ISSN: 2630-5720 | E-ISSN: 2687-346X

Hızlı Arama




Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıp Dergisi - : 55 (3)
Cilt: 55  Sayı: 3 - 2015
ÖZGÜN ARAŞTIRMA
1.
Hemoroidal Hastalıkla Minimal İnvazif, Güvenli, Yeni Bir Yöntem: Lazer Hemoroidoplasti
A New, Safe and Minimal Invasive Surgical Method in Hemorrhoidal Disease: Laser Hemorrhoidoplasty
Banu Ural
Sayfalar 137 - 142
GİRİŞ ve AMAÇ: Hemoroidal hastalığın tedavisinde yeni nesil tedavi modalitelerinin uygulamaları giderek yaygınlaşmaktadır. Bunlardan biri de lazer hemoroidoplastidir. Bu çalışmada laser hemoroidoplasti yöntemi tartışılarak bu yöntemin uygulandığı hastaların sonuçları ortaya konmuştur.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada Şubat 2011 ve Mart 2013 tarihleri arasında üçüncü ve dördüncü derece hemoroidal hastalığı tespit edilen ve lazer hemoroidoplasti yapılan 12 olgunun bulguları değerlendirildi.
BULGULAR: Olguların cinsiyet dağılımı 6K/6E, ortalama yaşı 48 idi.Operasyon süresi 17 dk, operasyonda verilen lazer enerji 240 joule /pake idi. Postop ağrı durumu 1.,3, ve 7.günlerde VAS (visual analaog skala) ile değerlendirildiğinde postop1. gün 1,8,postop 3.gün 0,5, postop 7.gün 0,2 olarak izlendi. Clevland kontinens skoruna göre mükemmel kontinens skoru elde edildi. Hastaların günlük aktiviteye dönüş süresi ortalama 2,8 gün olarak tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Lazer Hemoroidoplasti minimal invazif oluşu, postop minimal ağrı,anal stenoz çabuk oluşu, hastanın günlük hayata dönüşünün çabuk oluşu günübirlik cerrahi uygulama, postop hayat kalitesinin yüksek oluşu gibi avantajları nedeni ile ümit vadetmektedir
INTRODUCTION: New generation treatment modalities in the treatment of hemorrhoid disease are becoming more widespread. One of these is laser hemorrhoidoplasty. Here in, results of patients who underwent this pro- cedure are presented.
METHODS: Results of 12 patients with third or fourth grade hemorrhoid disease who un- derwent hemorrhoidoplasty between February 2011 and March 2013 were evaluated.
RESULTS: There were 6 males and 6 fema- les with an average age of 48 years. Avera- ge operation duration was 17 minutes, and average laser energy used during operation was 240 joule/pake. Postoperative pain level evaluated with visual analog scale at 1st, 3rd and 7th days were 1.8, 0.5, and 0.2, respectively. A perfect continence score was obtained according to Cleveland continence scoring system. Average time to return to regular daily activities was determined to be 2.8 days.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Laser hemorrhoidoplasty, is a promising method due to many advantages like being minimally invasive, minimal postoperative pain level, no anal stenosis, quick return to daily life and being an outpatient procedure, high postoperative life quality.

2.
Tekrarlayan Ön Üveitli Olgularda Fakoemulsifikasyon Cerrahisi Ve Katlanabilir Lens İmplantasyonu
Phacoemulsification surgery and foldable intraocular lens implantation in patients with recurrent anterior uveitis
İbrahim Bülent Buttanrı, Didem Serin
Sayfalar 143 - 147
GİRİŞ ve AMAÇ: Tekrarlyan ön üveitli olgularda fakoemulsifikasyon cerrahisi ve katlanabilir lens implantasyonu sonuçlarımızı bildirmek
YÖNTEM ve GEREÇLER: Fakoemulsifikasyon ve göziçi katlanabilir lens implantasyonu uygulanan tekrarlayan anterior üveitli 16 olgunun 20 gözü çalışma kapsamın alındı. Cerrahiler, göziçi enflamasyon 3 ay boyunca tamamen kontrol altına alınınca uygulandı. Cerrahi sonuçlar ve komplikasyonlar not edildi.
BULGULAR: Tüm olgularda fakoemulsifikasyon cerrahisi ve göziçi katlanabilir lens implantasyonu uygulanabildi. Cerrahi sonrası ilk gün ortalama ön kamara hücre sayısı +2.2±0.8 ve ortalama bulanıklık skoru+1.6±0.6 idi ve her iki ölçüm 2 hafta içinde +1.0’in altına indi. Ameliyat sonrası 2 (%10) gözde göziçi basınç (GİB) ölçümü 21 mmHg’nın üzerine çıktı ve topikal antiglokomatöz ilaç kullanımı ile 10 gün içinde kontrol altına alındı. Arka sineşi oluşumu 5 (%25) gözde görüldü. Optik koherans tomografi (OKT) ile 4 (%20) gözde kistoid maküla ödemi (KMÖ) tespit edildi. Ta- kip süresince ön üveit tekrarı 3(%12) gözde görüldü. Son kontrolde tüm gözlerde görme keskinliği 0.5’in üzerindeydi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tekrarlayan anterior üveitli olgularda fakoemulsifikasyon cerrahisi ve katlanabilir lens implantasyonu, etkili ve komplikasyon oranı düşük bir yöntem olarak bulunmuştur.
INTRODUCTION: To report the results of phacoe- mulsification surgery and foldable intraocular lens implantation in patients with recurren anterior uveitis
METHODS: This retrospective clinical study included 20 eyes of 16 patients with a recurren anterior uveitis who had undergone phacoemulsification surgery with foldable intraocular lens implantation. Surgery was performed after intraocular inflammation had been completely controlled for 3 months before surgery. We reported our surgical results and complications.
RESULTS: We could perform facoemulsification surgery and intraocular foldable lens implantation in all eyes. Mean postoperative ante- rior cell score was +2.2±0.8 and mean flare score was+1.6±0.6 on the first postoperative day and both scores were less than +1.0 two weeks after surgery. An IOP increase to more than 21 mmHg occurred in 2 (10.0 %) eyes one day after surgery and was controlled by topical antihypertensives in 10 days. Synechia posterior occurred 5 (25%) eyes. Cystoid makular edema was detected in 4 (%20.0) eyes with optical coherans tomography. Recurrence of anterior uveitis occur in 3 (12.0%) eyes during follow-up period. Visual acuity was over 0.5 in all eyes at the last control.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Phacoemulsification surgery and foldable intraocular lens implantation was found to be an efficient and safe procedure in patients with recurrent uveitis

3.
Dört-Altı Yaş Arası Çociklarda Yüksek Kan Basıncı Sıklığı Ve Buna Etki Eden Faktörler
The prevalence and effecting factors of high blood pressure among children aged between four-six years old
Gürkan Atay, Medine Ayşin Taşar, Dilara Paksoy, Yıldız Bilge Dallar
Sayfalar 148 - 155
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, 4-6 yaş grubu çocuklarda yüksek kan basıncı sıklığını belirlemek ve buna yol açabilecek olası etkenleri ortaya koymaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma, Eylül 2013-Nisan 2014 tarihleri arasında Çocuk Polikliniğine başvuran ve yaşları 4-6 yıl ara- sı, 526 olguda yapıldı. Olguların ve ailelerinin sosyodemografik ve beslenme özelliklerinin sorgulandığı anket formu ebeveynler tarafından dolduruldu. Olguların boy, kilo ve bel çevresi ölçümleri yapıldı. Yaşa uygun manşon ile kan basıncı ölçümleri yapıldı. Cinsiyet, yaş ve boya göre sistolik ya da diastolik kan basınçlarının yüzde değerleri hesaplandı. Olgular, kan basıncı yüksek (n: 59) ve kan basıncı normal olanlar (n: 467) olarak iki gru- ba ayrıldı.
BULGULAR: Çalışma grubunda yüksek kan basıncı sıklığı % 11,2 olarak bulundu. Erkek cinsiyet, erken doğum öyküsü, fazla kilolu olma, düzenli öğün yememe ve fazla şeker- leme tüketimi ile kan basıncı yüksekliği arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Dört – 6 yaş grubu çocuklarda yüksek kan basıncı oranının yüksek sıklıkta olduğu görüldü. Yüksek kan basıncını etkileyen faktörler olarak erkek cinsiyet, erken doğum öyküsü, fazla kilolu olma, düzenli öğün yememe ve fazla şekerleme tüketimi saptandı. Çocukların üç yaşından önce en az bir kere ve daha sonra düzenli olarak kan basıncı ölçümünün yapılması yüksek kan basıncının uzun dönem etkilerini önleyeceğini düşünüyoruz.
INTRODUCTION: The aim of this study to determi- ne the high blood pressure prevalence in the ages of 4-6 years old children and to reveal the possible factors.
METHODS: A total of 526 children, ages between 4-6 years old, were included in the study in Ankara Training and Research Hospital Outpatient Clinic between September 2013 and April 2014. The sociodemographic characteristics were questioned and a questionnaire was fulfilled by the parents. Anthropometric measurements including weight, height and waist circumference were recorded. Blood pressure measurements were performed with a sphygmomanometer properly, that are appropriate for age. Percentage of the systolic and diastolic blood pressure values computed according to gender, age and height. Two groups were constitu- ted as cases with high blood pressure and with normal blood pressure.
RESULTS: Frequency of high blood pressure was 11, 2% in the study group. When two groups were compared according to prematurity, birth weight, being overweight, eating regular meals and much candy consumption, there was a statistical significance (p<0,001). The other factors with significance were male sex and mothers’ education (p<0, 05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The frequency of high blood pressure was high in our study population. The factors effecting high blood pressure are existing during all periods of life, so we suggest to measure blood pressure of children before three years of age, at least once.

4.
Opere Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanserinde Visseral Plevral İnvazyonun Sürviye Etkisi
The prognostic impact of visceral pleural invasion in patients with resected nonsmall cell lung cancer
Mesut Bayraktaroğlu, Birsen Pınar Yıldız
Sayfalar 156 - 160
GİRİŞ ve AMAÇ: Opere küçük hücre dışı akciğer kanserinde (KHDAK) visseral plevral invazyonun sürviye etkisinin araştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kasım 2005-Aralık 2009 tarihleri arasında hastanemizde komplet tümör rezeksiyonu yapılmış primer KHDAK tanılı 148 hasta geriye dönük olarak taranarak visseral plevral invazyonunun prognoz ile ilişkisi araştırılmıştır.
BULGULAR: Çalışmamıza 12’si (%8,1) kadın, 136’sı (%91,9) erkek olmak üzere toplam 148 hasta alındı. Olguların yaş dağılımı 36 ile 76 arasında olup ortalama yaş 57,9±8,29 di. 148 hastanın 27’sinde visseral plevral invaz- yon saptandı. Çalışmamızda visseral plevra invazyonu (p=0.042) varlığının sağkalıma negatif olarak anlamlı etkisi olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Opere KHDAK’nde visseral plevral invazyon varlığının sürvi üzerine negatif bir etkisi görülmüştür.
INTRODUCTION: The prognostic impact of visceral pleural invasion in patients with resected non-small cell lung cancer was aimed.
METHODS: The records of 148 patients who were operated between September 2005-December 2009 diagnosed with NSCLC in our clinic were retrospectively analyzed and relationship between visceral pleural invasion and prognosis was investigated.
RESULTS: Out of 148 patients, there were 12 women ( %8.1) and 136 men ( %91.9) aged 36 to 76 ( mean 57.9 years). Visceral pleural invasion was identified in 27 patients. In our study, we found that VPI has a significant ( p=0.042) impact on poor prognosis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We found that VPI adversely affects the prognosis in resected NSCLC patients.

5.
Santral Yerleşimli Akciğer Kanseri Tanısında Bronkoskopinin Rolü
The diagnostic role of bronchoscopy in centrally located lung cancer cases
Mesut Bayraktaroğlu, Birsen Pınar Yıldız, Didem Görgün, Füsun Şahin, Funda Seçik
Sayfalar 161 - 164
GİRİŞ ve AMAÇ: Santral yerleşimli akciğer kanseri vakalarında fiberoptik bronkoskopinin ( FOB) farklı yöntemlerinin tanısal değerlerini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Santral yerleşimli akciğer kanserinin tanısında fiberoptik bronkoskop (FOB) ile farklı prosedürler kullanılmaktadır. Çalışmamıza santral yerleşimli akciğer kanseri saptanan 218 art arda olgu (2 kadın, 216 erkek, ortalama yaş: 60 ± 10, 19 ile 83 yaş arasında) retrospektif olarak taranarak alınmıştır.
BULGULAR: Endobronşial lezyondan yapılan bronş biyopsisi (BB) 182 olguda tanısal (182/194; %94) sonuç verirken, iğne aspirasyonu ile elde edilen sitolojik materyal ise 96 olguda tanısal (96/123; %78) sonuç vermiştir. Endobronşial lezyonun örneklenmesinde BB ve TBİA birlikte kullanıldığında tanı başarısı %95 olarak bulunmuştur. Wang-122 iğnesi kullanılarak yapılan TBİA ile lenf nodu örneklemesi 12 olguda tanısal sonuç vermiş ve 7 olguda tek tanı yöntemi olarak bulunmuştur. Çalışmamızda BB+firçalama+ tümör veya lenf nodundan TBİA yöntemleri uygulandığında FOB’un tanı değeri (%97) oldukça yüksek olarak bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Lenf nodu veya endobronşial lezyonun TBİA ile örneklenmesi ve fırçalama metodları santral yerleşimli akciğer kanserinin tanısında BB ile birlikte göz önüne alınmalıdır.
INTRODUCTION: We aimed to evaluate the diagnostic accuracy of different FOB procedures in centrally located lung cancer.
METHODS: Different procedures using fiberoptic bronchoscopy have been used for diagnosis of centrally located lung cancer. 218 centrally located lung cancer cases (2 female, 216 male, mean age: 60 ± 10, with range of 19 to 83 years) were con- sequtively included in the study and retrospectively analyzed.
RESULTS: Forceps biopsy (FB) of endobronchial lesion gave a diagnostic result in 182 pts (182/194; 94%), cytology by using needle aspiration was diagnostic in 96 pts (96/123; 78%). Diagnostic success was 95% when we used FB+TBNA together to take samples from endobronchial lesions. TBNA by using Wang-122 needle from the mediastinal lymph node was diagnostic in 12 cases and in 7 cases it was the only diagnostic method. We have an impressive diagnostic success (97%) of the FOB in this group of patients when we used FB+brushing+TBNA from the tumour or lymph nodes.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was concluded that, brushing and TBNA from the tumour or lymph node should be considered in centrally located lung cancer diagnosis in addition to the FB.

6.
Ektopik Gebelik Tedavisinde İntramuskuler Tek Doz Metotreksat Protokolünün Etkinliği
The efficiency of single dose Methotrexate treatment with ectopic pregnancy
Nurettin Aka, Kenan Karaca
Sayfalar 165 - 169
GİRİŞ ve AMAÇ: Kliniğimizde ektopik gebelik tedavisinde tek doz intramuskuler metotreksat protokolü uygulanan hastalarda tedavi etkinliğinin ve tedavi başarısını etkileyen kriterlerin değerlendirilmesi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda Ocak 2010–Eylül 2014 tarihleri arasında kliniğimizde ektopik gebelik tedavisi için tek doz intramuskuler metotreksat verilen hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar tedaviye cevap veren hastalar (grup 1) ve tedaviye cevap vermeyen hastalar (grup 2) olarak iki grupta toplandı.Bu iki grup yaş, gravida, parite, vücut kitle indeksi, geçirilmiş cerrahi öyküsü, β-hCG ve kitle boyutları açısından birbirleriyle karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya yaşları 19-43 arasında değişen 65 hasta dahil edildi. Yaş ortalaması 31.03±6.18 ‘di. Hastaların %86.2’si (n=56) metotreksat tedavisine cevap verirken, %13,8’i (n=9) metotreksat tedavisine cevap vermedi ve cerrahi girişim yapıldı. Tedaviye cevap veren grupta ortalama β-hCG seviyeleri 1435.68 ±1186.12, cevap vermeyen grupta 2960.11±1626.55 saptandı. İki grup karşılaştırıldığında β-hCG değerleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanırken (p<0.05); kitle boyutu, vücut kitle indeksi, yaş, gravida,
parite ve geçirilmiş cerrahi öyküsü arasında fark saptanmadı (p0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tek doz metotreksat tedavisi seçilmiş olgularda ektopik gebelik tedavisinde cerrahiye alternatif etkili bir yöntemdir. β-HCG seviyesi tedavi başarısında önemli bir kriterdir.
INTRODUCTION: Is to evaluate the efficiency and success of single dose methotrexate in ectopic pregnant patients.
METHODS: Between January 2010 and Sep- tember2014, 65 patients treated with single dose intramuscular methotrexate were evaluated retrospectively. Patients were sepera- ted into two groups. Patients who responded to treatment in one group and patients who did not respond to treatment in the other group. Age, gravidy, parity, body mass index, previous surgery history, b Hcg levels and mass sizes were compared in these two groups.
RESULTS: 65 patients (aged between 19-43) were included in this study. The mean age was 31.03± 6.18 years. 86.2’s% of patients (n = 56) responded to methotrexate therapy, while 13.8% (n=9) did not respond to methotrexate therapy and surgical intervention was performed. The mean β-HCG levels was 1435.68 ± 1186.12 in the responded to treatment group, while 2960.11 ± 1626.55 was detected in the non-responded group. When the two groups were compared, statistically significant difference between β-HCG values were detected between the groups (p <0.05) and group size, body mass index, age, gravid, parity and history of previous surgery did not differ between the groups (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Single dose methotrexate treatment is alternative treatment in selected ca- ses of ectopic pregnancy. β HCG levels are important in the effectiveness of treatment.

7.
Obez Çocuklarda Farklı Kriterlere Göre Metabolik Sendrom Prevalansı
The Prevalence of Metabolic Syndrome among Obese and Overweight Children according to the different criteria
Şirin Güven, Uğur Aktepe, Ahmet Sami Yazar, Ayhan Erdem, Burcu Karakayalı, Sema Başat
Sayfalar 170 - 180
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocukluk çağındaki obezite neden olduğu komplikasyonlar ve hayatın ilerleyen dönemlerinde artmış morbidite ve mortalite ile ilişkisi nedeniyle önemli bir pediatrik halk sağlığı sorunudur. Metabolik Sendromun (MS) temelinde obezite ve insülin direnci bulunmaktadır ve prevelansının özellikle obez çocuk ve adolesanlarda hızla artmaktadır. Yapılan klinik gözlemler sonucunda çocuk ve adolesanlar için çeşitli MS kriterleri öne- rilmiştir ancak hiçbirisinin üzerinde sağlanmış bir uzlaşma yoktur. Çalışmamızda Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğimize başvuran obez ve fazla kilolu çocuklarda farklı tanı kriterlerini kullanarak MS prevalansını araştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ağustos 2013 – Nisan 2014 tarihleri arası Polikliniğimize 6-18 yaş arası obezite ve fazla kilo ile başvuran olgular çalışmamıza dahil edildi. MS tanısı için IDF ve modifiye DSÖ kriterleri kullanıldı.

BULGULAR: Çalışmamıza toplam 362 obez ve fazla kilolu çocuk değerlendirildi. IDF tanı kriterlerine göre MS prevalansı %26,5 ve modifiye DSÖ kriterlerine göre %21,8 bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: MS obez çocuklarda oldukça sık görülmektedir ve kardiyovasküler hastalıkları riskini arttırmaktadır. Çocukluk çağında MS kriterlerinin duyarlılığı ve özgüllüğü oldukça yüksektir, bu sonuçları göz önünde bulundurarak risk taşımayan obez çocukların daha erken yaşta taranmasını önermekteyiz. Ayrıca daha fazla kriter kullanarak pediatrik popülasyonda duyarlılığı ve özgüllüğü yüksek olan kriterlerin saptanması gerekmektedir.

INTRODUCTION: Obesity is an important pediatric public health problem associated with risk of complications in childhood and increased morbidity and mortality throughout adult life. Obesity and insulin resistance are also key features of Metabolic Syndrome (MS) and the prevalence of MS among obese children and adolescents appears to be rising rapidly. There are numbers of childho- od MS criteria’s defined by various organizations and authors, but consequently there is no consensus in regards to MS diagnosis. Our aim was to determine the incidence of MS among obese children and adolescents using different MS criteria.
METHODS: Obese children aged between 6-18 years applied to our Pediatric Clinic from August 2013 to April 2014 included in this study. The IDF and modified WHO criteria, and those defined by Ford, de Ferranti, Cruz and Weiss are used for diag- nosis of metabolic syndrome.
RESULTS: A total number of 355 obese and overweight children evaluated in the study. The prevalence of metabolic syndrome in the sample was determined to be 26, 5% by IDF criteria, and 21, 8% by modified WHO criteria.
DISCUSSION AND CONCLUSION: MS is quite common among obese children and associated with increa- sed cardiovascular risk. Sensitivity and Specificity of childhood metabolic syndrome criteria we used in our sample were quite high. When we take our results into consi- deration, we recommend obese children to be screened for MS and cardiovascular risks in early childhood. Also there is a need of comparison more criteria to determine high sensitive and specific criteria’s in the pediatric population.

8.
Kalça Kırığı Operasyonlarında Mortalite ve Morbiditeye Etki Eden Nedenler: Retrospektif Bir Değerlendirme
Factors İnfluencing The Mortality And Morbidity Rates At Hip Fracture Operations: A Retrospective Evaluation
Ufuk Elmas, Bülent Serhan Yurtlu, Gamze Küçükosman, Özcan Pişkin, R. Dilek Okyay, Volkan Hancı, Hilal Ayoğlu, Işıl Özkoçak Turan
Sayfalar 181 - 195
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırmada 2006 ile 2010 yılları arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde kalça kırığı nedeniyle opere edilen hastaların analizi yapılarak mortalite ve morbidite üzerine etkili faktörlerin belirlenmesi amaçlandı. Veriler hasta dosyaları ve bilgisayar kayıtlarının incelenmesiyle elde edildi. Hastaların operasyondan bir yıl sonraki sağlık durumları hastalara telefon ile ulaşılarak öğrenildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastaların yaş, cinsiyet, ASA skoru, kırığın yerleşimi, anestezi tekniği, operasyon öncesi hastanede yatış süresi, operasyon süresi, operasyon sonrası hastanede yatış süresi, kan replasmanı gereksinimi, operasyon tekniği, istenen konsültasyon sayısı, hemoglobin, albumin, lenfosit sayıları, yandaş hastalıkları, sigara kullanımı, gelişen komplikasyonlar ve hastaneden çıkış durumları incelendi.
Hipertansiyon, kronik obstrüktif akciğer hastalığı ve kronik böbrek yetmezliğinin varlığı mortalite ve morbiditeyi belirleyen önemli unsurlar olarak tespit edildi.
BULGULAR: Bulgularımıza göre ASA değeri mortalite ve morbidite açısından önemli bir belirteçti. ASA 3 ve ASA 4 gruplarında bir yıl içindeki mortalite oranının yüksek olduğu bulundu. Hastalara uygulanan genel anestezi ve rejyonel anestezi teknikleri karşılaştırıldığında morbidite ve mortalite oranları açısından anlamlı fark olmadığı bulundu. Hastalar uygulanan operasyon tekniğine göre karşılaştırıldığında protez uygulamasında intrameduller çivileme uygulamasına göre mortalite oranı yüksek bulundu. Kan parametrelerinden hemoglobin ve albümin seviyelerinin mortalite ve morbidite üzerine etkisi bulunmazken; preoperatif lenfosit düşüklüğünün bir yıl içindeki mortalite ile ilişkili olduğu bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, çalışmamızda kalça kırığı nedeniyle opere edilen hastaların mortalite ve morbiditesi üzerine seçilen anestezi yönteminin direkt olarak etkisi olmadığını, mortalite ve morbidite üzerine yandaş hastalıkların, ileri yaşın, yüksek ASA değerinin ve operas- yon tekniğinin etkili olduğu sonucuna vardık.
INTRODUCTION: In this study data of the patients with hip fracture diagnosis operated at Bülent Ecevit University, Department of Orthopedics and Traumatology between 2006-2010 were analyzed to determine the factors affecting mortality and morbidity. Data of the patients were obtained from patients’ charts and computer records. Health condition of the patients were questioned one year after the surgery by phone calls.
METHODS: We analysed patients’ age, sex, ASA score, location of the fracture, anesthesia technique, hospitalization time before operation, operation period, hospitalization time after operation, situation of blood replacement, surgical technique, number of consultations, levels of hemoglobine, albumine, lymphocyte count, adherent disease, smoking status and complications before discharge from hospital.
Presence of hypertension, chronic obstructive lung disease, and chronic renal failure were found to be important factors affecting mortality and morbidity.
RESULTS: High ASA score was determined to be an important factor indicating the risk of mortality and morbidity. One year mortality rates were high in ASA 3 and ASA 4 groups. There was no significant difference between general and regional anesthesia techniques in the sense of mortality and morbidity rates. When the types of the operation were compared, mortality rates were higher in prothesis group than those of intramedullary nailing. Although blood parameters like hemoglobine and albumine showed no effect on mortality and morbidity, preoperatively lower lymphocyte levels were associated with mortality within one year.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, we found out that anesthesia technique did not directly affect the mortality and morbidity in patients operated for hip fracture in our study, but comorbidities, higher age, higher ASA scores and technique of operation were found to be effective factors on mortality.

DERLEME
9.
Asemptomatik Safra Kesesi Taşı Olan Hastalarda Kolesistektomi Gerçekten Gerekli Mi?
Is cholecystectomy is really necessary in patients with asymptomatic cholelithia- sis?
Mehmet Velidedeoğlu, Bülent Kaya
Sayfalar 196 - 200
Son yıllarda ultrasonografinin çok yaygın kullanımı ile birlikte safra kesesi taşları daha sık tespit edilmeye başlanmıştır. laparoskopik kolesistektominin altın standart olarak kabul edilmesinden sonra asemptomatik safra kesesi taşlarına yaklaşım tartışılır hale gelmiştir.
Hastalar herhangi bir kılavuza uyulmaksızın ameliyat edilmektedir. Bu hastalarda tedavi seçiminde hasta ve cerrah arasında çok iyi bir kooperasyon kurulmalı, tedavi seçenekleri hastayla tartışılmalıdır. Güncel literatür bilgileri incelendiğinde asemptomatik safra kesesi taşı olan birçok hastanın ülkemizde gereksiz ameliyat edildiği bu durumun sağlık sistemi ve hastalara ciddi yük getirdiği görülmektedir.
Cholelithiasis has became more commonly diagnosed pathology after the wide usage of ultrasonography in last years.The management of asymptomatic cholelithiasis became an, argued subject after laparoscopic cholecystectomy. The patient are operated without any guideline.There should be perfect correlation in between patient and surgeon. The treatment modalities should be explained. According to current literature, the patients with asymptomatic cholelithiasis are operated unnecessarily in our country.This approach is an important burden for both health system and patient.

OLGU SUNUMU
10.
Round Pnömoni: Olga Sunumu
Round Pneumonia: Case Report
Jülide Çavuş, Burcu Karakayalı, Deniz Çakır, Ahmet Sami Yazar, Şeyma Meliha Sudur, Hüsniye İşcan, Şirin Güven, İsmail İşlek
Sayfalar 201 - 203
Round pnömoni radyografide dairesel infiltrasyonla prezente olan ve akciğer maturasyonunun henüz tamamlanmaması nedeniyle genellikle çocuklarda görülen klinik bir tanımdır. Bronkojenik karsinom gibi malign ve araştırılması gereken daha ciddi tanılara benzerliğinden dolayı önem arz etmektedir. Kliniğimize göğüs ağrısı ve ateş şikayetiyle başvuran round pnömoni olgusunu sunuyoruz. Olgumuzda sağ akciğer üst lobda yuvarlak görünümlü konsolidasyon alanı saptandı. Tedavide ampisilin-sulbaktam uygulandı. Kontrol akciğer grafisinde rezolüsyon görülen hasta round pnömoni vakası olarak değerlendirildi. Bu olgu dolayısıyla çocuklarda akciğerde yuvarlak infiltrasyon ayırıcı tanısında round pnömoninin akılda tutulmasını, akciğer grafisinde dairesel konsolidasyon saptanan vakalarda gereksiz invaziv araştırmaların önüne geçilebileceğini vurgulamak istedik.
Round pneumonia is a definition that means a round infilration in chest x-ray mostly seen in children result of lung immaturity. Importance of round pneumonia is because of similarity to broncogenic carcinoma that is malign and more serious differencial diagnosis. A round pneumonia case is presented with chest pain, fever in our clinic. Patitent has a round infiltration on right upper lobe on chest x ray. Ampicilin-sulbactam treatment was given. Control chest x-ray showed resolution of infiltration. This case showed round pneumonia should be considered for differantial diagnosis of round infiltration on chest x-ray in pediatric population thus unnecessary investigation for other serious illness can be prevented.

11.
Travmatik Karın Duvarı Hernisi: Olgu Sunumu
Traumatic abdominal wall hernia: a case report
Sevcan Alkan, Mehmet Ali Uzun, Osman Yücel, Aysun Şimşek Çelik, Doğan Erdoğan, Çağatay Tosun
Sayfalar 204 - 207
Travmatik karın duvarı hernisi (TKDH) künt karın travması sonucu oluşan nadir bir herni tipidir. Tanı koymadaki zorluk, eşlik edebilen organ yaralanması ve fıtıklaşan bağırsağın strangulasyonu gibi sebeplerle ciddi morbidite ve mortaliteye sebep olabilmektedir. Bu nedenle onarım zamanlaması ve uygulanacak cerrahi yöntemleri tartışmalı olan 55 yaşında bir kadın TKDH olgusu sunulmuştur. Hastada hemodinamik stabiliteyi bozmayan ve cerrahi tedavi gerektirmeyen böbrek yaralanması da saptanmış olup, klinik ve radyolojik değerlendirme ile içi boş organ yaralanması ve strangulasyon düşünülmemiştir. Hasta gereksiz acil laparatomiden kaçınılarak, elektif lokal yaklaşım ile bariyerli mesh onarımı uygulanarak tedavi edilmiştir.
Traumatic abdominal wall hernia ( TAWH ) is a rare type of hernia caused by blunt abdominal trauma. Difficulty in the diagnosis, associated organ injury and strangulation of the herniated intestine can cause severe morbidity and mortality. Therefore, the timing of repair and surgical methods are still controversial. A 55 years old woman with TAWH has been presented. The patient has also associated renal injury which caused no hemodynamic instability and required no surgical intervention. Clinical and radiological evaluation showed no hollow organ injury and strangulation. The patient was treated with elective local approach applying the barrier mesh repair while avoiding unnecessary emergency laparotomy.

12.
Amonyum Nitrat ve Amonyum Sülfat İçeren Gübre İle Oral Yolla Zehirlenme: Atipik Bir Alım Yolu (Olgu Sunumu)*
Oral Intoxication By Fertiliser With Ammonium Nitrate And Ammonium Sulfate: Atypical İntake (Case Report)*
Volkan Hancı, Serhan Yurtlu, Hilal Ayoğlu, Gülay Erdoğan, Rahşan Dilek Okyay, Yeliz Deni&775;z, Işıl Özkoçak Turan
Sayfalar 208 - 211
Zirai gübrelerle zehirlenmeler, tarım çalışanlarında, gübreleme işlemi sırasında görülebilmektedir. Bu tip zehirlenmeler sıklıkla solunumsal yolla oluşmakta, önde giden semptomlar metan gazı zehirlenmesine bağlı olmaktadır. Akut olarak oral yolla gübre zehirlenmesine ise sıklıkla büyükbaş ve küçükbaş çiftlik hayvanlarında rastlanmakta, bu tip zehirlenmeler kendini nitrat zehirlenmesi ve methemoglobinemi şeklinde belli etmektedir. Olgu sunumumuzda, psikolojik rahatsızlıkların ve demansın da eşlik ettiği hastamızda, intihar amacıyla oral yolla amonyum nitrat ve amonyum sülfat içeren zirai gübre alınımı sonrası ortaya çıkan ciddi zehirlenme tablosu ve tedavisi gözden geçirilmiştir.
Agricultural fertilizer intoxication is observed in agricultural workers during the process of spreading fertilizer. These types of poisonings are frequently through respira- tory pathways, with the primary symptoms linked to methane gas intoxication. Acute oral fertilizer intoxication is frequently seen in large and small farm animals. These types of poisonings appear as nitrate intoxication and methemoglobinemia. In our case report a patient, with accompanying psychological disorder and dementia, ingested agricultural fertilizer containing ammonium nitrate and ammonium sulfate orally in a suicide attempt and the subsequent serious intoxication tableau and treatment is described.

LookUs & Online Makale