ISSN: 2630-5720 | E-ISSN: 2687-346X

Hızlı Arama




: 51 (1)

Cilt: 51  Sayı: 1 - 2011

ÖZGÜN ARAŞTIRMA
1.
Pamukkale Üniversitesi Hastanesi Anestezi Yoğun Bakım Ünitesindeki Alet İlişkili Hastane Enfeksiyonları
Device-Associated Hospital İnfections in Anesthesiology İntensive care Unit of Pamukkale University Hospital
Ahmet Gürbüz, Hülya Sungurtekin, Melahat Gürbüz, Suzan Saçar, Simay Serin
Sayfalar 1 - 8
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, hastanemiz Anestezi Yoğun Bakım ünitesinde (AYBÜ) iki yıllık bir sürede alet ilişkili enfeksiyon hızlarının ve enfeksiyon etkeni mikroorganizmaların yıllara göre dağılımlarının saptanması ve sonuçlarının irdelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma iki yıllık bir sürede gerçekleştirilmiştir. Yoğun bakım ünitemizde 48 saatten fazla kalan hastalar çalışmaya dahil edilmiş olup, günlük vizitlerle elde edilen veriler enfeksiyon takip formuna kaydedilmiştir. Hastalar prospektif olarak laboratuvara ve hastaya dayalı, aktif sürveyans yöntemi ile değerlendirilmiştir. Nozokomiyal alet ilişkili enfeksiyon tanıları Centers for Disease Control and Prevention (CDC) kriterleri esas alınarak konulmuştur. Enfeksiyon hızlarının hesaplanmasında National Nosocomial Infections Surveillance (NNIS) kriterleri kullanılmıştır.
BULGULAR: Çalışmanın yapıldığı iki yıllık sürede toplam 718 hasta AYBܒde takip edildi. Takip edilen hastaların 58’inde (%8) 75 AİHE saptandı. Alet ilişkili hastane enfeksiyonu gelişen grupta ortalama mortalite oranı %56,8 olarak bulundu. Alet ilişkili hastane enfeksiyonu dağılımına bakıldığında en fazla mekanik ventilatör ilişkili pnömoni (%53,2) görülür iken ikinci sıklıkta üriner kateter ilişkili enfeksiyonu (%33.7) üçüncü sırada ise santral kateter ilişkili bakteriyemi (%10.3) rastlandı. Çalışmamızda 2004 yılında 378 hasta, 1481 yatış gününde takip edildi. İnvaziv girişim gün sayı sı mekanik ventilatör için 1279, üriner kateter için 1332 ve santral kateter için 947 gün idi. Bu süre içinde 22 MVİP, 16 ÜKİE ve 3 SVKİB meydana geldi. 2005 yılında ise 340 hasta 1545 yatış gününde takip edildi. İnvaziv girişim gün sayısı mekanik ventilatör için 1112, üriner kateter için 1313, santral kateter içinse 911 gün idi. Aynı yıl 19 MVİP, 10 ÜKİE ve 5 SVK‹B meydana geldi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yoğun bakım üniteleri gibi kritik hastaların takip ve tedavilerinin yapıldığı ünitelerde daha sık olarak uygulanan invaziv işlemlerin endikasyonları iyi konulmalı, kullanım süreleri minimuma indirgenmeli ve sterileteye azami ölçüde dikkat edilmelidir.
INTRODUCTION: In this study, it is aimed to evaluate the insidence of device-associated infection rates and the distribution of isolated pathogens according to years in the Anesthesiology Intensive Care Unit (AICU) for two years time.
METHODS: In two years time, patients stayed for more than 48 hours in the ICU were included to the study. Patients were followed with active prospective surveillance method. Nosocomial device-associated infections were defined according to the Centers for Disease Control and Prevention (CDC) criteria. To calculate infection rates the criteria of National Nosocomial Infections Surveillance (NNIS) is used.
RESULTS: During the two-year period, 718 patients were analyzed. 75 device-associated hospital infections were detected in 58 (8%) patients. In this group of patients mortality rate was 56.8%. The most common device-associated hospital infection was ventilator associated pneumoniae (VAP) (53.2%) followed by urinary catheter related infection (UC-I) (33.7%) and central venous catheter related blood stream infection (CVC-BSI) (10.3%). In 2004 378 patients were followed for 1481 patient-days. Invasive medical procedures duration was 1279 days for mechanical ventilation, 1332 days for urinary catheter and 911 days for central venous catheter. 19 VAP, 10 UC-I and 5 CVC-BSI were detected in the same period.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In intensive care units where critic patients in bad general condition were hospitalized, there should be good indications of more frequent invasive procedures, reduction of the minimum usage duration and sterility must be taken to the maximum extent.

2.
Bogata Bag ile Batın Duvarının Geçici Olarak Kapatılması Güvenli Bir Yöntemdir
Temporary Abdominal Closure With Bogata Bag is a Safe Procedure
Ali Aktekin, Günay Gürleyik, Kazım Kazan, Güneş Örgün, Abdullah Sağlam
Sayfalar 9 - 14
GİRİŞ ve AMAÇ: Batın içi yaygın enfeksiyonlarda veya artmış batın içi basınç durumunda batın duvarının geçici olarak kapatılması gerekebilir. Barsakların canlılığının şüpheli olduğu durumlarda veya batın içinin tekrar gözden geçirilmesi gerektiği durumlarda da batının geçici olarak kapatılması planlanabilir. Batının Bogota bag ile kapatılması, batın içine kolayca ulaşılmasını sağlayan bir teknik olarak görünmektedir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Batın duvarı Bogota bag ile kapatılan 15 hasta retrospektif olarak incelendi. Bogota bag olarak 3L’ lik steril irrigasyon sıvısı torbası kullanıldı. Bogota bag subkutan dokuya 1 numara polipropilen ile kotüne olarak tespit edildi. Batın içi genel anestezi altında 24 ila 72 saat aralıklarla tekrar değerlendirildi. Batın içi yıkandı, gerekli olan cerrahi işlemler uygulandı ve batın duvarı yeni bir Bogota bag ile tekrar kapatıldı. Batın duvarı batın içi enfeksiyon düzeldiğinde ve/veya barsakların canlılığında şüphe kalmayınca kalıcı olarak kapatıldı.
BULGULAR: Bogota bag her hasta için bir ila dokuz kes değiştirildi. Ortalama hastanede yatış zamanı 22 gündür. Üzücü olarak 15 hastanın 6’ sı (%40) hastanede yatarken sepsisten veya diğer ek hastalıklardan dolayı öldü. Hastaların hiçbirinde Bogota bag ve batın içi organlar arasında yapışıklık görülmedi. Hastaların hiçbiri yeni fistül geliştirmedi ve batın içi enfeksiyonda artma görülmedi. Bogota bag yara dudaklarının birbirine yakın durmasını sağlayarak batının kalıcı olarak kapatılmasında kolaylık sağladı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Batının geçici olarak kapatılmasında ideal yöntem batın içi organları korumalı ve zarar vermemeli, kontaminasyonu engellemeli, eviserasyon riskini azaltmalıdır. Bogota bag ile batın duvarının geçici olarak kapatılması güvenli, basit, ucuz ve etkili bir yöntemdir. Batın içine kolayca ulaşmamızı sağlar.
INTRODUCTION: Because of the intra-abdominal sepsis or increased intra-abdominal pressure, abdomen should be closed temporary. Temporary abdominal closure is also planned when the bowel viability is questionable or re-exploration is required. Abdomen closure with Bogota bag is an easy technique that allows for easy access.
METHODS: We presented 15 patients with abdominal closure with Bogota bag, sterile 3L irrigation bag. It was sutured with running no.1 polypropylene through the subcutaneous tissue. Re-exploration was performed every 24-72 hours under general anesthesia. The abdomen was irrigated and the surgical procedure was performed and covered with a new Bogota bag. Abdomen was permanently closed when abdominal sepsis was resolved and/or absence of viability questionable bowel segment.
RESULTS: Bogota bag had changed one to nine times for every patient. The mean hospital stay length was 22 days. Regrettably, 6 of 15 (40%) patients died during hospitalization due to sepsis or co-morbid disease. The abdomen was closed with skin layer alone in surviving patients. We did not find any adherences between bag and visceral surfaces. None of the patients had developed a new fistula and also the intra-abdominal infection had not aggravated. It permits bringing the edges of the wound to make final closure easier.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Conclusion: Ideally technique for temporary abdominal closure should protect and avoid damaging abdominal viscera, prevent contamination, minimize the risk of evisceration. Bogota bag is safe, simple, cheap and effective procedure. It can be easily performed and offer a simple access to abdominal cavity.

3.
Kanama ile Hipovolemi Oluşturulan Sıçanlarda Resüsitasyon Sıvılarının Hemodinamik Parametreler ve Kan Biyokimyasi Üzerine Etkileri
Yhe Effects of Resusciation Fluids on Hemodynamic Parameters and Blood Biochemistry of Rats Bled to Hypovolemia
Fethi Gül, Osman Ekinci, Tuba Pelit, Berna Terzioğlu, Gülşen Bosna, Mehmet Erşahin, Neşe Aydın, M. Zafer Gören
Sayfalar 15 - 22
GİRİŞ ve AMAÇ: Hemorajik şok nadir rastlanılan ancak hemodinamik bozukluk, oksijen taflınımında ve doku perfüzyonunda azalma, hücresel hipoksi, organ hasarı ve ölüme neden olan ciddi bir komplikasyondur. Bu çalışma, kanama ile hipovolemi oluşturulan sıçanlarda tam kan, düşük moleküler ağırlıklı nişasta solüsyonu ve dekstranlı hipertonik saline solüsyonlarının hemodinamik parametreler, koagülasyon ve doku perfüzyonu üzerine olan etkinliklerini araştırmak amacıyla tasarlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Deneylerde 200–250 g Sprague Dawley sıçanlar (her grupta n=7) kullanılmıştır. Sıçanlar, sol iliak arterden 20 dakikalık üç birbirini takip eden basamakla kanama yapılarak ortalama kan basıncı yaklaşık 20 mmHg da stabilize edilene kadar düşürülmüştür. Gruplardaki sıçanlara sonrasında dekstranlı hipertonik saline solüsyon (4 ml/kg; i.v.), düşük moleküler ağırlıklı nişasta solüsyonu (4 ml/kg; i.v.) ya da saklanmış tam kan transfüzyonu (2 ml/100 g; i.v.) 30 dakika süresince uygulanmıştır.
BULGULAR: Tam kan ya da dekstranlı hipertonik saline solüsyonu uygulanan sıçanlardaki ortalama kan basıncı düşük moleküler ağırlıklı nişasta solüsyonu uygulanan sıçanların ortalama kan basıncından yüksek bulunmuştur. Gruplar arasında kalp hızı değerleri arasında anlamlı bir farklılık görülmedi. Düşük moleküler ağırlıklı nişasta solüsyonu koagülasyonu olumsuz yönde etkilerken (p<0.01), diğerlerinde böyle bir etki görülmedi. Kan gazlarını parsiyel basıncı ve oksijen saturasyonu gruplar arasında farklılık göstermedi. Baz fazlalılığı tedavi öncesi ve sonrasında farklı bulunmadı. Dekstranlı hipertonik saline solüsyonu grubunda metabolik asidoz görüldü. Tam kan uygulanan sıçanlarda laktat düzeyi anlaml› olarak düşük bulundu (p=0.03).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Dekstranlı hipertonik saline solüsyonu ve tam kan kombinasyonu daha olumlu geniş profilli hemodinamik etkiler sunmakta, hemorajik şokta daha iyi hemostaz ve daha iyi doku perfüzyonu sağlamaktadır.
INTRODUCTION: Hemorrhagic shock is a rare but serious complication which may lead to hemodynamic instability, decrease in oxygen delivery and decreased tissue perfusion, cellular hypoxia, organ damage and death. Current study was designed to study the efficiency of whole blood, low molecular weight starch solution (LWS) and hypertonic saline with dextrane (HSD) on hemodynamics parameters, coagulation and tissue perfusion of rats bled to hypovolemia.
METHODS: Experiments were performed with Sprague Dawley rats (n=7 per group), weighing 200–250 g. The rats were bled through left iliac artery for 20 min in three successive steps until the mean arterial pressure fell to and stabilized at approximately 20 mmHg. Then animals in each group was treated either with HSD (4 ml/kg; i.v.) or LWS solution (4 ml/kg; i.v.) or stored whole blood transfusion (2 ml/100 g; i.v.) for 30 minutes.
RESULTS: In rats treated either with whole blood or HSD, the mean arterial pressure values were found to be higher than the rats treated with LWS solution. There was no significant difference in heart rate values among all three groups. LWS solution treatment adversely affected coagulation (p<0.01) whereas no effect was recorded with HSD and whole blood treatments. The partial pressure of blood gases and oxygen saturation did not show any significant difference in all three groups. Base excess has not been found to be different in terms of pre- and post-treatment values. Metabolic acidosis was observed in HSD treatment group. Lactate was detected to be statistically lower in rats treated with whole blood (p=0.03).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Use of combination of small volume of HSD and whole blood as fluid resuscitation may exert a favorable extended profile of hemodynamic effects, better hemostasis and tissue perfusion in hemorrhagic shock.

4.
Çocukluk Çağı Pnömoni Etyolojisinde Mycoplasma Pneumoniae Sıklığı
Mycoplasma Pneumonia in Etiology of Childhood Pneumonia
Fırat Erdoğan, Mustafa Çiftçi
Sayfalar 23 - 26
GİRİŞ ve AMAÇ: Pnömoni çocukluk çağının en önemli mortalite sebeplerinden biridir. Pnömonide etyolojik ajanın saptanması, sık rastlanılan etkenlere yönelik kesin ve hızlı tanı yöntemlerinin olmaması nedeniyle zordur. Bu nedenle pnömonilerde genellikle ampirik antibiyotik tedavisi başlanmaktadır. Sıklıkla seçilen antibiyotiklerin Mycoplasma pneumoniae tedavisinde etkili olamaması tedavi başarısını azaltmaktadır. Bu çalışma sık karşılaşılan pnömoni etkenlerinden biri olan Mycoplasma pneumoniae (MP) sıklığını araştırarak daha isabetli tedavi seçimine yardımcı olmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Pnömoni tanısı alan hastaların kan örneklerinde Mycoplasma pneumoniae‘ya karşı gelişen serum spesifik İmmunglobulin M indirekt immünofloresan yöntemiyle araştırıldı.
BULGULAR: Pnömoni tanısı konan hastaların % 18,6’sında Mycoplasma pneumoniae hastalık etkeni saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Pnömoni tanısı konan çocuk yaş grubu olgularda ampirik antibiyotik tedavisi başlanmasında seçilecek ajanın M. pneumoniae’yı da kapsayacak şekilde etkin bir spektruma sahip olmasına dikkat edilmelidir.
INTRODUCTION: The pneumonia is one of the most important causes of mortality in childhood. Since there are not adequate fast and widespread laboratory techniques available for establishing the common microorganisms causing pneumonia, it is not easy to find the causative agent every time. For this reason, antibiotic therapies for pneumonia are started empirically in general. Most of the antibiotics preferred for the empirical treatment of the pneumonia are not effective on the microorganism, Mycoplasma pneumonia, so it leads to decrease the overall success of empirical treatment. Aim of our study is to find out the incidence of Mycoplasma pneumonia and to increase the overall efficacy of empirical antibiotic treatment of pneumonia by improving the choice of appropriate agent.
METHODS: Serum specific IgM antibody against Mycoplasma pneumonia is investigated in the specimens of patients with pneumonia.
RESULTS: Mycoplasma pneumonia was the causative organism in 18.6 % of the patients with pneumonia.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is important to choose the empirical antibiotic treatment for childhood pneumonia as broad spectrum as that covers one of the mportant causative agents, mycoplasma pneumonia.

5.
Abdominal Cerrahide Total İntravenöz Anestezi (TİVA) İle ve Epidural Anestezi Kombinasyonu Karşılaştırılması
The Comparison of Total Intravenous Anaesthesia (TİVA) and the Combination of Tiva and Epidural Anaesthesia in Abdominal Surgey
Özcan Pişkin, Gül Ebru Geren, Nurettin Kurt, Volkan Hancı, Neşe Aydın
Sayfalar 27 - 34
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda abdominal cerrahi uygulanan hastalarda propofol ile sağlanan total intravenöz anesteziye (T‹VA) epidural yoldan perfüzyon şeklinde % 0.5 bupivakain-fentanil kombinasyonu eklenmesinin hemodinamik stabilite ve propofol tüketimi üzerine etkilerini karşılaştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya alt ve üst batın cerrahisi planlanan 40 olgu kabul edildi. Hastalar sadece TİVA uygulanacak olanlar (Grup TİVA) ve TİVA ile birlikte lumbal epidural anestezi uygulanacak (Grup TİVA+LE) olanlar olmak üzere rastgele 20’şerli 2 gruba ayrıldı. Monitörizasyon sonrası Grup TİVA+LE hastalarına epidural kateter yerleştirilerek % 0.5 bupivakain 6 cc bolus olarak epidural kateterden yapıldı. Tüm hastalara anestezi indüksiyonu için 1 Ìg.kg-1 fentanil, 2 mg.kg-1 propofol ve 0.1 mg.kg-1 veküronyum İV uygulandı. Her iki gruba anestezi idamesi için 6 mg.kg- 1.st-1 propofol infüzyonu ile TİVA yapılırken; Grup TİVA+LE’deki olgulara ek olarak epidural kateterden 6 ml.st-1 bupivakain-fentanil kombinasyonu (% 0.5 bupivakain 62.5 mg, fentanil 100 μg ile % 0.9 NaCl 35.5 ml) infüzyon şeklinde başlandı. Hastaların hemodinamik verileri, anestezik madde tüketimleri ve anestezi maliyetleri karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmamızda tüketilen ortalama propofol miktarı TİVA grubunda anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05). Gruplar arasında OAB ve KAH değişiklikleri açısından anlamlı farklılık bulunmamaktadır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Major abdominal cerrahi uygulanan hastalarda, genel anestezi uygulamalarına ek olarak hem ilaç tüketimini azaltmak hem hemodinamik stabiliteye katkıda bulunmak amacıyla epidural anestezi uygulamalarının eklenmesinin faydalı olacağı düşünüldü.
INTRODUCTION: We compared the effects of adding epidural perfusion of 0.5 % bupivakain-fentanyl combination to total intravenous anestesia (TIVA) with propofol on hemodynamic stabilation and propofol consumption in inferior and superior abdominal surgery.
METHODS: 40 inferior or superior abdominal surgery planned patients were randomized in the study. The patients were randomized into 2 arms of both 20 patients, only TIVA applied group (Group TIVA) and TIVA with lumbal epidural anestesia applied group (Group TIVA+LE). After the monitorization a bolus of 6 cc 0.5 % bupivacain was infused through epidural catheter placed in the sitting position in the Group TIVA+ LE. All patients received 1 μg.kg-1 fentanyl, 2 mg.kg-1 propofol and 0.1 mg.kg-1 veküronium İV as anestesia induction. While the maintanance of anestesia was achieved with 6mg.kg-1.h-1 propofol infusion and TIVA in both groups, 6 ml.h-1 bupivacain-fentanyl combination (0.5 % bupivakain 62.5 mg, fentanyl 100 μg ile 0.9 % NaCl 35.5 ml) was also induced through epidural catheter in Group TIVA+LE. Hemodynamic data of patients (heart rate [HR] and mean arterial pressure [MAP]), anesthetic drug consumption and costs of anesthesia were compared.
RESULTS: In our study, the mean propofol amounts were statistically significantly higher in TIVA group (p<0.05). For both groups there was no significant difference between the control HR and the MAP.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We believe that in major abdominal surgeries, it is efficacious to add epidural anaesthesia to general anaesthesia to reduce drug consumption as well as to asist in hemodinamic stability also considering its positive additions to the post operative analgesia.

6.
Sistematik Lupus Eritematozus ve Romatoid Artritli Hastaların Serum Prolaktin Düzeylerinin Değerlendirilmesi
Evaluation of Serum Prolactin Levels of Patients with Systemic Lupus Erythematosus and Rheumatoid Arthritis
Seyit Uyar, Seval Masatlıoğlu Pehlevan, Gül Babacan Abananonu, Nalan Okuroğlu, Refik Demirtunç
Sayfalar 35 - 40
GİRİŞ ve AMAÇ: Son yıllarda yapılan bazı çalışmalar, Romatoid Artritli (RA) ve Sistemik Lupus Eritematozuslu (SLE) hastaların bazılarında hiperprolaktinemi varlığına işaret etmektedir ancak serum prolaktin düzeyi ile bu hastalıklar arasındaki ilişki net değildir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, sistemik organ tutulumu olmayan RA ve SLE’li hastalarda serum prolaktin düzeyleri sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. RA’lı 23 hasta, SLE’li 41 hasta ve her iki hasta grubu ile yaş ve cinsiyet açısından uyumlu 25 sağlıklı gönüllü çalışmaya dâhil edilmiştir.
BULGULAR: Son yıllarda yapılan bazı çalışmalarda RA’lı hastaların sedimentasyon hızı (ESH) ve C-reaktif protein (CRP) düzeyleri, SLE grubundaki hastalardan anlamlı yüksek bulunmuş (p>0.05), serum prolaktin düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (p<0.05). Her iki hasta grubunda ve kontrol grubunda prolaktin düzeyi ile ESH, CRP ve beyaz küre sayısı (WBC) arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastaların sistemik organ tutulumu olmayan remisyondaki hastalar olması sebebiyle prolaktin düzeylerinin yükselmemiş olabileceği, hastalık aktivitesi yüksek hastalardan oluşan geniş hasta populasyonlu çalışmaların bu konuyu aydınlatmada faydalı olabileceği yorumu yapılmıştır.
INTRODUCTION: In recent years some studies indicate the presence of hyperprolactinemia in some patients with Rheumatoid Arthritis (RA) and Systemic Lupus Erythematosus (SLE), but relationship between serum prolactin levels and these diseases is not clear.
METHODS: In this study serum prolactin levels of RA and SLE patients without systemic organ involvement were evaluated by comparing with healthy control group. 23 patients with RA, 41 patients with SLE and, 25 age-sexes matched healthy volunteers included in the study.
RESULTS: In RA group, erythrocyte sedimentation rate (ESR) and C-reactive protein (CRP) levels were found significantly higher than in SLE group (p<0.05), serum prolactin levels didn’t significantly differ between the groups (p>0.05). Both patient groups and control group, prolactin levels were not significantly correlated with ESR, CRP and white blood cell count (WBC) (p 0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We thought that prolactin levels didn’t raise in patient groups due to these patients has no systemic organ involvement and new studies with large patient populations who have high disease activity may be useful for illuminating interpretation in this matter.

DERLEME
7.
Akut İskemik Hepatit Güncel Yaklaşım
Current Approach to Acute Ischemic Hepatitis
Cumali Karatoprak, Refik Demirtunç, Kadir Kayataş, Mehmet Tepe, Seyit Uyar
Sayfalar 41 - 42
Akut iskemik hepatit; karaciğerde ani gelişen dolaşım yetmezliği veya hipoksiye bağlı olarak gelişir. Genellikle 1 hafta içinde gerileyen, subklinik seyirli ve iyi prognoza sahiptir, çok nadir olarak fulminan seyredebilir. En yaygın nedenler sistemik hipotansiyona yol açan myokard enfarktüsü sonrası kardiyopulmoner kollaps, dekompanse konjestif kalp yetmezliği veya pulmoner embolidir. İskemik hepatitin ayırıcı özeliği aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT) ve laktat dehidrogenez (LDH) düzeyinin bir hipotansiyon atağından 1 ile 3 gün sonrasında aşırı artışıdır. Hemodinamik stabilite sağlandıktan sonra AST, ALT ve LDH düzeyleri 1 ile 3 gün içerisinde pik yapar ve 7 ile 10 gün içinde normale döner. LDH düzeyi hızlı şekilde artmaya eğilimlidir ve ALT/LDH oranı akut hepatitin diğer nedenlerinden farklı olarak iskemik hepatit de 1.5’in altındadır. İskemik hepatit için spesifik bir tedavi yoktur. Bu hastalarda amacımız kardiak outputu düzeltmek ve dolayısıyla hemodinamik bozukluğun altında yatan durumu düzeltmek olmalıdır. Prognoz çoğunlukla altta yatan sistemik hastalığın ağırlığı ile ilişkilidir.
Acute ischemic hepatitis, can occur due to sudden circulatory failure or hypoxia in the liver. It regressed usually within 1 week and has subclinical course and a good prognosis, very rarely, fulminant course. The most common causes are systemic hypotension leading to cardiopulmonary collapse after myocardial infarction, decompensated congestive heart failure or pulmonary embolism. The hallmark finding of ischemic hepatitis is a massive increase in aspartate aminotransferase (AST), alanine aminotransferase (ALT), and lactate dehydrogenase (LDH) levels 1 to 3 days after an episode of systemic hypotension. After obtaining hemodynamic stability, AST, ALT and LDH levels peak within 1 to 3 days and return to normal within 7 to 10 days. LDH level tends to rise quickly and ALT / LDH ratio is less than 1.5 in ischemic hepatitis unlike other causes of acute hepatitis. There is no specific treatment for ischemic hepatitis. In these patients our aim is to rectify cardiac output and underlying situation of hemodynamic deterioration. Prognosis is usually associated with severity of the underlying systemic disease.

OLGU SUNUMU
8.
Kusmayla Başvuran Bir Hipokalemik Metabolik Alkaloz Olgusu
The Patient Presented With Vomiting and Hypkalemic Metabolic Alkolosis: Case Report
Nevzat Aykut Bayrak, Evrim Karakaya, Çağatay Nuhoğlu, Duygu Sömen Bayoğlu, Veysel Bayoğlu, Ömer Ceran
Sayfalar 43 - 44
Çocukluk çağında hipokalemik metabolik alkaloz sıklıkla kusmayla mideden kayıplara yol açan nedenler ile, kistik fibrozis, tübulopati veya endokrinopati varlığında görülmektedir. Sıvı tedavisine cevap vermeyen hipokalemisi olan hastalarda hiperaldosteronizm saptandığında, kan basıncı normal veya normalden düşük olarak bulunursa tuz kaybettiren tübulopatilerin araştırılması gerekir. Bu makalede, kliniğimize kusma yakınmasıyla başvuran ve dirençli hipokalemik metabolik alkalozu olan, Gitelman sendromu düşündüğümüz bir hasta sunulmuştur.
Gastric losses by vomiting, cystic fibrosis, tubulopathies and endocrinopathies are the major factors associated with childhood hypokalemic metabolic alkalosis. Hypocalemic patients resistant to fluid replacement therapy with suspected hyperaldosteronism and normal/low arterial blood pressure must be carefully evaluated for salt wasting tubulopathies. In this case report, we summarize a patient who presented to our clinic with vomiting and resistant hypokalemic metabolic alkalosis and diagnosed as Gitelman syndrome.

9.
Antenatal Gastroşizis: Olgu Sunumu
Antenatal Gastroschisis: Case Reports
Mustafa Kara
Sayfa 45
Amaç: Doğum anında tanısı konan Gastroflizis’li bir olguyu sunmayı amaçladık.
Olgu: 31 yaşında, gravida 3, parite 3 olan hasta kliniğimizde sezaryen seksiyo ile doğum yaptı. Canlı doğan ve 1. dakikadaki APGAR’ı 4 olan bebek doğumdan 24 saat sonra ex oldu. Yeni doğanın makroskopik bulguları ve otopsisine göre tanı kondu.
Tartışma: Gastroflizis nispeten nadir karşılaşılan karın ön duvarı anomalilerinden biri olup 3/10.000 sıklıkta görülür. Önceleri yalnızca doğum anında tanınan bir patoloji iken, ultrasonografinin yaygın olarak kullanılmasıyla birlikte artık prenatal dönemde tanısı konulabilmektedir. Prenatal tanısı konabilen vakalarda yeni doğanın doğumunun optimal şartlarda ve tersiyer merkezlerde yapılması ile yeni doğanların sağ kalımında artış bildirilmektedir.
Objective: We aimed to present a case which was diagnosed in the instant of the delivery with Gastroschisis. Case: 31 year-old, gravida 3, parity 3 patient had caesarean section in our clinic. The fetus who was delivered live and the APGAR score in the first minute was 4, had exitus 24 hours after the delivery. The diagnosis is made according to the macroscopic findings and autopsy of the neonate. Discussion: Gastroschisis is one of the relatively rare met abdominal wall defects and it is seen in 3/10.000 incidence. Formerly, it was a pathology just diagnosed in the instant of the delivery, with using of the ultrasonography widely it can be diagnosed in the prenatal period. It is reported that an increase of the survival of the neonates which diagnosed prenatally, due to the delivery of the neonate in tertiary centers and optimal conditions.

LookUs & Online Makale