil edildi. Santulli tekniği ile ostomi oluşturulan hastalar çalışma grubuna ve konvansiyonel tekniklerle stoma oluşturulan hastalar kontrol grubuna dahil edildi. Hastaların demografik verileri, stoma kapama tekniği, oral alım ve yatış süreleri değerlendirildi.
BULGULAR: Ortanca yaşı 67 (17-83) olan 199 erkek ve 106 kadın hasta çalışmaya dahil edildi. Toplamda hastaların %76,7’sine loop ostomi, %11,8’ine bitişik ostomi, %6,2’sine santulli enterostomi ve %5,3’üne end ostomi açılmıştı. Stomaların %24,7’si acil şartlarda oluşturulmuştu ve %5,2’si jejunal seviyedeydi. Ostomi açılmasından kapatılmasına dek geçen ortalama süre açısından iki grup benzerdi (24,9 ve 24,1 hafta, p=0.73). Ostomi kapatılmasında santulli grubunda stapler kullanımı daha sıktı (%63,2 ve %34,6, p= 0.01). Santulli grubunda ostomi kapatılması sonrası oral alım daha erken (2 ve 4 gün, p< 0.001) ve hastanede yatış süresi daha kısaydı (3 ve 6 gün, p= 0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Santulli enterostomi özellikle proksimal seviyede stoma oluşturulması gereken olgularda iyi bir alternatif olduğu bilinmektedir. Çalışmamızda Santulli enterostominin diğer tekniklere göre stoma kapatılması esnasında da daha avantajlı olduğu saptanmıştır.
INTRODUCTION: There are many different indications for creating a stoma in general surgery practice. Although stoma take down is considered as a minor surgical procedure it may be associated with severe complications and prolonged length of hospital stay. In this study, we aimed to compare the postoperative outcomes after Santulli enterostomy and conventionally created stoma closure.
METHODS: In total, 305 patients who underwent a stoma creation at jejunal or ileal level between January 2008 and December 2016 were included in the study. Patients with Santulli enterostomy were in the study group while others were in the control group. Patient demographics, stoma take down technique, time to oral intake, and length of hospital stay were documented.
RESULTS: There were 199 male and 106 female patients with a median age of 67 (17- 83). In total, 76.7% patients had loop stoma while 11.8% had double-barrel stoma, 6.2% Santulli enterostomy, and 5.3% end stoma. Time to the stoma closure was similar between the groups (24.9 vs. 24.1 weeks, p= 0.73). Stapler use was more common in Santulli enterostomy closure (63.2% vs. 34.6%, p= 0.01). Oral intake after stoma take down was earlier (2 vs. 4 days, p< 0.001) and length of hospital stay was shorter (3 vs. 6 days, p= 0.001) in Santulli enterostomy group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is well known that Santulli enterostomy is a good option for patients in whom proximally located stoma is unavoidable. Our study showed that it is also advantageous in stoma take down.

9.
Gevşek iris sendromu patofizyolojisindeki ana etken tamsulosinin sülfonamid gurubu mu?
Is sulfonamide group of tamsulosin main factor in the pathophysiology of floppy iris syndrome?
Ahmet Ürkmez, Özgür Haki Yüksel
doi: 10.14744/hnhj.2018.53244  Sayfalar 218 - 223
Gevşek iris sendromu (GIS) ilk kez 2005 yılında Chang ve arkadaşları tarafından alfa blokör kullanan hastalarda tariflenmiştir. Tamsulosin, selektif alfa adrenerjik reseptör antagonisti olup benign prostat hiperplazisinin tedavisinde sıklıkla reçete edilmektedir ve ameliyat sırasında GIS gelişimi ile güçlü bir ilişkisi olduğu gösterilmiştir. GIS gelişimine neden olabilen diğer ilaçlar ise alfuzosin, doksazosin, terazosin, finasterid, labetalol, mianserin, klorpromazin, donepezil ve diğer antipsikotik ajanlardır. Literatüre bakıldığında GIS gelişimine ilişkin patofizyolojik değerlendirmenin çok açık olmadığı gözlenmektedir. Yapılan çalışmaların çoğu tamsulosin temel alınarak yapılan karşılaştırma çalışmaları veya olgu sunumları şeklindedir. Biz bu çalışmada bu patofizyolojiye farklı bir bakış açısı kazandırarak ve biraz da hipotetikal olarak ilaçların kimyasal bileşiklerini inceledik. Kimyasal formüllerini ve farmakolojik etkilerini birlikte irdeledik. Tamsulosini, GIS yapan diğer alfa blokörler ile karşılaştırdığımızda yapısında bulunan sülfonamid gurubunun bir neden olabileceğini düşündük.
Intraoperative floppy iris syndrome (IFIS) was firstly described in the year 2005 by Chang et al. in patients using alpha-blockers. Tamsulosin, a selective alpha (a)-adrenergic receptor (AR) antagonist, is a commonly prescribed drug for benign hyperplasia of prostate (BPH) and it has been shown to have the strongest association with IFIS. Other drugs that predispose to IFIS include alfuzosin, doxazosin, terazosin, finasteride, labetalol, mianserin, chlorpromazine, donepezil and other antipsychotic agents. In literature reviews, pathophysiologic evaluation of IFIS has not yielded clear-cut results. In the present study, we examined this pathophysiologic mechanism from a different perspective and somewhat hypothetically analyzed chemical composition of these drugs. We analyzed their chemical formulas and pharmacological effects in combination. We compared tamsulosin with other IFIS inducing alpha-blockers and thought that its sulfonamide group might be a causative factor.

OLGU SUNUMU
10.
Desfluran anestezisi sonrası gelişen hepatotoksiste
Hepatotxicity after desflurane anesthesia
Ekrem Aslan, Can Gönen, Ayça Saltürk, Fatih Güzelbulut
doi: 10.14744/hnhj.2018.44265  Sayfalar 224 - 226
Genel anestezi indüksiyonu ve idamesi için kullanılan halojenize inhaler anestezik ajanlar, geçici transaminaz yüksekliğinden ölümcül olabilen hepatik nekroza kadar değişen aralıkta karaciğer hasarına neden olabilirler. Bu yan etkileri nadir görülür ancak ciddi morbidite ve mortaliteye yol açabilir. Biz burada obezite cerrahisi için genel anestezi alan ve sonrasında ciddi transaminaz yüksekliği gelişen bir hastayı sunuyoruz.
Halogenated inhalational anesthetics, which have been used for induction and maintenance of general anesthesia, can cause the liver injury which is range from temporary transaminase elevation to hepatic necrosis. It is rare but can cause serious morbidity and mortality. Here we present a case of severe transaminase elevation after using desflurane anesthesia for obesity surgery.

11.
Kadın Nuck kanalı hidroseli: Olgu sunumu
Female hydrocele of the canal of Nuck: a case report
Duygu Demiriz Gülmez, Mehmet Gülmez
doi: 10.14744/hnhj.2018.54376  Sayfalar 227 - 228
Nuck kanalı hidroseli kadınlarda çok nadir görülen bir durumdur. Otuz yaşında kadın hasta kliniğimize sağ kasık bölgesinde ele gelen sişlik şikayeti ile başvurdu. Ultrasonografik bulguları Nuck kanalı hidroseli ile uyumlu idi. Hidroselin cerrahi rezeksiyonu yapıldı ve histopatolojik bulguların tanı ile uyumlu olduğu tespit edildi.
Hydrocele of the canal of Nuck is a very rare condition in females. A 30-year-old woman presented to our clinic with a palpable mass in her right inguinal groin. Ultrasonographic findings were consistent with the diagnosis of a hydrocele of the canal of Nuck. Surgical resection of the hydrocele was performed and histopathological examination of the surgical specimen confirmed the diagnosis.

12.
Psikojenik Polidipsiye Bağlı Su İntoksikasyonu: Olgu Sunumu
Psychogenic Polydipsia-Associated Water Intoxication: Case Report
Murat Tolga Avşar, Mehmet Toptaş, İbrahim Akkoç
doi: 10.14744/hnhj.2018.09609  Sayfalar 229 - 231
Psikolojik polidipsi, psikiyatrik rahatsızlığı olan hastalarda %20’ye varan oranlarda görülebilmektedir.Polidipsi, su intoksikasyonu olarak tanımlanan ve ölümcül olabilen hiponatremiyle sonuçlanabilir. Su intoksikasyonlarında, baş ağrısı, bulantı, nöbet ve komaya varansemptomlar gözlenebilir.
Bu olgu sunumunda; yirmi sekiz yaşında, şizofreni tanısı olan hastada gelişen hiponatremi ve buna bağlı gelişen ensefalopati tablosu güncel literatür eşliğinde değerlendirilmektedir. Hastamızda, su intoksikasyonuna bağlı gelişen hiponatremi, nöbet, serebral ödem bulunmaktaydı. Yoğun bakıma alınan hastanın tedavisi yapılarak 3.günde dahiliye servisine taburcu edildi.
Psychological polydipsia can be seen in up to 20% of patients with psychiatric disorders. Polydipsia can result in hyponatremia, defined as water intoxication, which can be fatal. In water intoxications, headache, nausea, seizure, and convulsions may be observed.
In this case report; twenty-eight years old, hyponatremia developing in a patient with schizophrenia and encephalopathy due to it is evaluated in the light of current literature. Our patient had hyponatremia, seizures, cerebral edema due to water intoxication. The patient was treated intensively and discharged to the internal medicine service on the 3rd day.

LookUs & Online Makale