ISSN: 2630-5720

Hızlı Arama




: 58 (3)

Cilt: 58  Sayı: 3 - 2018

ÖZGÜN ARAŞTIRMA
1.
Kronik nörolojik hastalığı olan çocuklarda tedavisinde tamamlayıcı ve alternatif tıp uygulamalarının kullanılma durumunun belirlenmesi
The Evaluation of use of Complementary and Alternative Medicine Practices in the Treatment of Children with Chronic Neurological Disease
Kürşat Bora Çarman, Sibel Laçinel Gürlevik, Emre Kaplan, Meltem Dinleyici, Coşkun Yarar, Didem Arslantaş
doi: 10.14744/hnhj.2018.43265  Sayfalar 117 - 121
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda kronik nörolojik hastalığı olan çocuklarda tamamlayıcı ve alternatif tıp uygulamalarının kullanım sıklığının ve etki eden faktörlerin belirlenmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çocuk nörolojisi polikliniğine başvuran çocukların ebeveynlerine yüz yüze görüşme yöntemi ile hazırlan anket formu uygulandı.
BULGULAR: Araştırmaya 832 ebeveyn katıldı. Katılımcıların %25'i son bir yıl içerisinde çocuklarının tedavisi amacıyla tamamlayıcı ve alternatif tıp uygulaması kullandıklarını belirttiler. Hastalık tanılarının kullanım sıklığı üzerine etkisi olmadığı, anne eğitim düzeyi ve ailenin gelir düzeyi arttıkça tamamlayıcı ve alternatif tıp uygulama sıklığının artış gösterdiği tespit edildi. En sık dini yöntemlere başvurulmaktaydı. Ebeveynlerin yalnızca %5,8'i takip ve tedavilerini yöneten doktorlarına bu konuda bilgi vermişlerdi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Her dört çocuktan birinde tamamlayıcı ve alternatif tıp uygulamalarının kullanılmaktadır. Olası yan etkiler göz önüne alındığında rutin poliklinik ziyaretleri sırasında bu konuda sorgulama yapılmasının ve çocuk hekimlerinin bu hususu akılda tutmaları gerektiğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: The aim of present study was to search the use of complementary and alternative medicine practices in children with chronic neurological disorders and associated factors
METHODS: The prepared questionnaire was applied to parents of children admitted to the pediatric child neurology unit.
RESULTS: A total of 832 parents participated in the search. Twenty-five per cent of parents stated that they had been using complementary and alternative medicine for the treatment of their children over the past year. It has been found that the incidence of complementary and alternative medicine increases with increasing maternal education level and income level of the family. The religious methods were most frequent modality. Only 5.8% of parents informed their doctors who managed follow-up and treatment.
DISCUSSION AND CONCLUSION: One of every 4 children is using complementary and alternative medicine practices. Considering the possible side effects, we think that this question should be asked during routine visits to the outpatient clinic and pediatricians.

2.
Dil Kanserli Hastalarda Sistemik İmmün-İnflamatuar İndeksin ve Nötrofil-Lenfosit Oranın Histopatolojik Bulgular ile Arasındaki İlişkisi
Correlation of Systemic Immune-Inflammation Index and Neutrophil-to-Lymphocyte Ratio with Histopathological Findings in Patients with Tongue Cancer
İldem Deveci, Mehmet Sürmeli
doi: 10.14744/hnhj.2018.96268  Sayfalar 122 - 127
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, dil skuamöz hücreli karsinomlu (SCC) hastalarda sistemik immün inflamasyon indeksinin (SII) ve nötrofilin lenfosit oranının (NLR) hastaların histopatolojik bulguları ile ilişkisini karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Ocak 2008-Aralık 2017 tarihleri arasında dil SCC nedeniyle cerrahi uygulanmış ve takip edilen 33 (18 erkek, 15 kadın) hasta alındı. Nötrofil (N), lenfosit (L) ve trombosit (P) sayılarına dayanan SII (NxP / L) biyomarker olarak kullanıldı. Sonuçlar 34 (17 erkek, 17 kadın) sağlıklı bireyle karşılaştırıldı. Ayrıca, NLR ve SII'nin perinöral ve lenfovasküler invazyon, ekstranodal yayılım ve patolojik farklılaşma derecesi ile korelasyonları çalışıldı.
BULGULAR: Dil SCC grubu sağlıklı bireylerle karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek NLR ve SII (sırasıyla p = 0.027, p = 0.023) değerleri tespit edildi. Yapılan ROC-Curve analizinde NLR ve SII için optimal cut-off değerleri sırasıyla 1.98 ve 477.30 olarak tespit edildi. Perinöral invazyon, lenfovasküler invazyon ve extranodal yayılımın SII ile karşılaştırılması istatistiksel olarak anlamlıydı (p = 0.044, p = 0.012, p = 0.022). Bununla birlikte, NLR sadece ekstranodal genişleme ile korele idi (p = 0.003). Dil SCC'sinin patolojik differensiasyon derecesi ile hem NLR hem de SII ile arasında anlamlı bir ilişki yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sistemik immün inflamasyon indeksi, dil SCC'si olan hastalar için yeni, ucuz ve yararlı, hastalığın gidişatını tahmin edici değeri olan bir biyobelirteçtir. Tedavi öncesinde yüksek SII seviyeleri, muhtemel perinöral invazyon, lenfovasküler invazyon ve ekstranodal ekstansiyon varlığındaki artmış riski gösterebilir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate the correlation of the systemic immune-inflammation index (SII) and neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR) with histopathological findings in patients with tongue squamous cell carcinoma (SCC).
METHODS: 33 patients with tongue SCC were enrolled. The SII (NxP/L) based on neutrophil (N), lymphocyte (L), and platelet (P) counts was used as a biomarker. The results were compared with those of 34 healthy individuals. In addition, the correlation of NLR and SII with the presence of perineural and lymphovascular invasion, extranodal extension, and pathological differentiation degree was studied.
RESULTS: Patients with tongue SCC had significantly higher NLR and SII than healthy subjects (p=0.027, p=0.023 respectively). Receiver operating characteristic curve analysis indicated optimal NLR and SII cut-off values to be 1.98 and 477.30, respectively. Comparisons of perineural invasion, lymphovascular invasion, and extranodal extension with SII were statistically significant (p=0.044, p=0.012, p=0.022). Nevertheless, NLR only correlated with extranodal extension (p=0.003). No significant correlation was observed between the pathological degree of tongue SCC and NLR and SII.
DISCUSSION AND CONCLUSION: SII is a novel, inexpensive, and useful biomarker that has a predictive value in the disease progression of patients with tongue SCC. High levels of pretreatment SII indicate a probable high risk of perineural and/or lymphovascular invasion and extranodal extension.

3.
Erişkin Aşılamasını Etkileyen Faktörlerin Değerlendirilmesi
Evaluation of Factors Affecting Adult Immunization
Memet Taşkın Egici, Beray Gelmez Taş, Müfide Arzu Özkarafakılı, Güzin Zeren Öztürk
doi: 10.14744/hnhj.2018.34713  Sayfalar 128 - 132
GİRİŞ ve AMAÇ: Enfeksiyonlardan korunmada en ekonomik ve etkili uygulama aşılamadır. Son yıllarda çocukluk dönemi aşılamasında büyük mesafe kaydedilmesine rağmen erişkinlerde aşılama halen yetersizdir. Çalışmada erişkinlerin aşılama durumları ve etkileyen faktörler belirlenerek yeterli seviye gelebilmesi için çözüm önerilerinde bulunulması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu tanımlayıcı çalışma, Şişli Hamidiye Etfal Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Aile Hekimliği polikliniklerine herhangi bir nedenle başvuran ve aşılama endikasyonu olan erişkin bireyler üzerinde yapılmıştır. Ankete katılmayı kabul eden katılımcılara sosyodemografik verileri, aşılama durumlarını ve aşılamayı etkileyen faktörleri içeren 15 soruluk bilgi formu, yüz yüze anket yöntemi ile uygulandı. Veriler istatistik programına girilerek analiz edildi.
BULGULAR: Araştırmamıza katılan 220 bireyin 140'i (%63,6) kadın, 80’i (%36,4) erkek idi Katılımcıların yaş ortalaması 61,40± 13,43’du.. Katılımcılardan erişkin aşılarından herhangi birini yaptıranların oranı %49,1 (n=108) idi. Aşı yaptıranların yaş ortalaması 60,68±13,47 ve %66,7’si kadındı. Erişkin aşıların herhangi birini yaptırma ile yaş, cinsiyet ve eğitim durumu arasında anlamlı ilişki bulunamadı. Aşı yaptırılmasını en fazla etkileyen faktör hekim önerisi olup (%73; n=86) ikinci sırada medyanın etkisi gelmekteydi. Aşı yaptırmama nedenleri arasında yine ilk sırada hekim önerisi (%70; n= 80) bulunurken ikinci sıklıkta aşıya ihtiyacının olmadığını düşünme gelmekteydi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda erişkin aşılamanın yetersiz olduğu, en fazla yapılan erişkin aşısının grip aşısı olduğu tespit edilmiştir. Hekim önerisinin hem aşı yaptırma hem de yaptırmama kararında en sık neden olduğunu saptadık. Aile hekimliği aşılamanın en çok yapıldığı birimlerden olması nedeniyle başta aile hekimleri olmak üzere hekimlerin erişkin aşılamayı önermesi aşılamayı arttıracaktır. Bu nedenle öncelikle hekimlerin farkındalığını arttıracak çalışmalara yer verilmelidir. Sağlık okuryazarlığı kapsamında toplumun doğru bilgilendirilmesinin erişkinlerde aşılamayı olumlu etkileyeceğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Vaccination is the most effective application in preventing from infections. In recent years, vaccination is still inadequate in adults despite the fact that there is a great deal of effort in childhood vaccination. We aimed to evaluate the vaccination status of adults and the factors that affected them.
METHODS: In this descriptive study, a questionnaire consisting of 15 items exploring sociodemographic variables, the status of vacciniation and the factors influencing the vaccination was applied to adult individuals who admitted to family medicine clinics of Sisli Hamidiye Etfal Training and Research Hospital. The data were entered into the statistical program and analyzed.
RESULTS: The average age of participants was 61.40±13.43. The proportion of participants who had adult vaccinations was 49.1% (n=108), average age of them were 60.68±13.47 and 66.7% were female. There was no significant relationship between age, sex, and education status of the adult vaccination's. The most important factor affecting the vaccination was physician 's recommendation (73%; n=86). the second factor was the effect of the media. Among the reasons for not having the vaccine, physician recommendation (70%; n=80) was found to be the first important factor also, the second factor was disbelief of need of vaccine.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, it was determined that adult vaccination was inadequate and mostly influenza vaccine was used in adults. It was found that the physician's recommendation was the most common cause of the decision to get or not to get vaccinated. Since most frequently vaccinations were performed in family medicine units, physicians’ mainly family physicians’ recommendations will increase the rate of vaccination in adulthood. Thus, effort should be given to increase the awareness of physicians. We believe that raising the awareness of the community within the scope of health literacy will also positively affect adulthood vaccination.

4.
Kalite Kontrol Aracı Olarak İşlenmiş Mamografi Görüntülerinin Kullanımı
Use of Processed Mammography Images as a Quality Control Tool
Güven Bektemur, Nedim Muzoğlu, Melike Kaya Karaaslan, Mehmet Taşkın Egici, Özcan Gündoğdu
doi: 10.14744/hnhj.2018.50480  Sayfalar 133 - 136
GİRİŞ ve AMAÇ: Uluslararası kalite kontrol test standartlarına göre mamografi sistemlerinde görüntü kalitesi tespiti kontrast-detay ölçümlerinin CDMAM (Mamografi için kontrast detay) fantom ile ölçülmesine dayanmaktadır. Bu nedenle elde edilen CDMAM fantom görüntülerinin doğru değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı, dijital CDMAM fantom görüntülerinin, Artinis yazılımı (versiyon 2.2, CDCOM) ile otomatik olarak değerlendirilerek elde edilen ters görüntü kalitesi faktör indeksinin (IQFinv) ham ve işlenmiş görüntüler için karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Görüntüler üç farklı tam dijital mamografi sisteminde, klinikte kullanılan otomatik ışınlama şartlarında (AEC) elde edilmiştir. Her bir mamografi sisteminden beş farklı fantom görüntüsü ham ve işlenmiş olarak elde edilmiş ve yazılımda değerlendirilmiştir. İlaveten, sistemlerin IQFinv değerleri mamografi sistemleri için karşılaştırılmış ve tespit edilen değerler arasında fark gözlemlenmiştir
BULGULAR: Çalışma sonucunda, sistem A, B ve C için ham ve işlenmiş görüntülerde elde edilen IQFinv değerleri arasındaki fark sırasıyla 1.34, 5.62 ve 6.7 % olarak bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ham ve işlenmiş görüntüler arasındaki IQFinv değerleri farkının göz ardı edilebilecek seviyede olduğu ve ham görüntülerden elde edilen IQFinv değerlerinin işlenmiş görüntüden elde edilen değerlere göre biraz daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir.
INTRODUCTION: According to international quality control testing standards, image quality determination in mammography systems is based on measuring contrast-detail measurements with contrast-detail for mammography (CDMAM) phantom. It is therefore important to evaluate the CDMAM phantom images correctly. The purpose of this study is to compare the inverse image quality figure index (IQFinv) obtained by automatically evaluating digital CDMAM phantom images with Artinis software (version 2.2, CDCOM) for raw and processed images.
METHODS: Digital phantom images were acquired in three different full-field digital mammography systems by using automatic exposure conditions (AEC). Five different phantom images were obtained from each mammography system as raw and processed as well as evaluated by the software. In addition, the IQFinv values of the systems were compared for mammography systems and the difference in between values was observed.
RESULTS: The differences between the IQFinv values of raw and processed images were found to be 1.34%, 5.62%, and 6.7% for System A, B, and C, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was observed that the differences between the IQFinv values of raw and processed images were almost negligible and the IQFinv values obtained from the raw images were slightly higher than the values obtained from the processed images.

5.
Meme kanseri nedeniyle tamoksifen kullanan hastalarda endometrial değişikliklerin transvajinal power Doppler ultrason ile değerlendirilmesi ve endometrial örnekleme ile karşılaştırılması
Evaluation of Endometrial Changes with Transvaginal Power Doppler Ultrasound and Comparing Them with Endometrial Sampling in Breast Cancer Patients Using Tamoxifen
Önder Sakin, Bülent Kars, Orhan Ünal, Engin Ersin Şimşek, Halim Ömer Kaşıkçı, Zehra Meltem Pirimoğlu, Ali Doğukan Anğın, Muzaffer Seyhan Çıkman
doi: 10.14744/hnhj.2018.52244  Sayfalar 137 - 141
GİRİŞ ve AMAÇ: Tamoksifenin en istenmeyen komplikasyonu endometriyal karsinom gelişmesidir. Transvajinal power Doppler ultrason tekniği endometrial vasküler değişiklikleri belirlemek ve bunları endometrial örneklemin sonuçları ile karşılaştırmak için kullanıldı. Teşhis değeri incelendi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yüz on bir meme kanseri hastası çalışmaya alındı. Endometrial, uterin, adneksiyal ve vasküler değerlendirmeler yapıldı. Endometrial kalınlığı 5 mm'nin üstünde olanlara endometrial örnekleme önerildi ve 73 hastaya uygulandı.
BULGULAR: Grup 1 (n = 62), tamoksifen alan hastalar ve Grup 2 (n = 49), tamoksifen kullanmayan hastalardan yapılan biyopsi sonuçlarında 4 endometrial polip (% 5,5) vardı. Yirmi hastada power Doppler incelemesinde anormal vasküler değişiklikler vardı, ancak hiçbirinde habis kriterler mevcut değildi. Endometrial polip saptanan hastaların tümünde, power Doppler incelemede anormal vasküler paternler vardı. Üçü iyi huylu ölçülebilir Doppler akım özelliklerine sahipken, bunlardan birinde ölçülebilir olmayan akımlar vardı. Endometrial polip saptanan tüm hastalar premanopozal dönemdeydi ve tamoksifen kullanmıyordu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Transvajinal power Doppler ultrason endometriyumdaki vasküler değişiklikleri belirlemek için etkili bir yöntemdir. Ancak meme kanseri hastalarında lezyonu doğru olarak tanımlamak için yeterli değildir. Ve hangi hastalarda invaziv olmamız gerektiğini belirlememiz için de yetersizdir.
INTRODUCTION: The most unwanted complication of tamoxifen is the development of endometrial carcinoma. In this study, we used transvaginal power Doppler ultrasound to determine endometrial vascular changes and compared them with the results of endometrial sampling. The diagnostic value of transvaginal power Doppler ultrasound was examined.
METHODS: One hundred eleven breast cancer patients were included in the study. Endometrial, uterine, adnexal, and vascular evaluations were performed. Endometrial sampling was recommended to patients whose endometrial thickness was over 5 mm and was done in 73 patients.
RESULTS: Group 1 (n=62) consisted of patients receiving tamoxifen and group 2 (n=49) consisted of patients who were not using tamoxifen. There were four endometrial polyps (5.5%) in the sample results in Group 2. Twenty patients (14 tamoxifen using and 6 non-tamoxifen using) had abnormal vascular changes on power Doppler examination but none of them had any malignant changes. There were abnormal vascular patterns on power Doppler examination in all of the patients detected with endometrial polyps. Three of them had benign measurable Doppler flow characteristics while one of them had non-measureable flows. All of the patients detected to have an endometrial polyp were pre-menopausal and did not use tamoxifen.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Transvaginal power Doppler ultrasound is an effective method for determining vascular changes in the endometrium. However, it is not enough for defining the lesion accurately in breast cancer patients. Moreover, it is not useful in determining which patients require invasive intervention.

6.
SLE (Sistemik Lupus Eritematozus) hastalarında VEMP (Vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyel) yanıtları.
Vestibular Evoked Myogenic Potential Responses in Patients with Systemic Lupus Erythematosus
Ahmet Baki, Ahmet Adnan Cırık, Özlem Pehlivan, Muhammet Yıldız
doi: 10.14744/hnhj.2018.14238  Sayfalar 142 - 145
GİRİŞ ve AMAÇ: Sistemik lupus eritematosuz (SLE) deri, eklem, akciğer, ve böbrek gibi bir çok organ ve sistemi etkileyen kronik enflamatuvar otoimmün bir hastalıktır. SLE hastalığında kulak bulguları tanı kriterleri arasında yer almasada sensörinöral işitme kaybı, tinnitus ve vestibüler bulgular görülebilmektedir. Yapılan bir anket çalışmasında vertigo gibi vestibüler semptomların SLE hastalarında sağlıklı kontrol grubuna göre önemli derecede yüksek olduğu saptanmıştır. Yapılan histopatolojik çalışmalarda SLE hastalarında sakküler, utriküler, ve semisirküler kanalda yer alan tip 1 saçlı hücre yoğunlunun kontrol grubuna göre önemli oranda azaldığı ancak tip 2 saçlı hücre yoğunluğunda farklılık olmadığı ortaya konulmuştur. SLE hastalığında vestibüler sistem etkilenebileceğinden dolayı biz çalışmamızda SLE hastalarında VEMP testi yanıtlarını değerlendirerek SLE hastalarında vestibüler sistemin etkilenip etkilenmediğini objektif olarak ortaya koymayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Romatoloji kliniğinde SLE nedeniyle takip edilen 37 hasta tarafımıza cVEMP testi amaçlı yönlendirildi. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalara 500 Hz frekansta bilateral servikal VEMP (cVEMP) testi uygulandı. cVEMP testi, 100 dB stimülasyondan 85 dB stimülasyona kadar uygulandı. Çalışmada supramaksimal düzey olan 100 dB stimülasyonları değerlendirilmeye alındı.
BULGULAR: SLE grubu ve sağlıklı kontrol grubu karşılaştırıldığında SLE grubundaki hastaların latans değerlerinde uzama, amplitud değerlerinde düşme izlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: SLE hastalığında hem semptomatik hemde asemptomatik kulakta vestibüler sistemi etkilediği histopatolojik, videonistagmografik ve anket çalışmalarında gösterilmiştir. Bizde çalışmamızda SLE hastalarında daha önce yapılmamış olan VEMP testi sonuçlarını değerlendirdik. SLE grubu ile sağlıklı kontrol grubu arasında yapılan latans ve amplitud karşılaştırılmasında SLE grubunda istatistiksel olarak önemli derece latans uzaması ve amplitudlarda düşme olduğu görüldü.
INTRODUCTION: To evaluate vestibular evoked myogenic potential (VEMP) test responses in patients with systemic lupus erythematosus (SLE).
METHODS: Thirty patients who were followed up for SLE in rheumatology clinic were referred for the cVEMP test. A complete head and neck examination, neurotological examination, pure tone audiometry, and tympanogram test were performed for all patients. Seven patients with neurotological, acute and chronic otitis media, hearing the loss in pure audio audiometry, abnormal tympanogram, head and neck trauma, and disease and drug use history that could affect the vestibular system were excluded. Thirty healthy controls without medical therapy and systemic disease history that could affect the vestibular and auditory system and with normal pure tone audiometry and normal tympanogram were included in the study. Both the patient and healthy control groups were tested for cVEMP from 100 dB to 85 dB stimulation. The amplitude and latency values of cVEMP responses of the control group and SLE group were compared.
RESULTS: No response was obtained in five patients in the SLE group, whereas all frequency responses were obtained in all the controls. There was a decrease in the amplitudes and latency prolongation in the SLE group compared to the control group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Autoimmune diseases have been previously shown to contribute to the pathophysiology of endolymphatic hydrops. SLE is an autoimmune disease and can lead to saccular hydrops, which can be demonstrated by the cVEMP test.

7.
The incidence of Solitary Rectal Ulcer Syndrome in Patients Undergoing Colonoscopy
Incidence of Solitary Rectal Ulcer Syndrome in Patients Undergoing Colonoscopy
Ufuk Kutluana
doi: 10.14744/hnhj.2018.29974  Sayfalar 146 - 151
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma merkezimizde kolonoskopi veya sigmoidoskopi uygulanan vakalarda soliter rektal ülser sendromu insidansını araştırmayı amaçlamaktadır. Soliter rektal ülser sendromu rektal kanama, mukuslu dışkılama ve kabızlıkla seyreden kronik benign bir hastalıktır. Bu sendromun tanısı klinik semptomlara, endoskopik bulgulara ve histopatolojik sonuçlara dayanmaktadır. Hastalığın insidansı 1/100 000/ yıl olarak saptanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, merkezimizde aynı gastroenterolog tarafından 2012-2017 yılları arasında yapılan kolonoskopi veya sigmoidoskopi uygulanan olguların retrospektif analizi ile gerçekleştirilmiştir. Bilgiler demografik detayları, eşlik eden hastalıkları, klinik prezentasyonu, laboratuvar, endoskopik, histopatolojik bulguları, tedavi prosedürlerini ve klinik sonuçları içermektedir.
BULGULAR: Kolonoskopi uygulanan hastalarda soliter rektal ülser insidansı % 0.68 bulunmuştur. Rektal kanama, mukuslu dışkılama ve kabızlık en yaygın semptomlardır. Bir olguda rekto-vajinal fistül izlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kolonoskopi uygulanan hastalarda soliter rektal ülser insidansı % 0.68'dir. Sonucumuz önceki çalışmalarda belirtilen insidanstan belirgin derecede yüksektir. Bu hastalık benign bir hastalık olarak tanımlanmasına rağmen rekto-vajinal fistül gibi ciddi komplikasyona neden olabilir.

INTRODUCTION: This study aimed to investigate the incidence of solitary rectal ulcer syndrome in patients who underwent colonoscopy or sigmoidoscopy and were ultimately diagnosed with solitary rectal ulcer syndrome at our center.
METHODS: Solitary rectal ulcer syndrome is a chronic benign condition that commonly presents with rectal bleeding, mucous discharge, and constipation. The diagnosis of this syndrome is based on clinical symptoms and endoscopic and histological features. The incidence rate of the syndrome has been noted to be 1 in 100.000 per year.
RESULTS: We performed a retrospective analysis of patients who underwent colonoscopy or sigmoidoscopy by the same gastroenterologist at our center between 2012 and 2017. Data retrieved included demographic details, comorbidities, clinical presentations, laboratory, endoscopic, and histopathological findings, treatment procedures, and clinical outcomes.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The incidence rate of solitary rectal ulcer syndrome in patients who underwent colonoscopy was 0.68%. The most common symptoms included rectal bleeding, mucous discharge, and constipation.
The incidence rate observed here was significantly higher than that in the previous report. Although the syndrome was described as a benign disease, it can result in serious complications including rectovaginal fistula, which was observed in one patient.

8.
Meniere Hastalığında Klinikopatolojik Sonuçlar: 80 Hastanın Değerlendirilmesi
Clinicopathologic Results in Meniere Disease: Evaluation of 80 patients
Mehmet Sürmeli, Ildem Deveci
doi: 10.14744/hnhj.2018.75547  Sayfalar 152 - 157
GİRİŞ ve AMAÇ: Meniere Hastalığı periferik vestibuler hastalıklar içerisinde en sık görülen ikinci hastalıktır. Ancak günümüzde Meniere hastalığının klinikopatolojisi ve tedavisi henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada meniere hastalığının demografik özellikleri, odyolojik bulguları ve hastalara uygulanan tedavi yaklaşımları arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma meniere hastalığı tanısı alan 80 olgu ile gerçekleştirilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, ek hastalıkları, saf ses odyometrik test sonuçları ve hastalara uygulanan tedavi yaklaşımları retrospektif olarak incelenerek istatistiksel yöntemler ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 47.5±12.0’idi. Hastaların 54’ü (%67.5) kadın, 26’sı (%32.5) erkekti.Cinsiyetlere göre yaş ortalaması bakımından istatistiksel düzeyde anlamlılık saptanmadı (p>0.05). Hastaların 31’inde (%38.8) sağ, 38’inde (%47.5) sol, 11’inde (%13.8) her iki kulak etkilenmişti. Komorbid hastalıklar içerisinde en sık diabetes mellitus (n: 11) ve hipotiroidi (n: 11) saptandı. Hastaların tanı alma süreleri ortalama 5.43±5.21 yıl idi. 250-1000Hz frekans aralığında işitme eşik ortalaması sağ kulakta 35.5±27.4dBHL, sol kulakta 41.4±30.5dBHL olarak saptandı. 2000-8000Hz frekanslarında ise işitme eşik ortalaması sağ kulakta 36.9±29.6dBHL, sol kulakta 45.7±31.4dBHL’di. Düşük ve yüksek frekanslar incelendiğinde sağ ve sol kulak işitme eşikleri arasında istatistiksel düzeyde anlamlı fark saptanmadı (p=0.84, p=0.073). Tedavi yaklaşımları incelendiğinde hastaların 35’inde (%43.8) medikal tedavi, 17’sinde (%21.2) transtimpanik steroid, 28’inde (%35.0) transtimpanik gentamisin ablasyonu ile vertigo kontrolü sağlandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Meniere hastalığında tanı süresinin uzaması, işitme kaybından yüksek frekansların da etkilenmesine ve hastalık tanısında zorluklara neden olmaktadır.
INTRODUCTION: Meniere's disease is the second most common disease among peripheral vestibular diseases. However, clinicopathology and treatment of Meniere's disease are not yet fully understood. In this study we aimed to investigate the relationship between the demographic features, audiological findings and treatment modalities of the Meniere's disease.
METHODS: Demographic characteristics, additional diseases, pure audio audiometric test results and treatment modalities of 80 patients with Meniere's disease were compared retrospectively with statistical methods.
RESULTS: The study involved 54 (67.5%) female, and 26 (32.5%) male patients with an average age of 47.5±12.0.54. Right ear was affected in 31 (38.8%) patients, left ear in 38 (47.5%) patients, and both ears in 11 (13.8%) patients. The most common comorbid diseases were diabetes mellitus (n=11) and hypothyroidism (n=11). The average hearing threshold values of 250-1000 Hz were 35.5±27.4 dBHL for the right ear, 41.4±30.5 dBHL for the left ear. The average threshold values of 2000-8000 Hz were 36.9±29.6 dBHL for the right ear and 45.7±31.4 dBHL for the left ear. There was no statistically significant difference between low and high frequencies in right and left ear (p=0.84, p=0.073). To fix vertigo 35 (43.8%) patients received medical treatment, 17 (21.2%) patients treated with transtympanic steroid ablation, and 28 (35.0%) patients treated with transtympanic gentamycin ablation.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The prolongation of diagnosis time in Meniere's disease induces additional impairment of high-frequency hearing and also causes difficulties in the diagnosis.

OLGU SUNUMU
9.
İntravezikal Bacillus Calmette Guérin uygulamasından sonra gelişen nadir komplikasyon: Lokal ileri pelvik inflamasyon
A Rare Complication of Intravesical Bacillus Calmette Guérin Therapy: Local Progressive Pelvic Inflammation
Serkan Akan, Aytaç Sahin, Ozgur Haki Yuksel, Ahmet Urkmez
doi: 10.14744/hnhj.2018.24008  Sayfalar 158 - 161
İntravezikal BCG (Bacillus Calmette-Guerin) terapisinin lokal ve sistemik komplikasyonları bildirilse de, karsinoma in situ ve yüzeyel mesane kanserlerinde rekürrens ve progresyonu önlediği kanıtlanmıştır. Ancak olası definitif tedaviyi geciktirebilecek komplikasyonlar da görülebileceği için zamanlaması ve management konusunda dikkatli olunmalıdır. Burada BCG terapisinden sonra nadir olarak görülen, pelvik organları tutan; superiorda batın içerisine ve mezenterik bölgeye, inferiorda levator kasına ve prepubik alana uzanan yaygın inflamasyonla karakterize bir olgu sunulmuştur.
It has been proven that intravesical Bacillus Calmette–Guérin (BCG) therapy prevents the recurrence and progression of carcinoma in situ and of superficial bladder cancers, although local and systemic complications have been reported. However, careful attention should be given to the timing and management of this therapy because complications that may delay possible definitive treatment may also be seen. A case characterized with extensive inflammation, observed rarely after BCG therapy, involving pelvic organs and leads up to the internal abdomen and mesenteric area in the superior and levator muscle and prepubic area in inferior is presented here.

10.
Preseptal Sellülitle Komplike Olan Suçiçeği Olgusu
A Case of Varicella Complicated by Preseptal Cellulitis
Hatice Dülek, Şule Nurşah Ayata, Narin Akıcı, Çiğdem Sağ, Zehra Esra Önal, Çağatay Nuhoğlu
doi: 10.14744/hnhj.2018.77487  Sayfalar 162 - 164
Suçiçeği, Varisella zoster virusunun sebep olduğu genellikle hafif seyirli, çok bulaşıcı, papüloveziküler döküntülü bir çocukluk çağı hastalığıdır. Sekonder bakteriyel enfeksiyonlara zemin hazırlar. Bu olgu, suçiçeği aşısı yapılmayan ve preseptal sellülit komplikasyonu meydana gelen altı yaşında erkek çocukta, hastalığın hastane yatışını gerektirecek ölçüde ağır komplikasyonlara yol açabileceği gerçeğini vurgulamak üzere sunulmaktadır.
Chickenpox is a contagious, but typically mild, childhood illness characterized by an itchy rash. It is caused by the varicella zoster virus, which can provide the basis for a secondary bacterial infection. In this report, the case of a 6-year-old boy with preseptal cellulitis as a complication of varicella is presented to emphasize the fact that the illness may lead to severe complications that may require hospitalization.

11.
Perkütan Nefrolitotomide Nadir Bir Komplikasyon: Serebral İnfarktüs ve Hemianopsi
A Rare Complication of Percutaneous Nephrolithotomy: Cerebral Infarction and Hemianopsia
Abdurrahman İnkaya, Ahmet Tahra, Resul Sobay, Uğur Boylu, Eyüp Veli Küçük
doi: 10.14744/hnhj.2018.60252  Sayfalar 165 - 167
Perkütan nefrolitotomi (PNL) 1976'da tanımlandığından itibaren yaygınlaşarak intrarenal toplayıcı sistemdeki büyük ve kompleks taşlar için en yaygın uygulanan cerrahi teknik halini almıştır. Bu prosedüre bağlı kanama, komşu doku ve organlara zarar verme, enfeksiyon, pozisyona bağlı yaralanmalar, tromboembolik olaylar ve hatta ölüm dahil olmak çok çeşitli komplikasyon gözlenebilir. Farklı komplikasyonların bilinip tahmin edilmesi, korunma, teşhis etme ve komplikasyonların önlenmesi noktasında faydalı olabilir. Kliniğimize PNL sonrası serebral enfarktüs ve hemianopsi gelişen hastanın yönetimini olgu sunumu olarak sunmayı amaçladık.
Since its description in 1976, percutaneous nephrolithotomy (PNL) has become the most common surgical technique for the management of large and complex stones in the intrarenal collecting system. A wide variety of complications can be observed, including bleeding associated with this procedure, damage to neighboring tissues and organs, infection, positional injuries, thromboembolic events, and even death. Knowing and predicting the different complications can be useful in preventing, diagnosing and preventing complications. We aimed to present the management of cerebral infarction and hemianopsia after PNL to our clinic as a case report.

12.
Çoklu İlaç İntoksikasyonunda İntravenöz Lipid Emülsiyonu Uygulaması (Olgu Sunumu)
Intravenous Lipid Emulsion Therapy in a Case of Multiple Drug Intoxication: Case Report*
Volkan Hancı, Serhan Bülent Yurtlu, Ufuk Elmas, Işıl Özkoçak Turan
doi: 10.14744/hnhj.2018.72691  Sayfalar 168 - 172
İntoksikasyon tablosuyla acil servislere getirilen hastalar arasında, kardiyovasküler ilaçların alınımına sık rastlanır. İntoksikasyon nedeniyle tedavi altına alınan hastalarda ajana özel spesifik bir antidot mevcut değilse, güncel tedavi çoğunlukla destek tedavisi şeklinde olmaktadır.
Bu yazıda özkıyım amacıyla metoprolol, perindopril, isosorbid monohidrat ve atorvastatin içeren çoklu kardiyovasküler ilaç alımı sonrası destek tedavisine cevap vermeyen bir hastada uygulanan intravenöz lipid tedavisi sunulmaktadır.
Intake of cardiovascular drugs is frequently observed among the patients brought to emergency departments with an intoxication clinic. In those patients who are treated for intoxication, actual therapy is mainly supportive in most of the cases if there isn’t any special antidote for the agent. This case report is about a patient who intended to commit suicide with oral intake of metoprolol, perindopril, atorvastati and isosorbide monohydrate. Upon worsening of her general condition in spite of supportive therapy, she was given intravenous lipid therapy. In this manuscript, application of intravenous lipid therapy is presented in a patient who intended to commit suicide, She was unresponsive to supportive therapy after ingestion of multiple cardiovascular drugs including metoprolol, perindopril, isosorbide monohydrate and atorvastatin.

LookUs & Online Makale