ISSN: 2630-5720 | E-ISSN: 2687-346X
The Medical Journal Of Haydarpaşa Numune Training and Research Hospital - Haydarpasa Numune Med J: 61 (4)
Volume: 61  Issue: 4 - 2021
1.Frontmatters

Pages I - X

RESEARCH ARTICLE
2.Our Experience with Transpedicular Vertebral Intervention for Diagnostic and Therapeutic Purposes
Ezgi Akar, Mustafa Efendioğlu, Abdullah Yolcu, Arif Tarkan Çalışaneller
doi: 10.14744/hnhj.2020.98470  Pages 367 - 371
GİRİŞ ve AMAÇ: Konservatif tedaviye yanıt vermeyen veya beraberinde ‘kırmızı bayrak’ olarak tanımlanan bulguların eşlik ettiği bel ve sırt ağrısı olan hastaların (ateş, gece ağrısı, kilo kaybı, eşlik eden malignite vs.) radyolojik olarak değerlendirilmesi önerilir. Kemikte çökme veya infiltratif tutulum bulguları olan hastalara hem patolojik tanı hemde tedavi amaçlı transpediküler vertebra biyopsisi ve vertebroplasti uzun yıllardır yapılan spinal cerrahi prosedürlerdir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2018-2020 yılları arasında kliniğimizde transpediküler vertebra biyopsisi ve vertebroplasti yapılan 31 olgunun BT ve MRG görüntüleri, klinik ve patoloji kayıtları retrospektif olarak incelendi. Her bir hasta için; yapılan işlem, işlem seviyesi ve patolojik tanıları kaydedildi.
BULGULAR: Olgularımızın 7 (%23)’sinde sadece spondilodiskitis ön tanısıyla etken tespiti amacıyla transpediküler girişimle biyopsi yapıldı. 24 (%77)’ sinde vertebral çökme kırığı olup, hem tanı amaçlı transpediküler biyopsi hemde vertebroplasti işlemi aynı seansta yapıldı. Diskitis bulguları olan hastalarda 3 (%43)’ünde etken tespiti yapıldı (2 olgu stafilococus aureus, 1 olgu tüberküloz), 4 (%57) sinde patoloji ve kültür sonucu negatif geldi. Vertebroplasti yaptığımız çökme kırığı olan olgularımızın sadece 2 (%8)’ sinin histopatolojik incelemesinde malignite tespit edilirken (1 olgu GİS malignitesi, 1 olgu multipl myelom), diğer 22 (%92)’sinde osteoporotik çökme kırığı saptandı. Vertebroplasti yapılan olguların sadece bir tanesinde 2 seviyeye işlem yapıldı (L1 ve L2). Diğer seviyeler sırasıyla; L1 (10 olgu), L3 (5 olgu), T11 (3 olgu), L2 (2 olgu), T9 (1 olgu), T12 (1 olgu), L5 (1 olgu) idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Vertebra korpus lezyonları ve enfeksiyonlarında etken tespiti ve patolojik tanı konulmasında transpediküler vertebra biyopsisi güvenle yapılabilir. Vertebroplasti; osteoporotik kemik çökmesine veya metastatik vertebra tutulumuna bağlı ağrısı olan hastalarda hem ağrı kontrolü, hemde vertebranın stabilitesini arttırmak için uygulanan etkili ve güvenilir bir yöntemdir.
INTRODUCTION: It is recommended that patients with low back and back pain not responding to conservative treatment, or who have accompanied by findings defined as 'red flag' (fever, night pain, weight loss, accompanying malignancy, etc.) should be evaluated radiologically. Transpedicular vertebral biopsy and vertebroplasty are spinal surgical procedures that have been performed for many years in patients with signs of bone collapse or infiltrative involvement, both for pathological diagnosis and treatment.
METHODS: CT and MRI images, clinical and pathology records of 31 cases who underwent transpedicular vertebral biopsy and vertebroplasty in our clinic between 2018-2020 were reviewed retrospectively. The procedure, procedure level and pathological diagnoses for each patient were recorded.
RESULTS: In 7 (23%) of our cases, biopsy was performed by transpedicular intervention only for the diagnosis of spondylodiscitis and for the determination of the causative agent. 24 (77%) of them had vertebral compression fractures and both diagnostic transpedicular biopsy and vertebroplasty were performed in the same session. The causative agent was detected in 3 (43%) of the patients with discitis findings (2 cases of staphylococcus aureus, 1 case of tuberculosis); in 4 (57%) the pathology and culture results were negative. While malignancy was detected in the histopathological examination of only 2 (8%) of our patients with compression fractures who underwent vertebroplasty (1 case GIS malignancy, 1 case multiple myeloma), osteoporotic compression fractures were found in the other 22 (92%) cases. In only one of the cases who underwent vertebroplasty, operation was performed at 2 levels (L1 and L2). Other levels were L1 (10 cases), L3 (5 cases), T11 (3 cases), L2 (2 cases), T9 (1 case), T12 (1 case) and L5 (1 case), respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Transpedicular vertebral biopsy can be safely performed in the detection of causative agent and pathological diagnosis of vertebral corpus lesions and infections. Vertebroplasty is an effective and reliable method for both pain control and increasing the stability of the vertebra in patients with pain due to osteoporotic bone collapse or metastatic vertebral involvement.

3.Evaluation of Vitamin D Levels in Children by Seasons, Gender and Age
Aysun Boğa, Necla Yüce, Coşkun Saf, Mehmet Cengiz, Özgür Okumuş, İlkay Özgen Sarı
doi: 10.14744/hnhj.2019.26056  Pages 372 - 376
GİRİŞ ve AMAÇ: D vitamini kemik ve mineral metabolizmasında önemli ölçüde etkilidir. Düşüklüğü çocuklarda rikets, enfeksiyonlara eğilim, obezite, diabetes mellitus, kas güçsüzlüğü, depresyon, otoimmun hastalık gelişimi ile ilişkilendirilmiştir. Yüksekliği ise hiperkalsemi, poliüri, hipertansiyon, nefrolitiazis, renal yetmezliğe neden olabilir. Bu çalışmada D vitamini düşüklüğü için risk grubunda olan çocukların serum 25-hidroksivitamin D [25(OH)D] düzeylerini incelemeyi amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: 2015 yılında Ocak-Aralık ayları arasında rutin muayene için çocuk polikliniğimize başvuran 1259 hasta retrospektif olarak değerlendirildi ve yaş, cinsiyet, [25(OH)D] düzeyleri mevsimlere göre gruplandırıldı.
BULGULAR: Çalışmamızda 0 ile 18 yaş arasında, 711 (% 56,4) kız ve 548 (%43,6) erkek çocuk yer aldı. Hastaların D vitamini düzeyleri ortalaması 21,69 ±11,23 ng/mL bulundu. Çocukların %50’sinin D vitamini düzeyi 20 ng/ml’nin altında eksiklik ve yetersizlik düzeyinde idi. D vitamini düzeylerine göre yaş grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0.05). 0-2 yaş grubunda D vitamini 20 ng/ml üzerindeki çocuk sayısı anlamlı derece fazla iken, 12-18 yaş grubunda 20 ng /ml nin altındaki çocuk sayısı daha fazla idi. Çalışmamızda kız çocuklarının D vitamin düzeyleri erkek çocuklardan anlamlı derecede düşüktü (p<0.05) ayrıca D vitamini düzeyi 12 ng/ml’nin altında olan çocuklarda mevsimin ilkbahar olma oranı % 28,2 iken kış olma oranı % 25,2 olarak belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: D vitamini düzeyleri yaş, cinsiyet ve mevsime göre değerlendirildiğinde 12-18 yaş aralığında, kızlarda ve ilkbahar / kış mevsiminde diğer gruplara göre anlamlı derecede düşük olduğu görüldü.
INTRODUCTION: Vitamin D is significantly effective in bone and mineral metabolism. Low levels of vitamin D has been associated with rickets, susceptibility to infections, obesity, diabetes mellitus, muscle weakness, depression, and development of autoimmune diseases in children. On the other hand, elevated levels may cause hypercalcemia, polyuria, hypertension, nephrolithiasis, and renal failure. In this study, we aimed to examine serum 25-hydroxyvitamin D3 [25(OH)D] levels of children in the risk group for low vitamin D levels.
METHODS: A total of 1259 patients who applied to our pediatric outpatient clinic for routine examination between January and December 2015 were evaluated retrospectively; age, gender, [25(OH)D] levels were grouped according to seasons.
RESULTS: Our study included 711 (56.4%) girls and 548(43.6%) boys between the ages of 0 and 18. The mean vitamin D levels of the patients were found as 21.69±11.23 ng/mL. The vitamin D level of 50% of the children was below 20 ng/ml and at the level of deficiency and insufficiency. A statistically significant difference was found between age groups according to vitamin D levels (p<0.05). While the number of children with vitamin D level above 20 ng/ml was significantly higher in the 0-2 age group, the number of children with vitamin D level below 20 ng/ml in the 12-18 age group was higher. In our study, vitamin D levels of girls were significantly lower than boys (p<0.05). In addition, the rate of the season being spring was 28.2%, while the rate of being winter was 25.2% in children with a vitamin D level below 12 ng/mL.
DISCUSSION AND CONCLUSION: When vitamin D levels were evaluated according to age, gender and season, the levels were found to be significantly lower in the 12-18 age range, in girls, and in the spring/winter seasons, compared to other groups.

4.A Rare Pathology Mimicking an Irreducible Inguinal Hernia in Girls: Cyst in the Canal of Nuck
Mehmet Arpacık, Aytekin Kaymakçı, Turan Yıldız, Ceyhan Şahin, Hayriye Nihan Ayyıldız Karaman, Zeliha Akış Yıldız, Semih Lütfi Mirapoğlu, Fatma Tuğba Güvenç, Itır Ebru Zemheri
doi: 10.14744/hnhj.2021.80764  Pages 377 - 381
GİRİŞ ve AMAÇ: Nuck kanalı kisti, kızlarda prosesus vajinalisin kapanma defekti sonucu oluşur. Kasık bölgesindeki semptom ve kitle bulguları ile redükte edilemeyen kasık fıtığını taklit eder. Bu çalışmanın amacı, redükte edilemeyen kasık fıtığı nedeniyle ameliyat edilen kız çocukların ayırıcı tanı ve cerrahi sonuçlarını ve Nuck kisti sıklığını araştırmaktır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: 2004-2019 yılları arasında kasık fıtığı ön tanısı ile ameliyat edilen 0-16 yaş arası 868 kız hastanın verileri geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: Toplam 138 (%15.89) hasta redükte edilemeyen kasık fıtığı nedeniyle acil ameliyat edildi. Bu hastaların 15'inde (%10,8) fıtık genel anestezi uygulandıktan sonra kendiliğinden redükte oldu. Geri kalan hastalarda, sıklık sırasına göre; over sliding herni (n=93; %67,3), Nuck kisti (n=17; %12,3), herniye barsak (n=12; %8,6) ve lenfadenit (n=1; %0.07) saptandı. Nuck kisti tanısı alan hastaların yaş ortalaması (52.13 ay), redükte edilemeyen kasık fıtığı olan hastaların yaş ortalamasından (7.23 ay) anlamlı derecede yüksekti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Nuck kisti beklenenden daha sık görülmektedir. Özellikle iki yaşından büyük redükte edilemeyen kasık fıtığı ile ayırıcı tanı yapılmalıdır.
INTRODUCTION: Cyst in the canal of nuck (CCN) is a result of a closure defect during the processus vaginalis in girls. The symptom and mass findings in the inguinal region can mimic an irreducible inguinal hernia. The aim of this study was to investigate the differential diagnosis and surgical findings of girls who were operated on for an irreducible inguinal hernia and the frequency of consideration of a CCN.
METHODS: The data of 868 female patients aged 0–16 years who were referred to surgery with the preliminary diagnosis of an inguinal hernia between 2004 and 2019 were analyzed retrospectively.
RESULTS: A total of 138 patients (15.89%) were sent to emergency surgery for an inguinal hernia that could not be reduced. In 15 (10.8%) of these patients, the hernia spontaneously reduced after the application of general anesthesia. In the remaining patients, in order of decreasing frequency, the findings were ovarian sliding hernia (n=93; 67.3%), CCN (n=17; 12.3%), herniated small intestine (n=12; 8.6%), and lymphadenitis (n=1; 0.07%). The mean age of the patients diagnosed with CCN (52.13 months) was significantly higher than the mean age of patients with an incarcerated inguinal hernia (7.23 months).
DISCUSSION AND CONCLUSION: CCN is seen more frequently than expected. Especially, the differential diagnosis should be made with irreductable inguinal hernia in older than 2 years.

5.The Practical Value of Microvascular Anastomosis Techniques
Ayşe İrem İskenderoğlu, Ali Haydar İskenderoğlu, İbrahim Ethem Ökçesiz, Nimet Emel Lüleci
doi: 10.14744/hnhj.2019.26214  Pages 382 - 386
GİRİŞ ve AMAÇ: Vasküler anastomoz gerektiren cerrahi uygulamalarda operasyonun başarılı olabilmesi, yapılan anastomozların açık kalmasına bağlıdır. Bu durumda uygulanabilecek cerrahi teknik büyük önem taşımaktadır. Mikrovasküler anastomozlarda çok fazla cerrahi tekniğin tanımlanmış olması aslında bu alanda arayışın devam ettiğini göstermektedir. Bu çalışmayı yapmaktaki amacımız var olan yöntemlerin etkinliğinin incelenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, mikrovasküler anastomoz yapılabilmesi için bilinen yöntemler, tarih sırasına göre incelenerek gözden geçirildi.
BULGULAR: Çalışmamızda 1978 yılından günümüze dek uç-uca ve uç-yan anastomozlarda kullanılan mikrovasküler sütür teknikleri incelenmiş ve aralıklı eversiyon sütürü ile kombine edilmiş konvansiyonel sütür uygulaması ile karşılaştırılmıştır. Önemli olan, cerrahın hangi tekniği bildiği ve o tekniği iyi bir şekilde uygulaması olsa da, bizim pratiğimizde aralıklı eversiyon sütürü ile kombine edilmiş konvansiyonel sütür uygulaması mevcut diğer tekniklere göre daha üstündür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Mikrocerrahi anastomozlar için, günümüze dek hem uç-uca, hem de uç-yan anastomozlarda kullanılmak üzere, pek çok mikrovasküler sütür tekniği tanımlanmış ve uygulanmıştır. Araştırmalar göstermektedir ki, yöntem ne olursa olsun, çalışır durumda olan ve iyi uzun dönem sonuçlar alınan anastomozları sağlayabilen teknikler başarılıdır.
INTRODUCTION: In surgical applications requiring vascular anastomosis, the success of the operation depends on the anastomosis stay open. In this case, the surgical technique that can be applied is of great importance. The fact that too many surgical techniques have been described in microvascular anastomoses shows that the search continues in this area. Our aim in this study was to examine the effectiveness of existing methods.
METHODS: In this study, known methods of microvascular anastomosis were reviewed in chronological order.
RESULTS: In our study, microvascular suture techniques used in end-to-end and end-to-side anastomoses since 1978 were examined and compared with conventional suture technique combined with interrupted eversion suture. Although the important point is that the surgeon knows which technique and applies that technique well, conventional suture combined with interrupted eversion suture was superior to other available techniques in our practice.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Many microvascular suture techniques have been described and applied for microsurgical anastomoses, including both end-to-end and end-to-side anastomoses. Research has shown that regardless of the method, techniques which work in order and can provide anastomoses with good long-term results, are successful.

6.Mothers' Knowledge Levels About Fever, Antipyretics, Febrile Illnesses, Antibiotic Use, and Febrile Convulsions
Safiye Güneş Sağer, Utku Batu, Müferret Ergüven
doi: 10.14744/hnhj.2019.65487  Pages 387 - 391
GİRİŞ ve AMAÇ: Hazırladığımız bu çalışmayla 300 anneye ulaşarak ateş hakkındaki bilgi düzeylerini ölçmeyi hedefledik. Sonuçlar doğrultusunda bilgi düzeyi yetersiz bulunursa yetkilileri sonuçlar konusunda uyararak ve halka ulaşmalarını sağlayarak; hastanelere olan çok sayıda başvurusu, gereksiz antibiyotik kullanımı, antibiyotik direnci, ailelerin panik düzeyini azaltma ve devlet bütçesini rahatlatma gibi birçok konuda faydası olabileceğini düşündük. Nitekim Sağlık Bakanlığı’nın halkı bilinçlendirme çalışmalarından önce yapılması nedeni ile bu reklamların ne kadar etkili olduğuna ışık tutması amacı ile günümüzde yapılacak çalışmalara da yardımcı olması için değerli bir çalışma olduğunu düşündük ve edinilen bilgileri ise bugün yayınladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine başvuran 300 anne ile görüşülerek annelerin ateş, ateş tanımı ateş ölçüm yolu, ateş düşürme yolları ateş düşürücüler ve kullanımı, ateşli nöbet ve yaklaşımlarını, antibiyotik kullanımı hakkındaki bilgi tutum ve davranışlarının belirlenmesi ve buna göre var olan yanlışlıkların düzeltilmesi ve annelere vermemiz gereken bilgilerin istatistiğinin çıkarılması amacı ile etik kurul izni alınarak 2009-2010 yılları arasında yapılmıştır.
BULGULAR: Çalışmamıza katılan annelerin %82 si düşük sosyoekonomik düzeye sahiptir. Annelerimizde %57 olarak ateş bilinci düşük olarak saptanmıştır. Antibiyotik kullanım bilinci ise %53 olarak düşük saptanmıştır. Çalışmamızın verilerine göre annelerin %58’lik bölümünün ateşi doğru ölçmemektedir. %45’lik kısmında ateş ölçüm aleti yoktur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaptığımız çalışmada annelerin ateş bilincini ateşli hastalık konusunda ki bilgilerini, ateşli konvülziyon hakkındaki tutum ve davranışlarını, antibiyotik kullanım bilinçlerini yetersiz bulduk. Annenin ev hanımı olması, annenin eğitim durumunun düşük olması SED (sosyoekonomik düzey) puanının düşük olması, kocasının mesleği, kocasının eğitim durumun düşük olması ateş bilincini ve antibiyotik kullanım bilincini olumsuz etkileyen faktörler olarak tespit ettik. Sonuçları göz önüne aldığımızda ateş konusunda annelerin bilgi sahibi olması, hem çocuğa gereksiz uygulamalarda bulunmalarını, hem de gecikmiş ve yetersiz müdahaleyi önleyeceğini öngörmekteyiz.
INTRODUCTION: We aimed to measure the level of knowledge about fever by reaching 300 mothers. If the level of information is found to be inadequate in accordance with the results, by alerting the authorities about the results and ensuring that they reach the public; We thought that it might be useful for many applications to hospitals, unnecessary antibiotic use, antibiotic resistance, reducing the panic level of families and relieving the state budget. As a matter of fact, we thought that the Ministry of Health is a valuable study to help the studies to be done today in order to shed light on how effective these advertisements are due to the fact that they were made before the public awareness activities and we published the information obtained today.
METHODS: Study was conducted with 300 mothers who applied to Pediatric Clinics between 2009-2010 under the permission of the ethics committee. Aim of correcting existing mistakes and statisticing the information we should provide to mothers.
RESULTS: 82% of the mothers who participated in our study had low socioeconomic level. Fever consciousness was low in 57% of our mothers. The rate of antibiotic use was 53%.According to the data of our study, 58% of mothers do not measure fever correctly. There is no fever measuring device in 45%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We found that mothers' awareness of fever, their behaviors about febrile convulsions, and their awareness of antibiotic use were insufficient. We determined that the mother being a housewife, the mother's education level being low, socioeconomic level score was low, her husband's occupation, her husband's education was low, and fever awareness and antibiotic use were negatively affected. When we consider the results, we anticipate that mothers should be informed about fever, that they will make unnecessary applications to the child and that they will prevent delayed and inadequate intervention.

7.Diagnostic Value of Serum Procalcitonin and C-reactive Protein Levels in Neonatal Sepsis
Mehmet Erceylan, Emel Ataoğlu, Derya Büyükkayhan, Murat Elevli
doi: 10.14744/hnhj.2019.74436  Pages 392 - 396
GİRİŞ ve AMAÇ: Yenidoğan sepsisinde hızlı ve erken tanı morbidite mortalitenin azaltılmasında büyük önem taşımaktadır. Hemokültürde etken üretilmeden önce akut faz reaktanlarında artış tanıyı destekler. Klinik uygulamalarda C reaktif protein(CRP) düzeylerinin izlemi bu amaçla kullanılmaktadır. Son yıllarda prokalsitonin(PCT)’in yenidoğan sepsisinde kullanımı gündeme gelmiştir. PCT artışı CRP’den daha erken olmaktadır. Bu çalışmada yenidoğan sepsisinin tanı ve izleminde CRP ve PCT düzeylerini karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma yenidoğan yoğun bakım ünitesine sepsis tanısıyla yatan 40 hasta ve 40 kontrol grubu üzerinde yürütüldü.
BULGULAR: Çalışma grubunun tedavi öncesi PCT ve CRP değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti(p<0.05). Tedavi öncesi CRP ve PCT değerleri, tedavinin 72.saatinden sonra alınan CRP ve PCT değerleri ile karşılaştırıldığında; istatistiksel olarak anlamlı düşüş saptandı(p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak PCT’ninde sepsisin erken tanısı ve tedaviye yanıtın izleminde rutin kullanılmakta olan CRP kadar yararlı olduğu görülmüştür.
INTRODUCTION: Rapid and early diagnosis in neonatal sepsis is of great importance in reducing morbidity and mortality. An increase in acute phase reactants before the causative agent is shown in the hemoculture supports the diagnosis. Monitoring of C-reactive protein (CRP) levels is used for this purpose in clinical applications. In recent years, the use of procalcitonin (PCT) in neonatal sepsis has come to the fore. PCT increase occurs earlier than CRP. In this study, we aimed to compare CRP and PCT levels in the diagnosis and follow-up of neonatal sepsis.
METHODS: The study was carried out with 40 patients hospitalized in the neonatal intensive care unit (NICU) with the diagnosis of sepsis and 40 control subjects.
RESULTS: Pre-treatment PCT and CRP values of the study group were significantly higher than the control group (p<0.05). When the pre-treatment CRP and PCT values were compared with the CRP and PCT values after the 72nd hour of the treatment, a statistically significant decrease was found (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, PCT has been found to be as useful as CRP, which is routinely used in the early diagnosis of sepsis and in monitoring the response to treatment.

8.Investigation of the Relationship Between Apelin Genetic Variants and COPD Formation
Cumhur Gökhan Ekmeçi, Ender Coşkunpınar, Abdullah Melekoğlu, Birsen Pınar Yıldız
doi: 10.14744/hnhj.2021.55476  Pages 397 - 400
GİRİŞ ve AMAÇ: KOAH, hava yolları ve akciğerde oluşan kronik inflamatuar yanıtla ilişkili, genellikle progressif, persistan hava akımı kısıtlaması ile karakterize, yaygın, önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır. Apelin inotropik ve vazodilatatör özellikleri olan yeni keşfedilmiş bir peptit olup APJ reseptörünün endojen ligandıdır. Bu çalışmanın amacı Türk popülasyonunda apelin genindeki varyasyonların KOAH ile olası ilişkisinin incelenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma, vaka-kontrol çalışması olup 40-80 yaşları arası, toplam 341 kişi çalışmaya alındı (224 KOAH ve 117 sağlıklı kontrol). Çalışmada apelin genindeki 2 SNP’nin (rs3115758 ve rs3115759) gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu yöntemiyle genotiplemesi yapıldı. KOAH hastası ve sağlıklı bireyler arasındaki genotip ve allel frekansları student t testi ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: Apelin genindeki rs3115758 ve rs3115759 varyantlarının TT ve AA risk genotipleri aynı oranda KOAH riskinde anlamlı artışla ilişkili bulundu. Apelin genindeki varyasyonlardan rs3115758 ve rs3115759’un heterozigot ve homozigot mutant genotipleri (sırasıyla GT, TT, GA ve AA) aynı oranda hastalarda anlamlı olarak daha yüksek oranda saptandı. Yapılan çoklu regresyon analizinde diğer KOAH risk faktörlerinden bağımsız olarak rs3115758’in TT genotipinin KOAH gelişimini 0,59 kat arttırdığı saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Apelin genindeki polimorfizmlerin Türk populasyonunda KOAH ile olan ilişkilerini inceleyen literatürdeki ilk çalışma olarak apelin genindeki çeşitli varyasyonların Türk popülasyonunda KOAH ile ilişkili olduğu bulunmuştur.
INTRODUCTION: Chronic obstructive pulmonary disease (COPD) is a common, preventable, and treatable disease characterized by chronic inflammatory response in the airways and lungs, usually characterized by progressive, persistent airflow limitation. Apelin is a newly discovered peptide with inotropic and vasodilatory properties and is an endogenous ligand of the APJ receptor. The aim of this study is to examine the possible association of variations in the apelin gene (APLN) with COPD in the Turkish population.
METHODS: This study was a case-control study, and a total of 341 people aged 40-80 years were included in the study (224 COPD and 117 healthy controls). Genotyping of 2 single nucleotide polymorphisms (SNPs) (rs3115758 and rs3115759) in the APLN was performed by real-time polymerase chain reaction (PCR) method. Genotype and allele frequencies between COPD patients and healthy individuals were compared with Student's t test.
RESULTS: The TT and AA risk genotypes of the rs3115758 and rs3115759 variants in the APLN were found to be associated with a significantly increased risk of COPD at the same rate. Heterozygous and homozygous mutant genotypes (GT, TT, GA, and AA, respectively) of rs3115758 and rs3115759 variations of the APLN were detected at a significantly higher rate, in the same proportion of patients. In the multiple regression analysis, it was determined that the TT genotype of rs3115758 increased the development of COPD by 0.59 times, independent of other COPD risk factors.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As the first study in the literature examining the relationship between polymorphisms in the APLN and COPD in the Turkish population, various variations in the APLN were found to be associated with COPD in the Turkish population.

9.The Evaluation of American Society of Anesthesiology Classification 3–4 and 5 Patients Admitted Intensive Care Unit in Post-Operative Period
Murat Tolga Avşar, İbrahim Akkoç, Mehmet Toptaş, Zeynep Zehra Gümüş
doi: 10.14744/hnhj.2019.59389  Pages 401 - 405
GİRİŞ ve AMAÇ: Postoperatif komplikasyonlar yüksek mortalite oranlarına katkıda bulunur. Komplikasyon ve mortalite riskini belirlemek için preoperatif değerlendirme yapılır. Bu nedenle ASA 3, 4 ve 5 hastaları ve postoperatif prognozlarını değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yoğun bakım ünitelerinde bir yıl boyunca yatan, ASA 3-4 ve 5 olan hastaları retrospeksif olarak inceledik.
BULGULAR: 590 hastayı inceledik.Yaş ortalaması 62.7±17.5 idi. Hastaların % 94.4ü taburcu oldu. %5.6 hasta eksitus oldu. Eksitus olan hastaların hepsi acil vakaydi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Preoperatif değerlendirme hasta prognozu için değerli bir tahmin sağlar. Acil ameliyat olacak hastaların hem anestezi öncesi hem de yoğun bakım ünitesinde dikkatle takip edilmelerini öneriyoruz.
INTRODUCTION: Post-operative complications contribute high mortality rates. Pre-operative evaluation is performed to determine the risk of complications and mortality. Hence, we aimed to evaluated American Society of Anesthesiology Classification 3, 4 and 5 patients and their post operative prognosis.
METHODS: The patients, admitted to intensive care unit (ICU) in a tertiary hospital in Turkey in a year, were evaluated retrospectively.
RESULTS: Among 590 patients, the mean age was 62.7±17.5. Postoperatively, 94.4% of the patients were discharged. However, 5.6% the patients died and all of them had an emergency surgery.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Pre-operative evaluation supplies a valuable estimation of patient prognosis. We recommend that the patients, who will undergo an emergency surgery, should be carefully followed during both under anesthesia and in ICU.

10.Awareness of Relation Between Erectile Dysfunction and Cardiovascular Diseases Among the Urologist In Turkey
Yavuz Baştuğ, Serkan Gönültaş
doi: 10.14744/hnhj.2021.40360  Pages 406 - 411
GİRİŞ ve AMAÇ: Erektil disfonksiyon dünyada en önemli ölüm sebepleri arasında yer alan kardiovasküler hastalıklar için risk faktörü olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle erektil disfonksiyonun multidisipliner yaklaşımla değerlendirilmesi oldukça önemlidir. Bu çalışmada Türkiye’deki üroloji uzmanlarının erektil disfonksiyon ile kardiovasküler hastalıkların birlikteliği konusundaki farkındalık düzeylerinin ortaya çıkarılmasını amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Türk Üroloji Derneği iletişim ağına kayıtlı üroloji uzmanı ve üroloji asistanlarına mail yoluyla çevrimiçi olarak cevaplayabilecekleri 13 soruluk bir anket gönderildi. İlk altı sorusu çalışma şartları ve iş tecrübesiyle ilgili bilgileri içeren kişisel sorulardan, son yedi sorusu erektil disfonksiyon ile kardiovasküler hastalıkların ilişkisinin farkındalığıyla ilgili sorulardan oluşuyordu.
BULGULAR: Türk Üroloji Derneği iletişim ağı üzerinden üroloji uzmanı ve üroloji asistanlarına mail yoluyla gönderilen ankete 154 kişi katılım gösterdi. Katılımcıların %59.8’i erektil disfonksiyon şikayeti ile gelen hastalarda herzaman kardiovasküler hastalıkların varlığını sorguladığını, %11.7’si her zaman kardiyoloji konsültasyonu istediğini belirtti. Erektil disfonksiyon hastalarında kardiyoloji konsultasyonu isteme sıklığı katılımcılar arasında; ünvana göre, androloji ile ilgilenip ilgilenmemelerine göre, çalışılan kuruma göre ve erektil disfonksiyon hastası görme sıklığına göre değerlendirildiğinde benzerdi (p>0.05). Ancak 40 yaş ve altı üroloji uzmanlarında erektil disfonksiyon hastalarında kardiyoloji konsultasyonu isteme sıklığı 40 yaş üzeri üroloji uzmanlarına göre anlamlı derecede yüksekti (p=0.01).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaş ve mesleki tecrübenin genel yaklaşımda belirleyici olduğu ve genel olarak ürologların erektil disfonksiyon ile kardiovasküler hastalıkların birlikteliği konusunda farkındalıklarının yüksek olduğu görüldü.
INTRODUCTION: Erectile dysfunction (ED) is considered as a risk factor for cardiovascular diseases (CVD), which stands among the most important causes of death worldwide. For this reason, the evaluation of ED with a multidisciplinary approach is crucial. This study aims to assess the awareness of urologists in Turkey about the relation between ED and CVD.
METHODS: An online questionnaire consisting of 13 questions was sent by email to urology specialists and urology assistants registered to the Turkish Association of Urology (TAU) communication network. The questionnaire consisted of the first six questions including personal questions about working conditions and work experience, and the last seven questions about the awareness of the relation between ED and CVD.
RESULTS: 154 people participated in the questionnaire sent to urologist via the communication network of the TAU. 59.8% of the participants stated that they always questioned the presence of CVD in patients presenting with ED complaints, and 11.7% always asked for a cardiology consultation. The rate of requesting a cardiology consultation in ED patients was similar (p>0.05) among the participants when grouped based on the professional title, their interest in andrology, institution they worked, and frequency of seeing ED patients. However, in the 40 years of age and under group the rate of requesting cardiology consultation was significantly higher compared to over 40 years of age group (p=0.01).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was found that age and professional experience were decisive in the overall approach and generally, the urologists had high level of awareness about the relation between ED and CVD.

11.Comparison of Accelerated Corneal Collagen Cross-Linking Methods
Fevziye Özdavut Aslan, Serap Yurttaşer Ocak, Mustafa Nuri Elçioğlu
doi: 10.14744/hnhj.2021.93798  Pages 412 - 416
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmadaki amacımız, ilerleyici keratokonuslu olgularda hızlandırılmış kollajen çapraz bağlama (CXL) tedavilerinin görme keskinliği ve topografik parametreler üzerindeki sonuçlarını karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2015-Ocak 2018 tarihleri arasında progresif keratokonus tanısı ile hızlandırılmış CXL uygulanan olgular retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya 10 dakika 9 mW/cm² Ultraviyole A (UV-A) tedavisi alan ve 18 mW/cm2 UV-A ile 5 dakika tedavi edilen olgular dahil edildi. Ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 1., 3., 6. ve 12. aylarda Sirius cihazı kullanılarak elde edilen düzeltilmemiş görme keskinliği (UCVA), en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), kırma değeri değişiklikleri (sferik, silindirik değerler) ve kornea topografi değerleri (K1, K2, Kmaximum, ön elevasyon, arka elevasyon) istatistiksel olarak karşılaştırıldı.
BULGULAR: 10 dakika UV-A ile tedavi edilen 40 göz ve 5 dakika UV-A ile tedavi edilen 40 göz olmak üzere toplam 80 olgunun 80 gözü çalışmaya dahil edildi. İki grup arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı fark yoktu. Ameliyat öncesi değerleri karşılaştırdığımızda postoperatif 6. ve 12. aylarda her iki grupta UCVA ve BCVA (logMAR) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı artış vardı (p<0.05) Refraktif değişiklikler ve topografik değişiklikler (K1, K2, Kmaksimum, anterior elevasyon, posterior elevasyon), ameliyat öncesi değerler ile karşılaştırıldığında iki grup arasında anlamlı fark yoktu. (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İlerleyici keratokonus olgularında 1 yıllık izlem sonunda 10 dakikalık 9 mW/cm² ve 5 dakikalık 18 mW/cm² hızlandırılmış CXL yöntemleri görme keskinliğinde iyileşme ve topografik değişiklikler açısından benzer sonuçlar göstermiştir. Her iki yöntem de keratokonus ilerlemesini önlemede etkili görünmektedir.
INTRODUCTION: Our aim in this study was to compare the results of accelerated collagen cross-linking (CXL) treatments on visual acuity and topographic parameters in cases with progressive keratoconus.
METHODS: The cases with the diagnosis of progressive keratoconus between January 2015 and January 2018, who underwent accelerated CXL, were analyzed retrospectively. Subjects who received 9 mW/cm² ultraviolet A (UV-A) treatment for 10 min and were treated with 18 mW/cm2 UV-A for 5 min were included in the study. Uncorrected visual acuity (UCVA), Uncorrected visual acuity (BCVA), refractive value changes (spherical, cylindrical values), and corneal topography values obtained using the Sirius device at preoperative and postoperative 1st, 3rd, 6th and 12th months (K1, K2, Kmaximum, anterior elevation, posterior elevation) were compared statistically.
RESULTS: A total of 80 eyes of 80 cases; 40 eyes treated with UV-A for 10 min and 40 eyes treated with UV-A for 5 min were included in the study. There was no difference between the two groups in terms of age and gender. There was a statistically significant increase in UCVA and BCVA (logMAR) values for both groups at the 6th and 12th months post-operatively when we compared the values before surgery (p<0.05) There was no significant difference between the two groups in terms of refractive changes and topographic changes (K1, K2, K maximum, anterior elevation, posterior elevation) after surgery compared with before surgery (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In cases of progressive keratoconus, 10-min 9 mW/cm² and 5-min 18 mW/cm² accelerated CXL methods showed similar results at the end of 1-year follow-up in terms of visual acuity improvement and topographic changes. Both methods seem to be effective in preventing keratoconus progression.

12.Incidence of Perioperative Hypothermia in Geriatric Patients Undergoing Elective Surgery
Şule Batçık, Leyla Kazancıoğlu
doi: 10.14744/hnhj.2021.70037  Pages 417 - 421
GİRİŞ ve AMAÇ: Perioperatif hipotermi (POH), geriatrik hastalarda morbidite ve mortalite oranlarının artmasında önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmamızda elektif cerrahi uygulanan geriatrik hastalarda POH insidansını belirlemeyi ve geriatrik hastalarda POH ile ilişkili risk faktörlerini belirleyerek, sıcaklık izleme farkındalığının ve vücut sıcaklıklarının gelişmesine katkıda bulunmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya, sedoanaljezi, genel ve rejyonel anestezi altında elektif cerrahi uygulanacak 65 yaş üstü hastalar dahil edildi. Hastaların demografik ve operatif verileri, preoperatif dönemde bekleme odasına giriş ve çıkış anındaki vücut sıcaklıkları, intraoperatif dönemde 0’ıncı dakika (dk), 60’ıncı dakika, 120’inci dakika, 180’inci dakika, 240’ıncı dakika ve postoperatif dönemde derlenme ünitesine giriş ve çıkış anındaki vücut sıcaklıkları kulak zarından ölçülerek kaydedildi. 36°C'nin altındaki vücut sıcaklıkları hipotermi olarak kabul edildi.
BULGULAR: 75 kadın (%42,1) ve 103 erkek (%57,8) olmak üzere toplam 178 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 73 ± 7.44 yıldı. Hastaların ameliyat öncesi ortalama vücut ısısı 36.8 ± 0.46 ºC iken, ameliyat sonrası derlenme ünitesi giriş ve çıkışındaki ortalama vücut ısısı sırasıyla 35.61 ± 0.89 ºC ve 36.11 ± 0.63 ºC idi. İntraoperatif dönemde 0’ıncı dakika vücut ısısı ortalaması 60’ıncı, 120’inci ve 180’inci dakikalardan, istatistiksel açıdan anlamlı olacak derecede yüksek bulundu (p<0.01). Uzun süreli operasyon süresi ve vücut sıcaklığındaki azalmanın tüm zaman dilimi karşılaştırmalarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu. (p<0,01).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda geriatrik hastalarda POH önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Geriatrik hastalarda hipotermiyi önlemek için vücut sıcaklığının rutin olarak izlenmesi ve hastaların ısıtılması gerektiğini öneriyoruz. Özellikle uzun sürmesi planlanan operasyonlarda; hipotermiyi önlemek için iyileştirmeler hızlı bir şekilde uygulanmalıdır.
INTRODUCTION: Perioperative hypothermia (POH) emerges as an important problem in increasing the morbidity and mortality rates of geriatric patients. The purpose of this study was to determine the incidence of POH in geriatric patients undergoing elective surgery. In addition, to determine the risk factors associated with POH in geriatric patients, to contribute to the improvement of temperature monitoring awareness and body temperatures.
METHODS: Patients over 65 years of age who would undergo elective surgery under sedoanalgesia, general and regional anesthesia were included in the study. Demographic and operative data of the patients, body temperatures at the time of entering the waiting room and exiting the waiting room in the pre-operative period, at the 0th min (min), 60th min, 120th min, 180th min, and 240th min in the intraoperative period and in the post-operative period, and body temperatures at the time of entry and exit from the recovery unit were measured from the tympanic membrane and recorded. Body temperatures below 36°C were accepted as hypothermia.
RESULTS: A total of 178 patients, including 75 females (42.1%) and 103 males (57.8%), were included in the study. The mean age of the patients was 73±7.44 years. While the pre-operative mean body temperature of the patients was 36.8±0.46°C, the mean body temperature at the entrance and exit of the postoperative recovery unit was 35.61±0.89°C and 36.11±0.63°C, respectively. In the intraoperative period, the mean value of body temperature at the 0th min was found to be higher than the 60th, 120th, and 180th min, which was statistically significant (p<0.01). A statistically significant difference was found in all time frame comparisons of prolonged operation time and decrease in body temperature (p<0.01).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, POH emerges as an important problem in geriatric patients. We suggest that routine monitoring of body temperature and warming of patients are necessary to prevent hypothermia in geriatric patients. Especially in operations that are planned to take a long time; improvements should be implemented quickly to avoid hypothermia.


13.Evaluation of Children Referred to the Pediatric Cardiology Outpatient Clinic for Preparticipation Sports Examination
Nurdan Erol, Lütfi Kılınçkaya, Can Yılmaz, Özlem Akkaya, Abdülkadir Bozaykut
doi: 10.14744/hnhj.2020.07088  Pages 422 - 425
GİRİŞ ve AMAÇ: Spora katılabilmek üzere sağlık raporu almak için kardiyoloji polikliniklerine başvuran olguların sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Bu çalışma, çocuk kardiyoloji polikliniğine başvuran olguların özelliklerinin ve kardiyolojik muayene sonuçlarının bir yıllık süre ile değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çocuk kardiyoloji poliklinik kayıtlarından 01.01.2019- 31.12.2019 tarihleri arasında merkezimize spora katılım amacıyla başvuran ve ICD kodu buna uygun olarak sisteme girilmiş çocukların demografik bilgileri, öz ve soy geçmişleri, kan basıncı, elektrokardiyogram (EKG) ve ekokardiyogram (EKO) sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışma grubu 468 çocuk ve ergenden oluşmaktaydı. Olguların 312‘si (%67) erkek, 156‘sı (%33) kızdı. Yaşları ortalama 11,33 (min: 3, max: 17, n= 468) idi. Vücut ağırlıkları ortalama 47,35 (min: 18, max: 93, n=147), boyları ortalama 152,62 (min: 112, max: 188, n=147) olarak ölçüldü. Olguların 104’ünün ( %22) özgeçmişinde sporu etkileyebilecek neden varken 364’ünde (%78) yoktu. Olguların 123’ünü (%26) soygeçmişinde spor yapmasını etkileyebilecek neden varken 345‘inde (%74) ise neden yoktu. Olguların sistolik kan basıncı değerleri ortalama 110 mm Hg (min: 82, max: 171), diyastolik kan basıncı değerleri ortalama 68 mm Hg (min: 40, max: 90) idi. EKG incelemelerinde 1’inde ekstrasistol, 1’inde Wolf-Parkinson-White sendromu bulgusu vardı. QTc değerleri ortalama 414,88 msn (min: 350, max: 467)idi. Olguların 78’inden (%17) muayeneye ilave olarak efor testi, ambulatuvar kan basıncı monitorizasyonu veya KB takibi, holter EKG istendi. Ekokardiyografi değerlendirilmesinde 26 olguda ( %5,5) patoloji tespit edildi. Bu patolojilerin 25 tanesi önemsiz patoloji, 1 tanesi spor yapmaya engel olacak kardiyak patolojiydi. Çocukların 9’una (%1,9) spor raporu verilmedi. Bunlardan 4’ü aritmi polikliniğine yönlendirildi
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmadaki kardiyoloji muayene bulguları değerlendirildiğinde spora engel olacak kardiyak patoloji oranının çok düşük olduğu tespit edilmiştir. Olguların çoğunluğu iyi bir anamnez, fizik muayene, EKG ve kan basıncı takibi ile birinci ve ikinci basamak sağlık kuruluşlarında değerlendirilebilecek olgulardı. Bu tür spor muayenelerinin bir kılavuza göre standardize edilmesi hem objektif sonuçlar alınması için hem de doktorun güvenlik ve kolaylığının sağlaması açısından yararlı olacaktır.
INTRODUCTION: The number of patients who apply to cardiology outpatient clinics to get a medical certificate in order to participate in sports is increasing day by day. This study was carried out to evaluate the characteristics and cardiological examination results of the cases who applied to the pediatric cardiology outpatient clinic in a period of one year.

METHODS: Demographic characteristics, personal and family history, blood pressure (BP), electrocardiogram (ECG) and echocardiogram (echo) results of children who applied to our center for participation in sports between 01.01.2019 and 31.12.2019 from the pediatric cardiology outpatient clinic records and whose ICD code was entered into the system accordingly, were retrospectively analyzed.
RESULTS: The study group consisted of 468 children and adolescents. Of the cases, 312 (67%) were male and 156 (33%) were female. Their mean age was 11.33 (min: 3, max: 17, n=468). Their mean body weight was 47.35 kg (min: 18, max: 93, n=147) and their mean height was 152.62 cm (min: 112, max: 188, n=147). While 104 (22%) of the cases had a history that could affect sports activity, 364 (78%) did not. While there was a family history that might affect their ability to do sports in 123 (26%) cases, there was no cause in 345 (74%) cases. The mean systolic BP values of the cases were 110 mmHg (min: 82, max: 171), and the mean diastolic BP values were 68 mmHg (min: 40, max: 90). On ECG examinations, 1 case had extrasystole and 1 had Wolf-Parkinson-White syndrome. The mean QTc interval values were 414.88 ms (min: 350, max: 467). In addition to the examination, exercise stress test, ambulatory BP monitoring or BP monitoring, Holter monitoring were requested in 78 of the cases (17%). Echo evaluation revealed pathology in 26 cases (5.5%). Twenty-five of these pathologies were insignificant pathologies, and 1 of them was a cardiac pathology that would affect performing sports acitivities. Nine of the children (1.9%) were not given a medical certificate to do sports. Four of them were referred to the arrhythmia outpatient clinic.
DISCUSSION AND CONCLUSION: When the cardiology examination findings in the study were evaluated, it was determined that the rate of cardiac pathology that would affect doing sports was very low. Most of the cases were cases that could be evaluated in primary and secondary health care institutions with a good anamnesis, physical examination, ECG and BP monitoring. Standardizing such preparticipation examinations according to a guideline will be beneficial both for obtaining objective results and for ensuring the physician's safety and convenience.

14.Evaluation of Gastrointestinal Perforations in Newborns: A Single Center Experience
Cengiz Güney, Gaffari Tunç
doi: 10.14744/hnhj.2021.60243  Pages 426 - 430
GİRİŞ ve AMAÇ: Neonatal dönemde gastrointestinal perforasyonlar mortalitesi yüksek problemlerdendir. Bu çalışmada neonatal dönemde meydana gelen gastrointestinal perforasyonlarla ilgili tecrübelerimizi paylaşmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2005 ve 2020 yılları arasında yenidoğan yoğun bakım ünitesinda takip ve tedavisi yapılan 28 hasta risk faktörleri, karakteristik özellikleri, klinik ve labaratuvar bulguları ile mortalite oranları retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: 16 erkek (57,1% ), 12 kız (42,9%) hastanın 15’i (53,6%) preterm, 13’ü (46,4%) ise term bebek idi. Ortalama doğum ağırlığı 2162±855 g idi. En sık görülen perforasyon nedeni 16 vaka ile nekrotizan enterokolitti. Perforasyon bölgesi 17 olguda jejunoileal, 8 olguda kolon, 2 olguda duodenum ve bir olguda mide idi. Perforasyon nedeni ile olguların 12 tanesi (%42,8) kaybedildi. Doğum ağırlığı ve gestasyonel yaş ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Gastrointestinal perforasyonlar yenidoğan döneminde önemli bir mortalite nedeni olarak karşımıza çıkar. Düşük doğum ağırlıklı ve gestayon yaşı küçük bebeklerde perforasyona bağlı mortalite nedeni ile dikkatli olmak gerekir.
INTRODUCTION: Gastrointestinal perforations (GIPs) are problems with high mortality in the neonatal period. In the present study, the purpose was to share our experiences on GIPs in the neonatal period.
METHODS: A total of 28 patients who were followed up and treated in the Neonatal Intensive Care Unit between 2005 and 2020 were evaluated retrospectively with risk factors, characteristics, clinical and laboratory findings, and mortality rates.
RESULTS: There were a total of 16 male (57.1%) and 12 female (42.9%) patients 15 of whom were (53.6%) preterm, 13 (46.4%) were term. The mean birth weight was 2162±855 g. The most common cause of perforation was necrotizing enterocolitis with 16 cases. Perforation sides were jejunoileal in 17 cases, colon in eight cases, duodenum in two cases, and stomach in one case. A total of 12 of the cases (42.8%) were lost due to perforation. Statistically significant relations were detected between birth weight and gestational age and mortality.
DISCUSSION AND CONCLUSION: GIPs appear as an important reason for mortality during the neonatal period. It is important to be careful because of perforation-related mortality in infants with low birth weight and low gestational age.

15.The Effect of Subcutaneous Saline Irrigation on Surgical Site Infection During Cesarean Section
Cengiz Andan, Şerif Aksin, Mehmet Rifat Göklü, Şeyhmus Tunç
doi: 10.14744/hnhj.2020.34467  Pages 431 - 436
GİRİŞ ve AMAÇ: Postoperatif yara enfeksiyonu cerrahilerde önemli bir morbidite kaynağıdır. Bu durum hastalarda ve sağlık sisteminde mali yüke yol açmaktadır. Cerrahi alan enfeksiyonunu azaltmak için basit ve ucuz yöntemlere ihtiyaç vardır. Bu çalışmadaki amacımız, sezaryen sonrası cerrahi yara enfeksiyonlarını azaltmada salin irigasyonun etkisini retrospektif olarak incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2017 ile Aralık 2020 tarihleri arasında hastanemizin kadın hastalıkları ve doğum kliniğinde sezaryen ameliyatı olmuş 2220 hasta dâhil edilmiştir. Aynı cerrahın gerçekleştirdiği 1090 cilt yıkanan sezaryen ile başka bir cerrahın gerçekleştirdiği 1130 yıkama yapılmayan sezaryen karşılaştırılmıştır. Enfeksiyona etki edebilecek sezaryen tekniği, hasta popülasyonu özellikleri ve ameliyathane koşulları gibi değişken faktörler iki grup için tamamen aynı olduğu saptanmıştır.
BULGULAR: Toplam 2220 hastanın 22’sinde (%1) cerrahi alan enfeksiyonu saptanmıştır. Grup 1'de 9 (%0.8), Grup 2'de 13 (%1.1) hasta enfekte idi. Gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamsız idi (p>0.05). Gruplar karşılaştırıldığında hastaların yaş, VKİ, gebelik haftası, yatış süresi, sezaryen öncesi hemoglobin, acil sezaryen oranı, sigara içenlerin oranı, DM oranı iki grup için benzer idi (p>0.05). Genel hastalarla karşılaştırıldığında enfekte olanlarda DM oranı (p =0.056) ve VKİ (p =0.022) oranı istatistiksel olarak daha yüksek idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuçlarımız salin irigasyonun cerrahi yara enfeksiyonlarında önlemede etkili olmadığını göstermiştir.
INTRODUCTION: Postoperative wound site infection is an important source of morbidity in surgeries. This leads to financial burden in patients and healthcare systems. There is a need for simple and inexpensive methods in order to reduce surgical site infection (SSI). In this study, we aimed to retrospectively investigate the effect of saline irrigation on the reduction of surgical wound site infections following cesarean section.
METHODS: A total of 2,220 patients who underwent cesarean section in the obstetrics and gynecology clinic of our hospital between January 2017 and December 2020 were included in the study. A total of 1,090 cesarean sections with skin irrigation were compared with 1,130 cesarean sections performed without irrigation. Variable factors that could affect infection such as cesarean technique, patient population’s characteristics, and operating room conditions were completely same for both groups.

RESULTS: SSI was detected in 22 (1%) of the 2,220 patients. Nine (0.8%) patients in Group 1 and 13 (1.1%) patients in Group 2 were infected. The difference between both groups was statistically insignificant (p>0.05). Patients’ age, body mass index (BMI), gestational week, length of stay, pre-cesarean hemoglobin, the rates of urgent cesarean sections, smokers, and diabetes mellitus (DM) were similar between both groups (p>0.05). The rates of DM (p=0.056) and BMI (p=0.022) were statistically higher compared to general patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our results indicated that saline irrigation was not effective in surgical wound site infections.


16.Shock Wave Lithotripsy Versus Ureterorenoscopic Lithotripsi for Proximal Ureteral Stones <10 Mm
Erhan Demirelli, Ural Oğuz, Mefail Aksu, Mehmet Karadayı, Ercan Öğreden
doi: 10.14744/hnhj.2021.21549  Pages 437 - 439
GİRİŞ ve AMAÇ: Önceleri proksimal üreter taşlarında ilk seçenek tedavi yöntemi olarak şok dalga litotripsi (SWL) önerilirken, günümüzde Avrupa Üroloji Derneği (EAU)' nin Ürolitiyazis kılavuzlarında 10 mm’ den küçük proksimal üreter taşları için hem SWL hem de üreterorenoskopi (URS) ilk basamak tedavi yöntemi olarak önerilmektedir. Bu çalışma ile 10 mm’ den küçük proksimal üreter taşlarında URS ve SWL'nin etkisini karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kurumumuzda 10 mm’ den küçük proksimal üreter taşı olan 87 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. SWL yapılan 43 hasta grup I, semirigid üreteroskop ile URS uygulanan 44 hasta grup II olarak isimlendirildi. İki işlemin başarısı ve komplikasyonları karşılaştırıldı. Tüm istatistiksel analizler SPSS 21. versiyon kullanılarak yapıldı. Bağımsız grupların karşılaştırılmasında “t testi”, eşleşen gruplarda eşleştirilmiş t testi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık p<0,05 olarak kabul edildi. Sayılabilir değişkenler için ki-kare analizi kullanıldı. İki bağımsız grubun karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi kullanıldı.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı grup I ve grup II'de sırasıyla 44,6 ve 44,3 yıl idi (p>0.05). Erkek/kadın oranı Grup I ve II' de sırasıyla yaklaşık 4 ve 2 idi (p>0.05). Grup I ve II' de hastaların ortalama taş boyutu sırasıyla 7,8 mm ve 6,8 mm idi (p<0.05). Her iki grupta da herhangi bir majör komplikasyon ve mortalite yaşanmadı. Taşsızlık oranları grup I ve grup II'de sırasıyla %67,5 ve %81,8 idi (p>0.05) (Tablo 1).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuçlarımıza göre proksimal üreter taşı <10 mm olan hastalarda URS başarı oranı SWL'ye göre daha yüksek olmasına rağmen aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi.
INTRODUCTION: While shock wave lithotripsy (SWL) was recommended as the first-line treatment method for proximal ureteral stones, today both SWL and ureterorenoscopy (URS) are the first-line treatment methods for proximal ureteral stones smaller than 10 mm in the European Urology Association’s Urolithiasis guidelines. recommended. In the present study, we aimed to compare the effect of URS and SWL in proximal ureteral stones smaller than 10 mm.
METHODS: We performed a retrospective analysis of 87 patients with proximal ureteral Stones <10 cm in our institution. Forty-three patients underwent SWL were labeled as Group I, and 44 patients underwent URS by semirigide ureteroscop were labeled as Group II. Success and complications of the two procedures were compared. All statistical analyses were performed using SPSS, version 21. While “t-test” was used for comparison the independent groups, paired t-test was used in the matched groups. Statistical significance was considered at p<0.05. Chi-square analysis was used for the countable variables. Mann-Whitney U test was used for comparing two independent groups.
RESULTS: Mean age of the patients were 44.6±12.5 years and 44.3±15.1 years in group I and group II, respectively (p>0.05). Male/female ratio was about 4 and 2 in Groups I and II, respectively (p>0.05). The mean stone size of the patients was 7.8±1.3 mm and 6.8±1.5 mm in groups I and II, respectively (p<0.05). Any major complicatian and mortality were not experienced in both groups. The stone-free rates were 67.5% (n=29) and 81.8% (n=36) in group I and group II, respectively (p>0.05) (Table 1)
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to our results, although the success rate of URS was higher in patients with proximal ureteral stones <10 mm compared to SWL, the difference was not statistically significant.

17.Congenital Cardiac Anomalies: The Most Common Anomaly in Children with Down Syndrome
Nurdan Erol, Can Yılmaz, Abdullah Alpınar
doi: 10.14744/hnhj.2021.46794  Pages 440 - 444
GİRİŞ ve AMAÇ: Down sendromu en sık görülen genetik bozukluktur. Down sendromlu olgularda doğumsal kalp anomalileri sık görülür ve önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Bu çalışmanın amacı Down sendromlu çocuklarda doğumsal kalp anomalilerini belirlemek ve bu patolojilerin ciddiyetini belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 01.02.2018-01.02.2021 tarihleri ​​arasında çocuk kardiyoloji polikliniğimizde muayene ve takipleri yapılan, genetik ve klinik olarak tanı konulan doğumsal kalp anomalili Down sendromlu olgular tıbbi kayıtlardan retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Bu çalışmaya 72 (%54,9) erkek ve 59 (%45,1) kız çocuğu olmak üzere 131 Down sendromlu olgu dahil edildi. Olguların 54'ünün (%41,2) ekokardiyografik bulgularında anormallik yoktu. 77 (%58,8) olguda konjenital kardiyak anomali tespit edildi. Bu olguların %10,7'sinde atriyoventriküler septal defekt, %14,5'inde ventriküler septal defekt, %9,7'sinde atriyal septal defekt, %5,3'ünde patent duktus arteriyozus, %2,3'ünde Fallot tetralojisi ve geri kalanında başka patolojiler vardı. 31 (%23,2) olguya cerrahi tedavi uygulandı. 3 olguda pulmoner hipertansiyon vardı. 2 olguya postoperatif dönemde kalp pili implantasyonu uygulandı. 3 (%2,3) olgunun elektrokardiyografisinde Wolf-Parkinson-White (WPW) sendromu izlendi. Olguların diğer sistem patolojileri incelendiğinde 30 olguda (%22,9) en sık görülen patoloji olan hipotiroidi olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışma grubundaki Down sendromlu hastaların yarısında doğuştan kalp anomalileri vardı. Bu vakaların yaklaşık yarısı cerrahi veya invaziv müdahale gerektirdi. Bu durum Down sendromlu hastaların kalp muayenesi ve takibinin önemli ve gerekli olduğunu göstermektedir.
INTRODUCTION: Down syndrome (DS) is the most common genetic disorder. Congenital cardiac anomalies are common and are a major cause of mortality and morbidity in cases with DS. The aim of this study was to determine congenital cardiac anomalies in children with DS and to identify the severity of these pathologies.
METHODS: Genetically and clinically diagnosed DS cases with congenital cardiac anomalies, whose examination and follow-ups were done in our pediatric cardiology outward clinic between February 1, 2018 and February 1, 2021, were retrospectively reviewed from medical records.
RESULTS: This study consisted of 131 cases with DS, including 72 (54.9%) boys and 59 (45.1%) girls. There were no anomalies in the echocardiographic findings of 54 (41.2%) of the cases. Congenital cardiac anomaly was identified in 77 (58.8%) cases. Of these cases, 10.7% had atrioventricular septal defect, 14.5% had ventricular septal defect, 9.7% had atrial septal defect, 5.3% had patent ductus arteriosus, and 2.3% had tetralogy of fallot and the rest had other pathologies. Surgical treatment was administered to 31 (23.2%) cases. Three cases had pulmonary hypertension. Two cases were administered pacemaker implantation in the postoperative period. Wolf-Parkinson-White syndrome was observed in the electrocardiography of 3 (2.3%) cases. When the cases’ other system pathologies were examined, it was observed that 30 cases (22.9%) had hypothyroid, the most common pathology.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Half of the patients with DS in the study group had congenital cardiac anomalies. About half of these cases required surgical or invasive intervention. This indicates that cardiac examination and follow-up of patients with DS is important and necessary.

18.Seroprevalence of Toxoplasma Gondii Antibodies in Pregnant Women in Thrace Region of Turkey - A Tertiary Center Experience
Cem Yener, Füsun Varol, Işıl Uzun, Havva Sütçü, Burcu Yeşildağ, Birsen Başar, Sinan Ateş, Cenk Sayın
doi: 10.14744/hnhj.2019.71324  Pages 445 - 450
GİRİŞ ve AMAÇ: 1 Ocak 2014-31 Aralık 2018 tarihleri arasında Trakya Bölgesi'ndeki tersiyer merkeze doğum öncesi bakım için başvuran gebelerde Toxoplasma gondii antikor seroprevalansını geriye dönük olarak incelemek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma, 1 Ocak 2014 - 31 Aralık 2018 tarihleri arasında Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine başvuran ilk trimesterdeki 2.317 gebenin Toksoplazma gondii IgM ve IgG antikorlarının seroprevalansını geriye dönük olarak analiz etmektedir. Bu amaçla anti-Toxoplasma IgM, anti-Toxoplasma IgG ve gerektiğinde IgG avidite sonuçları değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmamızda 2.317 gebe kadın analiz edildi. 1.630 gebe (% 70,3) IgG ve IgM seronegatif, 607 (% 26,1) gebe IgG seropozitif, 61 (% 2,6) gebe IgG ve IgM seropozitif, 19 (%0,9) gebe sadece IgM pozitifti. Hem IgG hem de IgM seropozitifliği olan 61 hastanın 30'unda düşük avidite görüldü. Sadece IgM pozitifliği olan 16 hasta 2 hafta sonra kontrole çağrıldı. 3 (% 18,7) gebede serokonversiyon gözlendi. Rutin takiplere katılmayan hastalar çalışmaya dahil edilmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Türkiye'nin Trakya Bölgesi'ndeki gebe kadınlarda toksoplazma maruziyet oranı hamilelikten önce yüksek (% 26,1) olsa da ilk trimester gebelerin yaklaşık %70'i seronegatiftir. İlk trimesterde tarama yapılması ve hastalara prenatal eğitim verilmesi uygun olacaktır.
INTRODUCTION: The objective of the study is to investigate Toxoplasma gondii antibody seroprevalence in pregnancies who applied for prenatal care to the tertiary center in Trakya (Thrace) Region of Turkey between January 01, 2014, and December 31, 2018, retrospectively.
METHODS: This study retrospectively analyzes seroprevalence of T. gondii IgM and IgG antibodies of 2.317 pregnant patients in their first trimester attended to the Obstetrics and Gynecology Antenatal Care Unit in Trakya University, Faculty of Medicine between January 01, 2014, and December 31, 2018. For this purpose, IgM, IgG and if necessary, IgG avidity results were evaluated.
RESULTS: In our study period 2.317 pregnant women were analyzed. 1.630 pregnant women (70.3%) were IgG and IgM seronegative, 607 (26.1%) were IgG seropositive, 61 (2.6%) were both IgG and IgM seropositive and 19 (0.9%) were only IgM positive. 30 of 61 patients with both IgG and IgM seropositivity showed low avidity. After 2 weeks for seroconversion control, in 16 of the patients with just IgM positivity, only 3 18.7%) showed seroconversion. We excluded patients who did not participate our routine follow-ups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Even toxoplasma exposure rate in the pregnant women from the Trakya Region of Turkey is high (26.1%) before pregnancy, about 70% of first-trimester pregnant patients were found seronegative. Screening during the first trimester would be appropriate and prenatal education should be given to the patients.

19.The Relationship Between Mean Platelet Volume (MPV) and Cardiac Troponin I (cTnI) Levels and Mortality in Patients With Ischemic Stroke
Mehmet Necdet Yıldız, İbrahim Altunok, Öner Bozan, Şeref Emre Atiş, Bora Çekmen, Gökhan Aksel
doi: 10.14744/hnhj.2019.52386  Pages 451 - 455
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut iskemik inme önemli mortalite ve morbidite nedenlerinden biridir. Hastane içi mortalitenin yaklaşık %5’inden s
orumludur. Akut iskemik inme vakalarında mortalite için risk faktörlerini erken tanıyabilmek hastalığın yönetimi ve uygun aile bilgilendirmesi açısından önemlidir. Biz bu çalışmamızda akut iskemik inme hastalarında Kardiyak Troponin I ve Ortalama Platelet Hacmi ile mortalite arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: SBÜ Ümraniye EAH Acil Tıp Kliniğine 01.01.2016 – 01.01.2018 tarihleri arasında başvuran, SVH olarak tanı kodu girilmiş ve acil serviste çekilen MR Diffüzyon tetkiki Radyoloji tarafından akut enfarkt olarak raporlanmış hastalar taranarak hastların yaşı, cinsiyeti, mevcut komorbit hastalıkları, MPV ve cTnI değerleri kayıt altına alındı. Hastaların mortalite durumu T.C. Sağlık Bakanlığı Ölüm Bildirim Sistemi üzerinden taranarak birinci ve üçüncü ay mortaliteleri kaydedildi. cTnI yüksekliği bulunan ve Kardiyoloji veya Acil Tıp Uzman hekimi tarafından akut koroner sendrom düşünülen hastalar dışlandı.


BULGULAR: Çalışmamıza toplam 357 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortancası 72 (IQR: 62-81) olarak saptandı. 357 hastanın 43’ü (12%) ilk bir ay içerisinde ölürken 66’sının (18,5) ilk üç ay içerisinde öldüğü belirlendi. Hastaların birinci ay ve üçüncü ay mortalitesi ile komorbid hastalıkları arasındaki ilişki incelendiğinde yalnızca demans varlığının üçüncü ay mortalite ile anlamlı ilişkisi olduğu saptandı (Ki-kare, p=0,021). Hastaların MPV ve cTnI değerleri ile birinci ve üçüncü ay mortaliteleri arasındaki ilişki incelendiğinde birinci ay mortalite ile cTnI arasında (Mann-Whitney U p<0,001) ve üçüncü ay mortalite ile cTnI arasında (Mann-Whitney U p<0,001) anlamlı ilişki saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Akut iskemik inme hastalarında cTnI yüksekliğinin mortalite riskini tahmin etmede faydalı olabilecek bir parametre olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
INTRODUCTION: Acute ischemic stroke is one of the important causes of mortality and morbidity. It is responsible for approximately 5% of in-hospital mortality. Early recognition of risk factors for mortality in acute ischemic stroke cases is important in terms of disease management and appropriate family information. In this study, we aimed to investigate the relationship between Cardiac Troponin I (cTnI) and Mean Platelet Volume (MPV) and mortality in patients with acute ischemic stroke.
METHODS: Patients who applied to the Emergency Medicine Clinic between 01.01.2016 and 01.01.2018, whose diagnosis code was entered as cerebrovascular disease (CVD) and whose magnetic resonance diffusion imaging tests were reported as acute infarct by the radiology clinic were screened, and the patients' age, gender, current comorbid diseases, mean platelet volume (MPV) and troponin values were recorded. Mortality status of the patients were screened through the Turkish Republic Ministry of Health Death Notification System, and their first and third month mortality were recorded. Patients with elevated troponin and suspected acute coronary syndrome by a cardiology or emergency medicine specialist were excluded.
RESULTS: A total of 357 patients were included in our study. The median age of the patients was 72 (IQR: 62-81). While 43 (12%) of 357 patients died within the first month, 66 (18.5%) of them died within the first three months. When the relationship between the first month and third month mortality of the patients and their comorbid diseases was examined, it was found that only the presence of dementia had a significant relationship with the third month mortality (Chi-square, p=0.021). When the relationship between MPV and troponin values of the patients and their first and third month mortality was examined, a significant relationship was found between first month mortality and troponin (Mann-Whitney U, p<0.001) and third month mortality and troponin (Mann-Whitney U, p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was concluded that troponin elevation in patients with acute ischemic stroke is a parameter that may be useful in estimating the risk of mortality.

20.Is There A Correlation Between Testicular Torsion in Children and the Climate Factors?
Ceyhan Şahin, Zeliha Akış Yıldız, Hayriye Nihan Ayyıldız, Fatma Tuğba Güvenç, Semih Mirapoğlu, Mehmet Arpacık, Sevim Yener, Aytekin Kaymakçı, Zekeriya İlçe
doi: 10.14744/hnhj.2021.79926  Pages 456 - 461
GİRİŞ ve AMAÇ: Testis torsiyonlarının tanı ve tedavisi günümüzde standardize edilmiş olmasına rağmen etiyolojisi halen tartışmalıdır. Testis torsiyonlarının meydan gelişi ve risk faktörleri ile ilgili çeşitli görüşler vardır. Bu görüşlerden mevsimlerin ve iklim faktörlerinin testis torsiyonu gelişimi üzerine etkisi tartışmalıdır. Çalışmamızda testis torsiyonu gelişimi sırasında, hava sıcaklığı, bağıl nem ve atmosferik basınç gibi iklim faktörlerinin değişime uğrayıp uğramadığını anlamayı hedefledik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 1 Ocak 2010 ile 31 Aralık 2019 tarihleri arasında Ümraniye Eğitim Araştırma Hastanesinde ameliyat edilerek testis torsiyonu tanısı alan 0-18 yaş arası hastalar çalışmaya dahil edildi. Meteorolojik veriler İstanbul Meteoroloji 1. Bölge Müdürlüğünden alındı. Çalışma verileri değerlendirilirken parametrelerin normal dağılıma uygunluğu ShapiroWilks testi ile, tanımlayıcı istatistiksel metodların (Ortalama, Standart sapma, frekans) yanı sıra normal dağılım gösteren niceliksel verilerin karşılaştırması PairedSamples t test ile değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Toplamda 200 çocuk testis torsiyonu nedeniyle opere edildi. Çocukların %27’si ilkbaharda, %20.5’i yaz, %27’si, sonbaharda ve %25.5’i kış mevsiminde testis torsiyonu tanısı almıştır. Hastaneye başvuru günü hava sıcaklık, bağıl nem ve atmosferik basınç değerleri ile başvurudan önceki 3 günün ve aylık ortalama değerlerin arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamaktadır (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Testis torsiyonu gelişimi sırasında meteorolojik verilerden sıcaklık, bağıl nem ve atmosferik basınç değerlerinde değişim saptanmamıştır. İklim faktörleri ve mevsimlerin testis torsiyonu gelişimi üzerine çelişkili yayınların olmasına rağmen meteorolojik verilerdeki değişimin testis torsiyonu gelişimi için bir risk faktörü olmadığı düşünülmüştür.
INTRODUCTION: Although the diagnosis and treatment of testicular torsion has been standardized today, its etiology is still controversial. There are various opinions regarding the challenges and risk factors of testicular torsion. Of these views, the seasons and climates are controversial on testicular torsion. In our study, we have aimed to understand whether climatic factors such as air temperature, relative humidity and atmospheric pressure change during the development of testicular torsion in our study.

METHODS: Patients aged 0–18 years who were diagnosed with testicular torsion who were operated on between January 1, 2010 and December 31, 2019 in Ümraniye Training and Research Hospital were included in the study. While evaluating the study data, the conformity of the parameters to the normal distribution was evaluated with the Shapiro–Wilks test, and the comparison of the quantitative data showing normal distribution as well as descriptive statistical methods was evaluated with the Paired Samples t-test.
RESULTS: A total of 200 children were operated for testicular torsion. 27% of the children were diagnosed with testicular torsion in spring, 20.5% in summer, 27% in autumn, and 25.5% in winter. There is no statistically significant difference between the air temperature, relative humidity and atmospheric pressure values on the day of admission to the hospital and the values of the 3 days and monthly average before the admission.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although there are contradictory publications on the development of testicular torsion on climatic factors and seasons, it is thought that the change in meteorological data is not a risk factor for the development of testicular torsion.

CASE REPORT
21.Presentation of Two Cases with Hyperbaric Oxygen Therapy Use in Plastic Surgery
Ayşe Irem Iskenderoğlu, Mehmet Emin Elbüken, Ali Haydar Iskenderoğlu
doi: 10.14744/hnhj.2019.35403  Pages 462 - 465
Giriş: Hiperbarik oksijen tedavisi, belli bir basınç altında ve belli bir süre boyunca, özel imal edilmiş basınç odasında %100 oksijen solunmasını içeren bir tedavi yöntemidir.
Gereç ve Yöntem: Bu yazımızda, hiperbarik oksijen tedavisi uygulayarak iyileştirdiğimiz biri Buerger hastası ve diğeri osteomyelit hastası olan iki olgumuzu sunmaktayız.
Sonuçlar: Hiperbarik oksijen tedavisi, genellikle cerrahi işlemler ve diğer medikal tedavilere rağmen iyileşmeyen kronik yaralarda uygulanan önemli bir yardımcı tedavi yöntemidir. Bu yöntemle hemoglobin ile taşınana ek olarak, sıvı fazda taşınan oksijen de problemli dokulara ulaşır. Aynı zamanda, hiperbarik oksijen tedavisinin antiödem etkisinin de olması sebebiyle dokuların oksijenlenmesine ek katkı sağlar. Hiperbarik oksijen tedavisini, kronik osteomyeliti olan ve de buerger hastalığı olan 2 farklı hastada kullanarak başarılı sonuçlar elde etmiş bulunmaktayız.
Hyperbaric oxygen therapy is a treatment method that involves breathing 100% oxygen in a specially manufactured pressure chamber under a certain pressure and for a certain period of time.
In this article, we present two patients, one with Buerger's disease and the other with osteomyelitis, who were treated with hyperbaric oxygen therapy.
Hyperbaric oxygen therapy is an important adjunct therapy that is generally applied in chronic wounds that do not heal despite surgical procedures and other medical treatments. With this method, in addition to the transported amount with hemoglobin, the oxygen transported in the liquid phase also reaches the problematic tissues. At the same time, due to the antiedema effect of hyperbaric oxygen therapy, it provides an additional contribution to the oxygenation of the tissues. We have obtained successful results by using hyperbaric oxygen therapy in 2 different patients: patient chronic osteomyelitis and with Burger's disease

22.The Treatment of Neonatal Abstinence Syndrome with Fentanyl in a Premature Infant
Serkan Kırık, Sadık Yurttutan, Aydın Bozkaya, Büşra Seğmen
doi: 10.14744/hnhj.2019.75437  Pages 466 - 468
Yenidoğan yoksunluk sendromu (YYS), madde bağımlılığı olan annelerden (eroin, esrar, afyon, vb.)gebelikteki maruziyet sonrası doğmuş bebeklerin, madde eksikliğine ikincil olarak yoksunluk belirtileri gösterdikleri klinik bir durumdur. YYS' da merkezi sinir sistemi ve otonom sinir sistemi bulguları ile ortaya çıkar. Nöbetler nadir olarak bildirilmiştir ve acil tedavi gerektirir.
YYS tanılı eroin bağımlı anneden doğan hastada literatürde daha önce karşılaşmadığımız, fentanil infüzyonu ile başarılı bir şekilde tedavi edilmesini literatüre katkı amaçlı olarak sunuyoruz.
Neonatal abstinence syndrome (NAS) is a clinical condition in which infants born to mothers with substance addictions (heroin, cannabis, opiates, etc.) exhibit withdrawal symptoms and physical addiction as they have been exposed to the substances prenatally and are lacking the substance postnatally. Most often emerges with the central nervous system and autonomous nervous system findings in NAS. Seizures have been reported rarely and require emergency treatment. We report the patient who born to a mother addicted to heroin who suffered NAS and was successfully treated with fentanyl infusion as far as we know, is the first in the literature.

LookUs & Online Makale