ISSN: 2630-5720

Quick Search




: 58 (2)

Volume: 58  Issue: 2 - 2018

RESEARCH ARTICLE
1.Percutaneous Aortic Valve Replacement for Critical Aortic Stenosis: A Single-Center Experience
Cengiz Ovalı
doi: 10.14744/hnhj.2018.70894  Pages 61 - 66
GİRİŞ ve AMAÇ: Araştırmamızın amacı trans özefagial ekokardiyografi kılavuzluğunda ciddi aort darlığı nedeniyle transaortik kapak replasmanı yapılan hastalardaki sonuçlarımızı sunmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Kasım 2014 ve Haziran 2016 tarihleri arasında yüksek riskli ciddi aort darlığı tanısı konulup perkütan transaortik kapak değişimi kararı verilen hastalar alındı. İşlem öncesi hastaların trans özefagial ekokardiyografi ve kardiyak tomografisi elde edildi. Tüm hastalarda Edwards Saphien XT balon expandable biyolojik kapak kullanıldı. Kapak boyutunu belirlemede trans özefagial ekokardiyografi ana ölçüm metodu olarak kullanıldı. Kardiyak tomografi ile trans özefagial ekokardiyografi ölçümlerine göre seçilecek kapak boyutu korelasyonuna bakıldı. İşlem başarısı, hastane içi ve 30 gün sonundaki istenmeyen olay gelişimi açısından hastalar takip edildi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 33 hastanın (18 erkek, 15 kadın) yaş ortalaması 78.2 ( yaş aralığı 62 ile 92) idi. Hastaların hepsine kapak implantasyonu işlemi başarı ile uygulandı. trans özefagial ekokardiyografi ile seçilen kapak boyutu yalnızca 1 hastada kardiyak tomografi değerlendirmesinden sonra 1 numara büyük kapak ile değiştirildi. Hastane içi dönemde 3 hasta kaybedildi, 30 günlük takipte başka ölüm yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yüksek riskli aort darlığı hastalarında transaortik kapak replasmanı işlemi etkin ve güvenilir bir tedavi biçimidir. Kapak boyutu ve işlem stratejisinin belirlenmesinde trans özefagial ekokardiyografi, kardiyak tomografiyi tamamlayıcı vazgeçilmez bir görüntüleme yöntemidir.
INTRODUCTION: This study aimed to assess the procedural success and early term outcomes of percutaneous aortic valve replacement in patients with critical aortic stenosis.
METHODS: This study included patients with severe high-risk aortic stenosis who underwent transcatheter aortic valve replacement between November 2014 and June 2016. All patients underwent transesophageal echocardiography and cardiac tomography prior to the procedure. The Edwards Sapien XT balloon-expandable transcatheter aortic valve was used in all patients. The valve size was selected according to measurements obtained from cardiac tomography and transesophageal echocardiography. Patients were evaluated for procedural success and adverse effects during hospitalization and a 30-day follow-up period.
RESULTS: This study included a total of 33 patients (18 males, 15 females) with a median age of 78.2 (range: 62–92) years. Valve implantation was successfully performed in all patients. The valve size, which was selected according to transesophageal echocardiography, was increased in only one patient following cardiac tomography. Three patients died during the hospitalization period. No further deaths occurred during the 30-day observation period.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Percutaneous transaortic valve replacement treatment for patients with high-risk aortic stenosis is an efficient and reliable treatment modality. Transesophageal echocardiography is a complementary and irreplaceable element for cardiac tomography when determining the valve size and operation strategy.

2.Tissue Response to Suture Materials (4 Different Sutures) Used in Fascia Repair in Single-Port Laparoscopic Cholecystectomy
Sina Ferahman, Turgut Dönmez, Oğuzhan Sunamak, Selim Saraçoğlu, Demet Ferahman
doi: 10.14744/hnhj.2017.88597  Pages 67 - 73
GİRİŞ ve AMAÇ: Tek port kolesistektomi operasyonlarında transvers kas fasya onarımı için kullanılan sütur materyallerine karşı dokularda oluşan enflamatuar reaksiyonunu değerlendirmek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bir Devlet Hastanesi genel cerrahi kliniğinde Aralık 2013 - Ocak 2015 arasında tek port kolesistektomi ameliyatı yapılan 65 hasta retrospektif olarak incelendi. Tek kutuplu kolesistektomi ameliyatlarında yapılan 2 cmlik fasya insizyonunu tamir için kullanılan dikiş materyallerine doku reaksiyonu değerlendirildi. Ameliyat dikiş materyaline emici olmayan örgülü polyester, emilebilir olmayan monofilament polipropilen, emilebilir polifilament poliglaktin ve fasya defektinin onarımı için kullanılan emilebilir monofilaman poldioksanonun doku reaksiyonu analiz edildi.
BULGULAR: Bu çalışmada, 14 hastada absorbe edilemeyen örgülü polyester, 25 hastada absorbe edilemeyen monofilament polipropilen, 10 hastada emilen polifilament poliglaktin ve 16 hastada emilebilir monofilament poldioksanon kullanıldı. Hastalar en az 6 ay takip edildi. Yabancı cisim reaksiyonu gören 14 hasta antibiyotik tedavisine yanıt alınamadı ve bu nedenle reaksiyon oluşturan dikişlerin alınması için tekrar opere edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Emici olmayan örgülü polyester doku reaksiyonuna neden olmuş ve bu reaksiyon antibiyoterapi ve tıbbi tedavi ile giderilememiştir. Bu dikişin kullanıldığı tüm hastalar, dikiş materyalinin eksizyonu için ikinci kez ameliyat edildi. Diğer sütür materyalleri kullanılan hastalarda yumuşak doku reaksiyonu görülmedi.
INTRODUCTION: This study aimed to evaluate the tissue inflammatory response to suture materials used for fascia repair in single-port laparoscopic cholecystectomy.
METHODS: The medical records of 65 patients who underwent single-port laparoscopic cholecystectomy in general surgery clinics at state hospitals between December 2013 and January 2015 were retrospectively analyzed. Tissue reaction to the suture materials used for repairing a 2-cm fascia incision in single-port laparoscopic cholecystectomy was evaluated. Tissue reaction to the following suture materials used for repairing the fascia defect was analyzed: non-absorbable braided polyester, non-absorbable monofilament polypropylene, absorbable polyfilament polyglactin, and absorbable monofilament poldioxanone.
RESULTS: Non-absorbable braided polyester was used in 14 patients, non-absorbable monofilament polypropylene in 25 patients, absorbable polyfilament polyglactin in 10 patients, and absorbable monofilament poldioxanone in 16 patients. Patients were followed up for at least 6 months. Fourteen patients who had a foreign body reaction could not be treated by antibiotherapy and therefore underwent surgery to excise the sutures responsible for inducing the reaction.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Non-absorbable braided polyester caused tissue reaction, which could not be treated by antibiotherapy and medical treatment. All the patients who underwent surgery with this suture material had to be reoperated to excise the suture material. The patients who underwent surgery with other suture materials did not exhibit soft tissue reaction.

3.Evaluation of Auditory Function in Patients with Obstructive Sleep Apnea Syndrome
Ahmet Baki
doi: 10.14744/hnhj.2018.42713  Pages 74 - 78
GİRİŞ ve AMAÇ: Obstrüktif uyku apne sendromunun (OSAS) işitsel fonksiyon üzerindeki etkisini araştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: OSAS tanılı 120 hasta (Apne-hipopne indeksi (AHI)> 5) çalışmaya alındı. 35 hafif (AHİ: 5-15), 20 Orta (AHI: 15-30) OSAS tanısı alan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Geçirilmiş kulak operasyonunu, merkezi ve periferik işitme sistemini etkileyebilecek hastalığı, akut ve kronik otit, sistemik hastalık ve tıbbi tedavi öyküsü olan 5 ağır OSAS hastası çalışma dışı bırakıldı. 60 ağır OSAS tanısı alan hasta çalışmaya dahil edildi. 60 ağır OSAS tanısı alan hastalar 30-40 yaş ağır OSAS ve 40-60 yaş ağır OSAS olmak üzere iki gruba ayrıldı. Çalışmaya toplam 60 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. 60 sağlıklı kontrol grubu 30-40 yaş ve 40-60 yaş sağlıklı kontrol grubu olarak iki gruba ayrıldı. Çalışmaya toplam 120 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen kontrol grubu ve hasta grubu için saf ses odyometrisi ve distorsiyon product otoakustik emisyon (DPOAE) testi yapıldı. Saf ses odyometri testi ve DPOAE değerleri tüm gruplar arasında karşılaştırıldı.
BULGULAR: İşitsel fonksiyonların değerlendirilmesinde 30-40 yaş arasındaki kontrol grubu ile 40-60 yaş arasındaki kontrol grubu arasında farklılık saptandı. 30-40 yaş arasındaki hasta grubu ile 40-60 yaş hasta grubu arasında farklılık saptandı. Diğer gruplar arasında anlamlı bir fark saptanamadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bizim çalışmamızda OSAS hastalarındaki işitme kaybının OSAS' tan ziyade ileri yaştan dolayı ortaya çıktığı gösterilmiştir. Literatürde OSAS ' ın işitsel fonksiyonlar üzerine etkisi hakkında bir belirsizlik olduğu için daha fazla çalışma yapılması gerekebilir.
INTRODUCTION: To investigate the effect of obstructive sleep apnea syndrome (OSAS) on auditory function.
METHODS: We included 120 patients with OSAS [Apnea–hypopnea index (AHI) >5]. We excluded 35 patients with 35 mild OSAS (AHI: 5–15) and 20 with moderate OSAS (AHI: 15–30). Five patients with severe OSAS along with acute and chronic otitis, systemic disease, and medical treatment history that may affect past ear operation and central and peripheral auditory system were also excluded. Finally, we included 60 patients with severe OSAS and 60 healthy controls. Both patients and controls were divided into two groups based on age: 30–40-years group and 40–60-years group. A total of 120 patients were included. Pure-tone audiometry (PTA) and distortion product otoacoustic emission (DPOAE) tests were performed at a frequency range of 250–8000 Hz for both controls and patients, and their values were compared between all the groups.
RESULTS: In the evaluation of auditory functions, there was a difference between the 30–40-years and 40–60-years control groups. There was a difference between the patient age group of 30–40 years and the patient age group of 40–60 years. There was no significant difference between other groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Hearing loss, which is not influenced by auditory functions in patients with OSAS, arises due to advanced age. Since there is uncertainty about the effect of auditory functions on patients with OSAS in the literature, further studies may be needed.

4.Evaluation of Patients with Nasal Foreign Bodies
Mustafa Çelik, Burak Olgun, Ahmet Altıntaş, Yakup Yegin, Fatma Tülin Kayhan
doi: 10.14744/hnhj.2018.35220  Pages 79 - 84
GİRİŞ ve AMAÇ: Burunda yabancı cisim olan olguların demografik özellikleri, tedavi yönetimi ve çıkarılan yabancı cisimlerin özelliklerini değerlendirmek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya burunda yabancı cisim olan 243 olgu ( 138 kadın 105 erkek; ort.yaş 2.78±1.33 yıl,dağılım: 1 yıl- 8 yıl) dahil edildi. Tüm olguların dosyaları, yaş, cinsiyet, yabancı cismin cinsi, rengi, hangi tarafta olduğu ve uygulanan tedavi açısından değerlendirildi.
BULGULAR: Yabancı cisimler olguların 86 'sında (%35.4) sol taraf, 155 'inde (%63.8) sağ taraf ve 2 'sinde (%0.8) her iki nazal kavitede saptandı. En sık saptanan yabancı cisimler, 78 olguda (%32.1) boncuk, 67 olguda (%27.6) bitki türleri, 34 olguda (%14.0) kağıt ve sünger parçacıkları idi. Erkek olguların mavi ve kahverengi renkli, kadın olguların ise kırmızı ve beyaz renkli yabancı cisimleri burunlarına daha çok soktukları saptandı. Yabancı cisimler 14 olguda (%5.8) ameliyathane şartlarında genel anestezi altında çıkartıldı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Burunda yabancı cisimler, kulak burun boğaz (KBB) acilleri arasında en sık görülen acillerdendir. Yabancı cisim özelliklerinin, çocuklarda burnuna sokmalarında etkisi olup olmadığı bilinmemektedir. Bu konuda, daha fazla olgu sayısıyla yapılacak çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
INTRODUCTION: To evaluate the demographic data and treatment methods for patients with nasal foreign bodies and properties of foreign bodies.
METHODS: In total, 243 patients (138 female; 105 male; mean age, 2.78±1.33 years; range, 1–8 years) who were diagnosed with nasal foreign bodies were included in the study. All patient records were evaluated in terms of age, sex, type and color of foreign bodies, side of presentation, and treatment protocols.
RESULTS: Foreign bodies were detected in the left nasal cavity in 86 patients (35.4%), right nasal cavity in 155 (63.8%), and bilaterally in 2 (0.8%). The most common nasal foreign bodies were beads in 78 patients (32.1%), plant species in 67 (27.6%), and paper-sponge particles in 34 (14%). The most common colors of the foreign bodies were blue and brown in males and red and white in females. Fourteen (5.8%) patients required general anesthesia for the extraction of the foreign body in an operating room.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Nasal foreign bodies are a common emergency in the field of otorhinolaryngology. It is not known whether the properties of foreign bodies affect children’s ability to nudge foreign objects. Further studies with greater number of patients are needed on this topic.

5.Upper Gastrointestinal Stent Placement: 8 Years’ Experience of a Single Institution
Halit Ziya Dündar, Özgen Işık, Burak Bakar, Ömer Faruk Özkan, Ersin Öztürk, Tuncay Yılmazlar
doi: 10.14744/hnhj.2017.88700  Pages 85 - 87
GİRİŞ ve AMAÇ: Üst gastrointestinal sistemde malign ve benign darlıkların palyasyonunda, postoperatif anastomoz kaçağı ve fistüllerin tedavisinde kaplı ve kapsız kendiliğinden genişleyebilen stentler (SEMS) giderek artan yaygınlıkta kullanılmaktadır. Biz bu çalışmada kliniğimizde uygulanan üst gastrointestinal sistem stentleri ile ilgili deneyimimizi paylaşmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde 2009 ile 2017 yılları arasında üst gastrointestinal sistem SEMS uygulanan hastalar belirlenerek dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik verileri, takılan stent tipi, stent takılma sebepleri, stent başarısı, tekrar stent uygulama gereksinimi, işleme bağlı komplikasyon gelişimi ve mortalite değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Ortanca yaşı 57,5 (32- 80) olan hastaların %58.62’si erkekti. Toplamda 9 hastada altta yatan benign bir sebep mevcuttu. Malignitesi olan hastaların 9’u (%45) primer özofagus kanseriyken; geri kalanlar (%55) mide ve özofagogastrik bileşke kanseriydi. Stent takılma endikasyonları sırasıyla; anastomoz kaçağı (%41.37), özofageal darlık palyasyonu (%37.94), obezite cerrahisi sonrası kaçak (%10.35), özofagus perforasyonu (%6.89) ve trakea-özofageal fistül (%3.45) idi. Stent ilişkili majör morbidite gelişmezken mortalite oranı %20,68’idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: SEMS kullanımı üst GIS darlıklarının palyasyonu ve cerrahi komplikasyonlarının tedavisinde kullanılan etkin, güvenli ve minimal invaziv bir yöntemdir. Bizim serimizde özellikle cerrahi komplikasyon olan anastomoz kaçaklarının tedavisinde stent uygulanan hastalarda mortalitenin daha yüksek olduğu saptandı.
INTRODUCTION: Coated and uncoated self-expandable metal stents (SEMS) are increasingly used in the palliation of malignant and benign strictures in the upper gastrointestinal (GI) tract and in the treatment of postoperative anastomotic leakage and fistulas. The objective of this study was to share the experience of one clinic with upper gastrointestinal tract stent placement.
METHODS: Patients who underwent upper GI tract SEMS placement between 2009 and 2017 were identified, and patient charts were retrospectively reviewed. The details of patient demographic data, stent type, indication for stent placement, success of stenting, need for stent replacement, morbidity, and mortality were documented.
RESULTS: In total, there were 29 patients with a median age of 57.5 years (min-max: 32-80 years), and 58.62% were male. There were benign problems in 9 patients. Nine (45%) of the patients with malignancy had esophageal carcinoma, while the remainder (55%) had gastric or esophagogastric junction carcinoma. Indications for stent placement were anastomotic leak (41.37%), esophageal stricture (37.94%), leak after obesity surgery (10.35%), esophageal perforation (6.89%), and tracheoesophageal fistula (3.45%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: SEMS placement is an effective, safe, and minimally invasive method for the palliation of upper GI tract strictures and the treatment of surgical complications. In this series, the mortality rate in patients who underwent SEMS placement for the treatment of anastomotic leak was high.

6.Evaluation of Hand Function and Bone Status in Premenopausal Versus Postmenopausal Women
Pınar Akpınar, Afitap İçağasıoğlu, Esra Kağnıcıoğlu, Hatice Şule Baklacıoğlu
doi: 10.14744/hnhj.2017.28247  Pages 88 - 92
GİRİŞ ve AMAÇ: Kadınlar menopozdan sonra fiziksel fonksiyonlarda bir düşüş yaşarlar. Bu çalışmada premenopozal ve postmeopozal kadınlarda el fonksiyonu, kavrama gücü ve kemik kalitesi arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Metabolik, endokrinolojik ve nöromüsküler problemleri olmayan, 35-65 yaş arasındaki 81premenopozal ve 81 postmenopozal kadın değerlendirildi. Kavrama gücü (dominant el) JAMAR el dinamometresi ile ölçüldü. El fonksiyonunu değerlendirmek için kavrama kabiliyeti testi (GAT) kullanıldı. Radius kemik mineral yoğunluğu ve ses hızı (SOS), kantitatif ultrasonografi (QUS) (Sunlight Omnisense 7000S/8000S) ile ölçüldü.
BULGULAR: Postmenopozal kadınların premenopozal kadınlara göre daha düşük T skorları ve SOS değerleri, daha zayıf kavrama kuvveti ve daha yüksek GAT skorları vardı. Premenopozal ve postmenopozal kadınlarda GAT skorları ile radius T skorları, SOS değerleri arasında zayıf, GAT skorları ile kavrama gücü arasında orta derecede negatif korelasyon vardı. Premenopozal ve postmenopozal kadınlarda kavrama gücü ile radius T, Z skorları ve SOS değerleri arasında zayıf pozitif korelasyon vardı (p <0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Premenopozal kadınların postmenopozal kadınlardan daha iyi el fonksiyonu, daha yüksek kavrama gücü, radius T, Z skorları ve SOS değerleri vardı.
INTRODUCTION: Women experience a decline in physical function after menopause. In this study, we aimed to assess the relationship between hand function, grip strength, and bone status in premenopausal versus postmenopausal women.
METHODS: Eighty-one premenopausal and 81 postmenopausal women aged 35–65 years who did not have metabolic, endocrine, and neuromuscular problems were evaluated. Grip strength (of dominant hand) was measured using Jamar hand-held dynamometer. Grip ability test (GAT) was used to evaluate the hand function. Radius bone mineral density and speed of sound (SOS) were measured using quantitative ultrasonography (Sunlight Omnisense 7000S/8000S).
RESULTS: Postmenopausal women had significantly lower radius T-scores and SOS values, weaker grip strength, and higher GAT scores than premenopausal women. There was a weak negative correlation between GAT scores, radius T-scores, and SOS values and a moderate negative correlation between GAT scores and grip strength in both premenopausal and postmenopausal women. There was a weak positive correlation between grip strength, radius T- and Z-scores, and SOS values in both premenopausal and postmenopausal women (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Premenopausal women had a better hand function and higher grip strength, radius T- and Z-scores, and SOS values than postmenopausal women.

7.Our Results of Transcanalicular Multidiode Laser Dacryocystorhinostomy With and Without Silicon Tube Intubation
Sezen Akkaya
doi: 10.14744/hnhj.2018.96977  Pages 93 - 97
GİRİŞ ve AMAÇ: Primer komplike olmayan nazolakrimal kanal tıkanıklığı cerrahisinde bikanaliküler silikon tüp entüpasyonu uygulanan ve uygulanmayan hastalarda cerrahinin sonuçlarını karşılaştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışma, komplike olmayan primer nazolakrimal kanal tıkanıklığına sahip 61 hastadan oluşmaktadır. Çalışmada hastalar iki gruba ayrıldı; Grup 1: bikanaliküler silikon tüp entüpasyonu ile transkanaliküler diyot laser dakriyosistorinostomi ameliyatı yapılan hastalar ve Grup 2: bikanaliküler silikon tüp entüpasyonu yapılmaksızın transkanaliküler diyod laser dakriyosistorinostomi ameliyatı yapılan hastalar. Takip süresi, Grup 1 için ortalama 13±0,6 ay, Grup 2 için 13±0,4 aydı.
BULGULAR: Başarı, lakrimal lavajda suyun geri gelmemesi ve epifora yokluğu ile tanımlandı. Başarı oranları ameliyat sonrası birinci yılda Grup 1'de (24/30) %80.0, Grup 2'de (20/31)%64.5 idi. İstatistiksel olarak iki grup arasında anlamlı fark bulundu (p=0,03).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bikanaliküler silikon tüp entübasyonu uygulanan transanaliküler diyod laser dakriyosistorinostomi sonuçları silikon tüp uygulanmayan hastalara oranla daha başarılı bulunmuştur.
INTRODUCTION: To compare surgical outcomes with and without bicanalicular silicon tube intubation for the treatment of patients with primary uncomplicated nasolacrimal duct obstruction.
METHODS: This retrospective study included 61 patients with uncomplicated primary nasolacrimal duct obstruction, who were divided into two groups: Group 1 underwent transcanalicular diode laser dacryocystorhinostomy surgery with bicanalicular silicon tube intubation and Group 2 underwent transcanalicular diode laser dacryocystorhinostomy surgery without bicanalicular silicon tube intubation. The mean follow-up periods were 13±0.6 months for Group 1 and 13±0.6 months for Group 2.
RESULTS: Success was defined as irrigation of the lacrimal system without regurgitation and the absence of epiphora. Success rates were 80.0% (24/30) for Group 1 and 64.5% (20/31) for Group 2 in the first year after operation. A statistically significant difference was found between the two groups (p=0.03).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Transcanalicular diode laser dacryocystorhinostomy surgery with bicanalicular silicon tube intubation was more successful than that without bicanalicular silicon tube intubation.

8.Can Prostatic Calcifications in the Peripheral Zone be Predictors of Prostate Cancer During Diagnostic Transrectal Ultrasound-Guided Needle Biopsy of the Prostate?
Serdar Aykan, Serkan Gönültaş
doi: 10.14744/hnhj.2018.46704  Pages 98 - 101
GİRİŞ ve AMAÇ: Prostatik kalküller genellikle benign prostat hiperplazisi (BPH) veya kronik inflamasyonla ilişkilidir. Bununla birlikte birçok çalışmada prostat kanseri (PCa) patogenezisinde, prostatik kalsifikasyon (PK) ve inflamasyon varlığı gösterilmiştir. Biz bu çalışmada transrektal ultrasonda (TRUS) saptanan prostat periferal zondaki PK sıklığı ile biyopsi sonuçlarındaki histolojik bulguların ilişkisini inceledik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bağcılar Eğitim ve Araştırma Hastanesin Üroloji Polikliniğine başvuran, parmakla rektal muayenede (PRM) anormal bulgu saptanan ve/veya prostat spesifik antijen (PSA) değeri 2,5 ng/ml’nin üzerinde olan 156 hastaya TRUS eşliğinde prostat iğne biyopsisi yapıldı. PK; periferik zonda, birden fazla, en büyük çapı 3 mm’den büyük hiperekoik odağın varlığı olarak kabul edildi. TRUS için BK Medical Ultrasound Pro Focus 2202 Color (Herlev, Denmark) marka biplane 8818 (4-12MHz) probe kullanıldı. Bütün TRUS eşliğindeki biyopsiler tek doktor tarafından yapıldı.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 156 hastanın 41 tanesinde PK saptandı. PK saptanan ve saptanmayan hastalar arasında PSA değerleri, prostat volümleri ve hasta yaşları arasında anlamlı farklılık saptanmadı. PCa sıklığının; PK saptanan hastalarda %41,4, PK saptanmayan hastalarda %15,6 olduğu görüldü (p= 0,001). PCa saptanan hastalarda Gleason skorlarına göre yapılan değerlendirmede de Gleason skor≥8 olan tüm hastalarda eş zamanlı PK varlığının anlamlı olduğu gösterildi (p<0,05). Aynı zamanda Gleason skoru değerleri arttıkça ona eşlik eden PK varlığında da artış gözlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda; PCa patogenezinde kronik inflamasyonun rol oynadığını ve bununla beraber PK varlığını gösterdik. Aynı zamanda Gleason skoru yüksekliği ile PK varlığı arasında anlamlı ilişki olduğunu tespit ettik. Ancak bu ilişkinin daha iyi anlaşılabilmesi için kapsamlı prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğu aşikârdır.
INTRODUCTION: Prostatic calculi are generally associated with benign prostatic hyperplasia and chronic inflammation of the gland. Many studies have reported that prostatic calcifications (PCs) and inflammatory processes are involved in the pathogenesis of prostate cancer (PCa). In the present study, we evaluated the frequency of finding PCs in the peripheral prostatic zone during transrectal ultrasound (TRUS) and its relationship with histologic results of the biopsy.
METHODS: In total, 156 patients with prostate-specific antigen (PSA) levels >2.5 ng/ml and/or abnormal digital rectal examination findings who presented in the urology policlinics of the Bağcılar Training and Research Hospital underwent TRUS-guided prostate needle biopsy. PCs were considered to be positive in patients with the presence of more than one hyperechoic foci in the peripheral zone with their largest diameter >3 mm. All TRUS biopsies were performed by the same physician.
RESULTS: Of 156 patients, PCs were observed in 41 patients. Between patient groups with and without concomitant PCs, there was no significant difference in PSA levels, prostate volume, and patient age. PCa frequency was 41.4% among PC-positive patients and 15.6% among PC-negative patients (p=0.001). Patients diagnosed with PCa were also categorized according to Gleason score, and PCs were observed in all the patients with Gleason score ≥8 without any exception (p<0.05). Higher Gleason scores showed positive correlation with the presence of PCs.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the present study, we revealed the involvement of chronic inflammation and PCs in the pathogenesis of PCa. At the same time, we found a positive relationship between higher Gleason scores and the presence of PCs. Further high-volume prospective studies are needed to confirm this hypothesis.

INVITED REVIEW
9.Diffuse Alopecia
Güldehan Atış, Sema Aytekin
doi: 10.14744/hnhj.2018.42104  Pages 102 - 105
Saç dökülmesi oldukça sık rastlanılan bir sağlık sorunudur. Hastalarda ciddi anksiyete ve emosyonel strese yol açmaktadır. Kıl siklusundaki değişiklikler diffüz alopesilerin patogenezinden sorumludur. Diffüz alopesiler etkilenen saça göre anagen effluvium ve telogeneffluvium olmak üzere iki grupta incelenmektedir. Ayrıntılı anamnez, dermatolojik muayene ve gerekli durumlarda kan tahlilleri tanının konulmasında önem taşımaktadır. Bu derlemede diffüz alopesilerden, tanı ve tedavi yöntemleriyle birlikte bahsedilmiştir.
Hair loss is a common health problem. It leads to serious anxiety and emotional stress in patients. Changes in hair cycle are responsible for the pathogenesis of diffuse alopecia. Diffuse alopecia is categorized into two groups, namely anagen effluvium and telogen effluvium, according to affected hair. Detailed history, dermatological examination, and laboratory investigations, if needed, are important for diagnosis. In this review, diffuse alopecia has been discussed, along with its diagnosis and treatment.

CASE REPORT
10.A Rare Cause of Meningitis: Lactobacillus Casei
Abdullah Yazar, Fatih Akın, Esra Ture, Metin Doğan
doi: 10.14744/hnhj.2017.43153  Pages 106 - 108
Lactobacillus casei, probiyotik grubundan olup ağız ve bağırsak florasında bulunan bir bakteri türüdür. Ağız içi enfeksiyonlarını kontrol altına almada etkili oldukları ve gastrointestinal hastalıkların önlenmesinde ve tedavisinde faydalı oldukları bilinen bu mikroorganizmalar sağlıklı insanlarda nadiren enfeksiyona neden olurlar. Bu olguda yoğun bakım ünitesinde yatan bir çocukta beyin omurilik sıvısı kültürü incelemesinde Lactobacillus casei gösterilmiştir. Gastrostomisi bulunan ve tekrarlayan menenjit geçiren olgularda Lactobacillus casei, etken olarak düşünülmesi gereken bir patojendir.
Lactobacillus casei is a probiotic bacteria found in the human mouth and intestine. These microorganisms, which are known to be effective in controlling oral infections and in the prevention and treatment of gastrointestinal diseases, rarely cause infection in healthy people. Here, Lactobacillus casei was observed in the cerebrospinal fluid culture of a child who was hospitalized in the intensive care unit. In cases with gastrostomy and recurrent meningitis, Lactobacillus casei should be considered as a pathogenic cause.

11.Renal Cell Carcinoma with Renal Oncocytoma in the Same Kidney: A Rare Coexistence
Çağlar Yıldırım, Özgür Haki Yüksel, Aytaç Şahin, Ahmet Ürkmez
doi: 10.14744/hnhj.2018.24855  Pages 109 - 111
Böbrek onkositomları benign lezyonlardır ve tüm primer böbrek tümörlerinin % 3-7' sini oluştururlar. Böbrek hücreli karsinomanın (RCC) aynı böbrekte onkositom ile bir arada bulunması nadir görülen bir durumdur. Bu çalışmada, aynı böbrekte RCC ve böbrek onkositomu olmak üzere iki farklı lezyonu olan ve sol radikal nefrektomi ile tedavi edilen 74 yaşındaki bir erkek hasta sunuldu.
Renal oncocytomas (ROs) are benign lesions and account for 3%–7% of all primary renal tumors. The coexistence of renal cell carcinoma (RCC) with RO in the same kidney is a rare situation. Here, we report the case of a 74-year-old man with RCC and RO (two different lesions) in the same kidney, which were managed with left radical nephrectomy.

12.Vaginal Atrophy and Lichen Sclerosus: A Case Report
Sevcan Arzu Arınkan, Fisun Vural, Pembe Gül Güneş, Nurettin Aka
doi: 10.14744/hnhj.2018.51523  Pages 112 - 115
Liken slerosus (LS) benin, kronik, progresif, inflamatuar ve epitel incelmesi ile karakterize bir hastalıktır. Kaşıntı ve ağrı eşlik eden semptomlardır. LS sıklıkla (%85) anogenital bölgeyi tutar. 81 yaşında bayan hasta 3 yıldır idrar yaparken zorlanma şikayeti ile polikliniğimize başvurmuştur.
Jinekolojik muayenede vulvada beyaz alanlar mevcuttu. Vaginal füzyondan dolayı vaginal muayene yapılamadı. Labiumların silinmiş olduğu, üretra ve vajen oblitere olup yaklaşık 2mmlik açıklık olduğu görüldü. Üretra girişi gözlenememiştir. Sonda yerleştirilmiştir ve sondanın vajende olduğu gözlenmiştir. Transrektal ultrason muayenesine göre ise uterus 40*50mm endometrium çizgi halinde olup içinde sıvı koleksiyonu mevcuttur. Bilateral overler izlenememiştir. Mons pubis ve labia minörlerden alınan patoloji sonuçları da liken sklerozus ve liken simpleks kronikus ile uyumlu gelmiştir. Hastaya tedavi olarak topikal Klobetazol propionat merhem (2x1) ve topikal östrojen tedavisine başlanmıştır. Hastanın birinci ay takibinde idrarını daha rahat yapabildiği gözlenmiştir. Vajendeki dilatasyon ise yaklaşık 0.5 cm kadardır ve vulvanın sulkusları belirginleşmeye başlamıştır. Hastanın 3. ay takibinde vajenin yaklaşık 1.5 cm dilate olduğu olduğu görülmüştür (Resim 2). Düzenli dilatasyon yapılmasına gerek kalmamıştır. Bu hastaların düzenli aralıklarla vulvar kanser gelişimi açısından takip altında olmaları gereliliği de unutulmamalıdır.
Lichen sclerosus (LS) is a benign, progressive, inflammatory disease characterized by epithelial thinning. An 81-year-old woman presented to our clinic with the complaint of difficulty in urination. There were whitish lesions on her vulva. Also, her urethra and vagina were obliterated with an approximately 2 mm opening. The diagnosis of LS was confirmed with pathological examination. Topical clobetasol propionate and estrogen treatment were prescribed. Three months later, the vagina had an approximately 1.5-cm diameter opening and there was no difficulty in urination. Such cases should be followed up concerning the progression of vulvar cancer.

LookUs & Online Makale