| ARAŞTIRMA MAKALESI | |
| 1. | Peptik ülser perforasyonu nedeniyle primer sütür uygulanan hastalarda mortaliteye etkili faktörler Factors Affecting Mortality in Patients who Underwent Primary Suture Repair for Peptic Ulcer Perforation Özgen Işık, Halit Ziya Dündar, Burak Bakar, Ömer Faruk Özkan, Ersin Öztürk, Ekrem Kaya, Tuncay Yılmazlardoi: 10.14744/hnhj.2017.38257 Sayfalar 1 - 4 GİRİŞ ve AMAÇ: PUP’nun acil cerrahi tedavisinde en sık primer onarım uygulanmaktadır. Bu çalışmada primer onarılan PUP olgularında mortaliteye etkili faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Eylül 2009 ile Aralık 2016 tarihleri arasında PUP nedeniyle primer onarım uygulanan 103 hastanın tıbbi kayıtları retrospektif olarak derlendi. Hastaların demografik verileri, komorbiditeleri, başvuru süresi, hastane yatış süresi, morbidite ve mortalite oranları değerlendirildi. BULGULAR: Hastaların ortanca yaşı 63’tü (22- 99) ve %74.8’i erkekti. Olguların 45’inde en az bir yandaş hastalık mevcuttu. Başvuru süresi ortanca 1 (1-10) gündü. Mortalite oranı %10.7 idi. Mortalite gelişen hastalar gelişmeyenlere göre daha yaşlı, preoperatif şok tablosu daha sık, postoperatif pnömoni daha sıktı. Yaşlılık (OR: 1.22, p= 0.0015) ve postoperatif pnömoni gelişmesi (OR: 84.2, p= 0.0031) mortaliteye etkili bağımsız risk faktörleriydi. TARTIŞMA ve SONUÇ: PUP nedeniyle primer onarım uygulanan hastalarda ileri yaş ve postoperatif pnomoni gelişmesi artmış mortalite riski ile ilişkilidir. |
| 2. | Kombine spinal/ epidural anestezi altında laparoskopik kolesistektomi: 112 vakanın retrospektif incelenmesi per ve post operatif prognoz Laparoscopic Cholecystectomy Under Combined Spinal/Epidural Anesthesia: A Retrospective Analysis of 112 Cases in Terms of Per- and Postoperative Outcomes Oğuzhan Sunamak, Turgut Donmez, Sinan Uzman, Vuslat Muslu Erdem, Duygu Ayfer Erdem, Doğan Yıldırım, Adnan Hut, Hüseyin İmam Avaroğlu, Muzaffer Akıncıdoi: 10.14744/hnhj.2017.60783 Sayfalar 5 - 11 GİRİŞ ve AMAÇ: Laparoskopik kolesistektomi (LC), selim safra kesesi hastalıklarının tedavisinde altın standarttır. Son yıllarda spinal (SA), epidural (EA) ve kombine spinal epidural anestezi (CSEA) altında da yapılmaktadır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Safra taşı veya polip için LC yapılan 112 hasta retrospektif incelendi. Hastalarda düşük basınçlı CO2 pnömoperitoneum kullanıldı ve standart LC uygulandı. Hasta özellikleri, ASA skoru, eşlik eden hastalıklar, cerrahi, anestezi ve toplam süre kaydedildi. İntraoperatif komplikasyonlar (hipotansiyon, bradikardi, hipoksemi, bulantı-kusma, sağ omuz ağrısı, kaygı veya karın rahatsızlığı, ağrı) kaydedildi. Postoperatif omuz ağrısı, dural ponksiyon sonrası baş ağrısı (PDPH), bulantı / kusma, üriner retansiyon, anksiyete ve abdominal rahatsızlık ve ağrı kaydedildi. BULGULAR: LC, bir hasta dışında hepsinde başarıyla tamamlandı. Yetmiş hastada VAS0 = 0, 40 hastada (% 35.7) VAS0 <1 ve 2 hastada (% 1.8) VAS0≤2 idi. Hastaların% 84.8'inde hasta memnuniyeti skoru 4 veya 5 bulundu. İntraperatif abdominal rahatsızlık, omuz ağrısı ve anksiyete sırasıyla 26 (% 23.2), 13 (% 11.6) ve 8 (% 7.1) hastada görüldü. İki hastada (% 1.8) intraoperatif hipotansiyon gelişti. Postoperatif olarak omuz ağrısı, üriner retansiyon, post-operatif bulantı-kusma ve PDPH, sırasıyla, 10 (% 8.9), 6 (% 5.4), 4 (% 3.6) ve 4 (% 3.6) hastada saptandı. TARTIŞMA ve SONUÇ: Düşük basınçlı CO2 pnömoperitoneum altında, CSEA ile LC uygulanabilir ve güvenlidir. |
| 3. | Tip 2 Odontoid Kırıklarının Cerrahi Tedavisi Surgical Management of Type II Odontoid Fractures Selin Tural Emon, Ezgi Akar, Barış Erdoğan, Ömer Faruk Şahin, Hakan Somaydoi: 10.14744/hnhj.2017.91885 Sayfalar 12 - 16 GİRİŞ ve AMAÇ: En sık karşılaşılan odontoid kırıklar Tip 2 fraktürlerdir. Bu çalışmada, cerrahi olarak tedavi ettiğimiz Tip 2 odontoid kırığı olan hastalarımızı retrospektif olarak inceledik. YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada incelediğimiz parametreler; yaş, cinsiyet ve odontoid yer değişiminin derecesi, C2 gövdesine göre odontoid yerleşimi, kırık hattının anatomisi, kırık fragmanları arasındaki mesafe gibi kırık ile ilgili özellikler idi. 19 adet Tip 2 odontoid kırığı olan hasta inceledik. BULGULAR: Olguların 6’ sına(% 31.6) anterior odontoid vidalama, 7’ sine(% 36.8) posterior servikal atlantoaksiyel füzyon, 6’ sına(% 31,6) oksipitoservikal füzyon yapıldı. Kırık hattı 11 olguda(% 58) posterior oblik, 4 olguda(% 21) anterior oblik, 4 olguda(% 21) horizontal idi. Odontoid yerleşimi 12 olguda(% 63.2) anteriora, 7 olguda(% 36.8) posteriora doğru idi. TARTIŞMA ve SONUÇ: Tip 2 odontoid kırıklarının cerrahi tedavisi halen tartışmalı bir konudur. Hastanın klinik ve radyolojik özellikleri dikkate alınarak uygun yaklaşıma karar verilmelidir. Odontoid vida uyguladığımız olguların tamamında kırık parçanın posteriora yer değiştirdiğini ve kırık fragman ile C2 arasındaki mesafenin posterior yaklaşımlara göre daha az olduğunu tespit ettik. |
| 4. | Ağrılı Topuk Sendromu’nda kalkaneal spur eksizyonu, kalkaneal drilleme ve plantar fasya gevşetme kombine tekniği erken dönem fonksiyonel sonuçları Early-Term Functional Results for Combined Technique of Calcaneal Spur Removal, Calcaneal Drilling, and Plantar Fascia Release in Painful Heel Syndrome Kayahan Karaytuğ, Sefa Giray Batıbay, Eren Yıldızdoi: 10.14744/hnhj.2017.08370 Sayfalar 17 - 21 GİRİŞ ve AMAÇ: Ağrılı topuk sendromu, kalkaneal tuberosit’in inferomedialinde ağrı ve hassasiyet ile karakterizedir. Konservatif tedaviye dirençli olgularda farklı cerrahi işlemler uygulanmaktadır. Bu çalışmanın amacı dirençli topuk ağrısı nedeni ile kalkaneal spur eksizyonu, drilleme ve plantar fasya gevşetme kombine tedavisinin fonksiyonel sonuçlarını bildirmektir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastalara AOFAS, VAS, SF 12 PCS bakıldı. Radyolojik olarak kalkaneal spur nüksü araştırıldı BULGULAR: Ortalama preop AOFAS, VAS, SF-12 PCS sırası ile 50.6, 7.4, ve 42.9 iken postoperatif 90.4, 1.6 ve 57.1 idi. TARTIŞMA ve SONUÇ: Perkütan kalkaneal drilleme, spur eksizyonu ve minimal invaziv plantar fasya gevşetme kombine tekniği, dirençli topuk ağrı tedavisinde erken dönemde yüz güldürücü sonuçları olan bir yöntemdir. |
| 5. | Onkolojik ve İşlevsel Sonuçlar Açısından Radikal ve Parsiyel Nefrektominin Karşılaştırılması Comparison of Radical and Partial Nephrectomy in Terms of Oncological and Functional Results Ümit Yıldırım, Uğur Boylu, Ahmet Bindayı, Eyüp Veli Küçük, Eyüp Gümüşdoi: 10.14744/hnhj.2018.09326 Sayfalar 22 - 27 GİRİŞ ve AMAÇ: Böbrek tümörlerinde radikal nefrektomi (RN) ve parsiyel nefrektominin (PN) onkolojik ve fonksiyonel sonuçlarını karşılaştırmak. YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde Ocak 2009 ile Temmuz 2016 yılları arasında böbrek tümörü nedeniyle RN veya PN operasyonu geçiren 201 hastada yapılmıştır. Operasyon öncesi ve takip sonuçları prospektif olarak kaydedildi ve retrospektif olarak incelendi. Hastaların preoperatif ve postoperatif sonuçları student paired t test ve Wilcoxon testi ile, sağkalım eğrisi Kaplan-Meier analizi kullanılarak yapıldı. BULGULAR: Çalışmaya alınan 201 hastadan 79’u RN, 122’si ise PN operasyonu geçirmiştir. RN grubunda hastaların 38'inde açık, 32'sinde laparoskopik, 9'unda robotik cerrahi yöntemi uygulandı. PN grubunda ise hastaların 41'inde açık, 10'unda laparoskopik, 71'inde robotik cerrahi yöntemi uygulandı. RN grubunun yaş ortalaması 60.5, PN grubunun ise 55.4 idi (p =0.007). RN grubunda ortalama oprasyon süresi 207.1± 51.3 dk iken, PN grubunda 193.1± 56.5 dk idi (p =0.078). Ortalama kan kaybı RN grubunda 613.4 ± 280.6 mL iken, PN grubunda 274.2 ± 258.6 mL idi (p =0.005). Hastanede kalış süresi RN grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha uzundu (p <0.0001). Operasyon öncesi RN operasyonu geçiren hastaların ortalama eGFR değerleri 92.9 ± 29.1 iken operasyon sonrası 6. ayda 72.6 ± 25’e gerilemiştir (p <0.0001). PN operasyonu geçiren hastaların preoperatif ortalama eGFR değeri 108.8 ± 31.8 iken, postoperatif 6. ayda 101.2 ± 32.7’e gerilemiştir (p <0.0001). RN operasyonu geçiren hastaların sağkalımı 80. ayda %69 (%95 güven aralığı) iken PN grubunda 80. ayda %86 olarak belirlenmiştir (%95 güven aralığı). TARTIŞMA ve SONUÇ: Nefron koruyucu cerrahi uygulanabilecek küçük tümörlerde parsiyel nefrektomi kısa ve uzun dönem onkolojik ve fonksiyonel sonuçlar bakımından radikal nefrektomiyle karşılaştırılabilir sonuçlara sahiptir. |
| 6. | Tip 1 ve tip 2 diabetes mellituslu hastalarda kemik mineral yoğunluğu Bone Mineral Density in Patients with Type 1 and Type 2 Diabetes Mellitus Pınar Akpınar, Afitap İçağasıoğludoi: 10.14744/hnhj.2017.52824 Sayfalar 28 - 32 GİRİŞ ve AMAÇ: Tip 1 ve tip 2 diabetes mellituslu (DM) olgular ile sağlıklı kontrollerin kemik mineral yoğunluğu (KMY) değerlerini kıyaslayarak, DM’nin KMY üzerine etkilerini belirlemek amaçlandı. YÖNTEM ve GEREÇLER: 25-50 yaş arası (23 erkek, 18 kadın) 41 tip 1 DM’li olgu, 25-50 yaş arası (21 erkek, 19 kadın) 40 sağlıklı kontrol, 40-55 yaş arası (26 erkek, 65 kadın) 91 tip 2 DM’li olgu ve 40-55 yaş arası (17 erkek, 43 kadın) 60 sağlıklı kontroller çalışmaya dahil edildi. Tüm olguların dominant olmayan el parmaklarından Alara Metriscan kemik yoğunluk ölçüm cihazı ile KMY değerleri ölçüldü. Olguların boy, kilo, DM süreleri, HgA1c değerleri, sigara ve egzersiz öyküleri kaydedildi. İstatistiksel anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi. BULGULAR: Tip 1 DM’li olguların ve sağlıklı kontrollerin KMY değerleri sırasıyla 58.29±5.42 gr/cm2; 59.31±4.14 gr/cm2, tip 2 DM’li olguların ve sağlıklı kontrollerin KMY değerleri sırasıyla 55.85±6.34 gr/cm2; 55.93±7.40 gr/cm2 bulundu. Hem tip 1 DM hem de tip 2 DM’li olgular ile sağlıklı kontrollerinin KMY değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Tip 1 DM’li olgularda HgbA1c ile T skoru ve KMY değerleri arasında negatif yönde anlamlı ilişki saptanırken, tip 2 DM’li olgularda anlamlı ilişki saptanmadı. TARTIŞMA ve SONUÇ: Tip 1 ve tip 2 DM’li olgular sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında KMY değerleri arasında fark bulunmadı. |
| 7. | Çocuk Yoğun Bakım Ünitesinde Travmatik Beyin Hasarı ile Takip Edilen Hastalarda Hiperosmolar Tedavi Deneyimimiz Our Experience with Hyperosmolar Treatment for Patients with Traumatic Brain Injury in a Pediatric Intensive Care Unit Abdullah Yazar, Esra Türe, Fatih Akındoi: 10.14744/hnhj.2017.05924 Sayfalar 33 - 38 GİRİŞ ve AMAÇ: Çocukluk çağında meydana gelen travma olayları tüm dünyada önlenebilir sağlık sorunlarının başında yer almaktadır. Bu çalışmada çocuk yoğun bakım ünitesinde travmatik beyin hasarı ve beyin ödemi tanısı ile takip edilen hastaların epidemiyolojik özelliklerini, travma etiyolojilerini, aldıkları tedavileri, hipertonik salin ve manitol tedavilerinin etkinlik ve yan etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. YÖNTEM ve GEREÇLER: Travmatik beyin hasarı ve beyin ödemi tanısı ile takip edilmiş 35 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastalar aldıkları beyin ödemi tedavilerine göre 3 gruba ayrıldı; Grup 1: sadece hipertonik salin tedavisi alanlar; Grup 2: hem hipertonik salin ve hem mannitol tedavisi alanlar; Grup 3: sadece mannitol tedavisi alanlar. BULGULAR: : Beyin ödemi nedeni ile takip edilen 35 hastanın 16’sı (%45,7) kız, 19’u (%54,3) erkek idi. Hastaların tedavisi süresince gelişen komplikasyonlar incelendiğinde en sık (17 hasta, %48,6) böbrek yetmezliği geliştiği görüldü. Böbrek yetmezliği gelişen 17 hastanın 14’ünün (%82,4) istatistiksel anlamlı olarak (p: 0,004) ) ağır travmatik beyin hasarı grubunda olduğu görüldü. Yine bu hastaların tedavileri incelendiğinde böbrek yetmezliği gelişen 17 hastanın 15’inin (%88,2) istatistiksel anlamlı olarak (p: 0,037) mannitol tedavisi aldığı tespit edildi. Böbrek yetmezliği gelişen hastaların serum üre, kreatin değerleri ile mannitol tedavisi doz sayısının pozitif korelasyon gösterdiği görüldü (r: 0,784, p: 0,001). TARTIŞMA ve SONUÇ: Beyin ödemi tedavisinde hipertonik salin tek başına ya da mannitolle birlikte kullanılmaktadır. Çalışmamızda mannitol ile karşılaştırıldığında %3 hipertonik salin kullanılan hastalarda daha az yan etki ile karşılaşıldı. Bu da, travmatik beyin hasarında hiperosmolar tedavide %3 hipertonik salinin daha güvenli olduğunu ve özellikle küçük yaş grubunda mannitolün dikkatli kullanılması gerektiğini düşündürmektedir. Sonuç olarak özellikle çocukluk yaş grubunda hiperosmolar tedavilerin etkinliği ve yan etki spektrumu konusunda daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. |
| 8. | Down Sendromlu 214 Olgunun Retrospektif Değerlendirilmesi Retrospective Evaluation of 214 Cases of Down Syndrome Fatih Akın, Abdullah Yazar, Esra Türedoi: 10.14744/hnhj.2017.85856 Sayfalar 39 - 44 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada kliniğimizde Down sendromu (DS) tanısı ile izlenen olguların klinik, demografik özellikleri, doğumsal ve edinsel hastalıklarının retrospektif olarak incelenmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM ve GEREÇLER: DS tanısı almış 18 yaş altı hastaların, hastane otomasyon sistemine girilen kayıtları ve yatış dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, kullandığı ilaçlar ve klinik tanıları kaydedilerek istatistiksel analizi yapıldı. BULGULAR: Çocuk kliniğine Ocak 2014-Ocak 2017 tarihleri arasında başvuran 214 DS tanısı almış hastanın 96’inin kız (%44,9) ve 118’inin erkek (%55,1) olduğu tespit edildi. Hastaların yaş ortalaması 6,01±3,97 olarak bulundu. Erkek çocukların yaş ortalaması 6,15±3,96 iken kız çocuklarınınki 5,83±4,01 olarak tespit edildi. Olguların cinsiyete göre dağılımı incelendiğinde immün yetmezlik tanısı alan 45 hastanın %73.3’ünün (n: 33) erkek olduğu görüldü (p: 0,006). Olguların yaş gruplarına göre dağılımı incelendiğinde hipotiroidi tanısı alan 57 hastanın %42,1’inin (n: 24) 6-10 yaş arasında (p: 0,00), epilepsi tanısı alan 48 hastanın %52,1’inin (n: 25) 6-10 yaş arasında (p: 0,00), anemi tanısı alan 13 hastanın %100’ünün (n: 13) (p: 0,009), immün yetmezlik tanısı alan 45 hastanın %68,9’unun (n: 31) (p: 0,019), işitme kaybı tanısı alan 32 hastanın %90,6’sının (n: 29) (p: 0,00) istatistiksel anlamlı olarak 0-5 yaş arasında olduğu görüldü. TARTIŞMA ve SONUÇ: DS’li çocukların, gelişebilecek ilave hastalıklar açısından periyodik izlemlerinin yapılması çok önemlidir. Bu sayede uygun ve zamanında tedavi yaklaşımları ile bu hastaların yaşam kalitesi daha da artacaktır. |
| 9. | Çocuklarda Amyand Herniler Amyand’s Hernia in Children Metin Gündüzdoi: 10.14744/hnhj.2017.30922 Sayfalar 45 - 47 GİRİŞ ve AMAÇ: Apendiks vermiformisin inguinal herni kesesi içerisinde bulunması Amyand herni olarak tanımlanır. Peroperatif tanı konulan hastaların özellikleri değerlendirildi. YÖNTEM ve GEREÇLER: Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Kliniği’nde Kasım 2011- Aralık 2017 arasında opere edilen Amyand herniye sahip hastaların dosyaları retrospektif olarak tarandı. Hastaların yaş, cinsiyet, taraf, başvuru şikayeti ve tedavileri değerlendirildi. BULGULAR: Belirtilen tarihler arasında 1279’u erkek 309’u kız olmak üzere 1668 hastada inguinal herni onarımı yapılmış olup 14 vakada peroperatif Amyand herni saptandı (% 0.83). Hastaların tamamı erkek olup yaş ortalaması 7.5 ay olarak saptandı. Hepsi sağ kasıkta olmak üzere 12 hastada şişlik, 1 hastada operasyon sonrası tekrarlayan şişlik, 1 hastada ise inkarserasyon mevcuttu. Apendektomi sadece 1 hastada yapıldı diğerlerinde apendiks batın içerisine redükte edildi. TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocuklarda Amyand herni nadir görülmekte olup tanısı genelde ameliyat sırasında konulmaktadır. Herni kesesinin içerisi kontrol edilmeli, apendikste inflamasyon bulguları varlığında apendektomi yapılmalıdır. |
| DERLEME | |
| 10. | Çocukluk çağında masif hemobili Massive Hemobilia in Childhood Ayşenur Celayirdoi: 10.14744/hnhj.2018.37450 Sayfalar 48 - 52 Hemobili pediatrik populasyonda çok seyrek görülür; bu nedenle de teşhis konusundaki zorluklar halen devam etmektedir. Haemobilia, genel bir dolaşımdaki bir damar ile safra sistemi arasındaki anormal bir ilişkiyi belirtir. Çocuklarda hemobili tedavisi için üst gastrointestinal sistemden kanama ayırıcı tanısının yapılması önemlidir. Hemobili nedenlerinin ve tedavisinin farkında olunması hekimlerin hastalarını daha etkili bir şekilde tedavi etmesini sağlar. Bu çalışmada, hastalarda ve özellikle çocuklarda hemobilinin nedenleri, teşhis ve tedavi yöntemleri ile ilgili zorluklar gözden geçirilmiştir. |
| OLGU SUNUMU | |
| 11. | Lökositoklastik Vaskülit ve Renal Hücreli Karsinom Leukocytoclastic Vasculitis and Renal Cell Carcinoma Dua Cebeci, Şirin Yaşar, Hüsna Güder, Fatih Göktay, Pembe Gül Güneş, Sema Aytekindoi: 10.14744/hnhj.2017.87004 Sayfalar 53 - 55 Lökositoklastik vaskülit küçük damarların inflamasyonu ile karakterize bir hastalıktır. Etiyolojide ilaçlar, enfeksiyonlar, maligniteler, sistemik inflamatuvar hastalıklar gibi çeşitli nedenler yer almaktadır. Ancak olguların bir kısmında neden saptanamamakta ve bu olgular idiyopatik olarak değerlendirilmektedir (1). Renal hücreli karsinom (RHK) ile ilişkili lökositoklastik vaskülit olgusu literatürde az sayıda bildirilmiştir. Bu bildiride lökositoklastik vaskülit nedenleri araştırılırken RHK saptanıp başarılı bir şekilde cerrahi tedavi uygulanan hasta sunulmaktadır. |
| 12. | Siroz Hastasında Rifaximin İlişkili Nötropeni Rifaximin-induced Neutropenia in Patients with Cirrhosis Ayça Saltürk, Can Gönen, Osman Bedirdoi: 10.14744/hnhj.2018.54227 Sayfalar 56 - 57 Rifaximin, hepatik ensefalopati tedavisinde kullanılan, emilimi olmadığı kabul edilen rifamisin grubu antibiyotiktir. Sağlıklı gönüllülerde yapılan çalışmalarda günlük 400 mg rifaximinin %0,4 ‘unden azının sistemik dolaşımdan emildiği bildirilmektedir. Karaciğer hasarı olan hastalarda, hasar derecesi arttıkça rifaximinin sistemik etkisi artmaktadır.Bu vaka, karaciğer siroz hastalarında rifaximine bağlı nötropeni gelişebileceğinin hatırlanması amacıyla sunulmuştur. |
| 13. | Nadir görülen bir birliktelik: mesane villöz adenomu ve non-invaziv ürotelyal karsinomu A Rare Concurrence: Villous Adenoma and Non-invasive Urothelial Carcinoma of the Bladder Aytaç Şahin, Serkan Akan, Ahmet Ürkmezdoi: 10.14744/hnhj.2018.46338 Sayfalar 58 - 60 Üriner sistemde ortaya çıkan villöz adenomlar oldukça nadir tümörlerdir. Bu tümörler gastrointestinal sistemde sık görülürler ve bildiğimiz kadarıyla gastrointestinal sistem villöz adenomları premaligndirler. Ancak üriner sistemde görülen villöz adenomların malignite potansiyeli hakkında yeterli kanıt, takip prosedürleri hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. Biz burada mesanede non-invazivürotelyal karsinomla birliktelik gösteren villöz adenom olgusunu raporlayarak nadir ancak önemli bir lezyon olduğunu vurgulamayı amaçladık. |