ISSN: 2630-5720 | E-ISSN: 2687-346X
Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıp Dergisi - Haydarpasa Numune Med J: 61 (2)
Cilt: 61  Sayı: 2 - 2021
1.
Kapak
Cover

Sayfa I

2.
Editorial Board

Sayfalar II - III

3.
Contents

Sayfalar IV - V

ÖZGÜN ARAŞTIRMA
4.
Acil Servise Son Bir Yılda Başvuran Kuduz Riskli Temas Olgularının Değerlendirilmesi
Evaluation of Cases Applied to Emergency Service with Suspected Rabies Exposure in the Past Year
Davut Tekyol, Şahin Çolak, İsmail Tayfur, Ayşe Yüksel, Abdullah Algın, Nihat Mujdat Hokenek, İbrahim Altundağ, Tuğçe Zengin
doi: 10.14744/hnhj.2019.83723  Sayfalar 123 - 126
GİRİŞ ve AMAÇ: Kuduz, enfekte hayvanın temasıyla bulaşabilen ve büyük oranda ölümle sonuçlanan bir zoonozdur. İnsan ölümlerinin en sık nedeni köpek ısırıklarıdır. Bu çalışmada İstanbul’da bir eğitim araştırma hastanesinin acil servisine son bir yılda kuduz riskli temas nedeniyle başvuran olgular irdelenmiştir. Amacımız riskli temas sonrası profilaksi ihtiyacının azaltılmasına yönelik öneriler sunmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Eylül 2017 ve Ağustos 2018 tarihleri arasında kuduz riskli temas nedeni ile acil servise başvuran olgular çalışmaya dahil edildi. Hastanenin kuduz aşı birimince tutulan kayıtları incelenerek veriler elde edildi. Riskli temasa neden olan kedi ve köpek sayıları, benzer çalışmalarla kıyaslandı. İstatistiksel anlamlılık için p<0,01 kabul edildi.
BULGULAR: Yukarıda belirtilen zaman aralığında toplam 10.974 olgu riskli temas nedeni ile başvurmuştur. Olgular %50,1 (n= 5493) erkek, %49,9 (n=5481) kadın şeklindedir. Riskli temaslara en fazla kedi (%64,1) ve köpekler (%35,2) neden olurken, temaslar yaz mevsiminde en fazla, kış mevsiminde en az olmuştur. Acil servise başvuran olguların %87,2’sine sadece kuduz aşısı yapılmış, %9,1 olguya da aşı ve immünglobulin yapılmıştır. Bu kuduz riskli temaslar sonucunda herhangi bir ölüm ve uzuv kopması saptanmazken, 6 olguya sütürasyon yapılmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kuduz riskli temaslarda kedilerin köpeklere oranının geçmiş yıllara göre arttığı görülmektedir. Kuduza neden olabilen hayvanların aşılanması, kısırlaştırılması, kayıt altına alınması, aşılı hayvanların da aşılı olduklarını açıkça gösteren uygun işaretlemeler yapılması ve halkın bu konuda bilinçlendirilmesi temas sonrası aşılama ihtiyacını azaltabilir.
INTRODUCTION: Rabies is a zoonosis that can be transmitted by contact with an infected animal and results in death. Dog bites are the most common cause of human deaths. In this study, cases who applied to the emergency service of a training and research hospital in Istanbul due to suspected rabies exposure in the past year were examined. Our aim is to provide recommendations for reducing the need for prophylaxis after suspected exposure.
METHODS: Patients who presented to the emergency department due to suspected rabies exposure between September 2017 and August 2018 were included in the study. Data were obtained by examining the emergency service files of the patients and the records kept by the hospital’s rabies treatment unit. The number of cats and dogs causing suspected exposure were compared with similar studies. p<0.01 was accepted for statistical significance.
RESULTS: A total of 10,974 cases applied due to suspected exposure within the time period stated above. About 50.1% (n=5493) of the cases were male and 49.9% (n=5481) were female. While the most suspected contacts were caused by cats (64.1%) and dogs (35.2%), the exposure was highest in summer and least in winter. Only rabies vaccine was administered to 87.2% of the cases admitted to the emergency service, and vaccine and immunoglobulin were administered to 9.1% of the cases. As a result of these suspected rabies exposures, no death and limb amputation were detected, while six cases had saturation.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is seen that the ratio of cats to dogs in suspected rabies exposure has increased, compared to previous years. Vaccination, sterilization, and registration of animals that can cause rabies, making appropriate markings that clearly show that the animals have been vaccinated, and raising the public awareness on this issue can reduce the need for post-exposure vaccination.

5.
Kardiyoloji Polikliniğine Başvuran Hastalarda Cinsiyete Göre İdeal Kardiyovasküler Sağlık: Kesitsel Bir Çalışma
Ideal Cardiovascular Health by Gender in Cardiology Outpatients: A Cross-Sectional Study
Evrin Dağtekin, Gökçe Dağtekin, Selma Metintaş
doi: 10.14744/hnhj.2019.36349  Sayfalar 127 - 133
GİRİŞ ve AMAÇ: İdeal kardiyovasküler sağlık 2020 yılına kadar kardiyovasküler hastalıkları azaltmak ve sağlığı geliştirmek amacıyla tanımlandı. Kardiyoloji Polikliniğine Başvuran Hastalarda Cinsiyete Göre İdeal Kardiyovasküler Sağlık Ve Miyokardiyal Enfarktüs Rekürrensinin değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Anket form araştırmacılar tarafından yüzyüze görüşme metoduyla dolduruldu. Kardiyovasküler risk faktörlerinin ve ideal kardiyovasküler sağlığın değerlendirilmesinde Amerikan Kalp Birliği’nin tanımları kullanıldı. Her bir risk faktörüne sahip olmak 1 puan olarak tanımlandı. Buna göre hesaplanan toplam kardiyovasküler sağlık skoru 0-7 arasında değişmekte idi. İstatistiksel anlamlılık değeri p ≤ 0.05 kabul edildi.
BULGULAR: Çalışmaya katılan 261 kişinin yaşları 18-83 arasında değişmekte olup; yaş ortalaması± standard sapma tüm çalışma grubunda 50.68 ± 15.39, erkeklerde 51.03 ± 15.17, kadınlarda 50.44 ± 15.58 yıl idi( p>0.05). Katılımcılar arasında ideal kardiyovasküler sağlık sıklığı %4.6 idi. Çalışmada iki cinsiyettte de toplam kardiyovasküler sağlık skoru ile geçirilen miyokardiyal enfarktüs sayısı arasında orta derecede pozitif yönde bir ilişki saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Her iki cinsiyette de ideal kardiyovasküler sağlık sıklığının çok düşük olduğu görüldü. Toplam kardiyovasküler sağlık skorunun her iki cinsiyette de miyokardiyal enfarktüs rekürrensi ile ilişkili olduğu saptandı.
INTRODUCTION: Ideal cardiovascular health (ICH) has defined to reduce cardiovascular disease and to improve health by 2020. The aim was to evaluate ICH and recurrence of myocardial infarctions by gender in cardiology outpatients.
METHODS: The questionnaire form was applied by face-to-face interviews method by researchers. It was used American Heart Association definitions to determine the cardiovascular risk factors and ICH. Having each risk factor was defined as 1 point. According to this, the total cardiovascular health score calculated ranged from 0 to 7. It is considered statistically significant if p≤0.05.
RESULTS: The ages of 261 participants of the study group ranged between 18 and 83, the mean age ± standard deviation (SD) was 50.68±15.39 years in the entire study group, 51.03±15.17 years in men and 50.44±15.58 years in women (p>0.05). The ICH status among the participants was found to be 4.6%. In the study, in both sexes there was a moderate positive correlation between the total cardiovascular health score and the number of experienced myocardial infarctions.
DISCUSSION AND CONCLUSION: ICH frequency was found to be very low in both sexes. Furthermore, ICH score was associated with myocardial infarction recurrences in both sexes.

6.
Hiatal Hernide Laparoskopik Girişimler: Ardışık 51 Olgunun Analizi
Laparoscopic Interventions for Hiatal Hernia: Analysis of 51 Consecutive Cases
Abdullah Yıldız, Hanife Şeyda Ülgür, Sırma Mine Tilev
doi: 10.14744/hnhj.2019.53496  Sayfalar 134 - 138
GİRİŞ ve AMAÇ: Disfaji ve yutma bozuklarının benign nedenleri saptamaya yönelik çalışmalar teknolojik gelişmelerin katkısıyla, günümüzde yeme bozukluklarının etiyolojisi konusunda ciddi gelişmeler sağlamıştır. Etyolojide sık görülen nedenlerden biri hiatal herniler olup, günümüzde hem patofizyolojisinin anlaşılmasında ve hem tedavisinde ciddi gelişmeler olmuştur. Bu çalışmada hiatal herni nedeniyle laparoskopik onarım yapılan 51 olgunun sonuçlarını literatur eşiliğinde değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: SBÜ Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği’nde Eylül 2011 ile Ekim 2014 tarihleri arasında gastro-özofageal reflü ve hiatal herni nedeniyle laparoskopik olarak tek genel cerrahi uzmanı tarafından Nissen fundoplikasyon ve Toupet fundoplikasyon operasyonu yapılan hastalar çalışmaya retrospektif olarak dahil edildi. Her olgunun demografik özellikleri, şikayetleri, ek hastalıkları, hiatal herninin tipi, geçirilmiş operasyon, cerrahi sonrası erken ve geç dönem komplikasyon parametreleri değerlendirildi. Elde edilen sonuçlar, Windows için SPSS v21 programında yüzdelik analizler açısından değerlendirilerek sonuçlar tablolar ve grafikler eşliğinde sunuldu.
BULGULAR: Nissen fundoplikasyon ve Toupet Fundoplikasyon operasyonu yapılan 51 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların yaş ve cinsiyet açısından değerlendirilmesinde, tüm hastaların yaş ortalaması 50.61 ± 1.62 yıl olup, 23 erkek hastanın yaş ortalaması 48.30 ± 2.69 yılken, 28 Kadın hastanın yaş ortalaması 52.5 ± 1.93 yıldı. Olguların biri hariç hepsine Nissen fundoplikasyon uygulandı. Hastaların tanıdan ameliyata kadar geçen süresi 440,50 ± 128,30, ameliyat sonrası yatış süresi 2.24 ± 0.28 gündü. Hastaların 4’ünde intraoperatif komplikasyon (2 hastada plevra defekti, 1 hastada karaciğer yaralanması, 1 hastada cilt altı amfizem), 1’inde erken dönem atelektazi gelişirken 1 hastada postoperatif kardiak nedenle 2. günde mortatilite gelişti. 6.ayda yapılan kontrol endoskopilerinde bir hastada nüks saptanırken diğer hastalarda herhangi bir patolojiye rastlanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hiatal herni, hayat kalitesini düşüren ve sık karşılaşılan bir benign patolojidir. Laparoskopik cerrahi onarımın yeterli deneyim sonrası güvenle uygulanabilecek efektif bir yöntem olduğunu düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Studies on the detection of benign causes of dysphagia and swallowing disorders have been blended with the current technology, and thus, serious advances have been made in determination of etiology of eating disorders. The most common of these are hiatal hernias, and there have been significant improvements in both understanding the pathophysiology of the disease and its treatment. In this study, we aimed to evaluate the results of 51 cases who underwent laparoscopic repair due to hiatal hernia in light of the literature.
METHODS: Between September 2011 and October 2014, laparoscopic Nissen and Toupet fundoplication operations performed by a single general surgeon for gastroesophageal reflux and hiatal hernia in SBU Ümraniye Training and Research Hospital, Department of General Surgery, were included retrospectively in this study. Demographic characteristics, complaints, comorbidities, type of hiatal hernia, previous operation, and early and late post-operative complication parameters of each case were evaluated. The results were evaluated in percentage analyses with SPSS v21 for Windows and presented with tables and graphs.
RESULTS: Fifty-one patients who underwent Nissen and Toupet fundoplication operations were included in the study. The mean age of all patients was 50.61±1.62 years. The mean ages of 23 male and 28 female patients were 48.30±2.69 years and 52.5±1.93 years, respectively. All but one patient underwent Nissen fundoplication. The time from diagnosis to surgery was 440.50±128.30 days. Post-operative hospital stay was 2.24±0.28 days. Four patients developed intraoperative (pleural defect in two patients, one liver injury, and one subcutaneous emphysema), and one patient developed early post-operative complications (postoperative atelectasis). In the 6th month control endoscopy, one patient had recurrence and the other patients had no pathology.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Hiatal hernia is a common benign pathology that decreases quality of life. We believe that laparoscopic surgical repair is an effective method that can be safely applied after enough experience.

7.
Çocukluk Çağı Atelektazilerinde Etyoloji, Tanı ve Tedavi
Etiology, Diagnosis, and Treatment in Childhood Atelectasis
Emine Atağ, Selen Ceren Çakmak, Sevinç Kalın, Büşra Kaya, Burcu Karakayalı, Seher Erdoğan, Almala Pınar Ergenekon, Ela Erdem Eralp, Sedat Öktem, Betül Sözeri
doi: 10.14744/hnhj.2020.97059  Sayfalar 139 - 144
GİRİŞ ve AMAÇ: Atelektazi akciğerlerde gelişen hacim kaybıdır. Çocuklarda havayolunun dar ve kollapsa eğilimli olması, altta yatan kronik hastalıklar atelektazi gelişimini kolaylaştırmaktadır. Atelektazi, çocuklarda önemli bir morbidite ve mortalite nedeni olduğundan erken tanı ve tedavisi büyük önem taşımaktadır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: 1 Aralık 2018-1 Haziran 2019 tarihleri arasında kliniğimiz pediatri servisi ve pediatri yoğun bakım ünitesinde izlenen ve radyolojik olarak atelektazi saptanan 36 hasta retrospektif olarak değerlendirildi.

BULGULAR: Median yaş 1,85 yıl (1,0-7,37) idi. En sık yatış nedeni pnömoni (n=30,%83) idi. İki hasta dışında hastaların tamamında atelektazi riskini arttıran altta yatan hastalık mevcuttu. Altta yatan hastalıklar içinde en sık nörolojik hastalıklar saptandı (n=12, %36). Tedavide 4 (%11,1) hastaya göğüs fizyoterapisi, 19 (%52,7) hastaya nebül ilaç uygulaması ile birlikte göğüs fizyoterapisi, 13 (%36,1) hastaya ise bu tedavilere ek olarak pozitif ekspiryum sonu basıncı desteği verildi. Nörolojik hastalığı olan çocuklarda birden fazla lokalizasyonda atelektazi görülme sıklığı diğer hastalara göre daha fazla idi (n=7 (%54)’e karşı n=3 (%13); p=0,018).
Birden fazla lokalizasyonda atelektazisi olan hastalarda yatış süresi daha uzun bulundu (medyan 12,5 gün (9,5-16,75)’ e karşı 19 gün (13-22,75; p=0,034).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç
Hastanede yatırılarak izlenen, altta yatan hastalığı olan çocuklarda atelektazi sık görülmektedir. Patolojik solunumsal semptom ve bulgular varlığında atelektazi akılda tutulmalı ve erken dönemde tedavi başlanmalıdır.

INTRODUCTION: Atelectasis is the loss of lung volume secondary to collapse. Narrow and collapsible airways and underlying chronic diseases facilitate the development of atelectasis in children. Since atelectasis is an important cause of morbidity and mortality in children, early diagnosis and treatment are of great importance.
METHODS: Thirty-six patients who were followed up in the pediatric service and pediatric intensive care unit of our clinic between December 1, 2018, and June 1, 2019, and were diagnosed radiologically with atelectasis were evaluated retrospectively.
RESULTS: The median age was 1.85 years (1.0–7.37). The most common cause for hospitalization was pneumonia (n=30, 83%). Except for two patients, all patients had an underlying disease that increased the risk of atelectasis. Neurological diseases were the most common diseases among the underlying diseases (n=12, 36%). For the treatment, 4 (11.1%) patients received chest physiotherapy, 19 (52.7%) patients received nebulized medications, and chest physiotherapy, and 13 (36.1%) patients received positive end-expiratory pressure support in addition to these treatments. The frequency of atelectasis in more than one localization was higher in children with the neurological disease than in other patients (n=7, [54%] vs. n=3, [13%]; p=0.018). In patients with atelectasis in more than one localization, the duration of hospitalization was longer (median 12.5 days [9.5–16.75] vs. 19 days [13–22.75]; p=0.034).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Atelectasis is common in hospitalized children with an underlying disease. In the presence of pathological respiratory symptoms and signs, atelectasis should be kept in mind, and treatment should be started early.

8.
Akut İskemik İnmede Nötrofil-Lenfosit Oranı ve Etyolojik Alt Tipler Arasındaki İlişki
The Relation Between Neutrophil-Lymphocyte Ratio and Etiologic Subtypes in Acute Ischaemic Stroke
Füsun Domaç, Mustafa Ülker, Rahşan Karacı, Mehmet Demir
doi: 10.14744/hnhj.2019.33255  Sayfalar 145 - 148
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut iskemik inmede, doku hasarının gelişmesinde lökositlerin rolü olduğu bilinmektedir. Akut iskemik inmede nötrofil lenfosit oranı (NLO) ile etyolojik alt tiplerin ilişkisinin araştırıldığı çalışmalar bulunmaktadır. Biz, bu çalışmada, akut iskemik inmede etyolojik alt tiplerle NLO ilişkisini araştırmayı amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Erenköy Ruh ve Sinir EAH Nöroloji servisine iskemik inme ile ilk 24 saat içinde başvurmuş ve nötrofil lenfosit oranı için hemogram alınmış olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalar TOAST klasifikasyonuna göre sınıflandırıldı. İlk başvuruda enfeksiyon, akut koroner sendrom, pulmoner embolisi olan hastalar çalışmaya alınmadı.
BULGULAR: Çalışmaya 467 iskemik inme, 162 kontrol hastası dahil edildi. Hastaların 239’u kadın (%51), 228’i erkek (%49) idi. Kontrol grubu 77 kadın (% 47) ve 85 erkekten (% 53) oluşuyordu. Hasta ve kontrol grubunun yaş ortalaması sırasıyla 69.41 ± 14.4 ve 67,35 ± 19,41 idi. N/L oranı kontrol grubunda ortalama 2,12±1,11 inme grubunda 3,38±3,43 olup istatistiksel açıdan anlamlı bulundu (p 0,001). Aterotrombotik grupta N/L oranı 3.26 ±2,35, kardiyoembolik grupta 4,46±5,6 olup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p 0.03).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Nötrofil lenfosit oranı iskemik inmeli olgularda kardiyoemboli ile ilişkilidir. İlk başvuruda N/L oranının yüksek olduğu olgularda etiyolojik nedenler arasında kardiyoembolik nedenlerin daha detaylı araştırılması gerektiği düşünülmektedir.
INTRODUCTION: The role of leukocytes in tissue damage in acute ischaemic stroke is well-known. There are some studies examining the relationship between etiologic subtypes of acute ischaemic stroke and neutrophil/lymphocyte ratio (NLR). In this study, we planned to investigate the relationship between NLR and etiologic subtypes of acute ischaemic stroke.
METHODS: In this study, acute ischaemic stroke patients who were admitted to our hospital in the first 24 hours were included. Etiologic classification of patients was done by TOAST classification system. Patients who had history of acute coronary syndrome and pulmonary emboli were excluded.
RESULTS: We included 467 acute ischemic stroke patients and 162 control patients. Of the patients, 239 were females (51%) and 228 were males (49%). Of the control group, 77 (47%) were females and 85 (53%) were males. Mean ages in patient and control groups were 69.41±14.4 and 67.35±19.41, respectively. NLR’s in acute stroke and control groups were 3.38±3.43 and 2.12±1.11, respectively, and this difference was found to be statistically significant (p=0.001). NLR’S in atherothrombotic and cardioembolic groups were 3.26±2.35 and 4.46±5.6, respectively, and this was found to be statistically significant (p=0.03).
DISCUSSION AND CONCLUSION: High NLR was found to be related with cardioembolic etiology in acute ischaemic stroke. We think that more detailed investigation for cardioembolic sources may be necessary in patients with high NLR at first admission.


9.
Yatarak Tedavi Edilen İdrar Yolu Enfeksiyonlu Hastalarımızın Klinik ve Laboratuvar Bulgularının İncelenmesi
Evaluation of Clinical and Laboratory Findings of Patients Hospitalized for Urinary Tract Infection
Damla Mutlu, Nihan Uygur Külcü, Rabia Gönül Sezer, Abdülkadir Bozaykut
doi: 10.14744/hnhj.2019.61580  Sayfalar 149 - 154
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocukluk döneminde idrar yolu enfeksiyonları (İYE) sıktır. Uzun dönem sonuçları açısından önemli olan İYE’da uygun tedavi ile bulguların giderilmesi, ürosepsisin önlenmesi ve böbreklerde hasar olasılığının en aza indirgenmesi amaçlanmaktadır. Çalışmamızda üç yıllık süreçte İYE tanısıyla hastaneye yatırılan olguların klinik, laboratuvar, görüntüleme bulgularını incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Olguların dosyaları geriye dönük incelendi. Demografik özellikleri, öz- ve soygeçmişleri, klinik ve laboratuvar bulguları, kültür için idrar alınma yöntemi, idrar kültüründen izole edilen mikroorganizma, uygulanan tedavi süresi, İYE nedeniyle tekrarlayan yatış öyküsü ile ilgili bilgiler toplandı. Üriner sistem görüntüleme (USG, DMSA sintigrafisi ve VSUG) bulguları kaydedildi.
BULGULAR: Çalışmaya, yaşları 1 ay-18 yaş arasında(ortanca yaş: 10 ay) olan, yatarak tedavi edilen 201 hasta alındı. Olguların %45.8’inde üriner sistem anomalisi vardı. Sık idrar yolu enfeksiyonu geçirme oranı %26,4; doğuştan anomali ve vesikoüreteral reflü (VUR) oranı her biri % 8,5 olarak belirlendi. En sık başvuru şikayeti ateş (% 54,2), kusma (% 22,9) ve dizüri (% 12,4) idi. %45,3 oranında (n=91) üst üriner sistem etkilenmişti. Üst üriner sistem enfeksiyonu olanlarda ateş (p=0,0001), alt üriner sistem enfeksiyonu olanlarda ise, sarılık (p=0,004) ve huzursuzluk (p=0,039) anlamlı yüksek oranda saptandı. İdrar kültüründe en sık (%74,6) E.coli izole edildi. Üriner USG bulguları %26,9 hastada (n=54) patolojikti. Hastaların %53,7’sine DMSA, %55,2’sine VSUG çekildi. DMSA sintigrafisi çekilen hastaların %28,7’sinde (n=31) ve VSUG yapılan hastaların %28,8’inde (n=32) sonuç patolojik bulundu. Tedavi süresi ortalama 8,48±1,94 gündü.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Süt çocukluğu döneminde ateş ve kusma yakınmasında İYE tanısı mutlaka akla getirilmelidir. Enfeksiyonun uygun antibiyotik ve destek tedavisi, görüntüleme yöntemlerinin uygulanması, gerekli durumlarda multidisipliner takip ve tedavi İYE yönetiminin önemli basamaklarıdır. Altta yatan üriner sistem patolojisi olan hastaların daha dirençli mikroorganizmalar ile enfekte olabileceği düşünülerek tedavi planlanmalı, öncesinde mutlaka uygun yöntemle idrar kültürü alınmalıdır. Böbrek parenkim hasar ve skarı olan olguların uzun dönem komplikasyonlar açısından izlemlerinin yapılması gerekmektedir.
INTRODUCTION: Urinary tract infections (UTIs) are common and important because of their long-term consequences in childhood. The treatment of UTI consists mainly of antimicrobial agents to eliminate the symptoms, to prevent urosepsis, and to reduce the likelihood of renal damage. Here, we aimed to evaluate the clinical, laboratory findings of children hospitalized for UTI, in a 3-year period.
METHODS: Hospital records of the patients were investigated retrospectively. Data about demographic features, past and family history, clinical and laboratory findings, urine sampling methods, microorganisms isolated from urine culture, treatment duration, and recurrent hospitalization data were collected. Urinary system imaging (USG), dimercaptosuccinic acid scintigraphy, and voiding cystourethrography findings were obtained.
RESULTS: We enrolled 201 children aged between 1 month and 18 years (median age: 10 months) to our study. About 45.8% of children had urinary tract anomalies. The presence of recurrent UTI, congenital anomaly, and vesicoureteral reflux was 26.4%, 8.5%, and 8.5%, respectively. The most common symptoms were fever (54.2%), vomiting (22.9%), and dysuria (12.4%). Upper urinary tract involvement rate was 45.3%. Fever was observed in children with upper UTI significantly (p=0.0001) more than in children with lower UTI, while jaundice (p=0.004) and restlessness (p=0.039) were observed more in lower UTI than in upper UTI. Escherichia coli was the most isolated agent from urine cultures (74.6%). About 26.9% of cases (n=54) had pathologic urinary sonography (USG) findings. About 53.7% and 55.2% of cases had 99m Tc-DMSA scintigraphy and VCUG, respectively. Thirty-one cases with DMSA and 32 cases with VCUG had pathologic findings. Mean duration of treatment was 8.48±1.94 days.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Urinary tract infections should be in differential diagnosis of infants with fever and vomiting. Appropriate antimicrobial and supportive treatment, urinary tract imaging studies, in relevant cases, multidisciplinary treatment, and follow-up are the main steps of UTI management. Treatment should be aimed according to resistant microorganisms in cases with urinary tract anomalies. Before initialization of treatment, urine culture should be done. Cases with renal scarring should be followed up for long-term complications.

10.
Sayısal Ağrı Derecelendirme Ölçeği ve Ağrı Felaketleştirme Ölçeği Lomber Radikülopatiyi Yordayabilir mi?
Can Numerical Pain Rating Scale and Pain Catastrophic Scale Predict Lumbar Radiculopathy?
Osman Ersegun Batçık, Bülent Özdemir
doi: 10.14744/hnhj.2021.99266  Sayfalar 155 - 159
GİRİŞ ve AMAÇ: Mekanik bel ağrısı olan hastalarda ağrı şiddeti ve ağrıyı felaketleştirme ile Lasegue Belirtisi arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bel ağrısı şikayeti olan 345 kişi Lasegue işaretine göre pozitif ve negatif olmak üzere iki gruba ayrıldı. Katılımcılara Sayısal Ağrı Derecelendirme Ölçeği (SADÖ) ve Ağrı Felaketleştirme Ölçeği (AFÖ) uygulanarak Lasegue işaretini yordama güçleri araştırıldı.
BULGULAR: Heri iki ölçeğin puanları Lasegue pozitif olan grupta negatif olan gruba göre istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Basit Lojistik Regresyon analizinde SADÖ ve AF֒nün Lasegue testi pozitifliğini istatiksel olarak anlamlı şekilde yordayabildiği saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: SADÖ ve AF֒nün lomber radikülopati varlığını ortaya çıkarmak için kullanılabilecek araçlar olduğu saptanmıştır. Çalışmamızın sonuçları ağrının algılanmasında felaketleştirme gibi psikolojik etkenlerin de önemli olduğunu, klinisyenlerin tedavi sürecini yönetirken bu durumu dikkate almalarının yararlı olacağını ortaya koymuştur.
INTRODUCTION: We wanted to investigate the relationship between the severity of pain and pain catastrophizing and Lasegue sign in patients with mechanical low back pain.
METHODS: Three hundred and forty-five people with low back pain were divided into two groups as positive and negative according to the Lasegue sign. Numerical rating scale for pain (NRS-P) and pain catastrophizing scale (PCS) were administered to the participants and the predictive power of these tests for the Lasegue sign was investigated.
RESULTS: The scores of both scales were found to be statistically significantly higher in the Lasegue positive group compared to the negative group. In the simple logistic regression analysis, it was determined that NRS-P and PCS could significantly predict Lasegue test positivity.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It has been determined that NRS-P and PCS are tools that can be used for the presence of lumbar radiculopathy. The results of our study revealed that psychological factors such as catastrophizing are also important in the perception of pain, and it would be beneficial for clinicians to consider this situation while managing the treatment process.

11.
FS-LASIK and WFG FS-LASIK Prosedürlerinin Yüksek Sıralı Aberasyonlar Açısından Değerlendirilmesi
Comparison of Femtosecond-Assisted Laser in Situ Keratomileusis and Wavefront-Guided Femtosecond-Assisted Laser in Situ Keratomileusis Procedures in Terms of High-Order Aberrations
Servet Çetinkaya
doi: 10.14744/hnhj.2019.38981  Sayfalar 160 - 165
GİRİŞ ve AMAÇ: Femtosaniye laser in situ keratomileusis (FS-LASİK) ve Wavefront rehberliğinde yapılan femtosaniye laser in situ keratomileusis (WFG FS-LASİK) prosedürlerinin yüksek sıralı aberasyonlar (YSA) açısından değerlendirilmesi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Miyopi ve/veya miyopik astigmatı olan ve FS-LASİK prosedürü uygulanan 64 hastanın 128 gözü 1.Grubu oluşturmaktaydı. Ortalama yaşları 27.87 ± 5.49 (19-41) idi. Otuz ikisi erkek (%50), 32’si de kadındı (%50). Miyopi ve/veya miyopik astigmatı olan ve WFG FS-LASİK prosedürü uygulanan 64 hastanın 128 gözü de 2.Grubu oluşturmaktaydı. Ortalama yaşları 28.56 ±6.01 (19-42) idi. Otuz ikisi erkek (%50), 32’si de kadındı (%50). İki grup YSA açısından birbiriyle kıyaslandı.
BULGULAR: Yaş ve cinsiyet açısından iki grup arasında anlamlı bir farklılık yoktu (p değerleri 0.050’den büyük). Preoperatif ve postoperatif sferik, silindirik, sferik eşdeğer, düzeltilmemiş ve düzeltilmiş görme keskinlikleri açısından da iki grup arasında anlamlı bir farklılık yoktu (p değerleri 0.050’den büyük). FS-LASİK uygulanan gözlerde postoperatif koma, trefoil ve sferik aberasyon oranı WFG FS-LASİK uygulanan gözlere göre anlamlı olarak daha fazlaydı (p=0.000).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Miyopi ve miyopik astigmatizmanın düzeltilmesinde uygulanan hem FS-LASİK hem de WFG FS-LASİK prosedürleri etkin ve güvenilir metodlardır. FS-LASİK prosedürü daha fazla postoperatif koma, trefoil ve sferik aberasyona neden olmaktadır, yani daha fazla yüksek sıralı aberasyona neden olmaktadır.
INTRODUCTION: To compare the results of femtosecond-assisted laser in situ keratomileusis (FS-LASIK) and wavefront-guided FS-LASIK (WFG FS-LASIK) procedures in terms of high-order aberrations (HOAs).
METHODS: One hundred and twenty-eight eyes of 64 patients with myopia and/or myopic astigmatism who had undergone FS-LASIK procedure comprised Group I. Their mean age was 27.87±5.49 (19–41) years. Thirty-two of them were male (50%) and 32 (50%) were female. One hundred and twenty-eight eyes of 64 patients with myopia and/or myopic astigmatism who had undergone WFG FS-LASIK procedure comprised Group II. Their mean age was 28.56±6.01 (19–42) years. Thirty-two of them were male (50%) and 32 (50%) were female. Two groups are compared with each other in terms of HOAs.
RESULTS: In respect to age and sex, there was no significant difference between FS-LASIK and WFG FS-LASIK groups (p>0.050). Regarding pre-operative and post-operative spherical, cylindrical, and spherical equivalent values, uncorrected distance visual acuity, and corrected distance visual acuity, there was no significant difference between two groups (p>0.050). FS-LASIK induced more spherical aberration, coma, and trefoil than WFG FS-LASIK (p=0.000).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, both FS-LASIK and WFG FS-LASIK are effective and safe procedures in the treatment of myopia and myopic astigmatism. FS-LASIK induces more spherical aberration, coma, and trefoil than WFG FS-LASIK procedure, meaning it causes more HOAs.


12.
Migrende Yeni Enflamasyon Göstergesi: Kırmızı Kan Hücresi Dağılımı
New Indicator of Inflammation in Migraine: Red Blood Cell Distribution
Zeynep Bastuğ Gül, Rabia Gökcen Gözübatık Çelik, Batuhan Selçuk, Sena Aksoy, Mehmet Gül, Aysun Soysal
doi: 10.14744/hnhj.2021.46872  Sayfalar 166 - 171
GİRİŞ ve AMAÇ: Migren patofizyolojisinde inflamasyonun rolü tartışmalıdır. Migren hastalarında kırmızı kan hücresi dağılım genişliği (RDW) ve plateletkrit gibi yeni inflamatuar belirteçleri araştırmayı amaçladık
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya 100 migren hastası ve benzer demografik özelliklere sahip 67 sağlıklı kontrol dahil edildi. Nötrofil, lenfosit ve trombosit sayısı, RDW, plateletkrit, eritrosit sedimantasyon hızı (ESR), C-reaktif protein (CRP), açlık kan şekeri, serum kreatinin, nötrofil-lenfosit oranı (NLR) dahil olmak üzere tam kan sayımı (CBC) bu iki grup arasında karşılaştırıldı. İstatistiksel analiz için SPSS kullanıldı.
BULGULAR: RDW ile migren grubu, CRP, plateletkrit, trombosit ve nötrofil sayıları arasında pozitif korelasyon vardı. Migren grubunda ESR, trombosit sayısı ve RDW sonuçları kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti (sırasıyla p = 0,044, p = 0,024, p = 0,002). CRP, NLR ve platelekrit, migren grubunda anlamlı olmaksızın daha yüksekti. Çok değişkenli analizde, RDW, diğer risk faktörlerine göre ayarlandıktan sonra migrenin anlamlı bağımsız öngörücüsü olarak bulundu (p=0,048). Receiver Operating Characteristics (ROC) eğrisi analizinde, %13.25'lik bir RDW değeri migren için etkili bir kesme noktası olarak tanımlanmıştır (eğri altındaki alan = 0.620, % 95 CI: 0.53-0.71, p=0,009). % 13.25'in üzerindeki bir RDW değeri, %58'lik bir duyarlılık ve %54'lük bir özgüllük sağlamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda, migrenli hastalarda RDW'nin diğer değişkenlerden bağımsız olarak kontrol grubuna göre daha yüksek olduğunu bulduk. RDW, basit ve ucuz bir tam kan sayımı incelemesi olarak migren için enflamatuar bir belirteç olarak kullanılabilir.
INTRODUCTION: The role of inflammation in the pathophysiology of migraine is controversial. We aimed to investigate new inflammatory markers such as red blood cell distribution width (RDW) and plateletcrit in patients with migraine.
METHODS: In this study, 100 patients suffering from migraine and 67 healthy controls with similar demographic characteristics were included in the study. Complete blood count (CBC) including number of neutrophils, lymphocytes and platelets, RDW, plateletcrit, erythrocyte sedimentation rate (ESR), C-reactive protein (CRP), fasting blood glucose, serum creatinine, and neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR) was compared between these two groups. SPSS was used for statistical analysis.
RESULTS: There was positive correlation between RDW and migraine group, CRP, plateletcrit, platelet, and neutrophil counts. The results of ESR, platelet count and RDW in migraine group were higher than control group significantly (p=0.044, p=0.024, and p=0.002, respectively). CRP, NLR, and plateletcrit were higher in migraine group without significance. In multivariate analysis, RDW was found as a significant independent predictor of migraine after adjusting for other risk factors (p=0.048). In a receiver operating characteristic curve analysis, an RDW value of 13.25% was identified as an effective cutoff point for migraine (area under curve = 0.620, 95% confidence interval: 0.53–0.71, p=0.009). An RDW value of more than 13.25% yielded a sensitivity of 58% and a specificity of 54%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, we found that RDW was higher in patients with migraine than control group, independent of other variables. RDW can be used as an inflammatory marker for migraine with a simple and inexpensive CB examination.

13.
Hipotiroidili Hastalarda Fibromiyaljinin Kemik Mineral Yoğunluğu Üzerine Etkisi
The Effect of Fibromyalgia on Bone Mineral Density in Patients with Hypothyroidism
Yaşar Keskin, Teoman Aydın, Berna Ürkmez, Özgür Taşpınar, Ahmet Adil Çamlı, Huriye Şenay Kızıltan, Ali Hikmet Eriş, Ahmet Serdar Mutluer
doi: 10.14744/hnhj.2019.78941  Sayfalar 172 - 176
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada amacımız hipotroidi hastalarında fibromiyalji varlığının kemik mineral yoğunluğunu olumsuz yönde etkileyip etkilemediğini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hipotroidizm ve FMS'li 30 hasta, hipotroidizmli 30 hasta ve 27 sağlıklı gönüllü olmak üzere çalışmamız 3 gruptan oluşturuldu. Grupların Lomber vertebra ve sol proksimal femur kemik mineral yoğunluğu (KMY) ölçümleri Dual-enerji X-ışını absorpsiyometrisi (DXA) ile yapıldı. Gruplar kemik mineral yoğunluğu açısından karşılaştırıldı.
BULGULAR: Sağlıklı gönüllülerden oluşan grup diğer iki grup ile karşılaştırıldığında, lomber spinal total T skoru ile lomber spinal total KMY değerleri arasında anlamlı bir fark bulundu. Ancak gruplar arasında yaş, cinsiyet, BKİ, sigara içme ve alkol kullanım alışkanlıkları, ESR, CRP, TSH, fT3, fT4, 25OH-D açısından anlamlı bir fark bulunmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, hipotroidili hastalar ve hem fibromiyalji hem hipotroidili olan hastalarda kemik mineral yoğunluğu sağlıklı bireylerden düşüktü. Bununla birlikte, hem fibromiyalji hem hipotroidili hastalar ve sadece hipotroidisi olan hastalar arasında kemik mineral yoğunluğu açısından fark yoktu.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate whether the presence of fibromyalgia affects the bone mineral density (BMD) in hypothyroid patients.
METHODS: Our study consisted of three groups, including 30 patients with hypothyroidism and FMS, 30 patients with hypothyroidism, and 27 healthy volunteers. Lumbar vertebrae and left proximal femur BMD measurements of groups were performed by dual-energy X-ray absorptiometry. Groups were compared in terms of BMD.
RESULTS: Lumbar spinal total T score and lumbar spinal total BMD were significantly different between healthy volunteers and the other two groups. However, no significant difference was found between the groups in terms of age, gender, body mass index, smoking and alcohol use habits, erythrocyte sedimentation rate, C-reactive protein, thyroid-stimulating hormone, fT3, fT4, and 25-OH Vitamin D.
DISCUSSION AND CONCLUSION: BMD was lower in patients with hypothyroidism and in patients with both fibromyalgia and hypothyroidism compared with healthy individuals. However, there was no difference in BMD between patients with both fibromyalgia and hypothyroidism and only with hypothyroidism.

14.
COVİD-19 komplikasyonlarının erken belirleyicisi ortalama trombosit hacmi
Mean Platelet Volume as an Early Predictor for The Complication of Coronavirus Disease 19
Meltem Sertbaş, Selma Dağcı, Volkan Kızılay, Zeynep Yazıcı, Ebru Elçi, Özlem Güdük, Serkan Elarslan, Bengü Şaylan, Akın Dayan, Yaşar Sertbaş, Kamil Özdil
doi: 10.14744/hnhj.2020.90582  Sayfalar 177 - 182
GİRİŞ ve AMAÇ: COVID-19 hastanın teşhisi, morbidite ve mortalitesi ile MPV ilişkisi üzerine yürütülmüş çalışmalar olmasına rağmen, sonuçlar çelişkilidir. Bu çalışmada belirgin sayıda hasta ile MPV'nin hastanede yatış süresi ve mortalite üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çok merkezli çalışma, 9.487 hasta üzerinde retrospektif olarak gerçekleştirildi. Hastaların demografik bilgileri ve laboratuvar parametreleri hastanedeki tıbbi kayıtlarından elde edildi. Analizler, Windows (SPSS) 22.0 sürümü kullanılarak yapıldı.
BULGULAR: Çalışmaya, 8.681 yoğun bakım ünitesi (YBÜ) dışında takip edilen hastaya ek olarak 806 yoğun bakım hastası dâhil edildi. YBÜ'de takip edilen hastaların yaş ortalaması (YBÜ) dışında takip edilen hastalara göre anlamlı derecede yüksekti (71,25 ± 13,42'ye karşı 56,17 ± 16,59; p <0,001). Başvuru anındaki ortalama trombosit hacmi (Mean Platelet Volume: MPV) değerleri ve yatış süresindeki maksimum MPV değerleri yoğun bakım ünitesinde takip edilen hastalarda anlamlı olarak yüksekti (p <0.05). Hayatını kaybeden grupta MPVilk, MPVson, ΔMPVson-ilk ve ΔMPV% değerleri sağ kalan hastalara göre anlamlı olarak daha yüksekti. ROC analizi sonucunda MPVson ≥ 10.05 fl olan kişilerde ölüm riskinin 5.15 kat daha fazla olduğu belirlendi (ODDS oranı: 5.15 %95 CI: 4.374-6.067). Hastanın, hastaneye ilk geliş MPV değerinde %2.18'in üzerindeki artışlarda ölüm riskinin 4.62 kat arttığı görüldü (ODDS oranı: 4.62,%95 CI: 3.455-6.203).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, hastanede yatış sırasındaki MPV ve MPV değişikliklerinin COVID-19 hastalarında mortalitenin güçlü bir belirleyicisi olabileceği düşünüldü.
INTRODUCTION: Although several studies have been conducted on the association of mean platelet volume (MPV) with the diagnosis, morbidity, and mortality of coronavirus disease 19 (COVID-19) patients, the results were contradictory. We aimed to investigate the effects of MPV on hospitalization and mortality with a significant number of patients.
METHODS: This multicenter study was carried out retrospectively on 9.487 patients. The demographic information and laboratory parameters of the patients were obtained from their medical records in the hospital. Analyses were performed using Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) version 22.0 for Windows.
RESULTS: In total, there were 806 intensive care unit (ICU) patients, in addition to 8.681 non-ICU patients. The mean age of patients in ICU was significantly higher than non-ICU (71.25±13.42 vs. 56.17±16.59; p<0.001). MPV values at admission and max MPV values during the period of hospitalization were significantly higher in patients followed in the ICU (p<0.05). MPVfirst, MPVlast, ΔMPVlast-first, and ΔMPV% values were significantly higher in non-survivor group than the survived patients. As a result of receiver-operating characteristic analysis, the risk of mortality was determined to be 5.15 fold greater in people with MPVlast ≥10.05 fl. (ODDS ratio: 5.15 95% CI: 4.374–6.067). The patient has a 4.62 fold risk of death after a 2.18% increase of arrival MPV value (ODDS ratio: 4.62, 95% CI: 3.455-6.203).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We thought that MPV and MPV changes during hospitalization may be a powerful predictor of mortality in patients with COVID-19.

15.
Patent Duktus Arteriyozusun Farmakolojik Kapatma Tedavisinde İbuprofen Tedavi Protokollerinin Karşılaştırılması
Comparison of Ibuprofen Protocols in the Pharmacological Treatment of Patent Ductus Arteriosus
Yeşim Coşkun, İpek Akman, Gülendam Koçak
doi: 10.14744/hnhj.2019.69077  Sayfalar 183 - 188
GİRİŞ ve AMAÇ: İbuprofen, prematüre bebeklerde patent duktus arteriozusun (PDA) farmakolojik tedavisinde kullanılan etkili bir ajandır. Bu çalışmada PDA tanısı konulan ve farmakolojik kapatma tedavisi için intravenöz bolus tedavisi (İVBT) ve sürekli intravenöz infüzyon tedavisi (SİVİT) şeklinde ibuprofen verilen hastalarda iki farklı tedavi yönteminin etkinlik ve komplikasyonları karşılaştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma hastanemiz Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde, 2015-2018 yılları arasında yatmış olan 34. gestasyon haftasından önce doğmuş 64 preterm bebekle gerçekleştirildi. Hastaların demografik özellikleri, klinik bulguları, tedaviye bağlı komplikasyonlar ve tedaviye yanıtları değerlendirildi.
BULGULAR: Olguların % 48,4’ine (n=31) İVBT, %51,6’sına (n=33) SİVİT yöntemleriyle standart dozda (10/5/5 mg/kg) ibuprofen tedavisi verildi. Tedavi öncesi ve sonrası PDA kapanması üzerine etki ve ilacın yan etkileri karşılaştırıldı. SİVİT verilen 6 hastada (%18.2) beslenme intoleransı gelişmiş olup hiçbirinde evre 3 nekrotizan enterokolit (NEK) olmadı. İVBT verilen grupta is 15 hastada (%48.4) beslenme intoleransı, 3 hastada (%9.7) evre 3 NEK gelişti. İVBT alan hastaların 3’ünde (%9.7) cerrahi ligasyon ihtiyacı oldu. SİVİT alan hiçbir hastada cerrahi ligasyon ihtiyacı olmadı. İki grup arasında oligüri, renal yetmezlik, hiponatremi, kanama diyatezi gibi yan etkiler ile mortalite, hastanede kalış süresi ve periventriküler kanama açısından anlamlı fark saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: nmelidir.PDA’nın kapatılmasında farmakolojik tedavi olarak kullanılan ibuprofenin SİVİT şeklinde uygulandığında İVBT’ne göre beslenme intoleransı ve NEK gelişme riskininin daha az olduğunu tespit ettik. Bu bulgular daha büyük olgu grupları ile tekrar incelenmelidir.
INTRODUCTION: Ibuprofen (IBU) is an effective agent for the pharmacological treatment of patent ductus arteriosus (PDA) in premature infants. In this study, we compared the efficacy and complications of intravenous bolus therapy (IVBT) and continuous intravenous infusion therapy (CIVIT) for the treatment of PDA.
METHODS: The study was conducted with 64 preterm infants in neonatal intensive care unit with gestational age <34 weeks between 2015 and 2018. Demographic characteristics, clinical findings, complications, and response to treatment were evaluated.
RESULTS: IBU treatment with a standard dose (10/5/5 mg/kg) was given as IVBT in 48.4% (n=31) of the patients and as CIVIT 51.6% (n=33) of the patients. The efficacy and the side effects of the treatment modalities were compared. In CIVIT group, feeding intolerance was found in 6 patients (18.2%) and none of them had Stage 3 necrotizing enterocolitis (NEC). In the IVBT group, 15 patients (48.4%) had feeding intolerance and 3 patients (9.7%) had Stage 3 NEC. Surgical ligation was needed in 3 (9.7%) patients who received IVBT. There was no need for surgical ligation in patients who received CIVIT. No significant difference was found between two groups in terms of mortality, hospital stay, periventricular hemorrhage, and side effects such as oliguria, renal insufficiency, hyponatremia, and bleeding diathesis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: When IBU is used as CIVIT for the pharmacological treatment of PDA, we found that the risk of developing feeding intolerance and NEC is less than IVBT. These results should be studied with larger sample sizes.

16.
National Comprehensive Cancer Network Kriterleri Kullanılarak Pankreatik Adeno-Karsinomun Rezeke Edilbilirliğinin Bilgisayarlı Tomografi İle Tahmini
Computed Tomography Prediction of Resectability of Pancreatic Adenocarcinoma Using National Comprehensive Cancer Network Criteria
Levent Soydan, Mehmet Torun, Ceren Karabiber Deveci, Turgay Oner, Kamil Canpolat, Umut Kına, Ismail Ege Subaşı
doi: 10.14744/hnhj.2021.05668  Sayfalar 189 - 196
GİRİŞ ve AMAÇ: NCCN kriterleri kullanarak pankreas adenokarsinomunun rezektabilitesini belirlemede BT'nin tanısal doğruluğunu değerlendirdik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İki radyolog, 2018-20120 yılları arasında ameliyat edilen metastatik olmayan pankreas adenokarsinomlu 36 hastanın abdominal BT görüntülerini retrospektif olarak inceledi. BT bulgularına göre NCCN rezektabilite kriterleri kullanılarak 6 hasta rezektabl, 7 hasta sınırda rezektabl ve 23 hasta rezeke edilebilir olarak rapor edildi. Negatif rezeksiyon marjı (R0) için pozitif prediktif değerler, postoperatif histopatolojik raporlar referans standartlar olarak kullanılarak BT ile değerlendirildi.
BULGULAR: Cerrahiye giden 36 hastada R0 rezeksiyon oranları rezektabl, borderline rezektabl ve rezeke edilemeyen hastalık için sırasıyla% 83 (5/6),% 71 (5/7) ve% 60 (14/23) idi (P <.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: BT, R0 rezeksiyon olasılığı ile cerrahiden fayda görebilecek pankreas kanserli hastaları tanımlamak için kullanılabilir. Çalışma sonuçlarımız, NCCN kılavuzlarının kullanılmasıyla CT'nin R0 rezeksiyonunu tahmin etmek için tanısal doğruluğunun geliştirilebileceğini gösterdi.
INTRODUCTION: We evaluated the diagnostic accuracy of computed tomography (CT) in determining resectability of pancreatic adenocarcinoma using National Comprehensive Cancer Network (NCCN) Criteria.
METHODS: Two radiologists retrospectively reviewed abdominal CT images from 36 patients with non-metastatic pancreatic adenocarcinoma who were operated on between 2018 and 20120. Based on CT findings six patients were reported as resectable, seven patients as borderline resectable, and 23 patients as unresectable using NCCN criteria for resectability. Positive predictive values for negative resection margin (R0) were assessed for CT using post-operative histopathological reports as reference standards.
RESULTS: In 36 patients who preceded to surgery R0 resection rates were 83% (5 of 6), 71% (5 of 7), and 60% (14 of 23) for resectable, borderline resectable, and unresectable disease, respectively (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: CT can be used to identify patients with pancreatic cancer who can benefit from surgery with the possibility of R0 resection. Our study results showed that using NCCN guidelines the diagnostic accuracy of CT to predict R0 resection can be improved.

17.
Konstipasyon ve Diare Baskın İrritabl Bağırsak Sendromu için Rifaximin ve Trimebutin Maleat Tedavisinin Karşılaştırılması
Comparison of Rifaximin and Trimebutin Maleate Treatment for Irritable Bowel Syndrome with Constipation and Diarrhea
Bilge Örmeci Baş
doi: 10.14744/hnhj.2019.20438  Sayfalar 197 - 203
GİRİŞ ve AMAÇ: GİRİŞ ve AMAÇ: İrritabl bağırsak sendromu (İBS), altında organik patoloji olmadan karın ağrısı, gaz ve bağırsak alışkanlıklarında değişiklikle karakterize fonksiyonel bir gastrointestinal hastalıktır. Kabızlık baskın, ishal baskın ve karışık olmak üzere üç türe ayrılır. Rifaximin, bağırsaktaki florayı etkileyerek İBS semptomlarını iyileştirebileceği düşünülen bir antibiyotiktir. Bu çalışmada amaç Rifaximin tedavisinin diare ve konstipasyon ağırlıklı İBS hastalarında Trimebutin Maleat tedavisine üstün olup olmadığını göstermektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmada hastalar konstipasyon ve diare ağırlıklı İBS olarak iki grupta incelendi. Ayrıca her bir grup Trimebutin Maleat ve rifaximin tedavisi olarak alt gruplara ayrıldı. Rifaximin grubuna ilaç 200 mg, 3x2, 15 gün süreyle verildi. Trimebutin Maleat grubunda yaşam tarzı değişiklikleri ve Trimebutin Maleat 200 mg 3x1 verildi. Tedavi bitiminde ve 20 gün sonra hastalar tekrar değerlendirildi.
BULGULAR: Toplam 179 hasta incelendi. İBS semptomları; şişkinlik, karın ağrısı, dışkı şekli; açısından bakıldığında tedavi süresünce her iki tedavinin etkin olduğu ancak tedavi bitiminden 20 gün sonra Rifaximin tedavisinin Trimebutin Maleat tedavisine kıyasla daha etkin olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Rifaximin kullanımı hem diare hem de konstipasyon ağırlıklı İBS hastalarında Trimebutin Maleat tedavisine göre uzun dönemde anlamlı düzelme sağlamaktadır.
INTRODUCTION: Irritable bowel syndrome (IBS) is a functional gastrointestinal disease with changes in bowel habits, abdominal pain, and gas without any organic pathology. IBS is divided into three types as constipation – IBS (IBS-C), diarrhea – IBS (IBS-D), and mixed. Rifaximin is an antibiotic that improves IBS symptoms by improving the flora in the intestine. The aim of the study was to determine whether the treatment of rifaximin is superior to treatment.
METHODS: This study performed retrospectively and patients were divided into two groups as IBS-C and IBS-D. Each group was divided into two groups as rifaximin and Trimebutin Maleate treatment. Rifaximin at a dose of 200 mg, 3×2 daily for 15 days. Trimebutin Maleate group includes lifestyle modification and Trimebutin Maleate 200 mg 3×1. At the end of the treatment and after 20 days, the patients were re-evaluated.
RESULTS: A total of 179 subjects had examined. In terms of IBS symptoms; bloating, abdominal pain, and stool consistency, both treatments are effective as long as patients continue treatment; however, 20 days after the end of the treatment, rifaximin treatment was found to be more effective than trimebutin maleate treatment.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The use of rifaximin provides significant long-term improvement in both diarrhea and constipation IBS patients compared to Trimebutin Maleate treatment.

18.
Lokal İleri Kolorektal Kanserlerde Multivisseral Organ Rezeksiyonları: Morbidite ve Mortalite
Multivisceral Resections for Locally Advanced Colorectal Cancer: Morbidity and Mortality
Ali Sürmelioğlu, Metin Tilki, Gülten Çiçek Okuyan
doi: 10.14744/hnhj.2021.66588  Sayfalar 204 - 208
GİRİŞ ve AMAÇ: Lokal ileri kolorektal kanserlerde komşu organ invazyonu durumunda multivisseral organ rezeksiyonları önerilmektedir. Bu çalışmadaki amacımız multivisseral organ rezeksiyonları yapılan kolorektal kanser hastalarının kısa dönemdeki sonuçlarını değerlendirmek, morbidite ve mortalite üzerine olan etkilerini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya küratif amaçla ameliyat edilen kolorektal kanserli hastalar alınmıştır. Hastalar multivisseral rezeksiyon grubu (MRG) ve standart rezeksiyon grubu (SRG) olarak ikiye ayrıldı. Bu iki grup; hastaların demografik özellikleri, tümör lokalizasyonları, ameliyat süreleri ve kanama miktarı, hastanede kalış süresi, postoperatif morbidite ve mortalite açısından karşılaştırıldı. İstatistiksel değerlendirmeler Mann-Whitney U ve Chi-Square testleri ile yapıldı.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 316 hastanın 32’si (%10.1)MRG’da 284’ü (%89.9) SRG’da yer aldı. Erkek/kadın oranı, komorbid hastalık varlığı, tümör lokalizasyonları her iki grupda benzerdi. Ayrıca hastanede kalış süreleri açısından fark yoktu (MRG: 8.4 ± 4.2 gün, SRG: 8.2 ± 6.2 gün). Operasyon süreleri MRG’da daha uzun (MRG: 221 ± 62.3 dk. SRG: 181 ± 70.1 dk.), kanama miktarı [(MRG: 180 (50-410) cc, SRG: 150 (40-390) cc] daha fazla ve istatistiksel olarak anlamlıydı (sırasıyla p<0.001 ve p<0.001). Her iki grup arasında morbidite (MRG: %21.8, SRG: %20.8) ve mortalite (MRG: %3.1, SRG: %3.5) açısından fark yoktu. MRG’da histopatolojik olarak gerçek organ invazyonu (T4) saptanan hasta sayısı 17 (%53.1) idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kolorektal kanserlerde multivisseral organ rezeksiyonları deneyimli merkezlerde kabul edilebilir morbidite ve mortalite ile uygulanabilir.
INTRODUCTION: Multivisceral organ resection is recommended in patients with locally advanced colorectal cancer. The aim of this study was to determine the influence of additional organ resection on morbidity and mortality on short term.
METHODS: Patients who underwent curative resection for colorectal cancer were included in the study. They were divided into two groups as multivisceral resection groups (MRGs) and standard resection groups (SRGs). The patients were compared in terms of demographics, tumor localization, operation time, blood loss, length of hospital stay, and post-operative morbidity and mortality. In statistical analysis, Mann–Whitney U and chi-square tests were used.
RESULTS: Thirty-two (10.1%) of 316 patients were in the MRG and 284 (89.9%) in the SRG. Male/female ratio, presence of comorbid diseases, and tumor localization were similar in the groups. Hospital stay (8.4±4.2 vs. 8.2±6.2 days) was also similar. Operation time (221±62.3 vs. 181±70.1 min) was longer and blood loss (180 [50–410] cc vs. 150 [40–390] cc) was significantly higher in the MRG (p<0.001 and p<0.001, respectively). There was no statistically significant difference with regard to morbidity (21.8% vs. 20.8%) and mortality (3.1% vs. 3.5%). In the MRG, histopathologically confirmed tumoral invasion (T4) was detected in 17 (53.1%) patients for whom multiorgan resection was performed.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Multiorgan resections can be performed with acceptable morbidity and mortality in specialized centers.

19.
Aile Hekimliği Uygulamasının Birinci Basamak Sağlık Hizmetlerine Etkisi: Kuzeydoğu Anadolu Bölgesi Değerlendirmesi
The Effect of Family Medicine Implementation on Primary Health Care Services: Northeast Anatolia Region Evaluation
Hasan Bağcı, Memet Taşkın Egici, Dilek Öztaş, Mehmet Ziya Gençer, Gözde Nizamoğlu Mercan
doi: 10.14744/hnhj.2020.98215  Sayfalar 209 - 216
GİRİŞ ve AMAÇ: Türkiye'nin Doğu bölgesi, coğrafi yapısı ve sağlık insan gücü istihdamının sürekli kılınmasındaki güçlükler nedeniyle sağlık hizmet sunumunda zorluklarla karşı karşıyadır. Bu çalışmada Aile hekimliği (AH) uygulamasının, Kuzeydoğu Anadolu Bölgesi’ ndeki birinci basamak sağlık hizmet (BBSH) parametreleri üzerine etkileri ve dönemsel değişimler incelenerek bölgenin sağlık düzeyine katkısının ölçülmesi amaçlanmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kesitsel tanımlayıcı retrospektif çalışmada İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırması (İBBS) kapsamında KAB ’nin illerinin açık kaynaklardan elde edilen 2008-2016 yılları arasındaki temel sağlık verileri karşılaştırılmaktadır. Hesaplamalarda Microsoft Excel 2016 programı kullanılmıştır.
BULGULAR: Bölgede BBSH’ ne erişim kolaylaşmış, 2018 yılında 2008 yılına göre; hekim sayısında %26,3 ve hemşire-ebe sayısında %24,6, birinci basamağa başvuru sayısında ise %42 oranında artış olmuştur. Aktif çalışan aile hekimi başına düşen nüfus Türkiye’de 3.405 iken Kuzeydoğu Anadolu Bölgesi 3.252 kişi olmuştur. İzlemlerde yüksek artışlar gerçekleşmiş, gebe izleminde %45, lohusa izleminde %166, bebek başına ortalama izlemde %57, çocuk başına ortalama izlemde %29 oranında artış olmuştur. Anne ölüm oranı 2008 yılında Türkiye’de yüz bin canlı doğumda 19,4 iken KAB’ da 22,9; 2018 yılında ise bu oran Türkiye’de 13,6, bölgede ise 24 olarak saptanmıştır. Ülke ortalamasına göre anne ölüm oranlarının 2008 öncesine göre önemli azalma göstermesine ve yaklaşık olarak aynı oran korunmasına rağmen ülke ortalamasına göre hala yüksek olması dikkat çekmektedir. Bölgede bebek ölüm hızı 2008 yılında binde 17,8 iken %40 azalmayla 10,6 ya inmiştir. Beşli Karma Aşı (DaBT+IPA+Hib) oranı 2002 yılında %74; 2008 yılında %96 olarak saptanmış ve AH uygulamasının yaygınlaştığı 2010 yılında %100 oranıyla Türkiye ortalamasının üzerine çıkılmış, 2018 yılındaysa bu oran %93’e olarak gerçekleşmiş, Kızamık, Kızamıkçık ve Kabakulak (KKK) aşılama hızı da %6 azalmıştır. Sağlığa erişim ve parametrelerdeki genel iyileşmenin aksine aşılama oranlarındaki gerilemede coğrafi zorluklar, sağlık çalışanı ve yönetici devir hızının yüksek olması ve aile hekimliği öncesinde kesin kayda dayanmayan tahmini hedef nüfus belirlenmesi rol oynamış olabilir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sağlıkta yapılan iyileştirmeler ve sonrasında başlatılan AH uygulamasıyla hizmet entegrasyonunun sağlanması, sağlık personelinin dengeli istihdamı sonucunda sağlık hizmetlerine erişim ve temel sağlık göstergelerinin yükseltilmesi açısından genel olarak olumlu sonuçlar alındığı görülmektedir. Bölgede anne ölümleri ve bağışıklama konusunda daha dikkatli olunmalıdır. BBSH bakım kalitesinin sürdürülebilirliği açısından AH başına düşen nüfus azaltılmalı, uzmanlaşmaya ağırlık verilmeli; kronik hastalıkların erken teşhisi ve yönetimine imkân veren bir yapıda, birinci basamakta farklı disiplinleri bir araya getiren bütünleşik sağlık bakım modelleriyle aile hekimliği desteklenmelidir. Yaklaşık 15 yıldır ülkemizde uygulanan Aile hekimliği uygulaması sürekli iyileştirmelerle ihtiyaçlara göre güncellendiği taktirde ülkemiz sağlığı ile ilgili olarak geleceğe dair umut vermektedir.
INTRODUCTION: Eastern region of Turkey faces challenges in the provision of health-care services due to insufficient human resources and geographical difficulties. In our study, periodic changes and effects of family medicine (FM) practice on the parameters of first step health-care of Northeast Anatolia Region (NAR) are examined.
METHODS: In the descriptive and cross-sectional retrospective study, basic health data of NAR obtained from open sources between 2008 and 2018 were compared within the scope of Nomenclature of Territorial Units for Statistics. Microsoft Excel 2016 was used for calculations.
RESULTS: In the region, access to Primary Health-Care (PHC) got easier, the number of doctors and nurses-midwives rose by 24.6% and the number of applications for PHC increased by 42% in 2018 compared to 2008. In Turkey, while the average per capita population of 3405 family physicians, the NAR’s population has been in the family physician per 3252 people as top average. The monitoring numbers recorded even higher increases with a 45% increase in pregnancy monitoring, 166% rises in post-puerperal monitoring, 57% growth in average monitoring per baby, and an average increase of 29% in monitoring per child were recorded. Whereas maternal death rate was 22.9 in the region for every one hundred thousand births versus a countrywide average of 19.4 in 2008, these rates were recorded as 24.9 and 13.6, respectively, in 2018. It could be argued that maternal rates fell by one third compared to 2006 and the approximately same rate was maintained between 2008 and 2018 but it was higher than the average of Turkey. Compared to 2008, the infant mortality rate in the region was 17.8 per thousand live births, but decreased by 40% and fell to 10.6. While the rate of Quinary Composit Vaccination (DaBT+IPA+Hib) was 74% in 2002, it was observed as 96% in 2008 and exceeded the Turkey average with 100% in 2010 when FM practice became widespread, this rate fell back down to 93% in 2018. The pace of Measles, Rubella, and Parotitis vaccination pace slowed by 6% as well. Fall in vaccination rates contrary to the general improvement in parameters could be attributed to vaccination reluctances, administrative changes, geographical difficulties, the high turnover rate among the health professionals, and difficulty to detect the target population before FM Practice.
DISCUSSION AND CONCLUSION: With improvements in health-care followed by FM practice, generally positive results were recorded in terms of service integration, access to protective health-care thanks to the balanced distribution of health personnel, and raising the basic health level indicators. More attention should be paid to maternal mortality and immunization in the region. To the sustainability of quality of care in PHC, population per FM should be reduced, specialization should be prioritized, and FM should be supported with integrated health-care models that unite various disciplines at the first step enabling early diagnosis and management of chronic diseases and disease management. If the FM system which is implemented for almost 15 years in our country is continuously updated according to needs, promising signs for the health of our nation could be expected for the future.

20.
Karaciğer Kitlesel Lezyonlarında Sitolojik Ayırıcı Tanı Kriterleri
Cytological Differential Diagnosis Criteria of Liver Masses
Davut Şahin
doi: 10.14744/hnhj.2019.22599  Sayfalar 217 - 222
GİRİŞ ve AMAÇ: Karaciğer kitlelerinin tanısında önemli olan sitolojik özellikleri belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma beş yıllık dönemde XXX Hastanesinde ince iğne aspirasyon biyopsisi ile tanı verilen 137 vaka ile retrospektif olarak yapıldı. Vakaların tüm preperatları tekrar incelendi. Sonuçlar Step Wise Logistic Regression Analysis yöntemi ile değerlendirildi.
BULGULAR: Hepatosellüler karsinom ile metastaz ayırıcı tanısında; monoton atipi, atipik hepatositik çıplak nükleuslar, nüklus sitoplazma oranı artışı ve hepatositik morfolojinin belirleyici önemde olduğu görüldü. Hepatosellüler karsinom ile benign hepatik lezyonların ayırıcı tanısında nükleus sitoplazma oranı artışı ve safra duktus epitel hücresi olmayışı belirleyici önemdeydi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sitomorfolojik özelliklerin yeterli olduğu vakalarda karaciğer lezyonlarının sitolojik tanısı zor değildir. Karaciğer sitolojisinde benign kitleler ile hepatosellüler karsinom ayrıcı tanısında sitolojinin etkinliği sınırlı olmakla birlikte hücre bloğuna immunhistokimya uygulanması ile bu ayrım yapılabilir. Sitopatolojik tanı radyolojik ve biyokimyasal sonuçlar ile konfirme edilmelidir.
INTRODUCTION: The objective of the study was to determine the critical diagnostic cytological features of the liver masses.
METHODS: This retrospective study was conducted with 137 fine needle aspiration biopsies diagnosed in a 5-year period in Haydarpaşa Numune Hospital. All the glass slides of the cases were re-evaluated and 11 cytomorphologic features were investigated in each case. The results were evaluated by Stepwise Logistic Regression Analysis method.
RESULTS: Monotonous atypia, atypical hepatocytic naked nuclei, increased nucleus/cytoplasm (N/C) ratio, and hepatocytic morphology were critical for differential diagnosis of hepatocellular carcinoma (HCC) and metastasis. Increase N/C ratio and the absence of bile duct epithelial cells were critically important for differential diagnosis of HCC from benign liver mass.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Cytological diagnosis of liver mass is not difficult in cases where cytomorphological features are sufficient. The efficacy of cytology in the differentiation of benign liver masses from HCC is limited. This can be achieved by performing immunohistochemistry to the cell block. Cytopathologic diagnosis should be confirmed with radiological and biochemical results.

21.
Gebelik Dönemindeki İntihar Girişimlerinin Klinik Karakteristik Özellikleri
Clinical Characteristics of Suicide Attempts During Pregnancy
Nihat Müjdat Hökenek, Hidayet Ece Arat Çelik, Davut Tekyol, İbrahim Aydın, Gökhan Eyüpoğlu
doi: 10.14744/hnhj.2020.52296  Sayfalar 223 - 226
GİRİŞ ve AMAÇ: İntihar, gebelikte ve postpartum dönemde kadın ölümlerinin en önemli nedenlerinden biridir. Bu çalışmanın amacı, gebelikte intihar girişimi nedeniyle acil servise başvuran hastaların sosyo demografik ve klinik özelliklerini incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma retrospektif bir çalışmadır. Çalışmaya Ocak 2009-Aralık 2019 tarihleri arasında intihar girişimi nedeniyle acil servise başvuran 18-50 yaş arası gebe hastalar (n = 46) dahil edildi.
BULGULAR: Gebelerin ortalama yaşı 27.74 (SS = 5.99) saptandı. En sık intihar girişimleri gebeliğin 15. haftasında idi. Gebeler en çok ilk trimesterde (% 52,2) intihar girişiminde bulunmuştur. İntihar için en sık kullanılan yöntem aşırı doz ilaç alımı (% 80.4), bunu toksik maddelere maruz kalma (% 10.9), yüksekten atlama (% 4.3) ve kendine zarar verme (% 4.3) izlemiştir. Gebelerin %15,2'sinin geçmişte intihar girişiminde bulundukları tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İntihar, önlenebilir bir psikiyatrik durumdur. İntihar girişimi gebeliğin rutin takiplerinde mevcut ruh sağlığı ve geçmiş psikiyatrik öyküsü sorgulanarak önlenebilir.
INTRODUCTION: Suicide is one of the most important causes of female deaths during pregnancy and postpartum period. The aim of this study is to examine the sociodemographic and clinical characteristics of patients who applied to the emergency department for suicide attempts during pregnancy.
METHODS: This is a retrospective study. Pregnant patients (n=46), between the ages of 18 and 50, admitted to the emergency department for suicide attempt between January 2009 and December 2019 were included in the study.
RESULTS: The mean age of the pregnant was 27.74 (SD=5.99). The most common suicide attempts were in the 15th week of gestation. Pregnant mostly attempted suicide in the 1st trimester (52.2%). The most commonly used method for suicide was overdose medication (80.4%). This was followed by exposure to toxic substances (10.9%), jumping from high (4.3%), and self-injury (4.3%). About 37% of the pregnant had a psychiatric history and used psychiatric drugs. About 15.2% of the pregnant had a past suicide attempt.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Suicide is a preventable psychiatric situation. It can be prevented in pregnant by asking for their current mental health and psychiatric history during early pregnancy assessments.

22.
STEMI'de hastane içi mortalite tahmini: TIMI risk endeksinin rolü nedir?
Prediction of In-Hospital Mortality in ST-Segment Elevation Myocardial Infarction: What is the Role of Thrombolysis in Myocardial Infarction Risk Index?
Burcu Genç Yavuz, Mustafa Ahmet Afacan, İsmail Tayfur, Can Yucel Karabay, Mehmet Koşargelir, Özlem Tataroğlu, Onur Incealtın, Davut Tekyol
doi: 10.14744/hnhj.2020.10693  Sayfalar 227 - 233
GİRİŞ ve AMAÇ: Miyokard infarktüsünde tromboliz (TIMI) risk indeksi koroner arter hastalığı olan hastalarda prognozu öngörmek için geliştirilmiştir. Bu çalışmada, TIMI risk indeksinin ST segment yükselmeli miyokard infarktüslü (STEMI) hastalarda acil serviste hesaplanarak girişimsel bir merkeze yönlendirilmesinin prognostik değerini değerlendirdik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada TIMI risk indeksinin hastane içi mortalite tahmininde etkinliğini primer perkütan koroner girişim (PPCI) ile tedavi edilen STEMI'li 944 hasta üzerinde retrospektif olarak değerlendirdik. Çalışmamızda hastalar hastane içi mortalite varlığına göre iki gruba ayrılarak temel özellikler bu gruplar arasında karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Çalışmamızda Hastane içi mortaliteyi öngörmede çok değişkenli regresyon analizi sonuçlarına göre, TIMI risk indeksi (OR: 5,75;% 95 güven aralığı CI: 2,09–15,8; p = 0,0007) bağımsız bir belirleyici olarak tespit edilmiştir. Hastane içi mortaliteyi tahmin etmek için TIMI risk endeksinin en iyi kesme değerinin 29,3% olduğunu; 80,7% duyarlılık ve 79,1% özgüllük ile ROC analizi göstermiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız acil serviste hesaplanan TIMI risk endeksi değerinin, STEMI hastalarında hastane içi mortalite için bağımsız bir prognostik faktör olduğunu göstermiştir.
INTRODUCTION: Thrombolysis in myocardial infarction (TIMI) risk index has been developed to predict the prognosis in patients with coronary artery disease. In this study, we evaluated the prognostic value of TIMI risk index in patients with ST-segment elevation myocardial infarction (STEMI) when TIMI risk index was calculated in the emergency department (ED) and patients were referred to an interventional center.
METHODS: In this retrospective analysis, we evaluated the in-hospital mortality prognostic impact of TIMI risk index on 944 patients with STEMI treated with primary percutaneous coronary intervention. Patients were divided into two groups according to the presence of in-hospital mortality and the baseline features were compared between these groups. Multivariate analysis was implemented to detect independent predictors of in-hospital mortality.
RESULTS: TIMI risk index was an independent predictor (OR: 5.75; 95% confidence interval: 2.09–15.8; p=0.0007) of in-hospital mortality besides Killip stage, chronic kidney disease, and total ischemic time according to the results of the multivariate regression analysis. ROC analysis showed that the best cutoff value of the TIMI risk index to predict in-hospital mortality was 29.3 with 79.1% sensitivity and 80.7% specificity.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study indicated that TIMI risk index calculated in the ED is an independent prognostic factor for in-hospital mortality in patients with STEMI.

DERLEME
23.
Pnömokonyozun Değerlendirilmesinde Yüksek Çözünürlüklü Bilgisayarlı Tomografinin Rolü
The Role of High-Resolution Computed Tomography in the Evaluation of Pneumoconiosis
Levent Soydan
doi: 10.14744/hnhj.2020.23590  Sayfalar 234 - 240
Belirli mesleksel ortamlarda toz, zararlı maddeler ya da dumanın solunması, maruz kalan çalışanlarda akciğer hasarına neden olabilir. Pnömokonyozların tanınması, hastalık durumunun hem tedavisi hem de önlenmesi açısından önemlidir. Pnömokonyozlar akciğer grafisi ile tespit edilebilmesine rağmen, Yüksek Çözünürlüklü Bilgisayarlı Tomografi’nin (YÇBT) maruziyet hikayesi ve klinik özelliklerle birlikte kullanımı, akciğer parankimal yapıyı daha iyi gösterebilmesi sayesinde spesifik bir tanıya ulaşmayı ya da en azından ayırıcı tanıyı daraltmayı sağlar. Bu araştırmada mesleksel akciğer hastalıklarının ortak YÇBT görünümleri derlenmiştir.
Inhalation of dust, noxious agents, or fume in certain occupational environments may cause pulmonary damage in exposed workers. Recognition of these pneumoconiosis is important both for treatment and prevention of the disease condition. Although may pneumoconiosis may be detected by chest X-ray, the use of high-resolution computed tomography (HRCT) combined with exposure history and clinical features allows to reach to a specific diagnosis or at least to narrow the differential diagnosis thanks to its ability to demonstrate lung parenchymal architecture in a superior way. In this article, we review the common HRCT appearances of a spectrum of occupational lung diseases.

OLGU SUNUMU
24.
Özgül Olmayan Bulgularla Prezante Olan Bir Tüberküloz Menenjit Olgusu
A Case of Tuberculous Meningitis Presenting with Non-Specific Findings
Erkan Yetmiş, Zehra Esra Önal, Çağatay Nuhoğlu
doi: 10.14744/hnhj.2019.79553  Sayfalar 241 - 244
Tüberküloz hem gelişmekte hem de gelişmiş ülkelerde halen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Ekstrapulmoner tüberküloz, çocuk hastalarda ayırıcı tanıda akılda tutulmalı, maligniteler dahil birçok tabloyu taklit edebileceği unutulmamalıdır. Akciğer dışı tüberküloz enfeksiyonlarının en öldürücü formu tüberküloz menenjiti’dir. Tüberküloz Menenjitin’de erken tanı ve tedaviyle mortalite ve morbidite oranları azalmaktadır.
Tuberculosis (TB) is still a major public health problem in developing and developed countries. Extrapulmonary TB (EPTB) may mimic malignancies and many other diseases, and it should be kept in mind in the differential diagnosis. Tuberculous meningitis (TM) has high mortality and morbidity rates among EPTB forms. Mortality and morbidity rates are reduced by early diagnosis and treatment in TM.

LookUs & Online Makale