ISSN: 2630-5720

Hızlı Arama




: 59 (1)

Cilt: 59  Sayı: 1 - 2019

ÖZGÜN ARAŞTIRMA
1.
Diyabetik Sıçanlarda Potentilla Fulgens'in Olası Antidiyabetik Etkilerinin Araştırılması ve Diğer Antidiyabetiklerle Karşılaştırılması
Investigation of Possible Antidiabetic Effects of Potentilla Fulgens in Diabetic Rats and Comparison with Other Antidiabetics
Polat İpek, Ezel Taşdemir, Yüksel Koçyiğit
doi: 10.14744/hnhj.2018.93898  Sayfalar 1 - 7
GİRİŞ ve AMAÇ: Güncel antidiyabetik ilaçlar, olumsuz yan etkilere sahiptir ve sürekli kullanıma bağlı olarak etkileri zamanla azalabilmektedir. Son yıllarda antidiyabetik özelliği gösteren ve yan etkileri daha az olan doğal bitkisel kaynaklı fitokimyasallar, araştırmalara konu olmuştur. Ancak, Potentilla Fulgens’in antidiyabetik ve hipoglisemik etkisi ile ilgili çalışmalar ve klinik incelemeler halen yeterli değildir.. Bu çalışmada amacımız; diyabetik sıçanlarda Potentilla Fulgens’in antidiyabetik etkilerini incelemek ve diğer antidiyabetiklerle karşılaştırarak yeni tedavi yaklaşımlarına katkı sağlamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada sıçanlar, her bir grupta 7 adet sıçan olacak şekilde biri kontrol ve altısı diyabetik grub olacak şekilde toplam 7 gruba ayrıldı. Streptozotosin ile diyabet oluşturulan sıçanlar, üç hafta boyunca intraperitoneal ve intragastrik iki değişik dozda Potentilla fulgens ve standart antidiyabetik ilaçlar, metformin ve gliklazid ile tedavi edildikten sonra feda edildiler.
BULGULAR: İntraperitoneal olarak uygulanan Potentilla Fulgens, açlık kan glukoz düzeyi ve karbohidrat metabolizmasıyla ilgili karaciğer enzimlerinin aktivitesini önemli ölçüde iyileştirdi. İntragastrik 450 mg/kg/gün Potentilla Fulgens yeterli antidiyabetik etkiler gösteremedi. Ancak, Potentilla Fulgens dozu iki kat (900 mg/kg/gün) uygulandığında, önemli antidiyabetik etkilere neden oldu. Metformin ve gliklazid ile karşılaştırıldığında Potentilla Fulgens’in yüksek dozda benzer etkilere sahip olduğu anlaşıldı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgularımıza göre Potentilla Fulgens, diyabetik sıçanlarda kan glukoz düzeyi ve glukoz metabolizmasıyla ilgili karaciğer enzimlerinin aktivitelerinde iyileşmeler sağlamakta ve önemli antidiyabetik etkiler göstermektedir.
INTRODUCTION: The current antidiabetic drugs have adverse side effects and the effects may decrease overtime depending on continuous use. In recent years, phytochemicals of natural plant origin, which show antidiabetic properties and have fewer side effects, have been the subject of research. However, studies and clinical studies on the antidiabetic and hypoglycemic effects of Potentilla fulgens are still not enough. We aimed to examine the antidiabetic effects of P. fulgens in diabetic rats and to contribute to new treatment approaches by comparing them with other antidiabetics.
METHODS: In this study, rats were divided into seven groups, one control and six diabetic groups as seven rats in each group. The rats in which diabetes was induced by streptozotocin were sacrificed after treatment with two different doses of intraperitoneal and intragastric P. fulgens and standard antidiabetic drugs, metformin and gliclazide for 3 weeks.
RESULTS: Intraperitoneal administration of P. fulgens significantly improved the activity of liver enzymes related to fasting blood glucose levels and carbohydrate metabolism. Intragastric 450 mg/kg/day P. fulgens did not show adequate antidiabetic effects. However, P. fulgens administered twice the usual dose (900 mg/kg/day) caused significant antidiabetic effects. Compared with metformin and gliclazide, it was found that P. fulgens had similar effects at high doses.
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to our findings, P. fulgens improves the activity of liver enzymes related to blood glucose and glucose metabolism in diabetic rats and has significant antidiabetic effects.

2.
Yaşlı Hastalarda Preoksijenizasyon: Üç Dakika ve Dört Derin Nefes Tekniklerinin Karşılaştırılması
Preoxygenation in the Elderly: Comparison of 3-min and Four Deep Breath Techniques
Asu Özgültekin
doi: 10.14744/hnhj.2018.72677  Sayfalar 8 - 12
GİRİŞ ve AMAÇ: Genel anestezide indüksiyon öncesi %100 O2 ile preoksijenizasyon, standard bir uygulamadır. Preoksijenasyon lie fonksiyonel residüel kapasite(FRC) içerisindeki, nitrojen ve su buharının da bulunduğu hava karışımını yıkanır.Böylece akciğerlerdeki oksijen reservi arttırılır ve apnenin başlamasından sonra hipoksi oluşumuna kadar geçen süre artar.
Çalışmamızda anestezi pratiğinde giderek daha fazla sayıda karşılaşılan geriatrik hasta grubunda bu iki metodu, 3 dk süre ile tidal solunum ve 4 derin nefes tekniklerini karşılaştırdık

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 60 yaş üzeri 30 hasta alındı. Tansiyon arteriyel, kalp hızı, SpO2, EKG monitorize edildi. Ölçümler preoksijenasyon öncesi, anestezi indüksiyonu sonrası, entübasyon sonrası,ve SpO2 %93 düzeyinde alındı, saturasyonların %97,95 ve 93 e düşme süreleri kaydedildi.Belirtilen zamanlarda ayrıca kan gazı alındı.
3 dk (GrI) grubundaki hastalara maskenin uygulanmasından sonra normal solunumlarına devam etmeleri söylendi.Dört derin nefes (GrII) grubundakilerden ise maksimal bir ekspirasyondan sonra maske sıkıca uygulanarak 4 kez söylenen zamanlarda maksimal nefes alıp vermeleri, sonra normal solunuma devam etmeleri istendi
Preoksijenasyon tamamlandıktan anestezi indüksiyonu yapıldı,
Anestezinin başlangıcı ve tam kas paralizisinden sonra(60-90 sn), trakea tam olarak görülerek entübe edildi, tüp havaya açık bırakıldı.Hastalar çalışma sonuna kadar ventile edilmedi.
SpO2 nin %93 e indiği anda son veriler ve son kan gazı örneği alındı, akciğeler %100 O2 ile ventile edilerek çalışmaya son verildi

BULGULAR: Çalışma 29 hasta ile tamamlandı.
Her iki gruptaki hastaların demografik verileri ve Htc düzeyleri açısından anlamlı fark yoktu(p>0,05)Yaş ortalaması GrI için 65,8, Gr II için 65,2 idi
Hastalarda anestezi indüksiyonundan tam kas gevşemesi-apne zamanına kadar geçen süreler benzerdi (p>0,05)
SpO2 değerinin %97,95 ve 93 olduğu zamanlardaki hemodinamik verilerden KAH arasında istatistiksel fark bulunurken bu saturasyonlara ulaşım zamanları 4 derin nefes grubunda anlamlı olarak kısa idi(p<0,001;p<0,01,p<0,05)
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaşlı hastalarda akciğerdeki fizyolojik değişimler akciğer reservlerini etkilemektedir
Çalışmamızda bu hasta grubunda vital kapasite solunumunun etkinliğinin azalması nedeniyle preoksijenasyon yöntemi olarak 3 dakikalık normal tidal soluk yönteminin daha uygun olacağı kanısına varılmıştır
INTRODUCTION: Preoxygenation with 100% O2 before anesthesia induction is a standard procedure in anesthesia practice. With preoxygenation, alveolar washout of air mixture in functional residual volume provides higher alveolar oxygen concentration up to 100% which leads to increased alveolar oxygen reserve, so during apnea, time to desaturation levels is delayed. We studied two different preoxgenation methods in elderly patients and compared four deep breath and 3-min techniques to decide which one is more efficient in this patient group.
METHODS: A total of 30 patients over 60 years were included in the study. Electrocardiography, systolic artery pressure (SAP), heart rate (HR), and SpO2 were monitored. Data were recorded before preoxygenation, after anesthesia induction, after intubation, and when SpO2 reached to 93%. Blood gas analysis was also performed at the same time points. Time to reach to SpO2 levels of 97%, 95%, and 93% was also recorded. Group I (n=15) patients were asked to breath normally for 3 min after the mask was tightly applied to the patients’ face. In Group II (n=15), the patients were asked to take four deep breaths when ordered by the anesthetist and then breath normally. Anesthesia induction was performed after the completion of preoxygenation. Following the induction of anesthesia and complete muscular paralysis, entubation of the trachea was performed. The distal end of the tube was left open, the patients were not ventilated until SpO2 levels reached to 93%, and, then they were ventilated with 100% oxygen and the study ended.
Data were recorded before preoxygenation, after anesthesia induction, after intubation, and when SpO2 reached to 93%. Blood gas analysis was also performed at the same time points. Time to reach to SpO2 levels of 97%, 95%, and 93% were also recorded.
RESULTS: The study was completed with 29 patients. There were no difference in demographic variables, Hg levels and time to apnea (p>0.05). Median age of the patients was 65, 8 years (61–76) in Group I and 65. 2 years (60–74) in Group II. The HR were different in two groups at the time points of SpO2 97%, 95%, and 93%, and time to reach these desaturation points was significantly different in four deep breath group of patients (p<0.001, p<0.01, and p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The physiological changes affect lung capacities and reserves in elderly patients. We conclude that, as the effectiveness of vital capacity breaths was decreased in these patients, 3 min of tidal breaths should be the method of choice for preoxygenation in this patient group.

3.
Metabolik sendromlu hastalarda, epikardial yağ kalınlığı kardiyovasküler hastalık belirteci midir?
The Cardiovascular Risk Prediction of Epicardial Fat Thickness in Metabolic Syndrome Patients
Hanife Usta Atmaca, Feray Akbas
doi: 10.14744/hnhj.2018.86547  Sayfalar 13 - 17
GİRİŞ ve AMAÇ: Epikardial yağ dokusu aynı zamanda kalp ve koroner arterleride saran visseral yağ dokusudur. Kardiyovasküler mortalite ve morbidite ile ilişkili bulunmuştur.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada Metabolik Sendrom tanılı hastalarda, On yıllık Framinhham kalp hastalığı riski ile Epikardial yağ dokusu arasındaki ilişkiyi ortaya koymayı amaçladık.
BULGULAR: Çalışmaya 25 kadın 10 erkek toplam 35 metabolik sendrom tanılı hasta alındı. Tüm hastalarda kardiyak risk faktörleri ( yaş, cinsiyet, total kolesterol, HDL-kolesterol, sigara içimi, kan basıncı, ilaç kullanımı) bakılarak Framingham 10 yıllık koroner kalp hastalığı riski hesaplandı. İki boyutlu Ekokardiografi kullanılarak Epikardial yağ dokusu kalınlığı hesaplandı. Sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kan basıncı, hastaların %62.9 unda normal, %28.6 sında yüksek normal, %8.6 sında yüksekti. Bel çevresi ile epikardial yağ dokusu arasında pozitif korelasyon vardı. Hesaplanan Framingham Risk Skoru ve bakılan diğer parametreler ile epikardial yağ dokusu arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. Kan Basıncı ile Lökosit, Trigliserit ve Framingham Risk Skoru arasında istatistiksel anlamlılık mevcuttu. Erkek hastalarda kadınlara göre Lökosit, Nötrofil/Lenfosit oranı ve Framingham kalp skoru anlamlı olarak yüksekti.
Literatürde Metabolik sendrom ile epikardiyal yağ dokusu arasında ilişki gösterilmiştir. Bu çalışmada benzer ilişki gösterilememiştir, bununla birlikte hipertansiyon, erkek cinsiyet ve sigara içiminin metabolik sendromlu hastalarda kardiyovasküler riski belirlemede en önemli faktörler olarak ifade edilebilir.
INTRODUCTION: Epicardial adipose tissue (EAT) is a visceral adipose tissue surrounding heart and coronary arteries. It is shown to be associated with increased cardiovascular disease risk and mortality. Here, we aimed to search for the relationship between Framingham-10-year-coronary heart disease risk and epicardial fat thickness (EFT) in metabolic syndrome (MetS) patients.
METHODS: A total of 35 patients, 25 female and 10 male, with MetS were included in the study. Cardiac risk factors (age, gender, total cholesterol, high-density lipoprotein [HDL] cholesterol, smoking, systolic blood pressure [BP], and medication) determined by Framingham Heart Study were screened to use Framingham-10-year-coronary heart disease risk tool to assess the cardiovascular risk. EFT was measured with two-dimensional (2D) echocardiography. Results were evaluated using SPSS.
RESULTS: BP was normal in 62.9%, in upper normal range in 28.6% and high in 8.6% of the patients. There was positive correlation between EAT and waist circumference (WC) and no correlation between age, fasting blood glucose (FBG), triglyceride (TG), HDL, total cholesterol, N/L ratio, Framingham risk score (FRS), and EAT. There was statistically significant difference in BP groups for TG, WC, and FRS but no difference for other parameters evaluated. Mean WC, N/L ratio, and FRS were statistically significant higher in men compared to women.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Relation of EFT and MetS is shown in literature. Although EFT is not found to predict the cardiovascular risk in MetS in our study; smoking, HT and male gender are related to increased cardiovascular risk and this finding might help to determine the treatment priorities to prevent further cardiac damage in MetS patients.

4.
Periprostatik Blok ile 180 Watt GreenLight® Lazer Prostatektomi
Performing 180-Watt GreenLight® Laser Prostatectomy using Periprostatic Block
Ömer Onur Çakır, Mehmet Çulha, Hüseyin Lüleci, Ahmet Yaser Müslümanoğlu
doi: 10.14744/hnhj.2018.17894  Sayfalar 18 - 21
GİRİŞ ve AMAÇ: GreenLight® photoselective vaporisation of the prostate(PVP) is an effective minimally invasive surgical treatment for lower urinary tract symptoms suggestive of benign prostatic hyperplasia(BPH/LUTS).This study aimed to assess the feasibility of using local anaesthesia during the 180 Watts GreenLight® PVP procedure in patients who are unsuitable for general or regional anaesthesia.

YÖNTEM ve GEREÇLER: The study involved 52 patients who underwent PVP using the 180-watt GreenLight® system at our institution under periprostatic block between December 2013 and August 2015.All patients completed International Prostate Symptom Score(IPSS) and underwent uroflowmetric evaluation to determine maximum flow rate(Qmax).Post-void residual urine(PVR) and prostate volumes were measured by transpubic and transrectal ultrasonography, respectively.Prior to the operation, 20 ml of bupivacaine hydrochloride(5 mg/ml) was injected into the prostate capsule via the perineum using a 22 G Spinocan® needle under the guidance of an index finger inserted into the rectum.Following the procedure, each patient was assessed for pain using the visual analogue scale (VAS), and all patients were followed-up 3 months after surgery.

BULGULAR: Mean patient age was 74.88±7.16 years.All operations were successfully completed without the need to convert to general anaesthesia. PVP resulted in a significant improvement in IPSS (28.6±3.83 vs. 10.73±2.62, p<0.0001) and Qmax (6.88±1.1 vs. 23.87±2.8, p<0.0001). Mean operative time, indwelling catheter duration and length of hospital stay were 57.13±15.32 min, 1.25±0.44 days and 1.37±0.56 days, respectively.No severe perioperative complications were recorded.The majority of patients did not exhibit any evidence of pain during the procedure (46 of 52 patients had a VAS of 0), and the mean VAS score was 0.40±1.27.


TARTIŞMA ve SONUÇ: Periprostatic block appears to be a feasible and safe alternative to general or regional anaesthesia during PVP using a 180-watt GreenLight® system. This type of anaesthesia may be preferred for use in elderly patients with BPH/LUTS who cannot tolerate general and/or regional anaesthesia due to comorbidities.
INTRODUCTION: GreenLight® photoselective vaporization of the prostate (PVP) is an effective minimally invasive surgical treatment for lower urinary tract symptoms suggestive of benign prostatic hyperplasia (BPH/LUTS). This study aimed to assess the feasibility of using local anesthesia during the 180-Watt GreenLight® PVP procedure in patients who are unsuitable for general or regional anesthesia.
METHODS: The study involved 52 patients who underwent PVP using the 180-Watt GreenLight® system at our institution under periprostatic block between December 2013 and August 2015. All patients completed International Prostate Symptom Score (IPSS) and underwent uroflowmetric evaluation to determine maximum flow rate (Qmax). Post-void residual urine and prostate volumes were measured by transpubic and transrectal ultrasonography, respectively. Before the operation, 20 ml of bupivacaine hydrochloride (5 mg/ml) was injected into the prostate capsule through the perineum using a 22 G Spinocan® needle under the guidance of an index finger inserted into the rectum. Following the procedure, each patient was assessed for pain using the visual analog scale (VAS), and all patients were followed up 3 months after surgery.
RESULTS: Mean patient age was 74.88±7.16 years. All operations were successfully completed without the need to convert to general anesthesia. PVP resulted in a significant improvement in IPSS (28.6±3.83 vs. 10.73±2.62, p<0.0001) and Qmax (6.88±1.1 vs. 23.87±2.8, p<0.0001). Mean operative time, indwelling catheter duration, and length of hospital stay were 57.13±15.32 min, 1.25±0.44 days, and 1.37±0.56 days, respectively. No severe perioperative complications were recorded. The majority of patients did not exhibit any evidence of pain during the procedure (46 of 52 patients had a VAS of 0), and the mean VAS score was 0.40±1.27.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Periprostatic block appears to be a feasible and safe alternative to general or regional anesthesia during PVP using a 180-Watt GreenLight® system. This type of anesthesia may be preferred for use in elderly patients with BPH/LUTS who cannot tolerate general and/or regional anesthesia due to comorbidities.

5.
Gereksiz Hepatit-B Test İstemleri
Unnecessary Hepatitis-B Orders
Özgür Yanılmaz
doi: 10.14744/hnhj.2018.38268  Sayfalar 22 - 24
GİRİŞ ve AMAÇ: Hepatit B enfeksiyonu tanısı için kullanılan laboratuvar testleri klinisyenlere önemli veri sağlayan testlerdir, ancak bu testler gerek ülkemizde gerekse dünyada ciddi bir iş gücüne ve yüksek bir maliyete yol açmaktadır. Yapılan bazı çalışmalarda bu testlerin her zaman uygun olarak istenmediği saptanmıştır. Aşılamanın sorgulanmaması ve diğer uygun olmayan test istemleri nedeniyle harcanan test miktarının artacağı düşünülmektedir. Biz bu çalışmamızda hepatit B ile aşılanmış hastalarda gereksiz test istemlerini retrospektif olarak saptamayı ve bunun önüne geçebilmek için alınabilecek önlemleri araştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda Mart-Aralık 2014 tarihlerinde Eğitim ve Araştırma Hastanemizin Mikrobiyoloji Laboratuvarına çeşitli hepatit B serolojik testleri istemi için gönderilen örnekler değerlendirildi. AntiHBs pozitif, AntiHBc negatif sonucu olan örneklerden istenmiş olan HBsAg, AntiHBc IgG, AntiHBc IgM, HBeAg ve AntiHBe testleri uygunsuz istem olarak kabul edildi. Testlerin mali yükü Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Uygulama Tebliğinde (SUT) belirtilen puanlar üzerinden hesaplandı.
BULGULAR: Yapılan incelemede belirtilen sürede HBsAg için 92 test, AntiHBc Total için 20 test, AntiHBc IgM için 48 test, HBeAg için 14 test ve AntiHBe için ise 21 testin gereksiz istendiği tespit edilmiştir. Testlerin SUT puanları üzerinden maliyeti hesaplandığında toplam 1507TL gereksiz harcama yapıldığı sonucuna ulaşılmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Literatürle karşılaştırıldığında daha düşük de olsa gereksiz test istemi saptanmıştır. Dolayısıyla bu nedenle oluşan sağlık atıklarını ve gereksiz istemleri azaltmak ve maliyet etkinliği artırmak için yöntemler geliştirilmelidir.
INTRODUCTION: Laboratory tests to diagnose hepatitis B infection provide important data to clinicians, but these tests lead to serious labor loss and high cost both in our country and also in the world. In the studies, it has been determined that the test requests are sometimes unnecessary. It is contemplated that the number of tests will increase due to non-questioning of vaccination and other inappropriate test orders. In this study, we aimed to retrospectively analyze unnecessary test requests in patients vaccinated against hepatitis B and to find out what could be the future challenges to prevent this.
METHODS: Between March and December 2014, samples sent to the Microbiology Laboratory of Education and Research Hospital to test for hepatitis B seropositivity were analyzed in this study. HBsAg, anti-HBc IgG, anti-HBc IgM, HBeAg, and anti-HBe tests, which were requested from the patients and yielded anti-HBs-positive and anti-HBc-negative results, were accepted as unnecessary orders. The financial burden of the tests was calculated on the basis of the scores given in the Social Security Institution Health Practice Statement (SUT).
RESULTS: As a result, it was determined that 92 tests of HBsAg, 20 tests of anti-HBc total, 48 tests of anti-HBc IgM, 14 tests of HBeAg, and 21 tests of anti-HBe were unnecessary. When the cost of the tests was calculated according to the SUT scores, it has been concluded that a total of 1507 TLs were spent for these unnecessary tests.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, if compared to the literature, a relatively low unnecessary test order was detected for hepatitis B infections. Even so, methods for eliminating health-care waste and reducing orders leading to cost-effectiveness should be developed.

6.
Dirençli Gram Pozitif Bakterilerde Linezolidin İn vitro Aktivitesinin E-Test Yöntemiyle Belirlenmesi
Determination of In Vitro Activity of Linezolid in Resistance Gram-positive Bacteria by E-Test Method
Şenol Çomoğlu, Şafak Kaya, Nurgül Ceran, Selçuk Aksöz, Sinan Öztürk, Gül Karagöz
doi: 10.14744/hnhj.2018.30085  Sayfalar 25 - 30
GİRİŞ ve AMAÇ: Gram-pozitif bakteri infeksiyonlarının görülme sıklığı son yıllarda artmıştır. Özellikle hastane ortamında bulunan metisiline dirençli staphylococcus aureus (MRSA), metisiline dirençli koagülaz negatif stafilokok (MRKNS) ve vankomisine dirençli entorokokların (VRE) yaygın olarak ortaya çıkması bu artışa katkıda bulunmuştur. Bu tür dirençli mikroorganizmalarla infekte olmuş hastaların tedavisinde zorluk yaşanmaktadır. Bu çalışmada dirençli gram-pozitif etkenlere bağlı gelişen infeksiyonlarda bir alternatif olan linezolidin in-vitro duyarlılığının belirlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemiz Mikrobiyoloji Laboratuvarı’na gelen çeşitli örneklerden (serum, BOS, abse, trakel aspirat, eklem mayii, katater, gaita) izole edilen hastalık etkeni 80 stafilokok izolatı (30 MRSA, 30 MSSA, 20 MRKNS) ve 20 VRE izolatı (15’i serum, 5’i gaita) çalışmaya alınmıştır. Linezolid duyarlılığı tüm izolatlarda disk difüzyon ve MİK (E-test) yöntemi ile araştırılmıştır. Ayrıca, tüm izolatların Clinical and Laboratory Standarts Institue (CLSI)’da belirtilen antibiyotiklere karşı duyarlılıkları Kirby-Bauer disk difüzyon yöntemi ile belirlenmiştir.
BULGULAR: Linezolid, test edilen bütün stafilokok ve VRE izolatlarına karşı etkin bulunmuştur. Etkinlik açısından metisilin dirençli ve duyarlı suşlar arasında fark saptanmamıştır. MRSA’larda MİK aralığı 0,018 – 2 µg /ml, MSSA’larda 0,25-1,5 µg/ml, MRKNS’lerde 0,19-1 µg/ml ve VRE’de 0,38-2 µg/ml saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Linezolidin özellikle glikopeptitlere dirençli veya azalmış duyarlılığı olan gram pozitif bakterilerden kaynaklanan enfeksiyonların tedavisinde iyi bir alternatif olacağı sonucuna varılmıştır.
INTRODUCTION: The incidence of infections caused by multidrug-resistant Gram-positive bacteria is increasing in the past years. The pathogens such as glycopeptid-resistant enterococci, methicillin-resistant Staphylococcus aureus (MRSA), and coagulase-negative staphylococci (CoNS) have emerged widely and they contribute an increase. The treatment of the patients infected with the multidrug-resistant pathogens is extremely difficult. The aim of this study was to determine in vitro susceptibility of vancomycin-resistant enterococci (VRE) and staphylococci against linezolid that may provide new alternative to treat.
METHODS: A total of 80 isolates of staphylococci (30 MRSA, 30 MSSA, and 20 Methicillin-resistant coagulase-negative staphylococci [MRCoNS]) obtained from various clinical specimens and 20 VRE isolates recovered from blood and rectal swab specimens were sent to our microbiology laboratory. Linezolid susceptibility was determined by disc diffusion methods and E-test for all isolates. In addition, for all isolates, sensitivity to other antibacterials was detected by Kirby–Bauer disc diffusion method according to guidelines established by the Clinical and Laboratory Standards Institute.
RESULTS: The results showed that all strains were fully susceptible to linezolid (minimal inhibitory concentration [MIC] ≤2 µG/ml). The linezolid effectiveness is not different between the MRSA and MSSA strains. MICs were changed for MRSA from 0.018 to 2 µg/ml, MSSA from 0.25 to 1.5 µg/ml, and MRCoNS from 0.19 to 1 µg/ml. MICs were changed from 0.38 to 2 µg/ml for VRE strains.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result of the present study, it was decided that linezolid appears to be a good alternative in the treatment of infections caused by Gram-positive bacteria, especially those resistant to glycopeptides or with reduced sensitivity.

7.
Azospermik Hastalarda Mikro TESE İle Üç Farklı Zamanda Elde Edilen Spermlerle Yapılan ICSI Sonuçlarının Karşılaştırılması: Retrospektif Analiz
Comparison of the ICSI Results From Sperm Obtained by m-TESE at Three Different Periods in Patients with Azoospermia: Retrospective Study
Erkan Erdem, Aytac Sahin, Selin Demirer, Meryem Hocaoğlu, Akin Usta, Ziya Çebi, Meric Karacan
doi: 10.14744/hnhj.2018.98698  Sayfalar 31 - 34
GİRİŞ ve AMAÇ: Ejakülatta hiç sperm bulunmaması azoospermi olarak adlandırılmakta ve erkeklerin %1’inde, infertilite yakınması olanların ise %10-15’inde saptanmaktadır. Azospermi, obstruktif (OA) ve non-obstruktif (NOA) nedenlere bağlı olabilir. Azospermik hastalardan sperm elde etmek için günümüzde sıklıkla mikroskopik testiküler sperm ekstraksiyonu (m-TESE) uygulanmakta, elde edilen testiküler sperm ile intrasitoplazmik sperm İnjeksiyonu (ICSI) yapılarak sağlıklı gebelikler elde edilebilmektedir. Bu çalışmada, oosit toplama günü veya önceki gün m-TESE yapılarak elde edilen taze spermler ve daha önce elde edilmiş dondurulmuş spermler ile yapılan ICSI sikluslarının sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2008 - Nisan 2017 tarihleri arasında hastanemiz İVF Ünitesinde m-TESE yapılan hastalar retrospektif olarak incelendi. Kayıtlarına ulaşılan, düzenli takipleri yapılmış 342 azospermik hasta (117 OA ve 225 NOA olgusu) çalışmaya dahil edildi. Aynı gün m-TESE yapılanlar 1. grup, 24 saat önce m-TESE yapılanlar 2. grup, daha önce m-TESE yapılıp spermlerin dondurulduğu hastalar ise 3. grup olarak sınıflandırıldı.
BULGULAR: Motil spermatozoa, 117 OA’lı hastaların tamamından (%100) ve NOA hastalarının ise 118’inde (%52,4) olmak üzere toplam 235 hastada elde edildi. 150 hastada (85 OA, 65 NOA) spermler aynı gün, 51 hastada (24 OA, 27 NOA) bir gün sonra kullanıldı. 34 hastada ise (8 OA, 26 NOA) bulunan spermler daha sonra kullanılmak üzere donduruldu.
Bu gruplarda yapılan ICSI sonuçları değerlendirildiğinde OA grubunda fertilizasyon sayı ve oranları sırasıyla 56 (%65,8), 16 (%66,6) ve 5 (%62,5), klinik gebelik sayı ve oranları 30 (%35,2), 9 (%37,5) ve 3 (%37,5), canlı doğum sayı ve oranları 26 (%30,5), 7 (%29,1) ve 2 (%25,0) olarak bulundu. NOA grubunda ise fertilizasyon sayı ve oranları 46 (%70,7), 19 (%70,3) ve 18 (%69,2), klinik gebelik sayı ve oranları 24 (%36,9), 10 (%37,0) ve 10 (%38,4), canlı doğum sayı ve oranları 20 (%30,7), 8 (%29,6) ve 8 (%30,7) olarak bulundu

TARTIŞMA ve SONUÇ: İVF-ICSI uygulamalarında dondurulmuş spermlerin kullanımı ya da m-TESE işleminin oosit toplama günü veya 1 gün önce yapılması arasında fertilizasyon, gebelik ve canlı doğum oranları açısından fark yoktur.
INTRODUCTION: The absence of any spermatozoa in the ejaculate is called azoospermia, and it is seen in 1% of males, resulting in 10%–15% of infertility problems. Azoospermia may be due to obstructive (OA) and non-obstructive (NOA) causes. Microscopic testicular sperm extraction (m-TESE) is often applied today to obtain sperm from patients with azoospermia, and healthy pregnancies can be obtained by performing intracytoplasmic sperm injection (ICSI) with the testicular sperm obtained. In this study, we aimed to compare the ICSI cycle results from fresh sperm obtained by m-TESE on the day of oocyte collection or the day before, and frozen m-TESE sperm.
METHODS: Between January 2008 and April 2017, patients who underwent m-TESE in the In Vitro Fertilization Unit of our hospital were retrospectively analyzed. A total of 342 patients with azoospermia (117 OA and 225 NOA cases) with regular follow-up were included in the study. The first group underwent m-TESE on the same day, the second group underwent m-TESE 24 hours before, and in the third group, the sperm was frozen after m-TESE.
RESULTS: A total of 235 patients, 117 patients with OA (%100) and 118 NOA patients (52.4%), had motile spermatozoa. In 150 patients (85 OA, 65 NOA), the sperm were used the same day, and in 51 patients (24 OA, 27 NOA), one day later. Sperm in 34 patients (8 OA, 26 NOA) was frozen for later use. When ICSI results were evaluated in these groups, the number and rates of fertilization in the OA group were 56 (65.8%), 16 (66.6%), and 5 (62.5%); clinical pregnancy numbers and rates were 30 (35.2%), 9 (37.5%), and 3 (37.5%); and the live birth numbers and rates were 26 (30.5%), 7 (29.1%), and 2 (25.0%), respectively. In the NOA group, fertilization numbers and rates were 46 (70.7%), 19 (70.3%), and 18 (69.2%); clinical pregnancy numbers and rates were 24 (36.9%), 10 (37.0%), and 10 (38.4%); and the live birth numbers and rates were 20 (30.7%), 8 (29.6%), and 8 (30.7%), respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the IVF-ICSI applications, there was no difference in terms of fertilization, pregnancy, and live birth rates between the use of frozen sperm or m-TESE on the oocyte collection day or 1 day before.

8.
Çocuklarda komplike apandisit riskini belirlemede serum sodyum düzeyinin prediktif değeri
Predictive Value of Serum Sodium Level in Determining Complicated Appendicitis Risk in Children
Gulser Esen Besli, Merve Cetin, Cigdem Ulukaya Durakbasa, Seyma Ozkanli
doi: 10.14744/hnhj.2019.16013  Sayfalar 35 - 40
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut apandisit çocukluk çağında en sık karşılaşılan acil cerrahi durumlardan biridir. Özellikle perfore, gangrenöz gibi komplike apandisit olgularının erken tanınması ve tedavi edilmesi çok önemlidir. Bu çalışmada komplike apandisit için serum sodyum (Na) düzeyi başta olmak üzere, CRP (C-reaktif protein) düzeyi, kan lökosit ve nötrofil sayımı gibi basit kan testlerinin prediktif değerinin belirlenmesi amaçlandı.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemizde akut apandisit ön tanısı ile opere edilip, histopatolojik ve cerrahi olarak apandisit tanısı doğrulanmış olan 403 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Perfore ya da gangrenöz apendix, generalize peritonit, batın içi abse saptanan hastalar komplike apandisit olarak değerlendirildi. Komplike ve non-komplike apandisitli hastaların bazal serum Na ve CRP düzeyleri, kan lökosit ve nötrofil sayıları karşılaştırıldı.
BULGULAR: 403 hastanın 158’i (%39,2) non-komplike, 245’i (%60,8) komplike apandisit idi. İki grup arasında hiponatremi, lökositoz ve nötrofili açısından fark saptanmadı (p>0,05). CRP yüksekliği olan hastalarda komplike apandisit riskinin 2,5 kat arttığı belirlendi (OR: 2,498; %95 Güven Aralığı: 1,558-4,004). Komplike apandisitli hastaların bazal serum Na düzeyi daha düşüktü (p: 0,004, p<0,05). Komplike apandisit tanısında Na için sınır değeri ≤138 mEq/L olarak bulundu (duyarlılık %82,5, seçicilik %31,1).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Acil serviste akut apandisit ön tanısı ile izlenen hastalarda kan lökosit ve nötrofil sayısının, komplike apandisit riskini belirlemede yol gösterici olmadığı sonucuna varıldı. Bazal serum Na düzeyinin ≤138 mEq/l olması, komplike apandisiti öngörmede duyarlılığı yüksek olmakla birlikte seçiciliği düşük bir belirteçtir.
INTRODUCTION: Acute appendicitis is one of the most common surgical emergencies in childhood. Early recognition and treatment of children with complicated appendicitis, especially perforated and gangrenous, is very crucial. The aim of the present study was to determine the predictive value of simple blood tests, such as serum sodium (Na) level, C-reactive protein (CRP) level, and blood leukocyte and neutrophil counts, in complicated appendicitis.
METHODS: A total of 403 patients who underwent operation with the initial diagnosis of acute appendicitis that was confirmed by surgery and histopathology were evaluated retrospectively. Patients with perforated or gangrenous appendix, generalized peritonitis, and intra-abdominal abscess were identified as complicated appendicitis. Basal serum Na and CRP levels and blood leukocyte and neutrophil counts of patients with complicated and non-complicated appendicitis were compared.
RESULTS: Of the 403 patients, 158 (39.2%) had non-complicated, and 245 (60.8%) had complicated appendicitis. No difference was found between the two groups with regard to hyponatremia, leukocytosis, and neutrophilia (p>0.05). The risk of complicated appendicitis increased 2.5-fold in patients with elevated CRP (odds ratio: 2.498; 95% confidence interval: 1.558–4.004). Patients with complicated appendicitis had lower baseline serum Na levels (p=0.004; p<0.05). For diagnosis of complicated appendicitis, the cut-off value for Na was ≤138 mEq/L (sensitivity 82.5% and specificity 31.1%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was concluded that blood leukocyte and neutrophil counts in patients with suspected acute appendicitis in the emergency department were not helpful in determining the risk of complicated appendicitis. Although a basal serum Na level ≤138 mEq/L has a high sensitivity in predicting complicated appendicitis, its specificity is low.

9.
Tek merkezde yapılan Laparoskopik TEP onarımı sonuçlarımız. Öğrenme eğrisi dönemi ve zorluklar
Our Results of Laparoscopic Totally Extraperitoneal Repair from a Single Center: The Learning Curve and Difficulties
HASAN ABUOGLU, Tolga Muftuoglu, Ali Aktekin, Emre Gunay, bülent kaya, Hakan Uzunoğlu
doi: 10.14744/hnhj.2018.50490  Sayfalar 41 - 45
GİRİŞ ve AMAÇ: Postoperatif dönemde ağrının azalması ve hızlı iyileşme gibi temel avantajları nedeniyle günümüzde laparoskopik herni onarımları artmaktadır. Ancak laparoskopik total ekstraperitoneal (TEP) onarım, ileri laparoskopik beceri gerektirmesi ve nispeten uzun öğrenme eğrisi gibi nedenlerle ülkemizde geniş uygulama alanına henüz kavuşamamıştır. Bu çalışmada laparoskopik TEP onarımındaki tecrübelerimizi sunarken, öğrenme eğrisi dönemindeki sonuçlarımızı değerlendirmeyi amaçladık.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2010-Aralık 2016 tarihleri arasında S.B.Ü Haydarpaşa Numune E.A.H Genel Cerrahi Kliniğinde laparoskopik TEP onarımı yaptığımız hastalar çalışmaya dahil edildi. 2010-2013 yılları arasında opere edilen hastalar Grup 1, 2014-2016 yılları arasında opere edilen hastalar Grup 2 olarak ayrıldı. Tüm hastaların demografik bulguları kayıt edildi. Gruplara göre nüks gelişen ve yeniden opere edilen hastalar belirlendi. İstatiksel analiz MedCalc Statistical Software version 12.7.7 (MedCalc Software bvba, Ostend, Belgium; 2013) programı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak belirlenmiştir.


BULGULAR: Çalışma döneminde toplam 600 hasta ve 716 laparoskopik TEP onarımı gerçekleştirildiği tespit edildi. Grup1’de 15 (% 4.8) hastada nüks gelişirken Grup 2’de 4 (%1) hastada nüks gelişti. G1’de 9 (3.0) hastada kanama, 5(1.6) hastada kronik ağrı, 9 (3.0) hastada hematom, 4(1.3) hastada yara yeri enfeksiyonu ve 11(3.5) hastada seroma gelişmiştir. G2’de 7(1.7) hastada kanama, 3(0.8) hastada kronik ağrı, 7(1.7) hastada hematom, 4 (0.9) hastada yara yeri enfeksiyonu ve 9(2.2) hastada seromadan biri gelişmiştir


TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak laparoskopik herni onarımında başlangıç ve sonraki dönem incelendiğinde hem komplikasyon (nüks ve diğer komplikasyonlar) oranları hem de operasyon süresi cerrahın tecrübesinin artmasıyla azalmıştır. Erken dönemde operasyonel teknik yetersizlik rekürren herni oluşumunda önemli rol oynayabilir.


INTRODUCTION: The number of laparoscopic hernia repair is increasing due to decreased post-operative pain and fast recovery. However, long learning curve and need of laparoscopic skills are important problems for common practice of laparoscopic hernia repair. In this study, we presented our experience with laparoscopic totally extraperitoneal (TEP) repair especially focusing on the learning curve.
METHODS: The patients who underwent laparoscopic TEP repair in S.B.Ü Haydarpaşa Numune Training and Research Hospital Department of General Surgery between January 2010 and December 2016 were included in the study. The patients who were operated between 2010–2013 and 2014–2016 consisted of Groups 1 and 2, respectively. All demographic data of patients were recorded. MedCalc Statistical Software version 12.7.7 (MedCalc Software bvba, Ostend, Belgium; 2013) was used in statistical analysis. P<0.05 was accepted as statistically significant.
RESULTS: There were a total of 600 patients and cases of 716 laparoscopic TEP repair during study period. There were 15 (4.8%) recurrences in Group 1 and 4 (1%) in Group 2. Complications in Groups 1 and 2 consisted of bleeding (n= 9: 3.0% vs. 7: 1.7%) chronic pain (n=5: 1.6% vs. 3: 0.8%), hematoma (n=9: 3.0% vs. 7: 1.7%), wound infection (n=4: 1.3% vs. 4: 0.9%), and seroma (n=11: 3.5% vs. 9: 2.2%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Both the rates of complications (recurrence and other complications) as well as the duration of operation decreased with the increase of the surgeon’s experience at the beginning and the following period in laparoscopic hernia repair. Early period operational insufficiency may play an important role in recurrent herniation.

10.
Diferansiye Tiroid Karsinomunda Tiroid Stimülan Hormonun Tümör Boyutuna Etkisi
The Effect of Thyroid-stimulating Hormone on Tumor Size in Differentiated Thyroid Carcinoma
Ibrahim Atak, Mehmet Lütfi Polat, Tuba Atak, Fatih Yegen, Erol Bağçivan, Alaattin Güler, Mehmet Veysi Samsa
doi: 10.14744/hnhj.2018.98853  Sayfalar 46 - 49
GİRİŞ ve AMAÇ: TSH’nın tiroid kanserinin gelişimi ve progresyonundaki etkisi açık değildir. Bu çalışma iyi diferansiye tiroid kanserinde TSH’nın tümör boyutu ve tümör invasivitesi üzerine etkisini araştırmak amacı ile gerçekleştirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemiz genel cerrahi kliniğinde 2015-2017 yılları arasında tiroidektomi ameliyatı olan 331 hasta değerlendirildi. Hastaların laboratuar bulguları, demografik özellikleri ve patoloji raporları geriye dönük olarak incelendi. Ameliyat öncesi serum TSH değerleri normal olanlar (0,4-4,0 mU/L) ‘Normal-TSH Grup’ (NTG) olarak, TSH değeri 0,4 mU/L den küçük olanlar ‘Düşük-TSH Grup’ (DTG) olarak gruplandırıldı. İki grup tümör multisentritesi, tümör kapsül invazyonu, tiroid kapsül invazyonu ve lenfovasküler invazyon açısından karşılaştırıldı. İstatistiksel analiz için Chi-square test, Student’s t testi, and Mann–Whitney U testi kullanıldı.
BULGULAR: Altmış üçü NTG grubunda, 10 tanesi DTG grubunda olmak üzere toplamda 73 hastada diferansiye tiroid karsinomu tespit edildi. Ortalama tümör çapı NTG de 15,52±14,01 mm, LTG de ise 14,00±15,47 olarak tespit edildi. İki grup arasında tümör boyutu açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,450). Multisentrite, tümör kapsül invasyonu, tiroid kapsül invazyonu ve lenfovasküler invazyon NTG de daha fazla olmasına rağmen iki grup arasında istatistiksel olarak fark tespit edilmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bizim çalışmamızda preoperatif TSH seviyesi ile tümör boyutu ve invasivitesi arasında ilişki ortaya konulamamıştır. Konu ile ilgili prospektif randomize çalışmalara ihitiyaç duyulmaktadır.
INTRODUCTION: The effect of thyroid-stimulating hormone (TSH) on the development and progression of thyroid cancer is not clear. This study was performed to investigate the effect of TSH on the tumor size and invasiveness in well-differentiated thyroid cancer.
METHODS: A total of 331 patients undergoing thyroidectomy in the general surgery department of our hospital between 2015 and 2017 were evaluated. Laboratory findings, demographic characteristics, and the pathology reports of patients were retrospectively evaluated. Patients with normal pre-operative serum TSH levels (0.4–4.0 mU/L) and below the lower limit of the normal range (0.4 mU/L) were classified as “normal TSH group” (NTG) and “low TSH group” (LTG), respectively. Tumor multicentricity, tumor capsular invasion, thyroid carcinoma with capsular invasion, and lymphovascular invasion were investigated. Chi-square test, Student’s t-test, and Mann–Whitney U-tests were used for statistical analysis.
RESULTS: Differentiated thyroid cancer was determined in a total of 73 patients including 63 in NTG and 10 in LTG. Mean tumor diameter was determined to be 15.52±14.01 mm and 14.00±15.47 mm in NTG and in LTG, respectively. There was no statistically significant difference between the two groups with respect to tumor size (p=0.450). Although NTG had a higher rate of tumor multicentricity, tumor capsular invasion, thyroid carcinoma with capsular invasion, and lymphovascular invasion, there was no statistically significant difference between the two groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, no relationship was determined between pre-operative serum TSH levels and tumor size and invasiveness. Prospective, randomized controlled studies are needed on this subject.

11.
Bir akıllı telefon uygulamasının kırık açılanması ölçümü için kullanılması
Use of a Smartphone Application for Fracture Angulation Measurement
Ismail Emre Ketenci, Hakan Serhat Yanık
doi: 10.14744/hnhj.2018.59672  Sayfalar 50 - 53
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocuk uzun kemik kırıklarının redükte edilip alçılanmasının ardından, redüksiyonun kabul edilebilir olup olmadığının değerlendirilmek amacıyla kırık segmentlerinin açılanması ölçülür. Bu çalışmada, çocuk ön kol diyafiz kırıklarının açılanmasının ölçümünde, akıllı telefon uygulaması (iPinPoint) kullanımının güvenilirliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Resim arşiv ve komünikasyon sistemi (PACS) ölçümleri referans değer olarak alınmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Otuz hastanın ön-arka ve yan grafileri geriye dönük olarak incelendi. Dört gözlemci Radius kırık açılanmalarını PACS yazılımındaki araçlar ve akıllı telefon uygulaması ile ölçtü. Gözlemciler arası ve gözlemci içi güvenilirlik, intraklas korelasyon katsayısı (ICC) hesaplanarak ölçüldü.
BULGULAR: Dört gözlemcinin ön-arka ve yan grafilerdeki açılanma ölçümlerinde gözlemciler arası uyum hem PACS yazılmı için (ICC sırasıyla 0.962 ve 0.974), hem de iPinPoint uygulaması için (ICC sırasıyla 0.933 ve 0.959) çok iyi olarak bulundu. Her iki ölçüm tekniğinin gözlemci içi uyumları dört gözlemci için de çok iyi düzeydeydi (tüm gözlemciler için ICC>0.9).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Her iki teknik de kırık açılanması ölçümü için güvenilir yöntemlerdir. Ölçüm yazılımlarının ya da cihazlarının bulunamadığı durumlarda, iPinPoint uygulaması dijital PACS ölçümlerine alternatif olarak kullanılabilir.
INTRODUCTION: After reduction and casting of pediatric long bone fractures, angulation of the fractured segments is measured to determine if the reduction is acceptable. The aim of the present study was to assess the reliability of a smartphone application (iPinPoint) for measurement of pediatric forearm diaphyseal fracture angulations with reference to picture archive and communication systems (PACS) software measurements.
METHODS: Anteroposterior and lateral forearm radiographs of 30 patients were retrospectively analyzed. Four observers measured the radius fracture angulations using the tools in the PACS software and a smartphone application. The inter- and intraobserver reliability was measured using intraclass correlation coefficients (ICCs).
RESULTS: Very good interobserver reliability was seen among the four observers measuring the angulations on anteroposterior and lateral radiographs using the PACS software (ICC 0.962 and 0.974, respectively) and iPinPoint (ICC 0.933 and 0.959, respectively). Intraobserver reliability was also very good for both techniques for all observers (ICC >0.9 for all observers).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Both techniques are reliable in measuring fracture angulations. The iPinPoint application may represent a useful alternative to digital PACS measurements when measuring tools are not available.

12.
Tıkayıcı uyku apne sendromunda transoral robotik cerrahi uygulanan olguların anestezi yönetimi.
Anesthetic Management of Patients with Transoral Robotic Surgery for Obstructive Sleep Apnea Syndrome
Bedih Balkan, Mustafa Çelik, Kamil Hakan Kaya, Arzu Karaman Koç, Halil Çetingök, Gülsüm Oya Hergünsel
doi: 10.14744/hnhj.2018.85547  Sayfalar 54 - 59
GİRİŞ ve AMAÇ: Tıkayıcı uyku apnesi sendromu (TUAS) nedeniyle transoral robotik cerrahi (TORC) uygulanan olguların anestezi yönetimi açısından değerlendirmek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya toplamda 72 olgu ( 20 kadın 52 erkek; ortalama yaş 46.94± 9.02 yıl, aralık 27-67 yıl) dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen olguların Epwort uyku skalası (ESS), vücut kitle indeksi (VKİ), apne-hipopne indeksi(AHİ) ve boyun çevresi hesaplandı. Bu hastalar demografik bilgileri, TORC cerrahileri, anestezisi, peroperative bulgular ve komplikasyonları açısından değerlendirildi.
BULGULAR: Olguların ASA skorları değerlendirildiğinde, 14 olgu (%19.4) ASA-1, 50 olgu ( %69.4) ASA-2 ve 8 olgu (%11.2) ASA-3 idi. Ortalama operasyon süreleri 131.93± 33.67 dk (aralık 64-210 dk) idi. Operasyon boyunca ortalama kullanılan sıvı miktarı 1.516,94 ± 226,99 ml (aralık 1.100-2.200 ml) idi. Olguların hiçbirinde kan transfüzyonu gerektirecek kanama olmamıştır. Hiçbir olguya trakeotomi açılmadı. Tüm olgulara uzamış entübasyon uygulanarak 24 saat postoperatif yoğun bakım ünitesinde takip edildi. Kadın ve erkek olguların ameliyat süresi ve ameliyatlarda kullanılan sıvı miktarları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p=0.264, p=0.113). Ameliyat sürelerinde VKI 30 kg/m²' un altında olan ve üzerinde olan olgular arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olmadığı saptandı (p=0,122). Kullanılan sıvı miktarlarının VKI 30 kg/m²' un altında ola olgularda VKI 30 kg/m²' un üzerinde olan olgulara göre istatistiksel olarak daha yüksek olduğu saptandı (p=0,006).
TARTIŞMA ve SONUÇ: TORC ile TUAS cerrahisi anestezi yönetimi oldukça önem arz etmektedir. TORC girişimlerinde temel endolaryngeal cerrahi anestezik ilkeler doğrultusunda hareket edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu konu ile ilgili anestezi deneyimlerin bildirilmesi tekniğin yaygın olarak kullanılması ile daha da artacağı kanaatindeyiz
INTRODUCTION: The objective of this study was to evaluate patients who underwent transoral robotic surgery (TORS) due to obstructive sleep apnea syndrome (OSAS) with regard to anesthetic management.
METHODS: A total of 72 patients (20 females and 52 males) were included in this study. Their mean age was 46.94±9.02 years (range: 27–67 years). The Epworth Sleepiness Scale, body mass index (BMI), apnea–hypopnea index, and the neck circumference were calculated for all patients included in the study. These patients were evaluated in terms of demographic information, TORS, anesthesia, peroperative findings, and complications.
RESULTS: Evaluation of the patients with regard to ASA scores demonstrated that 14 patients (19.4%) were detected as ASA-1, 50 patients (69.4%) as ASA-2, and eight patients (11.2%) as ASA-3. The mean duration of the operations was 131.93±33.67 min (range: 64–210 min). The mean quantity of fluids used throughout the operation was 1.516.94±226.99 ml (range: 1.100–2.200 ml). None of the patients had a history of hemorrhage requiring blood transfusion. None of the patient underwent tracheostomy. All patients were subjected to prolonged intubation and followed up in the intensive care unit for 24 h postoperatively. No statistically significant difference was found between the duration of surgery of the male and female patients and the amount of fluids used during surgery (p=0.264 and p=0.113). It was demonstrated that there was no statistically significant difference between patients with BMI < and >30 kg/m², during the operation (p=0.122). The quantity of fluid used for patients with BMI <30 kg/m² was found to be statistically higher than of those with BMI values of >30 kg/m² (p=0.006).
DISCUSSION AND CONCLUSION: OSAS surgery with the TORS method under anesthesia is of utmost importance. We suggest that TORS interventions should be performed in accordance with basic endolaryngeal surgical principles of anesthesia. We are convinced that reports associated with the use of anesthesia experiences related to this subject would increase widespread use of the technique.

13.
Acil Serviste Plevral Efüzyon Nedeni İle Plöroken Takılan Hastaların Klinik İncelemesi: 54 Vakanın Analizi
Clinical Evaluation of Patients Who Underwent Pleuracan Drainage due to Pleural Effusion in the Emergency Department: Review of 54 Cases
Nazmiye Koyuncu, Abdullah İbrahİm
doi: 10.14744/hnhj.2019.30306  Sayfalar 60 - 63
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma hastanemiz Acil Tıp Kliniğinde masif plevral efüzyon saptanarak tedavi amaçlı küçük çaplı torasik kateterlerden plöroken takılan 54 hastanın klinik durumu ile yapılan işlemin retrospektif incelenmesini ve literatür ile uyumunu irdelemeyi amaçlamaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Acil serviste 1 Ocak- 31 Aralık 2016 tarihleri arasında plevral efüzyon nedeni ile plöroken takılan 54 hastanın demogrofik özellikleri, plevral efüzyonun nedeni, hastanın şikayeti, plevral sıvının özellikleri, işlem sırasında komplikasyon gelişip gelişmediği gibi veriler hasta dosyasından incelenerek veri toplama formuna kaydedildi.
BULGULAR: 2016 yılında Acil Tıp Kliniğinde tedavi amaçlı 54 hastaya plöroken takıldığı saptandı. Bu hastaların %51’i kadın, %48’i erkekti.Yaş ortalaması 70,62 idi (36-88). Hastaların yarısı (%50) eski efüzyon tarifliyordu. Efüzyonun en sık sebebi %48 kalp yetmezliği, %37 maligniteydi. Hastaları başlıca şikayeti dispneydi (%81). Plöroken takılan 4 hastada (%7) pnömoraks gelişti. Takipte başka komplikasyon görülmedi. Sıvı 10 vakada (%18) eksuda 44 vakada (%81) ise transuda özelliği taşıyordu. İzlemde 1 (%1,8) hasta öldü. Üç hasta (%5,5) taburcu edildi. Beş hasta (9,2) sevk edildi. Kırk beş hasta (%83) hastaneye yatırıldı.


TARTIŞMA ve SONUÇ: Acil serviste plevral efüzyon nedeni ile plöroken takılan bir yıllık döneme ait 54 vakalık olgu serisi incelendiğinde hastaların tanısı, etiyolojik nedenler, tedavi ve komplikasyonlar yönünden literatür ile uyumlu sonuçlar elde ettik.
INTRODUCTION: This retrospective study aimed to investigate the clinical status of 54 patients with massive pleural effusion who had Pleuracan drainage in the emergency medicine department, and to evaluate the compliance with the literature.
METHODS: The medical records of 54 patients who underwent drainage using Pleuracan due to massive pleural effusion in the emergency department between January 1 and December 31, 2016 were obtained. They contained data concerning their demographic features, the cause of pleural effusion, the patient’s complaints, the characteristics of the pleural fluid, and complications during the procedure.
RESULTS: There were 54 patients who underwent drainage using Pleuracan in the emergency department in 2016. Of these patients, 51% were female, and 48% were male. The mean age was 70.62 (36–88 ) years, and 50% of the patients had history of pleural effusion. The most common causes of pleural effusion were cardiac failure (48%) and malignancy (37%). The main complaint was dyspnea (81%). Pneumothorax occurred in four patients (7%) after drainage using Pleuracan. No other complication was observed during the follow-up. The pleural fluid had exudative characteristics in 10 cases and transudative characteristic in 44 cases. Of the patients, 1 (1.8%) died during follow-up, while 3 (5.5%) were discharged, 5 (9.2%) were transferred to other hospitals, and 45 (83%) were hospitalized.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the evaluation of 54 case series of drainage using Pleuracan due to pleural effusions in one-year period, we obtained results consistent with the literature in terms of diagnosis, etiologic causes, treatment, and complications.

14.
Rekürren veya persistan varikosel hastalarında mikrocerrahi ile subinguinal varikoselektomi
Microsurgical Subinguinal Varicocelectomy in Patients with Recurrent or Persistent Varicocele
Resul Sobay, Ahmet Tahra, Ferhat Yakup Suçeken, Uğur Tolga Şen, Eyüp Veli Küçük
doi: 10.14744/hnhj.2018.64426  Sayfalar 64 - 66
GİRİŞ ve AMAÇ: Varikosel radyolojik veya cerrahi olarak çok sayıda yöntem ile tedavi edilebilmektedir ancak en iyi tedavi halen tarışmalıdır. Tedavi sonrası %45’lere varan oranda nüks görülebilmektedir.Bu çalışmanın amacı varikosel rekürrensinde mikrocerrahi varikoselektomi tedavisinin etkinliğini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde persistan veya rekürren varikosel nedeni ile opere edilen ve verileri tam olan 32 hasta retrospektif olarak incelendi. Tüm hastalara arter ve lenf koruyucu subingunal mikrocerrah yöntem ile varikoselektomi uygulandı. Hastaların yaş, operasyon öncesi ve sonrası semen parametreleri, serum testosteron düzeyleri, operasyon sonrası gebelik oranları, testis volumleri ve komplikasyonlar kaydedildi
BULGULAR: Postoperatif ortalama serum testosteron düzeylerinde artış gözlendi. Medyan sperm konsantrasyonları, motilitede artış gözlendi. Altı aylık takip sonunda toplam fertilite oranı %37.5(n=12) olarak belirlendi. Bu gebeliklerden %18.7(n=6)’si spontan gebelik iken, %9.3(n=3)’ü in vitro fertilizasyon /intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu ve %9.3(n=3)’ü intrauterine inseminasyon idi. Postoperatif takiplerde hastalarda hematom,hidrosel ve enfeksiyon gözlenmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda mikrocerrahi yöntem ile rekürren varikosel tedavisi, semen parametrelerinde artış ve düşük yan etki nedeni görülmesi nedeni ile başarılı bir yöntem olarak görülmektedir.
INTRODUCTION: Varicocele may be treated with many different modalities including radiological and surgical approaches but what is the best treatment remains controversial. The recurrence rate following varicocele repair is up to 45%. The aim of this study is to investigate the efficacy of microsurgical varicocelectomy in varicocele recurrence.
METHODS: In our clinic, 32 men who treated with persistent or recurrent varicocele were evaluated retrospectively. All patients were treated with artery and lymphatic sparing subinguinal microsurgical technique. Age, pre-operative and post-operative semen parameters, serum testosterone levels, post-operative pregnancy rates, testicular volumes, and complications were recorded and analyzed.
RESULTS: Postoperatively, mean serum testosterone levels increased. Median sperm concentrations and motility rates also increased. With a minimum 6-month follow-up, the overall pregnancy rate was 37.5% (n=12) including 18.7% (n=6) of pregnancies achieved through natural intercourse, 9.3% (n=3) of them with IVF/intracytoplasmic sperm injection, and 9.3% (n=3) with intrauterine insemination. No complications such as hydrocele, hematoma, and wound infection were observed during the follow-up period.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, treatment of recurrent varicocele with subinguinal microsurgical technique seems to be effective method with improving semen parameters and without a significant risk of post-operative complications.

15.
Önceden sintigrafi ile tiroid bezinde nodül tespit edilerek genel cerrahi kliniğine sevk edilmiş hastalarda fiziksel muayene İle eşzamanlı tiroid ultrasonografisinin karşılaştırılması
Comparison of Physical Examination and Simultaneous Ultrasonography Results in Patient in whom Thyroid Gland Nodule was Diagnosed on Scintigraphy Previously and Referred to General Surgery Clinics
Oguzhan Sunamak, Mete Düren
doi: 10.14744/hnhj.2017.60490  Sayfalar 67 - 70
GİRİŞ ve AMAÇ: Tiroid nodüllerinin teşhisinde ilk basamak fizik muayenedir. Toplumda yetişkinlerin % 5 inden azı fizik muayenede ele gelen nodüle sahiptir. Ancak ultrasonografik araştırmalar toplumdaki tiroid nodül prevalansının daha yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Nodüllerin % 1 ile % 3 ü habaset riski taşır ve bu nedenle doğru ve güvenilir yöntemlerle teşhis ve takibi gerekir. Bu klinik çalışmada fizik muayenede bulunan nodüllerin ultrasonografik bulgularla sayı ve lokalizasyona göre karşılaştırması yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ekim 2002 – Şubat 2003 tarihleri arasında, sintigrafik yöntemle tiroid nodülü tespit edilerek genel cerrahi kliniğine sevk edilen ve eş zamanlı fizik muayene ve ultrason yapılan 42 hastanın verileri incelendi.
Fizik muayenede (FM) bulunan toplam nodül sayısı ile ultrasonografide bulunan toplam nodül sayısı karşılaştırıldı. Fizik muayenede, ultrasonografiye göre, farklı lokalizasyonda bulunan nodüller yanlış pozitif sonuç olarak kabul edildi. Fizik muayenede bulunamayıp, ultrasonografide tespit edilen nodüllerse yanlış negatif sonuç olarak alındı. Sonuçlar Mann-Whitney U testi ile değerlendirildi. FM deki gerçek pozitiflik, gerçek negatifliğe eşit olarak alındı ve duyarlılık (sensitivite), özgüllük (spesifite) ve doğruluk (accuracy) hesaplamaları yapıldı.

BULGULAR: Fizik muayenede kırk iki hastada 62 adet nodül tespit edildi (Hasta başına ortalama [ort]: 1.47; standart sapma [SD]: 0.63). Ultrasonografide (US) kırk iki hastada 73 nodül tespit edildi (ort: 1.73; SD: 0.76).Fizik muayenenin duyarlılığı (sensitivite): % 51.02; özgüllüğü (spesifite): % 65.38 ve doğruluk oranı (accuracy): %51.02 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ultrasona göre spesifite ve sensitivitesi düşük olan fizik muayene, tiroid nodüllerinin teşhis ve takibinde güvenilir değildir. US dikkatli bir fizik muayene ile birlikte yapılmalıdır.
INTRODUCTION: The first step in diagnosis of thyroid nodules is physical examination (PE). <5% of the adult population has palpable nodules. However, ultrasound (US) studies revealed higher thyroid nodule prevalence. 1–3% of the nodules have malignancy risk and proper and trusted methods of diagnosis and follow-up are necessary. We compared nodules found on PE and US in terms of number and localization.
METHODS: The data of 42 patients in whom thyroid nodules were diagnosed on scintigraphy, and US and PE were done at the same time between October 2002 and 2003 was analyzed retrospectively. The numbers of nodules detected on PE and US were compared. The nodules located in a different position on PE compared to that of US were accepted false positive. The nodules which were not detected on PE but on US were accepted false-negative results of PE. Mann–Whitney U-test was used for statistical analysis. True positivity on PE was considered equal to the true negativity, and sensitivity, specificity, and accuracy were calculated.
RESULTS: PE detected 62 nodules in 42 patients (the mean: 1.47 and standard deviation [SD]: 0.63, for each patient). US detected 73 nodules (the mean: 1.73 and SD: 0.76). The sensitivity, specificity, and accuracy of PE were calculated 51.02%, 65.38, and 51.02, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Having a low specificity and sensitivity compared to thyroid US, PE is not reliable on diagnosis and follow-up of thyroid nodules. US should be used combined with a careful PE.

16.
Erken ergenlik bulguları ile çocuk endokrin polikliniğine yönlendirilen hastaların normal, normalin varyantı ve erken ergenlik durumlarının değerlendirilmesi
Assessment of Normal, Normal Variants, and Precocious Puberty in Children Referred With Signs of Early Pubertal Development to a Pediatric Endocrine Unit
Suna Kılınç
doi: 10.14744/hnhj.2019.53765  Sayfalar 71 - 77
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada amaç erken ergenlik şüphesi ile çocuk endokrin polikliniğine yönlendirilen hastaların tanısal dağılımını ve klinik özelliklerini belirlemek, erken puberte ve normal varyant puberte bozuklukları tanısı ile takip edilen ve tedavi başlanan hastaların klinik bulgularını saptamak, biyokimyasal ve antropometrik özelliklerini karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemiz çocuk endokrin polikliniğine Temmuz 2015-Temmuz 2017 tarihleri arasında erken ergenlik bulguları ile yönlendirilen hastaların verisi hasta dosyaları ve hasta kayıt formlarından geriye dönük olarak tarandı. Hastaların antropometrik bulguları ve başvuru sırasında fizik muayene ile belirlenmiş ergenlik evresi kaydedildi. Ayrıca erken ergenlik şüphesi olan hastaları değerlendirmek amacı ile yapılmış biyokimyasal tetkikler, kemik yaşı, suprapubik pelvik ultrasonografi, gonadotropin salgılatıcı hormon uyarı testi ve kranial manyetik rezonans görüntüleme sonuçları kaydedildi.
BULGULAR: Erken ergenlik bulguları ile başvuran hasta sayısı 476 idi. Bu hastaların 454’ü (%95,3) kız idi. Başvuru sırasında yaş ortalaması kızlarda 8,97±2,5 yıl, erkeklerde 9,56±0,74 yıl idi. Başvuran hastaların sadece 139 (%29,2)’unda erken pubertal bozukluk saptandı, geriye kalan 337 (%70.8) hastanın pubertesi normal ya da henüz başlamamıştı. Erken pubertal bozukluk saptanan hastaların 45 (%9,4)’i puberte prekoks, 59 (%12,3)’u prematür telarş, 35 (%7,3)’i prematür adrenarş idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Başvuruların çoğunluğunu normal puberte ve normal varyant erken puberte oluşturmaktaydı. Bu çalışma ile hastaların tanı aşamasında iyi değerlendirilmesinin önemi vurgulanmak istendi.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate the etiologic distribution and clinical features of children referred to a pediatric endocrinology clinic with signs of early puberty, and to compare clinical, biochemical, and anthropometric properties of the patients followed-up with the diagnosis of precocious puberty and normal variants puberty.
METHODS: In this single-center study, we included children referred with signs of early puberty between July 2015 and July 2017. We retrospectively evaluated the anthropometric measurements and pubertal status of the patients. In the evaluation of patients with suspected early puberty, biochemical tests, bone age, and pelvic ultrasound were used. If indicated, a standard gonadotropin-releasing hormone stimulation test and brain magnetic resonance imaging were performed.
RESULTS: A total of 476 children were referred for evaluation of early puberty. There were 454 (95.3%) females. The mean age of the patients at the time of referral was 8.97±2.5 years for girls and 9.56±0.74 years for boys. Out of 476 children, only 139 (29.2%) had early pubertal development, and the remaining 337 (70.8%) had normal puberty or no puberty. Out of 139 patients, 45 (9.4%) had precocious puberty, 59 (12.3%) had premature thelarche, and 35 (7.3%) had premature adrenarche.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Most of children referred for the evaluation of early pubertal development showed normal puberty or puberty variants. This study emphasizes the importance of a good diagnostic evaluation of these patients.

17.
Ankilozan spondilit hastalarında uyku kalitesi ve huzursuz bacak sendromu
Sleep Quality and Restless Legs Syndrome in Patients with Ankylosing Spondylitis
Gülbün Asuman Yüksel, Duygu Kurtuluş, Hülya Tireli
doi: 10.14744/hnhj.2018.93723  Sayfalar 78 - 83
GİRİŞ ve AMAÇ: Biz bu çalışmada Ankilozan spondilit (AS) hastalarında huzursuz bacak prevalansını ve uyku kalitesininin bozulup bozulmadığını ve ayrıca hastalık aktivitesi ve hastaların fiziksel fonksiyon durumu ile HBS arasında bir ilişki olup olmadığını görmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 20 AS hastası (15 E, 5K) ve kontrol grubu olarak 20 sağlıklı birey (15 E, 5K) alındı. HBS tanısı, Uluslararası Huzursuz Bacak Sendromu Çalışma Grubu’nun 2003 yılında yayınladığı HBS tanı kriterlerine (IRLSSG-2003) göre konuldu. Uyku kalitesi, Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi (PSQI) ile değerlendirildi ve >5 puan bozulmuş uyku kalitesi olarak alındı.
BULGULAR: AS hastalarının 11’inde(%55) HBS saptandı. Ortalama HBS dizabilite değeri 21 (SD: 7.9). HBS olmayan AS hastaları ile karşılaştırıldığında, HBS olan AS hastalarında Modified Schober değerleri anlamlı yüksek (p=0.011) ve Bath AS fonksiyon indeksi (BASFI) skorları anlamlı düşük bulundu (p=0.016). Bath AS hastalık aktivite indeks (BASDAI) skorları da HBS olan grupta daha düşük olmasına rağmen istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.16). Uyku kalitesi 12 hastada bozuk bulundu [PSQI=7.09 (SD: 3.67)].
TARTIŞMA ve SONUÇ: AS hastalarında HBS mevcudiyetini ve uyku kalitesinin bozulup bozulmadığını belirlemek önemli olabilir. Bu nedenle daha fazla sayıda AS hastası içeren çalışmalar ile AS hastalarında HBS mevcudiyeti ve uyku kalitesinin bozulup bozulmadığının belirlenmesi düşünülebilir.
INTRODUCTION: We aimed to investigate restless leg syndrome (RLS) prevalence and sleep quality in patients with ankylosing spondylitis (AS) and to explore the association between RLS and measures of disease activity and physical function in AS.
METHODS: Twenty (5 female, 15 male) consecutive patients with AS and 20 (5 female, 15 male) healthy volunteers were enrolled in this study. RLS was diagnosed by International Restless Legs Syndrome Study Group (IRLSSG-2003). Sleep quality was evaluated using the Pittsburgh Sleep Quality Index (PSQI), where scores >5 indicated poor sleep quality.
RESULTS: Prevalence of RLS was 55% (11 patients) in patients with AS. The mean RLS disability value was 21 (SD, 7.9). The modified Schober test levels were significantly higher (p=0.011) and Bath Ankylosing Spondylitis Functional Index (BASFI) scores were significantly lower (p=0.016) in the RLS group than in the non-RLS group. The Bath AS Disease Activity Index (BASDAI) scores were lower in the RLS group than in the non-RLS group, but the difference was not statistically significant (p=0.16). Sleep quality was poor in 12 patients [PSQI score=7.09 (SD, 3.67)].
DISCUSSION AND CONCLUSION: We emphasized that it is important to determine the existence of RLS and poor sleep quality in patients with AS. However, further examination by applying the diagnostic criteria for RLS and PSQI in more number of patients with AS will be useful.

18.
Obez çocuklarda, insülin direnci ve serum vitamin B12 düzeyi arasında ilişki var mı?
Relationship Between Insulin Resistance and Vitamin B12 Deficiency in Obese Children
Fatma Dursun, Nelgin Gerenli
doi: 10.14744/hnhj.2018.19970  Sayfalar 84 - 87
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocuklarda artan obezite sıklığı, insulin direnci, hipertansiyon, hiperlipidemi gibi eşlik eden hastalıklarda da önemli bir artışa neden olmaktadır. Bu çalışma obez çocuklarda vitamin B12 düzeyleri ile insulin direnci arasındaki ilişkiyi açıklamak üzere tasarlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Obezite tanısıyla çocuk endokrinoloji polikliniğine başvuran, 10-16 yaş arasındaki 110 hasta çalışmaya alındı. İnsulin direnci (İD) tanısı homeostasis model of assessment-insulin resistance (HOMA-IR) ile belirlendi. Daha önceden vitamin B12 ve metformin tedavisi almış olan hastalar çalışma dışında bırakıldı. Hastaların B12 düzeyleri insulin direnci olan ve olmayan obez hastalar arasında karşılaştırıldı. B12 düzeyleri ile insulin direnci arasındaki ilişki değerlendirildi.
BULGULAR: İD olan hastalarda, olmayanlara göre serum vitamin B12 düzeyleri anlamlı daha düşük saptandı (p=0,019). Vitamin B12 düzeyleri ile HOMA-IR arasında negatif kuvvetli bir ilişki saptandı (r=-0,259, p=0,008).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İD olan obez çocuklarda, vitamin B12 düzeylerinin anlamlı olarak daha düşük olduğunu gösterdik. İD nedeniyle kullanılan metforminin de vitamin B12 emilimini bozarak düşüklük yaptığı bilinmektedir. Obezlerde İD ve diğer eşlik eden hastalıklar yanında vitamin B12 eksikliğinin de mutlaka araştırılması gerekmektedir. Eksiklik saptanırsa metformin tedavisi başlamadan önce mutlaka vitamin B12 tedavisi uygulanmalıdır. Vitamin B12 eksikliğinin İD patogenezindeki etkisi ile ilgili daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: The increase in the incidence of obesity leads to an increase in the frequency of obesity-related complications such as insulin resistance (IR), hypertension, and hyperlipidemia. This study aimed to examine the relationship between B12 levels and IR in obese patients.
METHODS: A total of 110 children aged 10–16 years who presented to pediatric endocrinology outpatient clinic for obesity were enrolled. The homeostasis model of assessment-insulin resistance (HOMA-IR) made the diagnosis of IR. The patients who had previously received B12 and metformin treatment were excluded from the study. The vitamin B12 levels between patients with and without IR were compared. The correlation between B12 levels and IR was evaluated.
RESULTS: When patients with IR were compared with those without IR, a statistically significant difference was observed in serum B12 levels (p=0.019). A strong negative correlation was observed between vitamin B12 levels and IR (r=−0.259, p=0.008).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We found that vitamin B12 levels were significantly lower in obese children with IR. Metformin used for IR is known to have lowered the absorption of vitamin B12. In addition to screening of IR and other co-morbidities in obesity, the lack of vitamin B12 should also be investigated. If deficient, vitamin B12 should be replaced before starting metformin treatment. Further studies are needed to examine the effect of vitamin B12 deficiency on the pathogenesis of IR.

19.
Tersiyer Bir Merkezdeki Abruptio Plasenta Olgularının Retrospektif Analizi: Risk Faktörleri ve Perinatal Sonuçlar
The Retrospective Analysis of Abruptio Placenta Cases in a Tertiary Center: Risk Factors and Perinatal Outcomes
Burcu Dinçgez Çakmak, Ülkü Ayşe Türker, Betül Dündar, Ayşe Ender Yumru
doi: 10.14744/hnhj.2018.04900  Sayfalar 88 - 94
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda, dekolman plasenta tanısı almış olgularımızın risk faktörleri ve gebelik sonuçları değerlendirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Ocak 2016-Nisan 2018 tarihleri arasında dekolman plasenta nedeniyle sezaryen uyguladığımız 91 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, gebelik haftaları, klinik ve ultrasonografi bulguları, predispozan faktörleri, laboratuvar değerleri, doğum ağırlığı, cinsiyet, Apgar skorları, yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı ve maternal komplikasyonları kaydedildi.
BULGULAR: Dekolman sıklığı %0.43 idi.Olguların %65.9'u multipardı. Preterm doğum hastaların %70.3'ünde, hipertansiyon %40.7'sinde, intrauterin büyüme kısıtlılığı %15.4'ünde, polihidroamniyos %5.5'inde, sigara %17.6'sında, erken doğum tehdidi/erken membran rüptürü %18.7'sinde, non-verteks prezentasyon %12.1'inde ve travma %1.1'inde mevcuttu. Maternal ölüm olguların %1.1'inde, transfüzyon %46.2'sinde, akciğer ödemi %1.1'inde, akut böbrek yetmezliği %9.9'unda, hipovolemik şok %15.4'ünde, dissemine intravasküler koagülasyon ise %13.2'sinde saptandı. Ortalama doğum haftası 33.9±4.32, doğum ağırlığı 2337.53±943.78 gram olup olguların çoğu erkek fetüslerde gözlendi. Birinci dakika Apgar skorunun≤7 olma oranı %37.4 ve 5.dakika için %29.7 iken olguların %18.7'sinde 1.dakika Apgar skoru 0 idi. Yenidoğan yoğun bakım kabul oranı ise %29.7 hesaplandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Maternal ve fetal mortalite ile ilişkili olan dekolman için erken tanı çok önemlidir. Ağrı ve vajinal kanama ile başvuran son trimester gebelerde ultrasonografi bulgusu olmasa bile dekolman tanısı akılda tutulmalıdır.Çoğu olguda risk faktörlerinden bir veya birkaçı mevcut olduğundan antenatal takiplerde risk faktörlerinin tanımlanması ve azaltılması olası komplikasyonların önlenmesinde kritik öneme sahiptir.
INTRODUCTION: This study aimed to evaluate risk factors and pregnancy outcomes of abruption cases.
METHODS: A total of 91 abruption cases between January 2016 and April 2018 were included in this study. Demographic findings, gestational age, sonographic and clinical findings, predisposing factors, laboratory parameters, birth weight, gender, Apgar scores, neonatal intensive care unit admission, and maternal complications were recorded.
RESULTS: The prevalence was 0.43%; and 65.9% were multiparous. Preterm birth was present in 70.3% of cases, hypertension in 40.7%, intrauterine growth restriction in 15.4%, polyhydramnios in 5.5%, cigarette in 17.6%, premature membrane rupture/preterm delivery in 18.7%, non-vertex presentation in 12.1%, and trauma in 1.1%. The ratio of maternal death was 1.1%, of transfusion 46.2%, of pulmonary edema 1.1%, of acute renal failure 9.9%, of hypovolemic shock 15.4%, and of disseminated intravascular coagulation 13.2%. The mean gestational week was 33.9±4.32, and the mean birth weight was 2337.53±943.78 g. Neonates were generally male. The Apgar score was ≤7 in 37.4% in first and 29.7% at fifth minutes; and first-minute Apgar score was 0 in 18.7%. The neonatal intensive care unit admission rate was 29.7%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Early diagnosis is crucial for abruption that is related with maternal and fetal mortality. It must be considered when pain and vaginal bleeding is present in third trimester and even sonography is normal. Since at least one risk factor is present in cases, it is important to manage them to prevent complications.

LookUs & Online Makale