ISSN: 2630-5720 | E-ISSN: 2687-346X

Hızlı Arama




Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıp Dergisi - : 54 (2)
Cilt: 54  Sayı: 2 - 2014
ÖZGÜN ARAŞTIRMA
1.
Rejyonel Anestezi Komplikasyonlarının Retrospektif Olarak Değerlendirilmesi
Evaluation of Regional Anesthesia Complications Retrospectively
Aydan Çalışkan, Volkan Hancı, Dilek Okyay, Serhan Yurtlu, Hilal Ayoğlu, M. Çağatay Büyükuysal, Işıl Özkoçak Turan
Sayfalar 73 - 86
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda Ocak 2009 - Aralık 2010 tarihleri arasında, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi‘nde rejyonel anestezi altında opere edilen olgulara ait komplikasyonların retrospektif olarak araştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Belirlenen süre içerisinde 2000 hastanın bilgilerine ulaşıldı. Ek anestezik yöntem olarak genel anestezi almayan 1568 vakanın komplikasyonları analiz edildi. Komplikasyonlar preoperatif, perioperatif ve postoperatif olmak üzere üç başlık altında toplandı ve tedavileri kaydedildi.
BULGULAR: Çalışmamızda 1568 olgunun 585’inde (%37,3) komplikasyon geliştiği tespit edildi. En çok görülen komplikasyon %16,8 (n=264) oranı ile hipotansiyondu. Diğer görülen komplikasyonlar ise bradikardi %9,5 (n=149), bulantı kusma %15 (n=235), disritmi %0,5 (n=8), kardiyak arrest %0,2 (n=3), kaza ile dura delinmesi %1,1 (n=17), hipertansiyon %2,7 (n=42), spinal anestezi sonrası baş ağrısı %0,2 (n=3), aşırı postoperatif ağrı %1,1 (n=17), motor defisit %0,3(n=5), duyusal defisit %0,1 (n=2), titreme %0,1 (n=1) oldu. Erkeklerde
komplikasyon görülme oranı % 27,8 (n=243) iken bu oran kadınlarda % 49,2 (n=342) idi (p<0,001). Bradikardi (n=103) erkeklerde daha
fazla görülürken; hipotansiyon (n=189), bulantı (n=189) ve aşırı ajitasyon (n=31) kadınlarda daha fazla görüldü. Çalışmamızda hipotansiyon görülen vakalarda tedaviye ihtiyaç duyulmayan hasta oranı %0,4 iken; bradikardi görülen vakalarda ise bu oran %0,7 olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tüm hasta gruplarında en sık görülen komplikasyon hipotansiyon olmuştur.
INTRODUCTION: We retrospectively analyzed complications of patients operated under regional anesthesia from January 2009 to December 2010 years.
METHODS: We reached information of 2000 patients in this period. Only 1568 patients’ complications were analyzed who had gone under successful regional anesthesia for various surgical operations. Complications were grouped as preoperative, perioperative and postoperative complications.
RESULTS: In our study, it is found out that 585 of 1568 patients (37, 3 %) have had complications related to regional anesthesia. The most reported complication was hypotension with a rate of 16,8 % (n=264). Other complications were bradycardia 9,5 % (n=149), nausea and vomiting 15 % (n=235), dysrhythmia 0,5 % (n=8), cardiac arrest 0,2% (n=3), accidental dura puncture 1,1 % (n=17), hypertension 2,7 % (n=42), postdural puncture headache 0,2 % (n=3), excessive postoperative pain 1,1% (n=17), motor deficite 0,3% (n=5), sensorial deficite 0,1 % (n=2) and shivering 0,1% (n=1). The complication rate of in female patients were 49, 2 % (n=342) whereas male patients’ rate was 27, 8 % (n=243) (p<0,001). Bradycardia rate (n=103) was higher in men, and hypotension (n=189), vomiting (n=189) and excessive agitation (n=31) was reported mostly in women. The rates of patients who were not in need of therapy for complications were 0, 7 % in bradycardic and 0, 4 % in hypotensive patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, the most reported complication was hypotension in all patients.

2.
Tip 1 Diyabetli Çocukların Klinik ve Epidemiyolojik Özellikleri
Clinical and Epidemiological Features of Insulin-dependent Diabetes Mellitus Patients
Duygu Sömen Bayoğlu, Narin Akıcı, Veysel Bayoğlu, Tamay Gürbüz, Çağatay Nuhoğlu
Sayfalar 87 - 92
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada son 7 yıldır servisimizde yatan, insüline bağımlı diyabet tanısı alan hastaların klinik ve epidemiyolojik özelliklerini incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde 2006-2013 yılları arasında tip 1 diyabet tanısıyla izlenen 41 olgu çalışma kapsamına alındı. Olguların yaş, cinsiyet, başvuru mevsimi ve yakınması, klinik ve labaratuar bulguları, aile öyküleri kaydedildi. Olgular tanı anındaki klinik tablolarına göre hiperglisemi, ketozis, diabetik ketoasidoz ve ketoasidotik koma olmak üzere 4 gruba ayrıldı.
BULGULAR: Tip 1 diyabetli hastalar yaş gruplarına göre incelendiklerinde en yüksek oran % 65 ile 10-15 yaş aralığında bulundu. En sık başvuru mevsimi kış, en sık başvuru yakınmaları ise poliüri, polidipsi ve bulantıkusma olarak saptandı. Olguların başvuru öncesi ortalama semptom süreleri 11,3 gün idi. HBA1C ölçümleri ise 32 olguda bakılabilmiş olup, ortalama 12,32 idi. Olgular gruplara göre sınıflandırıldığında ise %61’i ketoasidoz, %34,1’i ketozis, %2,4’ü ketoasidotik koma, %2,4’ü ise hiperglisemi, grubundaydı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocuklarda tip 1 diyabet sıklığı tüm dünyada artmaktadır. Çalışmamızda da % 61 gibi yüksek bir oranda bulunan diyabetik ketoasidoz, halen tip 1 diyabetlilerde en önemli mortalite ve morbidite nedenidir. Toplumumuzda tip 1 diyabet konusunda farkındalık oluşturulmalı
ve böylece diyabetik ketoasidoz tablolarını azaltmak hedeflenmelidir.
INTRODUCTION: In this study we aimed to evaluate clinical and epidemiological features of diagnosed with insulin - dependent diabetes patients, who were hospitalized in our service last 7 years.
METHODS: In our clinic 41 diagnosis of type 1 diabetes cases between 2006 - 2013 were included in the study. Age, sex, application season and
symptoms, clinical and laboratory findings, family histories of patients’ were recorded. According to the clinical presentation of patients at diagnosis were divided into 4 groups including hyperglycemia, ketosis, diabetic ketoacidosis and coma ketoacidosis.
RESULTS: Type 1 diabetes when analyzed according to age groups with the highest rate of 65% were found in the age range 10-15. The most frequent application of season was winter, the most frequent application of symptoms polyuria, polydipsia, and nausea – vomiting were found. The average of duration of symptoms was 11.3 days before patients’ application. HBA1C measurements could look in 32 cases, and the average was 12.32. When the group of patients classified according to 61% ketoacidosis, 34.1% ketosis, 2.4% ketoacidosis coma and 2.4% hyperglycemia group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The incidence of type 1 diabetes in children is increasing all over the world. Our study also found a higher rate of 61% of diabetic ketoacidosis; still the most important in type 1 diabetes is a leading cause of morbidity and mortality. Our society should create awareness about type 1 diabetes and thus should be targeted to reduce diabetic ketoacidosis.

3.
Kuru Gözde Oküler Yüzey Hastalığı Semptomları İndeksi (OYHİ) ile Tanı Yöntemlerinin Uyumu
Correlation Between Diagnosis Tests and Ocular Surface Disease Index (OSDI) in Dry Eye Disease
Hatice Tekcan, Ayşe Burcu, Firdevs Örnek
Sayfalar 93 - 98
GİRİŞ ve AMAÇ: Kuru gözde kullanılan oküler yüzey hastalığı semptomları indeksi (OYHİ) ile Delphi paneli sınıflandırması ve tanı yöntemlerinin uyumunu değerlendirmek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 6’sı primer Sjögren, 6’si sekonder Sjögren kuru göz, 42’si non-Sjögren kuru göz tanısı alan toplam 54 hasta dahil edildi. Olgulara göz yaşı kırılma zamanı testi, anestezili ve anestezisiz Schirmer testi yapıldı. Lissamin yeşili boyası ile oküler yüzey boyanması (0-4), fluoresein boyası ile korneal boyanma (0-3) skorlandı. Biyomikroskopik muayenede meibomian bez disfonksiyonu (MBD) değerlendirildi (0-3). Kuru göz semptomlarının araştırılması için oküler yüzey hastalık indeksi (OYHİ) anketi uygulandı. Kuru göz Delphi paneli sınıflandırmasına göre derecelendirildi (1-4). OYHİ ile tanı test sonuçları ve kuru göz ağırlık derecesi arasındaki ilişki araştırıldı. İstatistiksel değerlendirmede Ki-kare bağımsızlık testi kullanıldı. p < 0.05 anlamlı olarak kabul edildi.
BULGULAR: Olguların 47’si kadın, 7’si erkek ve yaş ortalaması 52.1±9.7 (33-79) yaş idi. OYHİ skoru ile kornea fluoresein boyanması (p= 0.006) ve kuru göz Delphi paneli sınıflandırması (p= 0.003) arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu. OYHİ ile göz yaşı kırılma zamanı testi, anestezili ve anestezisiz Schirmer testi, meibomian bez disfonksiyonu ve Lissamin yeşili boyasıyla oküler yüzey boyanma skoru istatistiksel olarak uyumlu bulunmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kuru göz olgularında semptomlar ve klinik bulgular değişkendir. Olguların pek çoğunda hastanın semptomları tanı testleri ve bulgularla uyum göstermemektedir. Bu çalışmada kuru gözde semptomları sorgulayan anket olarak kullanılan OYHİ ile Delphi paneli sınıflandırması ve kornea fluoresein boyanması uyumlu bulunmuştur.
INTRODUCTION: To evaluate correlation between diagnosis test results, delphi panel classification of dry eye disease (DED) and ocular surface disease index (OSDI).
METHODS: 54 subjects who had dry eye diagnosis were admitted to the study. At ocular examination tear breakup time (TBUT) test, Schirmer’s test with and without topical anesthesia were applied. At slit-lamp examination meibomian gland disfunction, ocular surface staining with lissamine green and corneal staining with fluorescein were scored. Dry eye severity was graded based on Delphi panel classification. OSDI questionnaire was performed to all patients. The correlation between diagnosis test results, dry eye severity and OSDI scores were observed. Statistical analyses used Chi-square test, p ≤0.05 was considered statistically significant.
RESULTS: The mean age of our subjects was 52.1 ± 9.7 years (range 33-79 years), including 47 women and 7 men. Within this group, there were 6 primary Sjögren, 6 secondary Sjögren and 42 non-Sjögren patients. The correlation between corneal staining with fluorescein score (p=0.006), dry eye severity estimated by Delphi panel classification (p=0.003) and OYHI score was statistically significant. There was no statistically significant correlation between TBUT test, Schirmer’s test with and without topical anesthesia, MGD, ocular surface
staining with lissamine green and OSDI score.
DISCUSSION AND CONCLUSION: DED is a multifactorial disorder of the tear film and ocular surface that results in eye discomfort, visual disturbance, and possible ocular surface damage. Currently there are no uniform diagnostic criteria. DED is considered a symptomatic disease; assessment of symptoms is considered of primary importance, and may be aided by use of validated symptom questionnare. Combination of various tests have been used to evaluate clinical signs, but although diagnostic tests are useful for confirming the diagnosis they often correlate
poorly with symptoms.

4.
Gebelerde Sigara Kullanımını Etkileyen Faktörler ve Pasif Sigara Dumanına Maruziyet Durumu
Gebelerde Sigara Kullanımını Etkileyen Faktörler ve Pasif Sigara Dumanına Maruziyet Durumu
Işık Gönenç, Zeynep Tuzcular Vural, Gültekin Köse, E. Can Tüfekçi, Nurettin Aka
Sayfalar 99 - 101
GİRİŞ ve AMAÇ: Sigara, fetüs ve anne sağlığını olumsuz yönde etkileyen çok önemli ancak önlenebilir bir nedenlerden biridir. Pek çok kadın hamileliliği sırasında sigara içmekte veya sigara dumanına maruz kalmaktadır. Bu çalışmada sosyodemografik faktörler ve eşlerin sigara içme davranışları ile gebelerin sigara içme davranışlarının araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya katılmayı kabul eden 204 gebeye15 sorudan oluşan yüz yüze bir anket uygulanmış, elde edilen veriler tanımlayıcı istatistiksel analizler ve Fisher’s exact test ile değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Otuz altı ( % 17,6) kadın gebelik öncesinde sigarayı bıraktığınÄ ± bildirirken, sekizi (%3,9) hala sigara içmekteydi. Pasif içicilik oranı %52.9 idi. Eğitim ve gebelik öncesi veya sırasında sigara içimi arasında istatistiksel olarak anlamlÄ ± ilişki bulunmamaktaydı (p=0,4639). Geçmişte sigara içen ve halen sigara içen kadınların eşlerinin de sigara içicisi olma olasılığı daha fazlaydı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Gebeler düzenli olarak sağlık kontrollerine geldiklerinden, her iki ebeveyn adayını aktif ve pasif sigara i çiciliği konusunda bilgilendirmek amacıyla gebe takip programına dahil etmek akıllıca olacaktır.
INTRODUCTION: Smoking, adversely affecting the health of the fetus and the mother is very important yet is one of the preventable causes. Many pregnant women either smoke or are exposed to cigarette smoke.In this study, we aimed to investigate the relation between socio-demographic factors and the smoking behavior of pregnant women and their spouses.
METHODS: A face to face questionnaire consisting of 15 questions was applied to 204 pregnant women who agreed to participate in the study. The
descriptive statistical analysis of the data obtained were assessed by Fisher’s exact test.
RESULTS: While thirtysix (17.6%) women reported that they quit smoking before pregnancy, eight (3.9%) were still smoking. Passive smoking rate was 52.9%. Education and smoking before or during pregnancy did not have statistically significant relationship (p=0,4639).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is more likely for partners to be smokers of women who are former smokers and current smokers. Since most pregnant women come to regular health checks, it would be wise to include both candidate parents in follow up program to inform about active and passive smoking.

5.
Romatoid Artritli Hastalarda Vizüel Analog Skalası (VAS) ile C Reaktif Proetin (CRP) İlişkisi
The Relationship Between Visual Analogue Scale And C-Reactive Protein In Patients With Rheumatoid Arthritis
Nalan Okuroğlu, Gül Babacan Abanonu, Feride Ocak, Refik Demirtunç
Sayfalar 103 - 109
GİRİŞ ve AMAÇ: Romatoid artritte (RA) tedavinin ana hedefi hastalığın semptomlarını kontrol altına almak ve eklem yapısını koruyarak remisyon
sağlamaktır. Hastaların fonksiyonel olarak değerlendirilmesinde birçok ölçekler kullanılmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmanın amacı RA’lı hastalarda subjektif bir ölçek olan vizüel analog skalası (VAS) ile hastalığın alevlenme dönemlerinin tanı ve izleminde kullanılan akut faz reaktanlarının ilişkisini incelemektir.
BULGULAR: Çalışmaya hastanemiz İç Hastalıkları ve Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon polikliniklerinde, RA tanısı ile takip edilmekte olan 46 hasta (Grup I) ve 30 sağlıklı kontrol (Grup II) dahil edildi. Öncesinde olguların bilgilendirilmiş onamları alındı. Subjektif ağrı değerlendirmesi VAS ile yapıldı. Hasta grubunun 39’u kadın (%84.8), 7’si erkek (% 15.2), yaş ortalaması 49.15±10.09, ortalama hastalık süresi 9.17±9.79 yıldı. Kontrol grubunun 26’sı kadın (% 86.7) 4’ü erkek (% 13.3), yaş ortalaması 45.50±8.11 yıldı. Yaş ve cinsiyet açısından
gruplar benzerdi (p>0.05). Grup I’de Grup II’ye oranla, Eritrosit Sedimentasyon hızı (ESH), C-reaktif protein (CRP), fibrinojen düzeyleri anlamlı yüksek bulundu (p<0.05). Ferritin, beyaz küre sayımı (WBC) ve albümin düzeyleri gruplar arasında benzerdi (p>0.05). VAS ile CRP arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı (p: 0.03, r: 0.31); diğer akut faz reaktanları ile VAS arasında anlamlı ilişki bulunmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, RA’lı hastaların klinik değerlendirilmesinde VAS basit ve subjektif bir ölçek olmakla birlikte, CRP gibi inflamasyon ve eklem hasarını iyi yansıtan bir belirteçle anlamlı korelasyon göstermektedir.
INTRODUCTION: In patients with rheumatoid arthritis (RA), controlling symptoms, preventing joint damage and maintaining remission are main treatment targets. Different type of scales are used in functional assessment of patients.
METHODS: The aim of the study was to investigate the relationship between VAS (a subjective scale) and acute phase reactants which are used in the diagnosis and followup of exacerbation periods of the disease.
RESULTS: 46 patients with RA had been followed up in outpatient clinics of Internal Medicine and Physical Medicine and Rehabilitation of our
hospital (Group I), and 30 healthy subjects (Group II) were included in to the study. An informed approval was enrolled from partipiciants. Subjective pain was assessed according to the VAS. Group I consists of 39 women (84.8%), 7 males (15.2%), mean age was 49.15±10.09 years and mean duration of disease was 9.17±9.79 years. Group II consists of 26 women (86.7%), 4 male (13.3%), mean age was 45.50±8.11 years. Age and gender were similar between two groups (p>0.05). In Group I, erythrocyte sedimentation rate (ESR), C-reactive protein (CRP) and fibrinogen were significantly higher (p<0.05). Ferritin, white blood cell counts (WBC) and albumin were similar between the groups (p>0.05). Significant positive correlation was found between VAS and CRP (p: 0.03, r: 0.31) but the other acute phase reactants were not correlated with VAS.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, although VAS a simple and subjective scale in clinical evaluation of patients with RA, can show a good correlation with CRP, which can reflect the inflammation and joint damage.

6.
Tip 2 Diyabetiklerde Proton Pompa İnhibitörlerinin HBA1C Üzerindeki Olumlu Etkisi
The Positive Effect of Proton Pump Inhibitors on HbA1c in Patients with Type 2 Diabetes
Nalan Okuroğlu, Gül Babacan Abanonu, Seyit Uyar, Tayyibe Saler, Ali Okuroğlu
Sayfalar 111 - 116
GİRİŞ ve AMAÇ: Son yıllarda proton pompa inhibitörü (PPİ) kullanımının Tip 2 diyabetli hastalarda kan şekeri kontrolüne olumlu etkisi olduğunu gösteren çalışmalar yayınlanmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmadaki amacımız polikliniğimizde takip etmekte olduğumuz Tip 2 diyabetli hastalarda PPİ kullanımının HbA1c üzerinde etkisi
olup olmadığını incelemektir.
BULGULAR: Çalışmaya Kars Devlet hastanesi İç Hastalıkları Polikliniklerinde takip edilmekte olan199 kadın, 85 erkek toplam 284 Tip 2 diyabet
hastası dahil edildi. Çalışma öncesinde hastalar bilgilendirilerek aydınlatılmış onamları alındı. İstatistiksel analizler için SPSS for Windows 16.0 programı kullanıldı. Hastaların yaş ortalaması 58.37±10.67; ortalama hastalık süresi 6.61±6.05 yıldı. Ortalama HbA1c %8.28±1.68, ortalama açlık kan şekerleri (AKŞ) 178.56±86.61 mg/ dl idi. Grup 1: 40 kadın, 20 erkek toplam 60 hastadan, Grup 2: 159 kadın, 65 erkek toplam 224 hastadan oluşmaktaydı. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, hastalık süresi, sadece insülin kullanımı, sadece oral antidiyabetik (OAD) kullanımı, insülin ve OAD birlikte kullanımı, vücut ağırlığı, beden kitle indeksi, bel çevresi, sigara kullanımı, hipertansiyon varlığı açısından farklılık bulunmazken (p>0.05); AKŞ ve HbA1c düzeyleri PPİ kullanan grupta istatistiksel olarak anlamlı
düşük bulundu (her ikisi için de p: 0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada PPİ kullanan Tip 2 diyabetli hastalarda AKŞ ve HbA1c düzeyleri anlamlı düşük bulunmuştur, PPİ’lerinin diyabet regülasyonunundaki muhtemel yararlı etkilerini göstermek için kontrollü prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: In recent years, several studies have reported better glycemic control in patients with type 2 diabetes who were using proton pump inhibitors (PPIs).
METHODS: The purpose of this study was to see the effect of PPI therapy on glycosylated hemoglobin (HbA1c) leves for patients with type 2 diabetes.
RESULTS: A total of 284 (female 199, male 85) patiens with type 2 diabetes who were admitted to the Department of Internal Medicine of Kars
Government Hospital were included in to the study. Informed consents were taken from all partipiciants. Statistical analyses were made
by using the software SPSS for Windows 16.0 program. The mean age of the subjects were 58.37±10.67 years, mean duration of
disease was 6.61±6.05 years. Overall, the mean HbA1c was %8.28±1.68 and mean FPG was 178.56±86.61 mg/dL. A total of 60
patients in group 1, 40 were women and 20 were men; where as 224 patients in group 2 with 159 of women and 65 of men. There
were no significant differences between the groups in terms of age, gender, duration of disease, weight, body mass index, waist
circumference, smoking habits, presence of hypertension and antidiabetic medications (insulin therapy alone, OAD agents alone and
combinations of OAD with insulin) (p>0.05). FPG and HbA1c were significantly lower in those taking PPIs (p=0.001 for both).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Further controlled prospective studies are required to show the potential beneficial effects of PPIs on glycemic controls in type 2 diabetes.

7.
Oküler Yüzey Hastalıklarında Otolog Serum Tedavisinin Etkinlik ve Güvenilirliği
The Effiacy and Safety of Autologus Serum in the Treatment of Ocular Surface Disease
Nilay Akagün, Hatice Tekcan
Sayfalar 117 - 124
GİRİŞ ve AMAÇ: Oküler yüzey hastalıklarında otolog serum tedavisinin etkinlik ve güvenilirliğini araştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kuru göz tanısı alan 29 hastanın 58 gözü ile periferik fasial paraliziye (PFP) bağlı keratopati nedeniyle takip edilen 20 hastanın 20 gözü prospektif olarak çaiışma kapsamına alındı. Tedavinin 19. ayına kadar otolog serum izotonik sodyum ile, 19. ayından itibaren sodyum
karboksimetilsellüloz ile dilüe edildi. Kuru göz olgularına otolog serum günde 8x1 dozda uygulandı. PFP’ ye bağlı keratopati hastaları 2 gruba ayrıldı, birinci grup günde 8x1 otolog serumla, ikinci grup günde 8x1 suni gözyaşı ve lubrikan jelle tedavi edildi. Kuru göz hastaları tedavi başlangıcından itibaren 1. ayda ve 25. aya kadar her 3 ayda bir değerlendirildi. PFP olguları tedavi başlangıcından 12. haftaya kadar her 3 haftada bir muayene edildi.
BULGULAR: Kuru göz olgularında Schirmer testi ve gözyaşı kırılma zamanı testlerinde 1. aydan itibaren tedavi başlangıcına göre anlamlı artış, kornea boyanma skorlarında 1. aydan itibaren azalma saptandı. 19. Aydan itibaren gözyaşı menisküs düzeylerinde anlamtı artış izlendi. Farklı teknikle hazırlanan serum tedavi sonuçları arasında anlamlı fark bulunmadı. PFP’ye bağlı keratopati olgularında otolog serum ve suni gözyaşı tedavisi ile 3. Haftadan itibaren keratoepitelyopati skorlarında azalma, gözyaşı kırılma zamanında artma gözlendi. İki grup karşılaştırıldığında otolog serum tedavisinin keratoepitelyopati skorlarında daha fazla azalmaya, kırılma zamanında daha fazla artışa neden olduğu saptanmıştır
TARTIŞMA ve SONUÇ: Otolog serum kuru göz ve PFP’ye bağlı keratopati olgularında suni gözyaşı preparatlarına göre daha etkili bir tedavi yöntemidir. Ancak hazırlanması ve uygulanması hasta ve hekim için zaman alıcı ve zordur. Otolog serumun sodyum karboksimetilsellüloz ile dilue edilmesi ve purite ile saklanması esasına dayanan yeni hazırlama tekniğimizin kolay, etkin ve güvenilir bir seçenek olduğu düşünülmektedir.
INTRODUCTION: To evaluate the efficacy and safety of %00.5 topical Cyclosporin A in the treatment of dry eye disease.
METHODS: Fifty-eight eyes of wenty-nine patients with dry eye disease and twenty eyes of twenty patients with cerathopathy because of periferic facial palsy (PFP) were prospectively studied. First 19 months of treatment autologous serum were diluted with isotonic sodium, then serum were diluted with carboximetilcellulose. Autologous serum’s daily use was 8 times for dry eye patients and PFP patients. Second group of PFP were treated with 8x1 daily use of artificial tears and lubrican gels. Dry eye patients were observed first month and each 3 months during 25 months.PFP patients were observed each 3 weeks during 12 weeks.
RESULTS: Schirmer’s test and tear breakup time (TBUT) test results showed improvement in dry eye groups as from first month. Staining scores were decreased. Beginning from 19th month tear meniscus level was significantly increased. There was no significantly difference between the results of serum treatment which were prepared by different tecniques. Beginning from 3th week of study; ceratoepitheliopathy scors showed reduction, tear breakup time showed increment in cerathopathy cases with autologous serum and artificial tear treatment. Reduction of ceratoepitheliopathy scors and increment of tear breakup time were better in autologous serum group than artificial tear group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Autologous serum is more effective process than artificial tear treatment in dry eye disease and cerathopathy tied to PFP; but preparing and application of autologous serum is difficult for patient and physician. The new preparation technique based on dilution of autologous serum with sodium carboximetilcellulose and reservation with purite is easy, effective and safe.

8.
Romatoid Artritli Hastalarda Tiroid Fonskiyon Testleri ve Otoantikorlarının Ddeğerlendirilmesi
Evaluation of Thyroid Function Tests and Auto-Antiboides in Patients with Rheumatoid Arthritis
Seyit Uyar, Gül Babacan Abanonu, Nalan Okuroğlu, Alper Daşkın, Refik Demirtunç
Sayfalar 125 - 130
GİRİŞ ve AMAÇ: Romatoid artrit (RA) hastalığının otoimmün tiroid hastalığı ile birlikteliği bilinmekle birlikte, eşlik eden tiroid fonksiyon bozukluğu ile ilgili farklı görüşler mevcuttur.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Amacımız kliniğimizde takip ettiğimiz RA’lı hastalarda tiroid fonksiyon testlerini ve otoantikorlarını değerlendirmektir.
BULGULAR: RA’lı 54 kişilik hasta grubu ve benzer yaş, cinsiyet dağılımı gösteren 80 kişilik sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. RA’lı 3 hastada TSH seviyesi 5 μIU/ mL’nin üzerinde saptanarak çalışma dışı bırakıldı; çalışmaya 51 kişilik hasta grubu ve 80 kişilik kontrol grubu ile devam edildi. Olgulardan açlık kan şekeri (AKŞ), TSH, serbest T4 (sT4), Anti-Tiroid peroksidaz (antiTPO), Anti-tiroglobulin (antiTG), Eritrosit Sedimentasyon Hızı (ESH) ve CRP için kan örnekleri alındı, kg/m2 cinsinden beden kitle indeksleri (BKİ) hesaplandı. Hastaların genel sağlık durumları vizüel analog skalası (VAS) ile, hastalık aktiviteleri DAS-28 indeksi ile değerlendirildi. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, BKİ, AKŞ, sT4, antiTG açısından fark bulunmazken (p>0.05); TSH, antiTPO, ESH ve CRP hasta grubunda anlamlı yüksek bulundu (sırasıyla p’ler: 0.002, 0.043, <0.001, <0.001). Hasta grubunda sT3 ile DAS-28 skoru arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı (p: 0.006).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma RA’lı hastalarda, otoimmün tiroid hastalığı ve subklinik hipotroidiye eğilimin normal popülasyondan fazla olduğunu göstermiştir; klinik gereklilik halinde tiroid fonksiyonlarının belirli aralıklarla gözden geçirilmesinde yarar vardır.
INTRODUCTION: Although it is known that Rheumatoid arthritis (RA) can shows an association with autoimmune thyroid disease; there are different opinions about the accompanying thyroid dysfunction.
METHODS: Our objective is to evaluate thyroid function tests and autoantibodies in RA patients who were followed in our clinic.
RESULTS: 54 patients with RA and 80 healthy controls showing similar age and sex distribution were included in to the study. In RA group, 3 patients who have TSH level over 5 μIU/ml were excluded from the study; the study was maintained with 51 RA patients and a control group of 80 individuals. Blood samples were collected from the patients for fasting blood glucose (FBG), TSH, free T4 (FT4), anti-thyroid peroxidase (antiTPO), anti-thyroglobulin (antiTG), erythrocyte sedimentation rate (ESR), C-reactive protein (CRP), and body mass index (BMI) was calculated. The patient’s general health status was evaluated by visual analogue scale (VAS), disease activity was assessed by DAS-28 index. There was no difference between the groups in terms of age, gender, BMI, fasting blood glucose, FT4 and antiTG (p>0.05); however TSH, antiTPO, ESR and CRP were significantly higher in patient’s group (respectively p: 0.002, 0.043, <0.001, <0.001). In patient’s group there was a significant negative correlation between the sT3 and DAS-28 score (p: 0.006).
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study showed that in patients with RA, association with autoimmune thyroid disease and tendency to subclinical hypothyroidism
are more frequent than normal population; thyroid functions of these patients should be reviewed at regular intervals especially in
case of clinical requirement.

OLGU SUNUMU
9.
Ağrılı Total Oftalmoparezi ile Seyreden İndirekt Karotikokavernöz Fistül Olgusu I
Indirect Carotid Cavernous Fistula Case Presenting with Painful Total Ophtalmoplegia
Adile Özkan, Gürhan Adam, Halil Güllüoğlu, Celal Çınar, Fatma Uysal, Mustafa Reşorlu, Hüseyin Özdemir
Sayfalar 131 - 135
84 yaşında kadın hasta iki haftadır sağ göz kapağında düşme ve ağrı şikayeti ile başvurdu. Nörolojik muayenesinde sağ gözde her yöne hareketlerinin kısıtlılık ve pitoz saptandı. Sağ gözde direkt ve indirekt ışık refleksi pozitifti. Olgunun görme keskinliği tam olarak değerlendirildi. Kraniyal magnetik rezonans anjiografi tetkikinde 3 D TOF slab sekansında,superior oftalmik vende dilatasyon ve kavernöz sinüste sinyal artışı izlendi. Serebral anjiografide (DSA) sağda kavernöz sinüs düzeyinde bilateral eksternal karotid arterin multipl meningeal dalından beslenen sağ inferior petrosal sinüse ve superior oftalmik vene direne olan indirekt KKF saptandı. Transvenöz yolla kavernöz sinüs ve inferior petrosal ven koil embolizasyon yöntemi ile fistülde total oklüzyon sağlandı. Tedavi sonrası dördüncü haftada hastanın sağ göz ağrısı tamamen geçti, pitoz ve göz hareketlerindeki kısıtlılık tama yakın düzeldi.
84 year old woman applied to our clinic with the complaints of right eye ptosis and pain. Her neurological examination revealed ptosis
and limitation of movement in all directions in the right eye. Direct and indirect light reflex of the right eye was positive. Visual acuity
of the case was normal. Dilatation in the superior ophthalmic vein and signal increase in cavernous sinus were observed in cranial
magnetic resonance angiography (MRA) imaging of three-dimensional (3D) time-offlight (TOF) slab sequence. Indirect carotid cavernous fistula (CCF) draining to superior ophthalmic vein and right inferior petrosal sinus fed by multiple meningeal branch of bilateral external carotid artery was detected at the level of cavernous sinus in the right in digital subtraction angiography (DSA). Total occlusion in fistula was achieved through transvenous cavernous sinus and inferior petrosal vein coil embolization method. The patient’s right eye pain was completely regressed in the fourth week following the treatment, ptosis and restriction of ocular movements improved almost completely.

10.
Gastrik Taşlı Yüzük Hücreli Lenfoma: Olgu Sunumu
Gastric Signet-Ring Cell Lymphome: A Case Report
Ayşe Nur İhvan, Murat Hakan Karabulut, Gözde Kır, Müberra Seğmen Yılmaz, Cumhur Selçuk Topal
Sayfalar 136 - 138
Taşlı yüzük hücreli morfoloji klasik olarak adenokarsinom ile ilişkilidir. Non-Hodgkin lenfoma’nın ise nadir görülen bir varyantı olup, daha çok foliküler lenfomanın morfolojik bir paterni olarak tanımlanmıştır. Sıklıkla b hücreli foliküler lenfoma’nın bir varyantı olarak görülebilirken, t hücreli lenfomalarda da bu morfoloji olabilir1,3,6. Taşlı yüzük hücreli morfolojik görünüme sahip iki gastrik lenfoma olgusu literatür bilgileri ışığında tartışılmıştır. İlk olgu; periumblikal bölge sol yarısında ağrı ve kabızlık şikayetleri olan 68 yaşında bayan hastadır. Tümör işaretleyicileri (CA 125, CA 19 9, CA 15 3,karsinoembriyonik antijen (CEA)) normal olan hastaya gastrit ön tanısıyla endoskopi yapılmıştır. İkinci olgu; 64 yaşında erkek hasta olup, hastanemize dispepsi yakınması ile başvurmuştur. Yapılan endoskopide özofagus alt uçta ve kardia da malign görünümlü kitlesel lezyon tariflenmiştir. Her iki vaka H&E, histokimyasal ve immünohistokimyasal boyamalar ve klinik bilgiler ışığında değerlendirildiğinde “high grade diffüz büyük b hücreli lenfoma” tanısı almıştır.
Signet ring cell morphology is associated with classical adenocarcinoma. This morphologic pattern is a rare variant of Non-Hodgkin lymphoma, more defined in follicular lymphoma. Frequently seen in B cell follicular lymphomas, also in T cell lymphomas. Two gastric lymphoma cases with signet ring cell morphologic appearance were discussed according to the literatüre. The first case; 68 year old female patient pain in the left half of the periumblical region and constipation. Tumor markers (CA 125, CA 19 9, C 15 3, carcinoembryonic antigen (CEA)) were normal and she was made endoscopy prediagnosis by gastritis. The second patient, 64 years old male patient was admitted to our hospital with complaints of dyspepsia. At the lower end of the esophagus and cardia mass lesion is described by endoscopy. Both cases, considered H & E, histochemical and immunohistochemical staining and in the light of clinical information “high grade diffuse large B-cell lymphoma” was diagnosed.

11.
Tanısız Lipid Depo Hastalığı Olgusunda Massater Kas Spazmı
Masseter Spasm in an Undiagnosed Case of Lipid Storage Myopathy
Güldem Turan, F. Dilek Subaşı, Asu Özgültekin, Murat Kurt, Çiğdem Tepe Karaca, Osman Ekinci
Sayfalar 139 - 141
Masseter kas spazmı; güvenli havayolu sağlanması ve malign hipertermi gelişebilmesi açısından önemlidir. Anestezi esnasında
masseter spazmı gelişen hastada altta yatan myotonik hastalık olabilir. Bu olguda; standart anestezi indüksiyonunu takiben masseter
kas spazmı gelişen tanısı olmayan lipid depo hastalığı olan hastayı sunduk.
Masseter muscle spasm; it is important to perform necessary interventions in time with regards to providing safe airway and probability of development of malignant hyperthermia. Patients who develop masseter rigidity during anaesthesia may have an underlying myotonic disorder. In this case, we report an undiagnosed case of lipid stroge myopathy in a patient, who developed life masseter spasm following a routine standard induction of anaesthesia.

12.
Larengeal Travma Sonrası Hayatı Tehdit Eden Pnömomediastinum
Pneumomediastinum After Laryngeal Trauma
Lütfü Şeneldir, Barış Naiboğlu, Ayşegül Verim, Önder İhvan, Fatma Gülüm, İvgin Bayraktar, Hakan Geden, Sema Zer Toros
Sayfalar 142 - 144
Larengeal travmalar mandibula, sternum ve sternokleidomastoid kasın korumasından dolayı ender görülen ancak ciddi ölümcül olabilecek yaralanmalardır. Travmanın şekil ve şiddetine, yaşla birlikte larenks elastikiyet ve kemikleşmesine bağlı olarak bu yaralanmalar, tiroid kıkırdağın basit kırıklarından, kıkırdak ayrılmaları, endolaringeal mukozal yırtıklar veya larengotrakeal ayrışmalar, bunlara eşlik eden ödem hematom ve üst hava yolunun bütünlüğünün kaybına kadar değişen aralıkta olabilir. Servikal subkutanöz amfizem, üst hava yolu bütünlüğünün kaybı ile ilişkilidir. Hava miktarı hafif bir yumuşak doku amfizeminden masif pnömomediastinuma kadar değişebilir. Klinisyen minimal ses değişikliği ve hafif ağrı şikayeti ile gelen laringeal travmalı hastada çok dikkatli olmalı; dakikalar, saatler içinde olası meydana gelebilecek solunum sıkıntısı açısından hastayı yakından takip etmelidir. Larengeal travmadan şüphe edilen hastada öncelikle hava yolunun stabilitesi sağlanmalı, fonksiyonun kazanılması ile hayatın korunması amaçlanmalıdır. Tedavi
seçenekleri konservatif yaklaşımlardan cerrahi girişime kadar uzanan çeşitli öğeleri içermektedir.
Because of under the protection of mandible, sternum and sternocleidomastoid muscle laryngeal traumas are rare but potentially lethal injuries. Depending on the amount and type of force and the degree of ossification with elasticity of the larynx according to age, this may result in a variety of injury patterns. These injuries may range from a simple cartilaginous fracture of thyroid cartilage with cartilaginous displacement, cartilaginous defect, endolaryngeal mucosal disruption, or laryngotracheal separation, oedema, hematoma and upper airway obstruction problems accompanying. Cervical subcutaneus amphysem is releated with the damage of upper airway integrity. The amount of air could change between a minimal tissue amphysem to massive pneumomediastinum. The clinician should have a high suspicion for laryngeal trauma patients and should closely follow because of probable respiratory distress occur in minutes or hours. When evaluating the patient with suspected laryngeal trauma, the stability of the airway must first be established and to gain the function and to protect the life must be aimed. Management of laryngeal trauma may include various items ranging from conservative approaches to surgical treatments.

LookUs & Online Makale