ISSN: 2630-5720 | E-ISSN: 2687-346X

Hızlı Arama




Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıp Dergisi - : 51 (3)
Cilt: 51  Sayı: 3 - 2011
ÖZGÜN ARAŞTIRMA
1.
Beş Yıllık Perkütan Böbrek Biopsilerimizin Klinikopatolojik Açıdan Değerlendirilmesi
Clinicopathological Evaluation of Our Renal Biopsies In The Last Five Years
Alper Bayrak, Toluy Özgümüş, Müjdat Kahraman, Funda Türkmen, Emre Erişkon, Gülistan Gümrükcü, Can Sevinç, Ali Özdemir
Sayfalar 94 - 99
GİRİŞ ve AMAÇ: Böbrek biyopsileri renal parankimal hastalı kların tanısının konmasında altın standart olarak kullanılan bir yöntemdir. Hastalığın prognozunun belirlenmesinde ve doğru tedavinin seçimi için gereklidir. Bu çalışmada böbrek biyopsisi sonuçları mızın klinikopatolojik açıdan değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda 2004-2009 yılları arasında 2. ve 5. dahiliye kliniklerinde yapı lmış olan 140 adet nativ böbrek biyopsileri retrospektrif olarak değerlendirilmiştir. Biyopsiler USG eşliğinde otomatik biyopsi iğneleri kullanılarak yapılmıştır. Işık mikroskop inceleme için hematoksilen eozin (HE), periodic-acid-schiff (PAS), periodic-acid-silver-metanamin (PAS-M), Mason trikrom, kristal viole ve Kongo kırmızısı boyaları kullanılmış, immün şoresan inceleme için IgA, IgG, IgM, C3 ve fibrinojen antikorları ile direk immün şoresan yöntemle boyanmıştır.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 43.2±17.1 olup, 81’i (%58.7) erkek,57’si (%41.3) kadındı. Tanı konulan biyopsilerde glomerül sayıları 2 ile 37 arasında değişmekte olup ortalama glomerül sayısı 15.3±7.5 olarak bulundu. Yeterli materyal oranı %70 (98/140) olarak saptandı. 104(%75.4) biyopside immünşoresan çalışma yapıldı. Biyopsi endikasyonları arasında en sık olanı 85(%60.7) hastada nefrotik sendromdu. Biyopsiler arasında en sık karşılaşılan tanı Fokal segmental glomeroloskleroz (FSGS)(n=29, %21) olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda biyopsi tanıları arasında en sık FSGS ikinci sıklıkta amiloidoz gelmekteydi. Yapılan çeşitli çalışmalarda en sık biyopsi tanı sı olarak IgA nefropatisi olarak raporlanmasına rağmen bizim çalışmamızda %5.8 ile düşük bir oranda saptandı. Ayrıca FSGS tanısı alan biyopsiler incelendiğinde bir kısmının benign nefroskleroz olarak değerlendirilebileceği kanısına varılmış olup FSGS tanısı konulurken, sekonder FSGS ‘lerin mutlaka titiz bir klinikopatolojik değerlendirme ile ayırt edilmesi tedavi ve prognoz açısından önemli olduğunu düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Renal biopsy is the gold standard diagnostic choice for renal diseases. It is used for determining the prognosis, and choosing the right treatment modality for renal diseases. The purpose of this study was the clinicopathological evaluation of our renal biopsies in the last 5 years.
METHODS: In our study, we evaluated 140 native percutaneus renal biopsies retrospectively, that were taken in the years 2004 –2009,from patients interned in the 5th and 2nd Internal Medicine Clinics of our hospital. The biopsies were performed with full-automatic biopsy needles under ultrasonographic guidance. Hematoxylin-Eosin (HE), Periodic Acid-Schiff(PAS), Periodic Acid-Schiff Metanamine (PAS-M), Masson Trichrome, Crystal Violet and Kongo Red were applied for light microscopy; and IgG, IgM, IgA, C3, and Fibrinogen antibodies were applied with the direct immunfluorescent method for Immunofluorescent study.
RESULTS: The mean age was 43.2±17.1. 81 of 140 patients were male(58.7%), whereas 57 patients were female(41.3%). There were a minimum of 2 and maximum 37 glomerules (Mean glomerule Count: 15.3±7.5) in the biopsy samples. Sufficent glomerule number was met in 70% cases (98/140). Most common endication for biopsy was nephrotic syndrome in 85 of 140 (60.7%) patients; whereas most common diagnosis was Focal Segmental Glomerulosclerosis (FSGS) (N=29, 21%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study most common diagnosis was FSGS; and second most common was amiloidosis. Even though in many studies the most frequent renal-biopsy diagnosis is Berger’s nephropathy; in our study it was as low as 5.8%. Furthermore; upon futher examination of the biopsies diagnoased as FSGS; we have come to the conclusion that a considerable portion of them might in fact be benign nephrosclerosis, and when diagnosing biopsy samples as FSGS, considering secondary FSGS with a thorough clinicopathological evaluation would be beneficial for both treatment and prognosis.

2.
Bir Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Dişardan Satın Alınan Hizmetlerin Genel Memnuniyet Düzeyi
The General Level of Satisfaction With Outsourced Services In a Training and Research Hospital
Aslı Ekin, Aygül Yanık, Mithat Kıyak
Sayfalar 100 - 108
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırma; istanbul’da bir eğitim ve araştırma hastanesinde, personelin dışardan satın alınan hizmetleri tercih ve tercih etmeme nedenleri ile bu hizmetlerden genel memnuniyet düzeyini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Hastanede tıbbi olmayan hizmetler olarak; özel güvenlik hizmetleri, malzemeli yemek (beslenme) hizmetleri, bilgi işlem hizmetleri, malzemeli genel temizlik hizmetleri, teknik bakım onarım hizmetleri ve tıbbi hizmet olarak; bilgisayarlı tomografi hizmetleri dışardan satın alınmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmada yüzyüze görüşme ve çalışmacılar tarafından hazırlanan anket yöntemi uygulanmıştır. Ankette beşli Likert ölçeği kullanılmıştır.
BULGULAR: Anketin değerlendirilmesinde soruların yanıtlandırılma ağırlıklarını belirlemek için SPSS 11,5 paket istatistik programı kullanı lmıştır. Araştırma kapsamına; kadrolu personelden tesadüfü örnekleme yöntemiyle belirlenen 300 kişi örneklem olarak alınmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastanede çalışan taşeron şirket personeli ile yardımcı hizmetliler kapsam dışında bırakılmıştır. Araştırma tanımlayıcı niteliktedir. Araştırma sonuçlarına göre; genel olarak hastane personelinin dış kaynaklardan yararlanma (DKY) konusunda olumlu bir bakış açısına sahip oldukları belirlenmiştir. DKY yöntemini tercih etme nedenlerinin başında hizmetin sürekliliğini sağlamak (%67.9), tercih etmeme nedenlerinin başında ise personelin işsiz kalma kaygısı taşıyabileceği (%53.6) yer almaktadı r. Personelin DKY yöntemiyle sağlanan hizmetlerden (genel temizlik %51.5, yemek %62.2 ) önemli oranda memnun olmadıkları bulunmuştur. DKY yöntemiyle sağlanan hizmetlerin bulguları literatür ile uyumlu olmakla birlikte, kurumları n DKY ve yararlanmama nedenlerinde önceliklerin farklı olabileceği, personelin hizmetlerden memnuniyet düzeylerinin değişebileceği belirlenmiştir. DKY uygulamasının olumlu katkılarda bulunabileceği görülmektedir.
INTRODUCTION: This study aimed to determine the reasons for preferring and not preferring outsourced services and the general level of satisfaction with these services among the personnel of a training and research hospital in Istanbul. The non medical outsourced services involved special security, catering (nutrition), information technologies, general cleaning services with supplies, and technical maintenance whereas the outsources medical services involved computerised tomography services.
METHODS: We conducted face-to-face interviews and used questionnaires developed by the researchers. A 5 Likert type scale was used in the questionnaire.
RESULTS: The SPSS 11.5 was used to evaluate the weight of the answers in the questionnaire. The sample of the research consisted of 300 regular personnel who have been chosen with random sampling.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The subcontractor personnel and assisting attendants were excluded from the study. This was a descriptive study. According to the results, it has been determined that the personnel had a positive perspective regarding the utilization of outsources services (UOS). Main reasons for preferring UOS were maintaining the continuity of services (67.9%), whereas reasons for not preferring these services were that the personnel would worry about losing their jobs (53.6%). It has been found that the personnel was not satisfied with UOS (general cleaning 51.5%, catering 62.2%). Although findings regarding UOS seem to be consistent with the literature, institutions may have different priorities regarding reasons for not benefiting from UOS and the level of satisfaction with outsourced services may vary. On the other hand, it has been shown that UOS may have positive contributions.

3.
İntermittan Ekzotropyada Horizontal Şaşılık Cerrahi Sonuçlarının Değerlendirilmesi
Results Of The Horizontal Strabismus Surgery In Intermittent Exotropia
Deniz Yıldız, Baran Gencer, Nazan Erda
Sayfalar 109 - 119
GİRİŞ ve AMAÇ: İntermittan ekzotropya (X(T))’nın cerrahi tedavisinde çeşitli yöntemler ileri sürülmüş ve bu yöntemlerin başarı ve nüks oranları ile ilgili farklı sonuçlar bildirilmiştir. Biz bu çalışmamızda X(T)’li olgularımızın horizantal şaşılık cerrahi sonuçlarını ve nüks oranlarını değerlendirdik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 17 yıllık kayıtlarımızdan çalışma kriterlerine uyan 70 X(T)’li olgu çalışmaya alındı. Olgular 1 saatlik diagnostik kapama testi (DKT) sonucunda uzak ve yakın deviasyonlar arasında 10 prizm dioptri (PD) fark esas alınarak temel tip, diverjans fazlalığı, konverjans yetmezliği ve pdödodiverjans fazlalığı olmak üzere 4 grupta değerlendirildi. Tüm hastalar klinik özelliklerine göre iki cerrah tarafından opere edildi. Olgular ortalama 31,4±25,6 ay süre ile takip edildi.
BULGULAR: 1 saatlik DKT sonucunda psödodiverjans fazlalığı olarak görülen 1 olgu temel X(T)’ye dönüştü ve olguların subgruplara göre dağılımı sonucunda 38’i temel X(T), 13’ü konverjans yetmezliğ i, 19’u diverjans fazlalığı olarak tespit edildi. 38 temel X(T)’li olgudan 29’una bilateral MR kısaltma, 4’üne geriletme-kısaltma, 1’ine tek LR geriletme, 4’üne tek MR kısaltma operasyonu uygulandı. 13 konverjans yetmezliği X(T) subgrubundaki olgunun 11’ine bilateral MR kısaltma, 1’ine geriletme- kısaltma, 1’ine tek MR kısaltma, 19 diverjans fazlalığı X(T) subgrubundaki olgunun 12’sine bilateral LR geriletme, 7’sine tek LR geriletme cerrahisi uygulandı. Olguların tümünde, postoperatif uzakta ve yakında kayma miktarları nın preoperatif kayma miktarları ile kıyaslandığı nda azalmanın istatiksel olarak anlamlı olduğ u gözlendi. Tüm X(T) subgruplarında da azalma istatiksel olarak anlamlı idi. Olgularımızın postoperatif takibi sonucunda 20 (% 28,6) olguda nüks saptandı. 6 (%8,6) olgudan 1’i konsekütif ezotropya, 5’i rezidü ekzotropya nedeniyle reopere edildi. Olgularda hiçbirine 3. kez operasyon uygulanmadı. Reopere olan olgularda başarı oranları uzak ve yakında %83,3 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Biz bu çalışmanın sonucunda diagnostik kapama testi ile doğru X(T) subgrubunun ve maksimal kayma açısının tesbiti ile, uygun cerrahi teknik uygulanması sonucunda X(T) tedavisinde başarılı sonuçlar alınacağını düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: We aimed to evaluate the surgical outcomes and recurrent rates of our patients with intermittent exotropia (X(T)) underwent horizontal strabismus surgery in this study.
METHODS: Retrospectively we recruited 70 patients with X(T) during 17 years in this study. All cases were seperated into four groups according to one hour diagnostic occlusion test (DOT): 1. Basic type 2. Divergence excess 3. Convergence insufficiency 4. Pseudodivergence excess. Bilateral resection of medial rectus muscle (MR), unilateral resection of MR, combined recession-resection, bilateral recession lateral rectus muscle (LR) and unilateral recession of LR were applied by two surgeons according to types of X(T). The postoperative following mean period was 31.4±25.6 months (6 months-9 years). Postoperative ±10 prism dioptric (PD) deviation was accepted for surgery success.
RESULTS: After DOT, we found 38 patients were basic type, 19 patients were divergence excess, 13 patients were convergence insufficiency. Forty patients underwent bilateral resection of MR, 5 patients underwent unilateral resection of MR, 5 patients underwent combined recession-resection, 12 patients underwent bilateral recession of LR and 8 patients underwent unilateral recession of LR. In all cases, the mean distance deviation was -27.5±12.9 PD preoperatively. It was found between -3.5±4.4 PD and -8.5±6.6 PD postoperatively. The mean near deviation was -24.3±13.6 PD preoperatively. It was found between -3.1±4.7 PD and -8.2±7.7 postoperatively. In all cases postoperatively success rate was 84.2% at distance, 81.4% at nearby. We observed 20 (28.6%) recurrent cases during follow up.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We suggested to apply DOT to X(T) patients for detecting the maximal deviation angle and subgroups of X(T) for surgery success.

4.
Transrektal Ultrason (Trus) Eşliğinde Prostat Biyopsisinde Ideal Ağrı Kontrolü Nasıl Sağlanır?: Topikal Ve Infiltratif Anesteziyle Analjezik Kombinasyonlarının Karşılaştırmalı Sonuçları
How To Obtain Ideal Pain Control During Transrectal Ultrasound (Trus) Guided Prostate Biopsy?: Comparative Results Of Topical And Infiltrative Anesthetics Combined With Analgesics
Fikret Fatih Önol, Cem İpek, Uğur Boylu, Eyüp Veli Küçük, Fettah Tosun, Eyüp Gümüş
Sayfalar 120 - 125
GİRİŞ ve AMAÇ: Prostat biyopsisi sırasında farklı anestezi ve analjezi kombinasyonlarının ağrı kontrolü üzerine etkisini karşılaştırmak, hasta konforunu arttırıp biyopsi örnekleme kalitesini yükseltecek minimal invazif bir anestezi protokolü geliştirmek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Şubat 2008-Haziran 2009 arasında PSA düzeyi >2,5 ng/ml ve/veya parmakla rektal inceleme bulgusu nedeniyle TRUS eşliğinde standart 10 kadran prostat biyopsisi yapılan hastalar çalışmaya alındı. Hastalar, intrarektal topikal %2’lik lidokainli jel + Petidin 100mg i.m (Grup 1, n: 25), topikal %2’lik lidokainli jel + Lornoksikam 8mg i.m (Grup 2, n: 21), topikal %2’lik lidokainli jel + Midazolam 3mg i.m (Grup 3, n: 20) ve %2 prilokain ile apikal infiltratif anestezi + Petidin 100mg (Grup 4, n: 28), %2 prilokain + Lornoksikam 8mg i.m (Grup 5, n: 54), %2 prilokain + Midazolam 3mg i.m. (Grup 6, n: 45) olacak şekilde 6 gruba ayrıldı. Ağrı şiddeti, 0 (hiç ağrı hissetmemesi) ila 10 (hayatında duydukları en şiddetli ağrı) arasında değişen 10 ölçekli VAS (vizüel analog skala) ile değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 193 hasta için yaş ortalaması 64,7± 8,7 idi. Gruplar arasında yaş, serum PSA değerleri, prostat hacimleri için anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Lokal anestezi + larnoksikam uygulamasının (Grup 5) en yüksek, topikal anestezi ve midazolam kombinasyonun (Grup 3) en düşük ağrı kontrolü sağladığı saptandı. Lokal anestezi ile kombinasyon kullanı mının (grup 4,5,6), topikal anestezi ile kombinasyon tedavilerine (grup 1,2,3) göre daha düşük VAS skorları sağladığı bulundu. Topikal lidokain grubuna Petidin eklenmesi, lokal prilokain gruplarıyla benzer etkinlik gösterdi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Prostat biyopsisinde ağrı kontrolünde topikal lidokain + Petidin kombinasyonu, en az lokal infiltratif anestezi kadar etkili yöntemdir.
INTRODUCTION: To compare the efficacy of various anesthetic and analgesic combinations in pain control during prostate biopsy, and to develop a minimally invasive protocol aimed to improve patient comfort and raise the quality of sampling during biopsy.
METHODS: Between February 2008 and June 2009, patients with a high PSA (>2.5 ng/ml) and/or abnormal digital rectal examination findings who underwent standard 10-core TRUSguided prostate biopsy were included. Patients were randomly divided into: Intrarectal topical lidocaine 2% gel + Pethidine HCl 100mg im (Group 1, n: 25), topical lidocaine 2% + Lornoxicam 8mg im (Group 2, n: 21), topical lidocaine 2% + midazolam 3mg i.m (Group 3, n: 20), apical infiltration with 2% prilocaine + Pethidine Hal 100mg im (Group 4, n: 28), 2% prilocaine + Lornoxicam 8mg im (Group 5, n: 54), 2% prilocaine + Midazolam 3mg i.m. (Group 6, n: 45) into six groups. Severity of pain was assessed with visual analogue scale (VAS) ranging from 0 (no pain) to 10 (worst pain during lifetime).
RESULTS: Mean age was 64.7±8.7 years. There was no difference between groups for age, serum PSA levels and prostate volume (p> 0.05). Local anesthesia + larnoxicam (group 5) provided the best, topical anesthesia + midazolam (group 3) provided the worst pain control. Combination of analgesics with local anesthesia (groups 4,5,6) resulted in lower VAS scores as compared to combination with topical aesthetic (groups 1,2,3). The addition of Pethidine to topical lidocaine showed an equivalent efficacy with local anesthetic groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Topical lidocaine + Pethidine combination is an alternative to local infiltrative anesthesia for pain control during prostate biopsy.

5.
Ağrı İlindeki Antenatal Hepatit B Virüs Seroprevalansı
Antenatal Hepatitis B Seroprevalence In Agrı City
Mustafa Kara, Ercan Yılmaz, Emel Kıyak Çağlayan
Sayfalar 126 - 130
GİRİŞ ve AMAÇ: Hepatit B enfeksiyonu akut, fulminan ve kronik hepatit; karaciğer sirozu ve sonunda hepatoselüler kansere neden olduğu için dünya genelinde yaygın ve önemli bir sağlık sorunudur. Hepatit B Virus (HBV) enfeksiyonu vertikal geçiş nedeniyle gebelerde de önemli bir sağlık sorunudur. Bu çalışmamızda kliniğimize başvuran gebelerde antenatal dönemdeki Hepatit B Yüzey Antijeni (HBsAg) pozitişiğini ve bunun sosyodemografik faktörlerle olan ilişkisini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza 2009 yılı Ocak-Temmuz ayları arasında kliniğimize başvuran 15-44 yaşları arasındaki toplam 140 gebe hasta katıldı. Gebeler sosyodemografik özelliklerine (doğum yeri, sağlık güvencesi, meslek, önceki cerrahi vs.) göre sınışandı.
BULGULAR: HBsAg (Hepatit B Yüzey Antijeni) pozitifliği yalnızca 9 hastada (% 6.4) ve antiHBs antikoru pozitişiği 20 hastada (% 14.2) saptandı. Bu 9 hastanın tümünde Anti-HBs antikoru negatifti ve HBV aşısı uygulanmamıştı. Daha önce sezaryen öyküsü olanlarda öncesinde sezaryen öyküsü olmayanlardan istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek HBsAg pozitişiği bulundu (sırasıyla, % 15.3’e karşı % 5.5, p< 0.05). Sezaryen dışında herhangi bir operasyon geçiren gebeler opere olmamış hastalara göre anlamlı derecede daha yüksek HBsAg’e sahipti (sırasıyla, % 12.9’a karşın % 4.5, p< 0.05). AntiHBs antikor pozitişiği sağlık çalışanı gebelerde % 62.5, diğer işlerde çalışan gebelerde ise % 11.3 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: HBs Ag pozitifliği daha önce yapılan çalışmaların sonuçlarıyla uyumlu bulunmuştur. HBsAg pozitişiği önceden sezaryen ve/veya başka bir cerrahi işlem geçiren hastalarda daha yüksek bulunmuştur. Ancak, virusun diğer bulaşma yolları da göz önünde bulundurulmalıdır.
INTRODUCTION: Hepatitis B infection is a worldwide health problem because of causing acute, fulminant and chronic hepatitis, which may result in cirrhosis and finally hepatocellular cancer. Hepatitis B Virus infection in the pregnants is also an important health problem because of the vertical transmission. We aimed to search the HBsAg positivity and its relationship with the socio-demographic factors in the pregnants referred to our clinic in the antenatal period.
METHODS: One hundred forty pregnant women aged 15-44 were included our study in 2009 January-July. Pregnants were classified with their socio-demographic parameters (birth place, health insurance, profession, previous surgery etc).
RESULTS: HBsAg positivity was detected only in 9 patients (%6,4), and antiHBs antibody positivity was detected in 20 patients (%14,2). Statistically significant HBsAg positivity was found higher in patients with previous sectio history than in patients without previous sectio history (respectively, 15.3 % vs. 5.5 %, p< 0.05). Pregnants with surgical procedure history (C/S cases not included), also had a significantly high HBsAg positivity against non-operated pregnants (respectively, 12.9 % vs. 4.5 %, p< 0.05). AntiHBs antibody positivity was found 62.5 % in pregnants work at health career and 11.3% in pregnants work in other fields.
DISCUSSION AND CONCLUSION: HBsAg positivity was found to be consistent with other previous study results. High levels of HBsAg positivity should be kept in mind in the patients who previously underwent surgery or sectio. But, the other routes of contamination should be evaluated.

6.
Romatoid Artritli Hastalarda Aortik Sertleşme
Aortic Stifness In Patients With Rheumatoid Arthritis
Seval Masatlıoğlu, Semiha Ayaydın, Refik Demirtunç, Güven Yılmaz, Nilcihan Yolcu, Kadir Kayataş, Dursun Duman
Sayfalar 131 - 137
GİRİŞ ve AMAÇ: Romatoid Artirit (RA) de mortalitenin en önemli sebebi kardiyovasküler sistem (KVS) tutulumudur. Aortun mekanik özelliklerinin invaziv olmayan yöntemlerle değerlendirilmesi aterosklerozun erken tanısında oldukça yararlıdır. Bu çalışmada; ateroskleroz gelişimine yol açabilecek başka hastalığı ve risk faktörleri olmayan RA’lı hastalarda aortun elastisite parametreleri ile hastalığın aktivite ölçümleri arasında etkileşim olup olmadığı araştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 46 RA’li hasta ve 20 sağlıklı birey alındı. Hastaların hastalık süresi, DAS-28 skorları, eritrosit sedimentasyon hızı (ESH), Creaktif proteinleri (CRP) ve lipid düzeyleri kaydedildi. Ekokardiyografik değerlendirme ile aortun elastik parametreleri hesaplandı ve gruplar arası nda karşılaştırma yapıldı. RA’lı hastaların aktivite ölçümleri ile aortun elastik parametreleri arasındaki ilişki araştırıldı.
BULGULAR: RA’lı hastaların aortik strain ve distensibilite düzeyi; kontrol grubuna göre daha düşük bulundu (p<0.002). Aortik strain ile ESH arasında istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0.01). Distensibilite ile DAS28 ve ESH arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ekokardiyografi ile noninvaziv metod olarak ölçülen aortik elastisite parametreleri hastalığı n erken döneminde kardiyovasküler riski tahmin etmede faydalı olabilir.
INTRODUCTION: In patients with RA, the cardiovascular system involvement is the most important reason for the increase of mortality. Evaluation by non-invasive methods of mechanical properties of the aorta is quite useful in early diagnosis of atherosclerosis. In this study we have investigated that the relation between aortic elasticity parameters and the disease activity criteria in the RA patients who has not have any risk factors and any diseases leading to the development of atherosclerosis.
METHODS: 46 RA patients and 20 healthy subjects were included in the study. The patients, disease duration and DAS-28 scores and ESR and CRP and lipid parametres results were recorded. Echocardiographic evaluation was performed and the aortic elastic parameters were calculated and compared between groups. Activity parameters of patients with RA and the relation between aortic elastic parameters were investigated.
RESULTS: Aortic strain and distensibility levels of RA patients, were lower than the control group (p <0.002). According to there is no statistically significant difference between patient and control groups. There is a statistically significant relationship between DAS28 and distensibility (p <0.05). And there is a statistically significant correlation between ESH and distensibility (p <0.01). And there is advanced level of statistically significant correlation between strain and the ESH (p <0.01).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Aortic elasticity parameters measured by echocardiography as a noninvasive method may be useful to predict the risk of cardiovascular disease at early stages.

OLGU SUNUMU
7.
Radyoterapiye Bağlı Gelişen İleum Perforasyonu
Ileum Perforation After Radiotherapy ( Case Report )
Bülent Kaya, Umut Kerimoğlu, Cengiz Eriş, Hüseyin Bilge, M. Kamil Yıldız, Rıza Kutanış
Sayfalar 131 - 141
Pelvik radyoterapi, birçok malignite tedavisinde sıklıkla uygulanmaktadır. Radyoterapinin erken ve geç dönemde gastrointestinal sistem üzerinde etkileri iyi bilinmektedir. Erken dönemde meydana gelen enterit çoğu zaman konservatif yöntemler ile tedavi edilir. Geç dönemde görülen barsak yapışıklıkları, obstrüksiyon, perforasyon ve fistül oluşumu gibi kompikasyonlar cerrahi müdahale gerektirir. Radyoterapiye bağlı barsak perforasyonu nadirdir. Akut peritonit bulguları geç dönemde ortaya çıkar ve tanı zorluklarına sebep olur. Hastane yatışı sonrası akut batın bulguları gelişen ve radyoterapiye bağlı ince barsak perforasyonu nedeni ile opere ettiğimiz hastayı sunuyoruz.
Pelvic radiotherapy is commonly used in treatment of many malignities. The early and late term effects of radiotherapy on gastrointestinal system are well known. Enteritis in early period is usually treated with conservative measures. Complications such as intestinal adhesion, obstruction, perforation and fistula formation are needed surgical intervention. Intestinal perforation due to radiotherapy is rare. The signs of acute peritonitis are delayed and cause diagnostic difficulties. We are presenting a patient with late signs of acute abdomen after his admission. He was operated due to intestinal perforation after radiotherapy.

8.
Sekonder Osteoporos Tanısı Atlanıyor Mu?
The Sequel of Osteoporosis is Skipping?
Cumali Karatoprak, Kadir Kayataş, Refik Demirtunç, Hanifi Kılızaslan, Servet Yolbaş, Müjgan Balta, Seyit Uyar
Sayfalar 142 - 145
Osteoporoz; kemik kitlesinde azalmaya bağlı olarak, kemiğin zayışaması, özellikle vertebra, kalça ve el bileğinde kırık riskinde artışa yol açan bir iskelet sistemi hastalığıdır. Osteoporoz tanısı sıklıkla postmenopozal veya senil osteoporoza indirgenmiş olup, kemik mineral yoğunluğu (KMY) düşük olan hastalar primer osteoporoz tanısı ile tedavi edilmektedir. Bu durum sekonder osteoporoz nedenlerinin atlanmasına veya tanısının konulmasında gecikmelere neden olmaktadı r. Altı ay önce bel ağrısı şikayetiyle özel bir hastaneye başvuran, yapılan Dual Enerji X-ray Absorpsiyometre (DEXA) ölçümü sonrası osteoporoz tanısı konularak bifosfonat başlanan ancak iç hastalıkları kliniğimizde multipl miyelom tanı sı konulan bir olguyu sunmak istedik.
Osteoporosis; the weakening of the bone due to a decrease in bone mass, is a skeletal disease that increase the risk of fractures especially in the spine, hip and wrist. Diagnosis of osteoporosis often is reduced in postmenopausal or senile osteoporosis, in patients with low bone mineral density (BMD) therapy is started with the diagnosis of primary osteoporosis. This situation leads to delay the diagnosis of secondary osteoporosis or causes to be bypassed. We wanted to present a patient who applied to a private hospital with low back pain 6 mount ago and according to the dual energy Xray Absorptiometry (DEXA) measurement diagnosed as osteoporoses and bisphosphonate treatment was started and then diagnosed as multiple myeloma in our internal medicine department.

9.
Trauma Sonrası Konvülziyonla Prezente Olan Sturge-Weber Sendromu
Sturge Weber Syndrome Presented With Post Traumatic Convulsion
Zehra Esra Önal, Tamay Özkozacı, Abdülkadir Tekin, Çağatay Nuhoğlu
Sayfalar 146 - 148
Sturge Weber sendromu, yüzde porto şarabı rengi leke, glokom ve koroidal hemangioma gibi göz anomalileri ve leptomeningial anjioma ile karakterize sporadik, nörokutanöz bir hastalıktır. Klinik belirtiler, hafif inkomplet formdan leke, nöbetler, mental retardasyon ve glokom gibi tüm belirtilerin olduğu komplet forma kadar değişkenlik gösterebilir. Yüzün üst yarısında, porto şarabı rengi leke ile doğmuş çocuklar beyin tutulumu açısından yüksek risk altındadır. Bu çocuklarda, nöbet ve diğer nörolojik tutulumların gelişme sıklığı yüksektir. Bu olguda, 8 aylık kız bebek kliniğimize travma sonrası kusma, konvülziyon semptomları ile getirildi. Çocuğun yüzünün üst yarısında, şarap rengi nevus mevcuttu. Beyin MR ı leptomeningial anjiomatozis ve cerebral atrofi ile uyumlu olup hastalığı destekliyordu. Yaşamı n ilk bir yılında nöroljik gelişim normal bile olsa, Sturge Weber Sendromlu infant ve küçük çocukları n erken tanınması gereklidir çünkü fokal nöbetler ve lokal hipoksinin yol açtığı serebral atrofi, ilerde gelişecek mental retardasyon, öğrenme ve davranış bozukluklarının sorumlusudur.
Sturge weber syndrome is a sporadic neurocutaneous disease, characterized by facial port-wine stain, ocular abnormalities (glaucoma and choroidal hemangiomal) and leptomeningeal angioma. Clinical features vary from mild incomplete forms to complete disease with facial stain, seizures, mental retardation and glaucoma. Children born with a port wine stain on the upper part of the face are at risk for brain involvement. These infants and young children often develop seizures and other neurologic impairments. Eight months aged girl was taken to our clinic, presenting with the symptoms of vomiting, convulsions after having been dropped (trauma). She had a port-wine stain in her upper part of the face. Contrast enhanced MRI of brain revealed leptomeningeal angiomatosis and cerebral atrophy. Although neurologic development is normal in the first year of life, infants and young children with Sturge Weber syndrome, should be diagnosed as early as possible because focal convulsions and local hypoxia can cause cerebral atrophy, that is responsible for mental retardation, attention disorders and learning disabilities.

LookUs & Online Makale