ISSN: 2630-5720

Quick Search




: 53 (1)

Volume: 53  Issue: 1 - 2013

RESEARCH ARTICLE
1.The Problems And Solution Proposals Regarding Purchase, Storage And Use Of The Orthopaedic Medical Supplies In The Hospitals
Aygül Yanık, Mücahit Görgeç
Pages 1 - 11
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırma; hastanelerde ortopedik tıbbi malzemelerin satın alınması, depolanması ve klinikte kullanılması aşamalarında yaşanan sorunları belirlemek, çözüm önerilerini ortaya koymak ve ortopedik malzemelere odaklanmanın nedenlerini belirlemek amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmada yüzyüze görüşme ile çalışmacılar tarafından hazırlanan anket yöntemi kullanılmış ve 2011 yılında uygulanmıştır. Araştırmada tesadüfi örnekleme yöntemi seçilmiş ve anketi eksiksiz yanıtlayan 181 kişi örneklem olarak belirlenmiştir. Eksik doldurulan 9 anket değerlendirmeye alınmamıştır. Ankette beşli Likert ölçeği uygulanmış ve anketin değerlendirilmesinde SPSS 15,0 istatistik yazılımı kullanılmıtır.
BULGULAR: Araştırma kapsamına; ortopedi ve travmatoloji hekimleri ve satınalma ile depo sorumluları dahil edilmiştir. Asistanlar kapsam dışında bırakılmıştır. Anketi, araştırma konusunda deneyimli yetkililerin doldurması sağlanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Genel olarak ortopedik malzemelerin klinikte kullanılması aşamasında %72.4, satın alınması aşamasında %66.9 ve depolanması aşaması nda %52.5 oranında sorun yaşandığı belirlenmiştir. Bu sorunlara yönelik farklı çözüm önerileri tespit edilmiştir. Ortopedik tıbbi malzemelere odaklanmanın en önemli nedeni, hizmet kalitesini arttırmak olarak belirlenmiştir. Araştırmanın üst yönetimin ortopedik tıbbi malzemelerle ilgili yönetsel kararlarında destekleyici olacağı varsayılmaktadır.
INTRODUCTION: This research was carried out to determine the problems regarding purchase, storage and use of the orthopedic medical supplies in clinic, to put forward the proposed solutions and to specify the reasons for focusing on orthopaedic materials.
METHODS: In this study, face to face interviews and the survey prepared by the researchers were used and implemented in 2011. The random sampling method was applied and 181 individuals responded to the survey completely were identified as a sample.
RESULTS: 9 incomplete surveys were not assessed. In the survey, five point likert scale was applied and the survey was evaluated by the help of the SPSS 15,0 statistical software. Orthopedic and traumatology physicians along with purchasing and warehouse managers were included in the scope of the research. However, physician assistances were excluded from the scope.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The survey has been filled out by officials with experienced in research. In general, it is identified that people encountered with the problems during the usage of orthopaedic materials in the clinic by the rate of 72.4%, and during purchasing and storage stages by the rates of 66.9% and 52.5%, respectively. Different solutions for these problems have been identified. The most important reason for focusing on orthopaedic medical devices is to improve the quality of service. This research is assumed to be supportive of managerial decisions regarding top management of orthopaedic medical supplies.

2.Head Elevation In Intensive Care Unit
Cüneyt Saltürk, Nalan Adıgüzel, Gökay Güngör, Suat Solmaz, Raziye Sancar, Necla Örnek, Rüya Evin, Özlem Moçin, Merih Balcı, Semra Batı Kutlu, Zuhal Karakurt
Pages 12 - 15
GİRİŞ ve AMAÇ: Yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) yatak başı yükseltme ventilatör ilişkili pnömoniden (VİP) korunmak için kolay ve etkili yöntemdir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda YBܒnde bu uygulamanın her gün hatırlatılmasının uygulamaya katkısı olup olmadığını araştırmayı amaçladık.
BULGULAR: İleriye dönük kohort çalışma 22 yataklı göğüs hastalıkları YBܒde Aralık 2010 ve Ocak 2011 de yapıldı. Çalışma yürütücüleri dışında ünitedeki diğer çalışanların gözleme dayalı çalışmadan haberi yoktu. Aralık ayında her gün sabah 08: 00 de ve akşam 17: 00 de 22 YBÜ yatağı için hasta başlarının 30–45 derecede veya düz olup olmadıkları kayıt edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ocak ayında her gün yatak sorumlu hemşirelerine yatak başı yükseltmesi söylendi ve 08: 00 ve 17: 00? de yatak başı durumu tekrar kayıt edildi. Enfeksiyon hemşiresi her iki ayda VİP olgularını kayıt etti. Aralık ayında 1 hastada VİP gelişti ve 12. gün yaşamını yitirdi. Ocak 2011 de 3 VİP, 1 aspirasyon pnömonisi ve 4 hasta toplam 64 gün YBÜ de yatırıldı, 1 hasta yaşamını yitirdi. YBܒlerinde yatak başı yükseltilmesi gereği her gün, belli saatlerde, nöbet şifti değişiminde hatırlatılması uygun olmayan yatak baş pozisyon sayılarını azaltır. Bu yöntem YBÜ kalış gününü kısaltır, ülke gelirine katkı, enfeksiyona bağlı mortalitede azalma sağlar.
INTRODUCTION: Lifting head of bed is the easiest and most important way to prevent ventilator-associated pneumonia (VAP) in intensive care unit (ICU).
METHODS: In our study we investigated contribution of reminding this application.
RESULTS: Prospective study was done in 22 bed intensive care unit (ICU) during December 2010 and January 2011. None of the staff other than researchers were aware of this observational study. Every day during December 2010 at 8.00 a.m and 5.00 p.m 22 ICU bed head position were recorded whether their heads were 30-45 degrees elevated or horizantal.
DISCUSSION AND CONCLUSION: During January 2011, nurses responsible for beds were told to lift bed head positions and bed head positions were recorded again. Infection nurse noted aspiration or VAP cases every two months. Values were summarized with descriptive method. One patient had VAP and died 12th day of stay in December 2010 In January 2011; 3 VAP, 1 aspiration pneumonia were observed and they stayed total 64 days in ICU and one of these was died. Reminding of lifting bed head positions at certain hours, during shift changes reduce inappropriate bed head position. This method which is used in reducing the risk of VAP and aspiration pneumonia, shortens ICU stay, contribute country income, decrease aspiration related mortality.

3.Relationship Between Helicobacter Pylori Positivity Rate and Intestinal Metaplasia Ile in Şanlıurfa Region of Siverek
İlkay Tosun, Tuğrul Çakır
Pages 16 - 19
GİRİŞ ve AMAÇ: İntestinal metaplazinin Helicobacter pylori enfeksiyonu ile sıkı bir birliktelik gösterdiği, Helicobacter pylorinin intestinal metaplazi patogenezinde kolaylaştırıcı rol oynadığı birçok kaynakta bildirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmanın amacı Siverek bölgesindeki Helicobacter pylori sıklığını belirlemek ve intestinal metaplazi ile birlikteliğini saptamaktır.
BULGULAR: Toplam 157 olguya ait endoskopik biyopsi materyalini retrospektif olarak değerlendirdik.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Helicobacter pylori 69 (%43,9) hastada pozitif olarak saptandı. Helicobacter pylori earlığı ile intestinal metaplazi arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı.
INTRODUCTION: Concordence of intestinal metaplasia with Helicobacter pylori infection and the role of Helicobacter pylori in pathogenesis of intestinal metaplasia have been reported in many reviews.
METHODS: The aim of this study to evaluate the frequency of Helicobacter pylori and concordance of intestinal metaplasia in Siverek.
RESULTS: We evaluated totally 157 endoscopic biopsies retrospectively. H.pylori was found in 69 (%43.9) patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There is no a significantly relation between positivity of Helicobacter pylori and intestinal metaplasia.

4.Pathologic Correlation Of Mammographic-Sonographic Bi-Rads Scores
Mehmet Oğuzhan Ağaçlı, Zeynep Gamze Kılıçoğlu, Mehmet Masum Şimşek, Kaan Meriç, Naciye Kış, Fügen Vardar Aker, Hikmet Karagüllü
Pages 20 - 28
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, hastanemizde mamografi ve ultrasonografi ile tespit edilen ve sonrasında patolojik değerlendirilmesi yapılan lezyonların BI-RADS skorları ile patolojik sonuçlarının karşılaştırılması, her kategori için sensitivite, spesifisite, pozitif ve negatif prediktif de¤erlerin hesaplanması, bulguların literatür ile karşılaştırılması ve kliniğimizin performansının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza Mayıs 2008 ve Aralık 2010 tarihleri arasındaki 32 aylık dönemde, Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Radyoloji Kliniği mamografi ünitesine başvuran 9703 olgunun mamografi tetkikleri ve ek olarak yapılan ultrasonografileri dahil edildi. Bu incelemeler ile tespit edilen ve sonras›nda kliniğimizde biyopsi uygulanan ya da hastanemizde opere edilen lezyonların patolojik sonuçları ile BI-RADS skorları karşılaştırıldı.
BULGULAR: Patolojik tanı verilen toplam 419 hastadan kategori 1, 2, 3 grubunda yer alanlar benign yani hastalık açısından radyolojik olarak negatif kabul edildi. Benzer şekilde kategori 4 ve 5 grubunda yer alanlar ise radyolojik olarak malign yani pozitif kabul edildi. Kategori 1, 2 veya 3 grubunda yer alan toplam 175 hastadan 169’u benign, 6’sı malign idi. Kategori 4, 5 grubunda ise toplam 244 hastadan 136’sı benign, 108’i malign idi. Bu şekilde yapılan gruplamalar patoloji sonuçları ile karşılaştırılarak sensitivite, spesifisite, doğruluk, pozitif prediktif de¤er(PPD) ve negatif prediktif değer(NPD) hesaplandı. Kategori gruplaması için sensitivite % 94,5, spesifisite % 55,4, pozitif prediktif değer % 43,0, negatif prediktif değer % 95,6 olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda elde edilen sensitivite, spesifisite, pozitif prediktif değer ve negatif prediktif değerler literatürdeki benzer çalışmalar ile uyumlu bulunmuştur. Ayrıca çalışmamız sırasında, benign olarak kategorize edilmelerine karşın klinisyenlerin talebiyle çok sayıda hastaya yapılan biyopsilerin, beklendiği gibi benign sonuçlar verdiğini ve bu durumun zaman, emek ve maliyet artışına neden olduğunu gördük. Yani BI-RADS uygulamasının sadece radyoloji kliniği tarafından değil, meme hastalıklarının tanı ve tedavisinde rolü bulunan diğer dallara mensup hekimler tarafı ndan da benimsenmesinin yöntemin etkinliğini artıracağını düşündük.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to correlate the BI-RADS scores and histopathologic results of lesions detected by mammography and/or sonography in our clinic. Positive and negative predictive values, sensitivity and specificity for each category were also calculated and compared with the literature in order to evaluate quality of care in our department.
METHODS: 9703 patients referrring to the mammography department of Haydarpafla Numune Training and Research Hospital between May 2008 and December 2010 were included in the study. BI-RADS scores obtained with mammography and complementary sonography were compared with pathology findings, as determined by means of fine needle, core needle or excisional biopsies.
RESULTS: 419 lesions in 9703 patients received pathological evalution. BI-RADS category 1,2 and 3 were radiologically considered to be benign and those in category 4 or 5 malignant. Out of 175 lesions in category 1, 2 or 3, 169 were benign and 6 malignant; while out of 244 lesions in categoy 4 or 5, 136 lesions were benign and 108 were malignant. The respective sensitivity was calculated as 94.5 %, specificity as 55.4%, positive predictive value 43 % and negative predictive value 95.6 %.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The sensitivity, specificity, positive and negative predictive values calculated in our study were found to be consistent with those from other studies in the literature. However, a high number of biopsy procedures were carried out for lesions in the radiologically benign lesions on the request from other clinicians, revealing benign findings as expected. Thus integrating BIRADS lexicon into the daily practice, not only for radiologists but also for clinicians diagnosing and treating breast diseases, will contribute to the cost-effectiveness and improvement of patient care.

5.Features Of The Patients With Lung Abscess In Our Clinic
Murat Yalçınsoy, Sevinç Bilgin, Sinem Güngör, Bilgen Begüm Afşar, Belma Akbaba Bağcı, Esen Akka
Pages 29 - 34
GİRİŞ ve AMAÇ: Son yıllarda pnömoni tedavisinde erken ve etkili antibiyotiklerin kullanımı ile akciğer apselerin insidansı azalsa da, hala nadir olarak görülmektedir. Bu çalışmada, kliniğimizde nekrotizan akciğer enfeksiyonlarına bağlı, piyojenik bakterilerle oluşan, akciğer apsesi tanısı alan olguların etyolojik ve klinik özelliklerini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2002–2008 yılları arasında Süreyyapaşa Hastanesi 3. kliniğinde, 11 akciğer apseli ( K/E = 2/9, yaş ortalaması: 44( 23-65 yıl )) olgu geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: En yaygın risk faktörü pnömoni tedavisinin gecikmesi, diyabet ve yaştı (sırasıyla: n= 4, 3, 3). En sık semptom öksürük-balgam ve halsizlikti (sırasıyla: n=9, 6). Apselerin radyolojik yerleşiminde fark yoktu. Bakteriyolojik çalışmalar etkeni belirlemede yardımcı olmadı. Ayırıcı tanı ve bakteriyolojik örnekleme amacıyla bronkoskopi kullanıldı (n=9 ). Tedavide, genellikle 4 haftadan 4 aya kadar uzayan sürelerde, amoksisilin-sulbaktam ve/veya clindamisin kullanıldı. Tüm olgular klinik ve laboratuar olarak düzelirken; radyolojik olarak 5 olguda tam düzelme, 5 olguda sekelli düzelme görüldü. 1 olguda radyoloji aynı kaldı, cerrahi gerektiren vaka olmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak; kliniğimizde takip edilen akciğer apseli olgularda etkeni saptamada yetersiz kalınsa da ampirik tedavi ile başarılı sonuçlar alınmıştır.
INTRODUCTION: Although the incidence of abscess has decreased recently because of using effective antibiotic therapy, it has still observed rarely. Our aim in this study was to assessment clinical and etiologic features of lung abscess that was arouse from necrotizing lung infection due to pyogenic bacteria, in our clinic
METHODS: 11 in patients with lung abscess [F/M=2/9, mean age: 44 (23–65) years] were reviewed at Süreyyapasa Hospital in the 3rd Clinic from 2004 to 2008, retrospectively.
RESULTS: The most common predisposing factors included; delayed of pneumonia treatment, diabetes mellitus and age (respectively n=4,3,3). The most frequent symptoms were cough-sputum and weakness (respectively n =9,6). There were no differences in radiologic zones of lung abscess. Bacteriological examination was not confirm to ethology. Fiberoptic bronchoscopy was extremely used to differentiate diagnosis and bacteriological sampling (n=9). Antibiotics such as amoxicillin-sulbactame and/ or clindamisine have been used to treatment for a long period, usually four weeks to four months. While all cases were complete clinical and laboratory improvement; in five patients complete radiological improvements and other five of them recovered with radiologic sequel, one case was stable radiological feature and no patient had to be operated.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a conclusion; in patients with lung abscess which were follow up in our clinic were improved by empiric antibiotic treapy, although insufficient of detected of bacteriologic agents.

6.Knowledge Levelof Pregnants Living In Yozgat Province About The Effects Of Birth Type On Pelvic Floor
Mustafa Kara
Pages 35 - 38
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, Yozgat’ta yaşayan gebelerin normal vaginal doğum ve sezaryen seksiyonun pelvik taban sağlığı üzerine olan etkilerini anlama düzeylerini belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimize Temmuz 2011-Ocak 2012 arasında başvuran toplam 322 hasta göre bu kesitsel çalışmaya dahil edildi. Hastalar maternal eğitim düzeylerine göre dört gruba bölündü. Grup 1 hiç okula gitmeyen kadınlardan oluşuyordu. Grup 2’deki hastaların ilköğretim diploması vardı. Grup 3’teki kadınların lise diploması vardı. Grup 4 üniversite mezunu deneklerden oluşuyordu. Katılan kadınlara yüz yüze görüşme metodu ile ayrıntılı bir anket uygulandı. Hem demografik bilgiler hem de deneğin vaginal doğum ya da sezaryen seksiyo sonrası pelvik tabanın durumu hakkındaki bilgileri değerlendirildi.
BULGULAR: Anne eğitim düzeyi ile gebelerin doğum şeklinin pelvik taban üzerine olan etkileri hakkındaki farkındalıkları arasındaki ilişki araştırıldı. Deneklerin eğitim düzeyi arttıkça vaginal doğum ya da sezaryen seksiyonun üriner inkontinansı artırıp artırmadığı sorularına ‘hayır’ yanıtlarının yüzdesi de anlamlı şekilde artmaktaydı (p<0.05). ilginç bir şekilde, hastaların %65.9’u pelvik taban kas egzersizlerinin mesane ve/veya barsak problemlerini azaltmaya yardım edip etmediği sorusuna ‘evet’ dedi (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamıza katılan hastalar doğum şekli ne olursa olsun, gebelik sonrası üriner inkontinansı n arttığını ifade ettiler. Pelvik taban kaslarını kuvvetlendirici egzersizlerin doğum sonrası üriner ve/veya fekal inkontinansı azaltıcı etkisi olduğuna inananlar anlamlı şekilde daha fazlaydı.
INTRODUCTION: The aim of this study is to determine the understanding level of pregnants living in Yozgat about the consquences of normal vaginal childbirth and caesarean section on pelvic flor health.
METHODS: A total 322 patients referred to our clinic between July 2011- January 2012 included to this cross-sectional study. The patients were divided into the four groups according to the maternal educational level. Group 1 was consist of women who never went to school. In Group 2, the patients had a certificate of elementary school. In Group 3, women had a certificate of high school. Group 4 was containing subjects graduated from university. A detailed questionnaire was addressed to the participating women by face-to-face interviewing method. Both demographic information and the subject’s knowledge about pelvic flor status after vaginal birth or caesarean section were assessed.
RESULTS: The association between maternal educational level and the awareness of the pregnant about the outcome of the delivery type on pelvic floor was investigated. The percentage of ‘no’ answers were getting significantly higher to the questions of whether vaginal delivery or caesarean section increase the urinary incontinence while the education of subjects increased (p<0.05). Interestingly, 65.9% of the patients said ‘yes’ to the question of whether exercises of the muscles of pelvic area help lessen the bladder and/or bowel problems (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The patients paticipated our study reported that urinary incontinence after pregnancy was increased independant with the birth type. The subjects believed the protective effect of pelvic muscle strengthening exercises on urinary and/or fecal incontinence were statistically more.

7.The Evaluation Of The Premature Infants Followed At Neonatal Intensive Care Unit
Şirin Güven, Hülya Saner, Ahmet Sami Yazar
Pages 39 - 44
GİRİŞ ve AMAÇ: Son 20 yılda, perinatal ve neonatal tıp alanındaki gelişmelere paralel olarak prematüre doğan bebeklerin yaşam oranları artmıştır. YDYBܒde yatarak takip edilen gestasyon yaşı 36 hafta ve altında olan 59 prematüre bebek alındı ve bu bebeklerin demografik özellikleri, klinik bulguları ve prognozları değerlendirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: En yüksek mortalite oranları doğum ağırlıkları 999 gr altında (%31,5) ve gestasyon yaşı 28 hafta ve altı olan olgularda (%26,3) saptandı. Olguların ventilatörde (SIPPV/SIMV+VG) kalma süreleri 4,52±10,2 gün, CPAP süreleri ise 1,5±2.12 gün idi.
BULGULAR: Tüm olgularda BPD oran› %6,7, 28 haftanın altındaki bebeklerde %15,8 idi. Doğum ağırlıklarına ve gestasyon yaşına göre BPD gözlenme oranları arasında istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Doğum ağırlıklarına ve gestasyon yaşı 28 hafta ve altı olan olgularda IVK (evre 2-3) oranı anlamlı düzeyde yüksekti (p<0,01). PR oranı %6,7, 1000 gr altındaki olgularda %18,8 idi. PR oranı 500-999 gr arasında olan olgularda anlamlı şekilde yüksek saptandı (p: 0,027).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, YDYBܒmizde takip edilen 28 hafta ve 1000gr altındaki bebeklerde sağkalım oranları yüksektir, ayrıca BPD, PR, İVK ve NEK gibi erken neonatal komplikasyon oranları düşüktür.
INTRODUCTION: In recent 20 years survival of preterm infants increased with development in perinatal and neonatal intensive care units. In our study, demographic features, clinical findings and prognoses of 59 preterm infants with gestational ages ≤36 week were evaluated.
METHODS: The most highest mortality rate was determined in the group of infants who were <999g ( 31,5%) and ≤28 week (26,3%). Duration of ventilation was 4,52±10,2 days, duration of CPAP was 1,5±2,12 days.
RESULTS: The BPD rate was 6,7%, in infants <28 week was 15,8 %. There was no difference between the BDP rates in the groups in terms of birth weight and the gestational age (p>0.05). The IVH (stage 2-3) rates were statistically higher in infants ≤28 weeks (p<0.01). ROP rate was 6,7%; in inflates <1000g was 18,8%. The ROP was significantly higher in the 500-999g group (p: 0,027).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion; the survival rates of inflates <28 we eks and <1000g fallowed at our Neonatal Intensive Care Unit are notably high; and rates of the early neonatal complication such as BPD, ROP, IVH and NEC are lower.

8.Factor V Leiden Mutation Prevalence In Patients With Arterial And Venous Thrombosis In The Last Two Years
Toluy Özgümüş, Müjdat Kahraman, Tolga Gümüşkemer, Mustafa M. Güldü, Ozan Durmaz, Alper Bayrak, Eray Yıldız, Pınar Ata Eren, Funda Türkmen
Pages 45 - 50
GİRİŞ ve AMAÇ: Faktör V Leiden (FVL) gen mutasyonu, tromboza eğilim yaratan genetik risk faktörleri arası nda en sık görülenlerden biridir. Bu çalışmada son iki yılda Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesine tromboz saptanan olgularda, FVL gen mutasyonunun sıklığını, arteriyel ve venöz tromboz ile ilişkisini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Gözlemsel, olgu- kontrollü, retrospektif olarak tasarlanan çalışmaya, 2008-2010 tarihleri aras›nda nöroloji, genel cerrahi, iç hastalıkları kliniklerinde yatarak veya ayaktan izlenen, arteriyel ve/veya venöz trombozu klinik olarak saptanan ve radyolojik yöntemler ile de trombozu kanıtlanmış ve FVL gen mutasyonu tetkiki yapılmış olgular alındı. Periferik kandan DNA izolasyonu sonrası nda FVL 1691 nükleotid mutasyonu Real-time PCR yöntemi ile çal›fl›ld›. PCR’› takiben 100-300 ngr genomik DNA kullan›larak erime e¤risi analizi ile mutasyon varlığı değerlendirilmiştir. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007&PASS 2008 Statistical Software (Utah, USA) programı kullanıldı.
BULGULAR: Çalışmaya 67 trombozlu olgu ve kontrol grubu olarak 22 olgu alındı. Trombozlu grubun yaş ortalaması 42,94±14,52 (Ortalama ± 1 Standart Sapma), cinsiyet dağılımı 37 (%55,2) kadın, 30 (%44,8) erkek iken; kontrol grubunun yaş ortalaması 42,09±11,19 (Ort. ± 1SD), cinsiyet dağılımı 13 (%59,1) kadın, 9 (%40,9) erkek şeklindeydi. Çalışmamızda 67 trombozlu olgunun 18(%26.9)inde, 22 kontrol grubunun 5(%22.7)’inde FVL mutasyonu pozitif bulundu. Trombozlu grupta FVL mutasyonu pozitif saptan 18 olgunun 16(%23.9)’s›nda FVL heterozigot mutant, 2(%3)’sinde ise homozigot mutant bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: FVL mutasyon sıklığı ülkemizde, gen polimorfizminden söz ettirecek kadar yaygın olmakla birlikte tek başına heterozigot mutant varlığı, santral/periferik, gerek arteryel, gerekse venöz tromboz için bir risk faktörü gibi görünmemektedir. Olgu sayısının az olması nedeni ile homozigot mutant olguların tromboz risk değerlendirilmesini yapamamakla birlikte, FVL gen mutasyonunun varlığında, tromboz riski ilave diğer genetik ve edinsel risk faktörlerine bağlı gibi görünmektedir.
INTRODUCTION: Factor V Leiden(FVL) Mutation is one of the most common causes of genetic risk factors for thrombosis. In this study, we aimed to determine the frequency of, and association to arterial and venous thrombosis with FVL Mutation in patients diagnosed with thrombosis in the last two years in Haydarpafla Numune Research and Training Hospital.
METHODS: In this observational, case-controlled, retrospective study; patients diagnosed with thrombosis between the years 2008-2010 in the Internal Medicine, Neurology, and General Surgery Clinics who had this diagnosis comfirmed by radiological methods: and had Factor V Leiden Mutation screening done were chosen. Following DNA isolation from peripheral blood, FVL 1691 nucleotide mutation was searched using Melting Curve Analysis following Real-Time PCR. NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007&PASS 2008 Statistical Software (Utah, USA) programs were use for statistical analysis.
RESULTS: Two groups were formed for the study. Group 1 consisted of 67 patients diagnosed with thrombosis and group 2(control group) consisted of 22 healthy inviduals. Group 1 had a mean age of 42,94±14,52 (Mean ± 1SD), 37 (%55,2) of whom were female and 30 (%44,8) were male; whereas Group 2’s mean age was 42,09±11,19 (Mean ± 1SD), consisting of 13 (%59,1) female and 9 (%40,9) male healthy people. 18(%26.9) of 67 patients and 5(%22.7) of 22 healthy people tested positive for FVL mutation. Of the 18 patients of group 1 who tested positive for FVL mutation, 16(%23.9) were heterozygote mutant and, 2(%3) were homozygote mutant.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although FVL mutation is frequent enough in our country to contemplate gene polymorphism, heterozygote FVL mutation doesn’t seem to be a risk factor for either arterial or venous or central or periphery thrombosis by itself. Due to the small number of patients in the study we were not able to assess the risk for homozygote mutation. However, it seems likely that in the presence of FVL mutation, the risk for thrombosis is related to the other present risk factors.

CASE REPORT
9.Bilateral Humeral Anatomical Neck Fracture And Osteonecrosis In Patient With Stiffman Syndrome: A Case Report
Mehmet Kerem Canbora, Atilla Polat, Kemal Gökkuş, Mücahit Görgeç
Pages 51 - 54
Nöbet sonrası iki taraflı humerus anatomik boyun kırığı geçirilmesi ve sonrasında osteonekroz gelişmesi çok az görülen bir durumdur. Bu yazıda her iki omuz bölgesinde çıkık olmaksızın hareket kısıtlılığı ve ağrı ile başvuran, radyolojik değerlendirmesinde her iki humerus anatomik boyun kırığı tespit edilen ve çok kısa süre içinde her iki humerus bağında osteonekroz gelişmiş olan 33 yaşında erkek hasta sunuldu. Tonik-klonik nöbetlerin eşlik ettiği “Stiffman sendromu” (SMS) tanısı konulan hastaya öncelikle sağ omuz için parsiyel protez uygulandı. Sol taraf için cerrahi planlanan hastada tekrarlayan nöbetler yeni bir giriflime izin vermedi. Genel vücut katılığı ve sistemik sorunlar nedeniyle hasta kaybedildi. Belirgin travma ve dislokasyon olmayan anatomik boyun kırıklarının ayırıcı tanı sında nöbetle ilişkili sendromlar göz önüne bulundurulmalıdır.
Bilateral humerus diapyhsis fracture after a tonic clonic seisure is a rare condition. In this report we presented a 33 years old male patient admitted to emergency department with bilateral shoulder pain and after diagnostic workup patient was diagnosed as bilateral humeral head osteonecrosis caused by bilateral humeral anatomical neck fracture without dislocation. Patient was diagnosed as Stiffman Syndrome (SMS) with accompanying tonic clonic seisures and right shoulder was treated with partial shoulder prothesis. Recurrent seisures did not allow the surgical team to perform any surgical intervention for left shoulder. Patient died because of generalised stifness and systemic diseases. Seizure related syndromes should always be kept in mind in patients with anatomical humeral neck fractures without a history of trauma or dislocation.

10.Bilateral Axillary Accessory Breast Tissue: A Case Report
Murat Tan, Şefik Köprülü
Pages 55 - 57
Aksesuar meme seyrek nadir olarak görülmektedir. Asemptomatik kitleler veya kol hareketlerinin kısıtlanması veya ağrı gibi belirtiler ile karşımıza çıkabilir. Meme hattı boyunca yada meme hattı dışındaki yerlerde bulunması durumunda tanısal zorluk nedenleri arasındadır. Aberran meme dokusu bulunan hastalara malignite ihtimali, fonksiyonel şikayetler ve kozmetik sebeplerde göz önünde bulundurarak, erken dönemde eksizyonel biyopsi uygulanmalıdır. Bu olgu sunumumuzda bilateral aksiler yerleşim gösteren bir olgu nedeniyle aksesuar meme konusu gözden geçirilmitir.
Accessory breasts are an uncommon entity. They may present as asymptomatic masses or cause symptoms such as pain or restriction of arm movements. They may prove to be a diagnostic challenge if found in locations along or outside the mammary line. Aberrant breast tissue in patients with the possibility of malignancy, functional and cosmetic reasons, complaints, considering excision biopsy should be applied in the early period.We reported a case of accessory axillary breast and reviewed this anomaly.

11.Phyllodes Tumor: A Case Report
Murat Tan, Şefik Köprülü
Pages 58 - 63
Sistosarkoma phyllodes nadir bir meme tümörüdür. Tümör fibroepitelyal veya epitelyal ve stromal hücre bileşenidir. Bu tümörler genellikle iyi huyludur. Fibroadenomdan gelen phyllodes tümörü ayırt etmek için spesifik bir belirti veya radyolojik görüntü yoktur. Bu nedenle tanı için histolojik inceleme şarttır. Tedavinin en önemli bileşeni geniş cerrahi eksizyondur: Mastektomi sadece yeniden eksizyonlara rağmen normal doku elde edilemez ise gereklidir. Aksilla tutulumu nadir olup, rutin aksiller diseksiyon endike değildir. Neyse ki, bu tümörlerin çoğu iyi huylu ve hastalığın yerel tekrarını önlemek en önemli faktör olduıu gerçeği göz önüne alındığında, serbest doku yayılımı cerrahisinde meme koruyucuda maksimum alan işleme alınır.Bu olgu sunumunda, meme koruyucu cerrahi uygulanan kadın hastada benign sistosarkoma phyllodes tanısı sunulmaktadır.
Cystosarcoma phyllodes is an uncommon breast neoplasm.It is a fibroepithelial tutor composed or an epithelial and a cellular stromal component. These tumors are usually benign. There are no specific symptoms or radiological images to distinguish phyllodes tumor from fibroadenoma; therefore, histological examination is mandatory for diagnosis. The most important component of therapy is wide surgical excision, and mastectomy is necessary only when free margins cannot be achieved despite of re-excusion(s). Involvement of axillary nodes is rare, and routine axillary dissection is not indicated. Fortunately, the majority of these tumors are benign, and treatment maximizes breast conservation with free infiltration margins surgery, given that this fact is the most important factor to prevent local recurrence. In this article, we describe a rare case of diagnosed the benign Cystosarcoma phyllodes in a 53-year-old woman applied to breast conservation surgery.

12.Lipoma Arborescens Of The Wrist: Case Report
Tuba Özdelice, Korcan Aysun Gönen, Murat Tonbul, Aliye Yıldırım Güzelant, Öner Serdaroğlu
Pages 64 - 66
Lipoma arboresens, etyolojisi bilinmeyen nadir bir intra-artiküler lezyondur. Genellikle dizde yerleşir. Sinoviyal membranın yaygın villöz proliferasyonu, subsinoviyal membranın ve subsinoviyal yağ dokusunun hiperplazisiyle karakterizedir. Yavaş gelişen ağrısız şifllik en sık bulgudur. Bu makalede lipoma arboresens için nadir bir lokalizasyon olan el bileği yerleşimli olgu sunulmuştur.
Lipoma arborescens is a rare intra-articular lesion with unknown etiology characterised by extensive villous proliferation of the synovial membrane and hyperplasia of subsynovial membrane and hyperplasia of subsynovial fat tissue and typically located in the knee. Clinically,the most common finding is a slow-growing painless swelling,accompanied by intermittent effusion of the joint.‹n this article, localised unilateral wrist that is unusual for lipoma arborescens is reported.

LookUs & Online Makale