ISSN: 2630-5720 | E-ISSN: 2687-346X
HAYDARPAŞA NUMUNE MEDICAL JOURNAL - Haydarpasa Numune Med J: 60 (1)
Cilt: 60  Sayı: 1 - 2020
DIĞER
1.
Front matter

Sayfalar I - VI

ÖZGÜN ARAŞTIRMA
2.
Riskli Yenidoğanlarda Otoakustik Emisyon Testi ve İşitsel Beyin Sapı Cevabının Retrospektif Olarak Değerlendirilmesi
Retrospective Evaluation of the Autoacoustic Emission Test and Auditory Brainstem Response in Risky Newborns
Funda Yavanoğlu Atay, Gürkan Atay, Cagatay Nuhoglu, Ömer Ceran
doi: 10.14744/hnhj.2018.43760  Sayfalar 1 - 4
GİRİŞ ve AMAÇ: Bebeğin erken dönemde işitme duyusunun gelişmiş olması hem dil ve lisan gelişimini hem de duygusal, sosyal ve zihinsel gelişimini önemli biçimde etkiler. İşitme kaybı 1000 canlı doğumda 1-2 oranında insidansla görülür. Bu oran yüksek riskli yenidoğanlarda daha yüksektir.
Yenidoğan işitme taramalarında uyarılmış otoakustik emisyonlar (Evoked Otoacoustic Emissions, EOAE) ve işitsel beyin sapı cevabı (Auditory Brainstem Response, ABR) yöntemleri kullanılmaktadır.Biz bu çalışmamızda risk faktörü taşıyan yenidoğanların EOAE ve ABR sonuçlarını ve iki testin karşılaştırmasını değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2011- Temmuz 2011 arasında hastanemizde doğan ve risk faktörü bulunan 104 bebek retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: İşitme Kaybı (+) grubunda konjenital anomali, yoğun bakımda kalma ve sarılık varlığı risk faktörleri, İşitme Kaybı (-) grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Lojistik regresyon analizinde sarılığın işitme kaybı için anlamlı bir risk faktörü olduğu saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız sonucunda ulasal verilere katkı sağlanmış ve yenidoğan sarılığının işitme kaybı riskini arttırdığı gösterilmiştir.
INTRODUCTION: The early development of the sense of hearing in the baby affects both language and language development considerably, as well as emotional, social and mental development. Hearing loss, which higher in newborns with risk factors, is 1-2% incidence in 1000 live births. Evoked Otoacoustic Emissions (EOAE) and Auditory Brainstem Response (ABR) methods are used in neonatal hearing screenings. We aimed to evaluate the EOAE and ABR results of the newborns in this study and the comparison of the two tests.
METHODS: Between January 2011 and July 2011, 104 newborns with a high-risk factor in our hospital were evaluated retrospectively.
RESULTS: The risk factors for the congenital anomaly, be in intensive care and neonatal hyperbilirubinemia, were found to be statistically significantly higher in the Hearing Loss group (+) than in the Hearing Loss group (-). In logistic regression analysis, it was determined that neonatal hyperbilirubinemia was a significant risk factor for hearing loss.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our findings contributed to the national data and our findings suggest that neonatal hyperbilirubinemia increases the risk of hearing loss.

3.
Hayatin gerçekleri ve helikobakter pilori enfeksiyonu
Facts for Life and Helicobacter Pylori Infection
Umut Eren Erdogdu, Hakan Demirci, Haci Murat Çaycı, Taşkın Erkinuresin
doi: 10.14744/hnhj.2019.46793  Sayfalar 5 - 9
GİRİŞ ve AMAÇ: Helikobakter Pilori (HP) hastalığı kötü hijyenle ilişkilidir. Benzer şekilde kötü sağlık okuryazarlığı (SOY) da hijyen şartlarının bozukluğu ile beraberlik göstermektedir. Bu çalışmada amaç, kötü hijyen ile ilişkili iki durum olan SOY ve HP hastalığı arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Genel cerrahi kliniğine dispepsi yakınması ile başvurmuş olan ve gastroskopi uygulanan 326 hastanın verileri kesitsel analitik desende değerlendirildi. Gastroskopi uygulanan bu hastalarda özefagus, mide ve duodenum değerlendirildi ve antrum mukozalarından biyopsi alındı. Rapor sonuçlarına göre hastalar HP (+) ve HP (-) olarak gruplara iki gruba ayrıldı. Hastaların SOY durumlarını değerlendirmede ‘Hayatın Gerçekleri’ sorularından oluşan Halk Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği uygulandı.
BULGULAR: Araştırma sonucunda SOY ile HP enfeksiyonu mevcudiyeti arasında bir ilişki olmadığını tespit edildi. Daha yüksek SOY olan kişilerde temiz su tüketme çabaları, pastörize süt kullanımı ve tuvalet hijyeninde artış görülmekteydi. SOY puanlarında artış ile HP eradikasyon tedavi arayışı arasında pozitif bir korelasyon tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Daha iyi SOY, hijyenik davranışlarla ve HP tedavi arayışı davranışı ile birliktedir. HP enfeksiyonu olan bireylerde SOY arttırma çabaları bu hastaların tedavi arayışlarını olumlu etkileyecektir.
INTRODUCTION: Helicobacter pylori (HP) disease is associated with poor hygiene. Similarly, poor health literacy (HL) is also associated with poor hygienic conditions. The present study aims to investigate the relationship between HL and HP disease, two conditions associated with poor hygiene.
METHODS: The data from 326 patients who applied to the general surgery clinic with dyspepsia and underwent gastroscopy were evaluated in cross-sectional analytical design. Esophagus, stomach and duodenum were evaluated, and biopsy of the antrummucosa was performed in these patients. According to report results, patients were divided into two groups as HP (+) and HP (-). Public Health Literacy Scale consisting of the questions of 'Facts of Life’ was applied to the patients to evaluate their HL.
RESULTS: The findings showed that there was no relationship between the presence of HP infection and HL. In individuals with higher HL, consumption of clean water, increased use of pasteurized milk and toilet hygiene were observed. A positive correlation was found between the increase in HL scores and the search for HP eradication therapy.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Better HL is associated with hygienic behavior and help-seeking behavior for the treatment of HP. Efforts to increase HL in people with HP infection will positively affect the treatment of these patients.

4.
Renal kolik insidansının mevsim, cinsiyet ve yaşla ilişkisi: Kesitsel çalışma
Correlation of Renal Colic Incidences with the Season, Gender and Age: Cross-Sectional Study
Aytaç Sahin, Ahmet Urkmez, Çağlar Yildirim, Serkan Akan, Dogu Guner, Ozgur Haki Yuksel
doi: 10.14744/hnhj.2018.33254  Sayfalar 10 - 15
GİRİŞ ve AMAÇ: Biz bu çalışmada meteorolojik değişikliklerin acil servislere başvuran renal kolik hasta sayısında etkili olup olmadığını, ayrıca bu etkinin cinsiyet ve yaş ile değişkenlik gösterip göstermediğini araştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2017 ve Aralık 2017 tarihleri arasında Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil tıp kliniğine renal kolik şikayetiyle başvuran 5661 hasta International Classification for Diseases- 10 (ICD 10) N23 (renal kolik) kodu ile retrospektif olarak tarandı. Renal kolik tanısı acil tıp hekimlerince konuldu ve tedavi edildi. Aylara göre ortalama sıcaklık ve nem değerleri T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Meteoroloji Genel Müdürlüğünden alınmıştır.
BULGULAR: Çalışma, yaşları 2 ile 91 arasında değişmekte olan, 3344’ü (%59.1) erkek ve 2317’si (%40.9) kadın olmak üzere toplam 5661 olgu ile yapılmıştır. Olguların muayene yaşları ortalaması 41.58±14.63’dür. Mevsimler arasında olguların muayene yaşları ortalamaları açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmaktadır (p: 0.001; p<0.05). Farklılığın tespiti için yapılan ikili karşılaştırmalar sonucunda; Yaz mevsimindeki olguların muayene yaşı ortalamaları, Kış (p: 0.001), İlkbahar (p: 0.001) ve Sonbahar (p: 0.045) mevsimlerindeki olguların ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda meteorolojik parametrelerin renal kolik gelişimi üzerine etkileri olduğunu ve bu etkinin hastanın yaşına ve cinsiyetine göre değişkenlik gösterdiğini saptadık. Özellikle sıcak aylarda erkek hastaların kadınlara göre muhtemel hormonal mekanizmalardan dolayı dehidratasyona daha duyarlı olduğunu ve dolayısıyla bu hastalarda renal kolik insidansının yüksek olması nedeniyle sıvı alımının arttırılması dehidrate kalmaması önerilir.
INTRODUCTION: In the present study, we researched whether meteorological changes affect the number of renal colic patients admitted to the hospital emergency department and whether this effect varies with gender and age.
METHODS: In this study, 5661 patients admitted to the emergency medicine clinic of Fatih Sultan Mehmet Training and Research Hospital between the dates of January 2017 and December 2017 with renal colic complaints were retrospectively scanned with International Classification for Diseases- 10 (ICD 10) N23 (renal colic) code. Renal colic was diagnosed and treated by emergency medicine physicians. Average temperature and humidity values according to months were acquired from the Republic of Turkey Ministry of Forestry and Water Affairs General Directorate of Meteorology.
RESULTS: This study was conducted with a total number of 5661 cases between the ages of 2 and 91. 3344 (59.1%) of the patients were male, and 2317 (40.9%) were female. The average examination age of the cases was 41.58±14.63. There was a statistically significant difference between the seasons in terms of the examination ages of the cases (p=0.001). As a result of the dual comparisons, the average examination age of the cases in the summer season was found to be lower at a statistically significant level than the averages of the cases in Winter (p=0.001), Spring (p=0.001) and Fall (p=0.045) seasons (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, we detected that meteorological parameters have an effect on renal colic development, and this effect varies according to the age and gender of the patient. Especially in the warmer months, male patients are more sensitive towards dehydration than female patients, probably due to the hormonal mechanisms, so the renal colic incidence is higher in these patients. Thus, the suggestion is to increase fluid intake and not to stay dehydrated.

5.
Bir Eğitim Araştırma Hastanesinde Görev Yapan Hekimlerin Periyodik Muayenelerinin Malignite Riski Açısından Değerlendirilmesi
Evaluation of the Periodic Examination of Physicians Working in a Training and Research Hospital Regarding Malignancy Risk
Hilal Ozkaya, Buğu Usanma Koban, Muhammet Mustafa Yıldız, Suzan Kascatan, Işık Gönenç, Memet Taşkın Egici
doi: 10.14744/hnhj.2019.36449  Sayfalar 16 - 20
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışan sağlığı ülkemizde 6 Nisan 2011 tarih/27897 sayılı yönetmelikle güvence altına alınmıştır. Sağlık çalışanlarının görevlerindeki riske göre düzenli periyotlarla muayene ve kontrolleri yapılmaktadır. Bu çalışmada, bir eğitim araştırma hastanesinde görev yapmakta olan hekimlerin periyodik muayenelerinde, malign hastalıklar için risk oluşturabilecek bilgi ve bulguların analizi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma kesitsel ve tek merkezli nitelikte olup 01.06.2018-31.12.2018 tarihleri arasında Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görev yapan ve periyodik sağlık taramasını (PST) yaptıran toplam 227 hekimin dosyaları incelenmiştir.
BULGULAR: Periyodik muayeneye onam veren toplam 227 hekimin dosyaları incelenmiş, verileri tam olan 221 hekimden 125’inin kadın(%56.6), 96’sının ise erkek (%43.4) olduğu görülmüştür. Malignite etiyolojisinde yer alan sigara sorgulandığında; sigara içen hekim sayısı 32 (%14.1) olup cinsiyetler arası istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir. Diğer risk faktörü obezite oranları incelendiğinde; %20.7 fazla kilolu (n: 47), %3.5 obez (n: 8) ve %0.4 oranında morbid obez (n: 1) olduğu görülmüştür. Erkek hekimlerde fazla kilolu veya obez olma durumu daha yüksek olup, kadınlara göre aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Risk faktörü olabilecek diğer bulguların oranları çok daha düşük bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Literatürde yer alan malignite etiyolojisinde yer alabilecek riskler açısından PST dosyalarının analizinde, hekimlerin dünya ve ülkemiz verilerine göre olumlu sonuçlara sahip olduğu görülmektedir.
INTRODUCTION: Employee health was assured by regulation no. 27897 on 6 April 2011, in our country, Turkey. Health workers are periodically examined and controlled according to the risk in their duties. In this study, we aimed to analyze periodic examinations of physicians working in an educational research hospital and determine the findings that may pose a risk for malignant diseases.
METHODS: Periodic health examination (PHE) files of 227 physicians working in Haydarpaşa Numune Training and Research Hospital between 01.06.2018-31.12.2018 were examined in this study.
RESULTS: The files of 227 physicians who gave consent for the periodic examination were studied. Of the 221 physicians whose data were complete, 125 were female (56.6%), and 96 were male (43.4%). When smoking was questioned regarding the etiology of malignancy, the number of physicians smoking was 32 (14.1%), and no statistically significant difference was found between the genders. When another risk factor obesity rates were examined, 20.7% were overweighed (n: 47), 3.5% were obese (n: 8), and 0.4% were morbidly obese (n: 1). Male physicians were more likely to be overweighed or obese, and the difference was statistically significant compared to women. The rates of other findings that may be risk factors were much lower.
DISCUSSION AND CONCLUSION: When PHE files are analyzed regarding risk factors that may be involved in the etiology of malignancy in the literature, it is concluded that physicians have positive results according to the data of the world and our country.

6.
Çocukluk çağı epilepsilerinde okskarbazepin kullanımının hemogram, karaciğer, tiroid fonksiyonları, lipit profili üzerine etkileri
Effects of Oxcarbazepine Use on Hemogram, Liver, Thyroid Functions, Lipid Profile in Childhood Epilepsies
İlknur Girişgen, Sermet Yıldırmış, Asım Örem, Fatma Müjgan Sönmez
doi: 10.14744/hnhj.2019.80664  Sayfalar 21 - 26
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızın amacı, okskarbazepinin hematolojik parametreler, böbrek, karaciğer, tiroid fonksiyonları, plazma elektrolit, lipit, lipoprotein (a), B12 vitamini ve folik asit düzeylerine etkisini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Onbeş idiyopatik parsiyel epilepsili hasta çalişmaya alındı. Üç hasta, biri düzensiz ilaç kullanımı, ikisi dirençli epilepsi nedeni ile ek antiepileptik tedaviye başlamak zorunda kaldıkları için çalışmadan çıkarıldılar. Kan örnekleri sabah, 12 saatlik açlığı takiben alındı. Serum örneklerinden hematolojik parametreler, sodyum (Na), potasyum (K), kalsiyum (Ca), fosfor (P), glukoz, kan üre azotu (BUN), alkalen fosfataz (ALP), alanin amino transferaz (ALT), aspartat amino transferaz (AST), gama glutamil transferaz (GGT), total kolesterol, trigliserid, düşük dansiteli lipoprotein-kolesterol (LDL-K), yüksek dansiteli lipoprotein-kolesterol (HDL-K), apolipoprotein A (Apo-A), apolipoprotein B (Apo-B), Lipoprotein a (Lp a), serbest ve total triiyodotirozin (T3), tetraiyodotirozin (T4), Tiroid stimulan hormone (TSH), folik asit ve B12 vitamin düzeyleri tedavi başlangıcında, 3.,6. ve 12. aylarda çalışıldı.
BULGULAR: Hematolojik parametrelerde, Na, K, Ca, P, glukoz, BUN, AST, ALT, ALP, total kolesterol, trigliserid, LDL-K, HDL-K, Apo-A, Lp (a), fT3, TSH düzeyleri, folik asit ve B12 vitamin düzeylerinde tedavinin 3,6,12. aylarda anlamlı değişiklik saptanmadı. GGT düzeylerinde 3,6,12. aylarda istatistiksel anlamlı olmayan yükselme, fT4 düzeylerinde istatistiksel olmayan düşüklük saptandı. Apo-B seviyesinde tedavinin 3. ayında anlamlı yükselme tespit edildi. Lp (a) düzeylerinde 12. ayda başlangıç ve 6. ay değerlerine göre istatistiksel anlamlı yükselme saptandı (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Okskarbazepin kullanan çocuklarda karaciğer enzimlerinin, tiroid fonksiyon testlerinin ve özellikle ateroskleroz için risk faktörü olan Lp (a) seviyelerinin izlenmesi gerektiğini önermekteyiz.
INTRODUCTION: This study aims to investigate the effects of oxcarbazepine on hematological parameters, renal, liver, thyroid functions, plasma electrolyte, lipid, lipoprotein (a), vitamin B12 and folic acid levels.
METHODS: Fifteen idiopathic partial epilepsy patients were included in this study. Three patients were excluded from this study because of irregular drug use (n=1) and the requirement of additional antiepileptic treatment due to resistant epilepsy (n=2). Blood samples were taken in the morning following a 12-hour fasting period. Serum samples were examined as for hematological parameters, sodium (Na), potassium (K), calcium (Ca), phosphorus (P), glucose, blood urea nitrogen (BUN), alkaline phosphatase (ALP), alanine aminotransferase (ALT), aspartate aminotransferase (AST), gamma-glutamyl transferase (GGT), total cholesterol, triglyceride, low density lipoprotein-cholesterol (LDL-K), high density lipoprotein-cholesterol (HDL-K), apolipoprotein A (Apo-A), apolipoprotein B (Apo) -B), lipoprotein a (Lp a), free and total triiodothyronine (T3), tetraiodotyrosine (T4), thyroid-stimulating hormone (TSH), folic acid and vitamin B12 levels at the beginning of treatment, at the 3rd, 6th. and 12th months.
RESULTS: Significant changes were not detected in hematologic parameters, Na, K, Ca, P, glucose, BUN, AST, ALT, ALP, total cholesterol, triglyceride, LDL-C, HDL-C, Apo-A, Lp (a), fT3, TSH, folic acid and vitamin B12 levels at the 3rd, 6th, and 12th months of treatment. A statistically insignificant increase in GGT and a statistically insignificant decrease in fT4 levels were detected at the 3rd, 6th,12th months. A significant increase was detected in Apo-B levels at the third month of treatment, which returned to normal limits at the 12th months. There was a statistically significant increase in Lp (a) levels at the 12th month compared to baseline and the 6th-month values (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We suggest that liver enzymes, thyroid function tests and Lp (a) levels, which are risk factors for atherosclerosis, should be monitored in children using oxcarbazepine.

7.
Cabg Uygulanan 35 Yaş Altı Genç Hastalarda Çeşitli Preoperatif Değişkenlerin Cerrahi Sonuçlar Üzerine Etkileri
Effects of Various Preoperative Factors on Surgical Results in Patients Aged 35 and below who Undergone Coronary Artery Bypass Surgery
Mehmet Kızılay, Zeynep Aslan, Unsal Vural, Ahmet Arif Ağlar, Ahmet Yavuz Balcı
doi: 10.14744/hnhj.2019.39200  Sayfalar 27 - 34
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada koroner arter baypas uygulanan 35 yaş altı genç hastalarda çeşitli preoperatif ve peroperatif faktörlerin morbidite, cerrahi ve sonuçlar üzerine etkisi araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Koroner arter hastalığı sebebiyle 2005-2016 yılları arasında merkezimizde CABG operasyonu uygulanan 35yaş altı (17-35) 130 yetişkin [118 (%90.8)’ i erkek; ort. yaş 31.82±3.3 ve 12 (%9,2)’ si kadın, yaş ortalaması 32.08 ± 2.3 ] hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar cinsiyetlerine göre gruplandırılarak risk faktörleri, demografik verileri, perioperatif ve postoperatif parametreleri ile değerlendirildi.
BULGULAR: Hastalardan Kadın olguların %33.3’ ünde diyabet, ve %25’ inde aile hikayesi ve hipertansiyon öyküsü mevcuttu. Erkekler de ise diyabet %50.8, aile öyküsü %21.2, hipertansiyon %31.4’ inde mevcuttu. Kadınların %25’ i erkeklerin ise %68.6’ ü sigara tiryakisiydi. Kadın Olguların %16.7’ sında erkeklerin ise %6.8’ inde ana koroner lezyonu vardı. Olguların 44 (%33.8)’ünde ise daha önce geçirilmiş myokard enfarktüsü hikayesi vardı. CRP değeri olguların % 47.7 unda normal değerlerden yüksek bulundu. Olgularda ortalama preoperatif EF %53 idi. 7 (%5.4) olguya acil, 123 (%94.6) olguya elektif CABG uygulandı. 12 (9.2%) olgu atan kalpte 118 hastada CPB eşliğinde bypass uygulandı.


TARTIŞMA ve SONUÇ: Diyabetes mellitus, Hipertansiyon varlığının ve sigara içiminin cinsiyet ayırt etmeden genç hastalarda koroner arter hastalık riskini önemli oranda artırdığını, sigara ile mücadelenin erken yaşlarda koroner arter hastalığının önlenebilir en önemli faktörü olabileceğini göstermektedir.
INTRODUCTION: In this study, the effects of various known cardiac risk factors on morbidity and surgical results in a population of patients aged 35 and below were studied.
METHODS: In this study, 130 patients [118 (90.8%) male; mean age 31.8±3.4 and 12 (9.2%) female; mean age 32.1±2.3] aged 35 and below (17-35 years of age) who underwent CABG in our center between the years of 2005 and 2016 were assessed retrospectively. Patients grouped by gender were assessed concerning cardiovascular risk factors, demographic features, some preoperative and postoperative parameters.
RESULTS: Concerning female patients, 33.3% had diabetes mellitus, whereas 25% had hypertension and a family history of coronary artery disease. As for the male patients, 50.8% had diabetes mellitus, 31.4% had hypertension, and 21.2% had a family history of coronary artery disease. The ratio of smokers in the male and female patient groups was 68.6% and 33.3%, respectively. CRP values were found to be higher in 47.7% of the patients. 33.8% of all patients (44 out of 130) had a previous myocardial infarction. Preoperatively measured mean EF value was 53%. While 94.6% of all patients (123 out of 130) were operated on an elective basis, 5.4% (7 out of 130) underwent an emergent operation. 9.2% of all patients (12 out of 130) underwent off-pump coronary artery bypass surgery, whereas, in the rest, cardiopulmonary bypass was employed. Mean number of grafts used was 2.4±1.2.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The findings suggest that the presence of such cardiac risk factors as hypertension, diabetes mellitus, and smoking history increase coronary artery disease risk and postoperative morbidity significantly and adversely affect life expectancy in the young patient population, irrespective of gender. Thus, it could be easily postulated that smoking is the most important preventable risk factor for early-onset of coronary artery disease.

8.
Erişkin Kafa Travmalarında Beyin Cerrahisi ve Yoğun Bakım Ünitesi Ortak Deneyimlerinin Değerlendirilmesi
Analysis of the Adult Traumatic Brain Injury Patients, Experiences of Neurosurgery and Intensive Care Unit
Mustafa Efendioğlu, Serap Adana Kavlak, Asu Özgültekin
doi: 10.14744/hnhj.2020.59023  Sayfalar 35 - 40
GİRİŞ ve AMAÇ: Kafa travmaları ve intrakranial kanamalar travmaların en ağır formlarındandır ve ciddi hasarla sonlanma olasılıkları yüksektir.
Primer hasarı takip eden sekonder hasar gelişimi ve bunu etkileyen faktörler üzerine hastaya ilişkin risk faktörlerinin yanı sıra travma sonrasından başlayarak transport, acil servisler, operasyon süreçleri ve yoğun bakım tedavileri etkin rol oynamaktadır
Hastanemiz beyin cerrahisi ve yoğun bakım klinikleri olarak son iki yıl süresinde birlikte izlediğimiz travmatik intrakranial kanamaların retrospektif bir analizini yaparak yoğun bakım süreci başlangıcı ve sonlanımı sırasındaki Glaskow Koma Skalası(GKS) skorlarına göre hastalarımızı değerlendirmeyi amaçladık
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastane yönetiminin yazılı onayı ile, hastane bilgi sistemi(HIS) kayıtları incelenerek Yoğun Bakım kliniğine travmatik intrakranial kanama tanısı ile son iki yıl içinde kabul edilen, 18 yaş üzeri hastalar retrospektif olarak analize edildi.Acil servis ve yoğun bakım hastalarından 56 hasta verisi değerlendirildi..GKS geliş ve çıkış skorları, <8 (kötü sonlanım beklentisi), ve ≥ 8 (iyi sonlanım beklentisi) olarak iki grupta değerlendirildi.
BULGULAR: Analizi yapılan 51 hastanın geliş GKS skoru 8 altı ve üzeri olmak üzere değerlendirildiğinde, pupilla reflekslerinde istatistiksel olarak anlamlı, kan glukoz düzeylerinde ise klinik olarak yorumlanabilecek bir farklılık gözlenirken, çıkış değerlendirmelerinde kötü sonlanım gösteren 17 hasta değerlendirildiğinde, bu hastaların 8 tanesinin geliş GKS skorlarının da 8 in altında olduğu, bu hastaların ağır kafa travmasıyla birlikte çoklu intrakranial patolojilerinin olup dekopressif cerrahi geçirdikleri, ve çoklu beden travmasına maruz kaldıkları belirlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda politravma ve kontrol edilemeyen intrakranial basınç artışı ile dekompressif cerrahi uygulanan hastaların, ve başvuru sırasında yüksek kan şekeri görülen hasta gruplarının prognostik açıdan daha kötü sonlandığı görülmüştür.
Kafa Travmalarında her hastanenin bir algoritmik yaklaşımı olaması, ve aralıklı olarak bu süreçlerin analizinin hastaların akut müdahaleler sırası ve sonrasında sekonder hasarlardan korunmasında etkili olabileceği görüşündeyiz
INTRODUCTION: Traumatic brain injuries and intracranial bleeding are the most severe forms of traumatic injuries with a high probability of devastating prognosis. Secondary injuries of the brain, following the primary injury, are preventable, and transportation to and in the hospital; the interventions in the emergency department, operational procedures and intensive care (ICU) stay are all crucial for the prevention of the secondary insult to the injured brain. In this retrospective cohort study, we analyzed the traumatic brain injuries that were followed by the neurosurgical and intensive care departments together in ICU for the last two years.
METHODS: With the written permission of the hospital administration, the data in the Hospital Information System were examined. Fifty-six patients admitted to the ICU with the diagnosis of traumatic intracranial bleeding over the age of 18 were analyzed. GCS scores on admission and discharge from ICU were regarded as ≥8 (Good outcome) and <8 (Bad outcome), and patients’ clinical measures were examined according to these groups.
RESULTS: Pupillary reflexes showed a statistically significant difference between the ≥8 and <8 patients on admission. Blood glucose levels were clinically higher in the GCS<8 group. On the analysis of the 17 patients whose GCS scores <8 (Bad outcome) on discharge, it was seen that 8 of them had GCS scores below 8 on admission. These patients had severe head trauma, multiple intracranial pathologies and underwent decompressive surgery besides the polytrauma of the whole body.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We found that patients who had polytrauma with high intracranial pressure that could not be controlled with the first-line therapies and undergoing decompressive surgery, and also the patients who had high glucose levels on admission (>200mg/dl) showed worse prognosis. Hospitals should have an algorithmic approach and periodic analysis of the performances to prevent those delicate patients from having secondary insults to the brain during the emergency interventions and after.

9.
Prematüre bebeklerde bronkopulmoner displaziyi öngörmede eritrosit dağılım genişliğinin rolü
The Role of Red Cell Distribution Width as a Predictor of Bronchopulmonary Dysplasia in Preterm Infants
Pelin Doğan
doi: 10.14744/hnhj.2019.53824  Sayfalar 41 - 45
GİRİŞ ve AMAÇ: Bronkopulmoner displazi (BPD) prematürelik ile ilişkili en önemli kronik pulmoner morbidite ve mortalite nedenlerinden biridir. Bu çalışmada prematüre infantlarda eritrosit dağılım genişliğinin (RDW) BPD gelişimini öngörmede belirteç olarak kullanıllabilirliğinin araştırılması hedeflendi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif kohort seklinde düzenlenen çalışmaya hastanemizin yenidoğan yoğun bakım ünitesinde (YYBÜ) yatarak tedavi görmüş, ≤32 gestasyon hafta olan vakalar dahil edildi. Çalışma kohortu izlemde BPD gelişen premature infantlar ve izlemde BPD gelişmeyen kontrol grubu olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Hastaların demografik verileri ve postnatal ilk 3 saat içinde alınan tam kan parametreleri kaydedildi ve bu değerler ile BPD arasındaki ilişki araştırıldı.
BULGULAR: Dışlanma kriterleri sonrasında 78 hasta çalışmaya dahil edildi. BPD grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, doğum gestasyon haftası ve doğum ağırlığı oranlarının belirgin olarak daha düşük olduğu izlendi (sırasıyla; p=0.001, p=0.002). BPD grubunda maternal preeklampsi izlenme oranı kontrol gruba göre anlamlı daha yüksek izlendi (p= 0.04). Çalışma gruplarının hemogram parametereleri değerlendirildiğinde BPD grubundaki RDW değerlerinin kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu izlendi (p= 0.002). Multivariate lojistik regresyon analizi ile modele BPD gelişimi üzerine etkili diğer değişkenler dahil edildiğinde RDW düzeyinin (OR= 11.986, %95CI 2.494-57.602, p=0.002) ve invazif mekanik ventilasyon süresinin (OR=1.429, %95 CI 1.127-1.811, p=0.003) anlamlı BPD prediktörü olduğu izlendi. RDW değeri için ROC analizi uygulandığında “cut-off” değeri %18 belirlendiğinde; bu değer için duyarlılık %81.50, özgüllük %84.78 ve AUC değeri 0.845 olarak saptandı (p < 0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda prematüre infantlarda RDW değerinin BPD yi öngörmede önemli bir parametre olduğu izlendi. RDW'nin basit ve kolay erişilebilir bir parametre olarak, BPD yi öngörmede ve erken yaklaşımda önemli rolü olabilir
INTRODUCTION: Bronchopulmonary dysplasia (BPD) is one of the most frequent respiratory morbidity and the main cause of mortality in premature infants. This study aims to explore the role of red cell distribution width (RDW) to predict BPD in preterm infants.
METHODS: Preterm infants of ≤32 gestational weeks who were admitted to the neonatal intensive care unit during six months were enrolled in this retrospective study. The study cohort was divided into two groups according to BPD presence or not. Details of the demographic data of the patients and the laboratory data within three hours after birth were recorded. The relationship between RDW levels and BPD were evaluated.
RESULTS: Seventy-eight infants were included in the final analysis. In the BPD group, gestational age and birth weight were significantly lower than the control group (p=0.001 and p=0.002, respectively). In the BPD group, maternal preeclampsia was higher than the control group (p=0.04). In the BPD group, RDW levels were significantly higher than the control group (p=0.002). After performing the multivariate model of logistic regression, significant predictors of BPD were RDW levels (OR= 11.986, 95% CI 2.494-57.602, p=0.002) and duration of invasive mechanical ventilation days (OR=1.429, 9%5 CI 1.127-1.811, p=0.003). The optimal RDW cut point for prediction of BPD by the ROC curve analysis was 18%, which yielded sensitivity 81.50% and specificity 84.78%, and the AUC of RDW was 0.845 (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our findings show that the RDW level is a significant parameter to predict BPD in preterm infants. RDW as a simple and accessible value may be of important role in the prediction and early approach of BPD in preterm infants.


10.
Tip Ampütasyonlarında Rekonstrüksiyon Tecrübelerimiz
Our Experiences about Reconstruction of the Tip Amputations
Ayşe İrem İskenderoğlu, Nesibe Sinem Çiloğlu, Ahmet Kürşat Yiğit, Shahrukh Omar
doi: 10.14744/hnhj.2018.36744  Sayfalar 46 - 48
GİRİŞ ve AMAÇ: El yaralanmaları plastik cerrahide sıklıkla rekonstrüksiyon gerektiren yaralanmalarıdır (1). Parmak ucu elde en sık yaralanan bölgedir. Etiyolojisinde sıklıkla travmalar ön planda yer almaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2013- 2017 yılları arasında kliniğimizde replantasyona uygun olmayan, tip amputasyonu nedeniyle opere edilen 625 hastanın kayıtları geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: Travmaların etiyolojisi incelendiğinde, en sık iş kazaları olmakla beraber, pediatrik yaş grubunda sert cisimlerin arasına sıkışma en sık etyolojik neden olarak tespit edildi. Replante edilemeyecek düzeyde olan vakalarda kompozit greft (%60), kompozit greft amaçlı kullanılabilecek amputat olmayan vakalarda ise lokorejiyonel flep veya serbest flepler uygulanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tutma hissetme, dokunma, sıkıştırma hareketlerinde önemli olduğu için el yaralanmalarının rekonstrüksiyonları özelliklidir. Tip amputasyonlarında mümkün olduğunca fonksiyonel rekonstrüksiyon yapılmalıdır.
INTRODUCTION: Hand injuries typically need reconstruction in plastic surgery practice. (1) Tip region is the most injured area. Hand injuries mostly arise from traumas.

METHODS: In this study, the retrospective analysis of the 625 patients, who were operated because of tip amputation in our clinic between the years of 2013-2017, was carried out. The patients were not eligible for replantation.

RESULTS: The cause of the traumas was mostly industrial injuries. Finger jam was the common cause in the pediatric population. Composite grafts were used in cases with torn fingers (60%). Locoregional flaps and free flaps were applied in cases which had no torn fingers.

DISCUSSION AND CONCLUSION: Reconstruction of hand injuries is very important because of the feeling, touching, grasping and holding functions of the hand. Functional reconstruction should be performed in such tip amputation injuries.


11.
Non-Timomatöz Miyastenia Gravis Hastalarında Anterior Mediastinal Yağ Doku Dansitesinin Bilgisayarlı Tomografi ile Değerlendirilmesi
Evaluation of Anterior Mediastinal Fat Tissue Density with Computed Tomography in Non-Tymomatous Myasthenia Gravis Patients
Serdar Solak, Fethi Emre Ustabaşıoğlu
doi: 10.14744/hnhj.2018.79663  Sayfalar 49 - 52
GİRİŞ ve AMAÇ: Non-timomatöz miyastenia gravis hastalarında ve kontrol grubunda kontrastsız toraks bilgisayarlı tomografisi ile anteriyor mediastinal yağ dokusu dansitesinin karşılaştırılması.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif çalışmamıza klinik olarak miyastenia gravis tanısı koyulan ve kontrastsız toraks bilgisayarlı tomografi ile tetkik edilmiş olan 65 hasta dahil edildi. Hasta grubu ile aynı cinsiyet ve benzer yaş dağılımında olan, kontrastsız toraks bilgisayarlı tomografisi ile tetkik edilmiş 65 olgudan oluşan kontrol grubu oluşturuldu.
BULGULAR: 65 miyastenia gravis hastasından oluşan hasta grubunun anteriyor mediastinal yağ dokusu Hounsfield unit değer ortalaması ve standart sapması -97 ± 37.3; kontrol grubunun ise -121± 37.3 olarak saptandı. Miyastenia gravis hastaları ve kontrol grubu arasında Hounsfield unit değerleri ve standart sapmaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi (p=0.01).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Miyastenia gravis hastalarında anteriyor mediastinal yağ dokusu dansitesi kontrol grubuna göre yüksek bulunmuştur.
INTRODUCTION: Comparison of anterior mediastinal fat tissue densities between non-thymomatous myasthenia gravis patients and control group with non-contrast thorax computerized tomography.

METHODS: In this retrospective study, 65 patients with myasthenia gravis, who were examined by non-contrast thorax computerized tomography, were included. A control group consisting of 65 patients with the same sex and similar age distribution as the patient group was composed.

RESULTS: Anterior mediastinal fat mass Hounsfield unit average and standard deviation were -97±37.3 for 65 patients with myasthenia gravis and were -121±37.3 for the control group, respectively. There was a statistically significant difference between Hounsfield unit values and standard deviations between myasthenia gravis patients and the control group (p=0.01).

DISCUSSION AND CONCLUSION: In myasthenia gravis patients, anterior mediastinal fat tissue density was found to be higher than the control group.


12.
Bir cerrah laparoskopik kolesistektomiden açık cerrahiye geçişi ne zaman düşünmeli? Retrospektif Çalışma
When Should a Surgeon Think to Convert Laparoscopic Cholecystectomy to Open Surgery? A Retrospective Study
Ekrem Ferlengez, Serap Pamak Bulut
doi: 10.14744/hnhj.2019.04934  Sayfalar 53 - 59
GİRİŞ ve AMAÇ: Günümüzde cerrahların laparoskopik kolesistektomiden (LC) Açık kolesistektomiye (OC) geçmeleri hala zor bir karardır. Bu çalışmada amacımız LC yapılan hastaların verilerini karşılaştırarak ameliyat öncesi OC'ye dönüşüm olasılığını öngörmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastalar iki gruba ayrıldı. İlki OC grubuydu. İkincisi LC grubu iken. Her iki grubun verileri çeşitli parametrelerle karşılaştırıldı.
BULGULAR: LC'den OC'ye dönüşüm oranı %7,2 idi. Erkek hastalarda dönüşüm oranı %12.8, kadın hastalarda ise %5.2 idi. OC'li grubun ortalama yaşı (52.66 ± 13.77) istatistiksel olarak laparoskopi grubundan (47.22 ±13.04) daha yüksekti (p=0.019 < 0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastaların yaşı, cinsiyeti, artmış alkalen fosfataz, gama-glutamil transferaz ve direkt bilirubin değerleri, safra kesesi duvar kalınlığı, safra çamuru varlığı ve koledokolitiyazis varlığı veya şüphesi, preoperatif endoskopik retrograd kolanjiyografi öykü parametreleri grup OC'de risk faktörü olarak istatistiksel olarak anlamlı bulundu.
INTRODUCTION: Today, it is still a difficult decision for surgeons to convert from laparoscopic cholecystectomy (LC) to Open cholecystectomy (OC). Our aim in this study is to predict the possibility of conversion to OC before the operation by comparing the data of the patients who underwent LC.
METHODS: Patients were divided into two groups. The first group was the OC group and the second group was the LC group. The data of both groups were compared with various parameters.
RESULTS: The conversion rate from LC to OC was 7.2%. The rate of conversion in male patients was 12.8%, and the rate of conversion in female patients was 5.2%. The mean age of the group with OC (52.66±13.77) was statistically higher (p=0.019 <0.05) than the laparoscopy group (47.22±13.04).

DISCUSSION AND CONCLUSION: Regarding patients’ age, gender, increased alkaline phosphatase, gamma-glutamyl transferase and direct bilirubin values, gallbladder wall thickness, presence of bile sludge and presence or suspicion of choledocholithiasis, preoperative endoscopic retrograde cholangiography history parameters as a risk factor in the group OC, there were statistically significant relation.


13.
Tiroid hormonlarının prematüre retinopatisi gelişimine etkisi var mı?
Do Thyroid Hormones have any Effects on the Development of Retinopathy of Prematurity?
Yeşim Coşkun, Özge Yabaş Kızıloğlu, Tevfik Bayram, Eylem Demirci, Ipek Akman
doi: 10.14744/hnhj.2019.27122  Sayfalar 60 - 66
GİRİŞ ve AMAÇ: Prematüre retinopatisi (ROP), erken doğan bebeklerin retinalarının anormal damarlanması ile karakterize bir hastalıktır. Bu çalışmada, tiroid hormonlarının anjiogenez üzerinde bilinen etkilerinden yola çıkılarak, ROP ile tiroid hormonları arasındaki ilişkiyi araştırmak amaçlanmıştır.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmaya Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi Göztepe Medical Park Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde Ocak 2011 ve Ocak 2019 yılları arasında doğumdan itibaren bir aydan uzun süre yatmış ve ROP muayeneleri yapılmış olan, 34 gestasyon haftasından (GH) erken doğmuş bebekler dahil edilmiştir. Hastalar ROP tanısı almış ve almamış olarak 2 gruba ayrılmıştır. ROP tanısı almış olan hastalar da ROP tedavisi yapılmış ve yapılmamış olarak 2 alt gruba ayrılmıştır. Cinsiyet, GH, doğum ağırlığı (DA), bronkopulmoner displazi (BPD), mekanik ventilasyon süresi, oksijen tedavisi süresi, nekrotizan enterokolit ve intraventriküler kanama (İVH) değişkenleriyle birlikte, postnatal 7. ve 28. günlerde bakılan serum serbest T4 (sT4-1 ve sT4-2) ve TSH (TSH-1 ve TSH-2) düzeyleri incelenmiştir.
BULGULAR: ROP hastalığı olmayan 193 bebek (Grup 1) ve ROP hastalığı olan 152 bebek (Grup 2) çalışmaya alınmıştır. ROP olan 152 hasta içinde 114 bebek ROP tedavisi olmamış (Grup 2a) 38 bebek ise ROP tedavisi olmuştur (Grup 2b). Grup 2’de serbest T4-1 ve TSH-2, Grup 1’dekine göre anlamlı derecede düşük saptanmıştır (p<0.001). Grup 2b’nin sT4-1 ve sT4-2 düzeyleri Grup 2a’ya göre anlamlı derecede düşük saptanmıştır (sırasıyla p=0.042 ve p=0.015). Risk faktörlerinin lojistik regresyon analizinde, tiroid hormon değerleri bağımsız risk faktörü olarak saptanmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada tiroid hormonlarının ROP gelişimi üzerinde etkisinin olmadığı saptanmıştır. Daha büyük ölçekli ve prospektif çalışmalar, tiroid hormonlarının ROP gelişimi üzerindeki etkilerine ışık tutabilir.
INTRODUCTION: Retinopathy of prematurity (ROP) is a disease characterized by abnormal vascularization of the retina in preterm infants. The present study aims to investigate the relationship between ROP and serum thyroid hormones based on the known effects of thyroid hormones on angiogenesis.
METHODS: This retrospective study included infants born <34 weeks of gestation between January 2011 and January 2019 who were hospitalized from birth to at least the first month of life in the Neonatal Intensive Care Unit and who had regular ROP examinations. The patients were divided into two groups as having ROP and no ROP. Patients diagnosed as ROP were divided into two subgroups as follows: treated ROP and untreated ROP. Variables, such as gender, gestational age (GA), birth weight (BW), bronchopulmonary dysplasia (BPD), duration of mechanical ventilation, duration of oxygen therapy, necrotizing enterocolitis and intraventricular hemorrhage (IVH), together with serum-free T4 and TSH levels on postnatal 7th (sT4-1 and TSH-1) and 28th days (sT4-2 and TSH-2), were examined.

RESULTS: One hundred ninety-three infants without ROP (Group 1) and 152 infants with ROP (Group 2) enrolled in this study. Among 152 patients with ROP, 114 infants did not receive ROP treatment (Group 2a), and 38 infants received ROP treatment (Group 2b). In Group 2, free T4-1 and TSH-2 were significantly lower than in Group 1 (p<0.001). The sT4-1 and sT4-2 levels of Group 2b were significantly lower than those of Group 2a (p=0.042 and p=0.015, respectively). In the logistic regression analysis of risk factors, thyroid hormone levels were not found to be independently effective on the development of the ROP.

DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, the findings suggest that thyroid hormones had no effect on ROP development. Larger and prospective studies may shed light on the effects of thyroid hormones on ROP development.


14.
Kırmızı hücre dağılım genişliği, ortalama trombosit hacmi, nötrofil lenfosit oranı ve benign tiroid nodülleri arasındaki ilişki
The Relationship between Red Cell Distribution Width, Mean Platelet Volume, Neutrophil to Lymphocyte Ratio and Benign Thyroid Nodules
Kadir Kayataş, Elif Senocak Tascı, Muharrem Yıldırım
doi: 10.14744/hnhj.2019.85579  Sayfalar 67 - 70
GİRİŞ ve AMAÇ: Tiroid hastalıkları enflamatuar süreçle yakından ilişkilidir. Kırmızı hücre dağılım genişliği (RDW), ortalama trombosit hacmi (MPV) ve nötrofil / lenfosit oranı (NLR) günümüzde inflamatuvar belirteç olarak kullanılmaktadır. Amacımız RDW, MPV ve NLR düzeyleri ile benign tiroid nodülleri arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2011 - Mayıs 2017 tarihleri arasında Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi dahiliye kliniğine başvuran hastalar geriye dönük olarak incelendi. Çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan benign tiroid nodülü olan 160 hasta ve 30 tiroid nodülü olmayan hasta dahil edildi. Hastaların rutin hemogram testleri kaydedildi ve RDW, MPV ve NLR değerleri iki grup arasında karşılaştırıldı. 
BULGULAR: RDW, MPV ve NLR değerleri, nodülü olan grup ile nodülü olmayan grup arasında karşılaştırıldı. Grupların MPV veya NLR değerleri arasında fark gözlenmedi. RDW değerleri nodülü olan grupta nodülü olmayan gruba göre anlamlı derecede yüksekti (p = 0,036).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız tiroid nodülleri ile altta yatan inflamatuvar süreç arasındaki ilişkiyi desteklemektedir. Bununla birlikte, inflamatuvar biyobelirteçler ve malignite arasında bir ilişki olduğunu öne süren bazı çalışmaların aksine, maligniteyi benign nodüllerden ayırmada, benign koşullarda da artabileceklerinden, bu tür belirteçlerin kullanılmasını önermiyoruz.
INTRODUCTION: Thyroid diseases are highly associated with the inflammatory process. Red cell distribution width (RDW), mean platelet volume (MPV) and neutrophil to lymphocyte ratio (NLR) are recently used inflammatory markers. In this study, our aim is to investigate the relationship between RDW, MPV and NLR levels and benign thyroid nodules.

METHODS: Patients who referred to Haydarpaşa Numune Training and Research Hospital internal medicine clinic between January 2011 and May 2017 were retrospectively analyzed. One hundred-sixty patients with benign thyroid nodules and 30 patients without thyroid nodules fulfilling the inclusion criteria were included in this study. Patients’ routine hemogram tests were recorded and RDW, MPV and NLR values were compared between two groups.

RESULTS: The RDW, MPV and NLR values were compared between the group with nodules and the group without nodules. No difference was observed between the groups’ MPV or NLR values. RDW values were significantly higher in the group with nodules than the group without nodules (p=0.036).

DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study supports the relationship between thyroid nodules and the underlying inflammatory process. However, unlike some studies suggesting an association between inflammatory biomarkers and malignancy, we do not recommend the use of such markers since they may increase in benign conditions, in distinguishing malignant from benign nodules.


15.
Tek insizyon cerrahi gastrostominin diğer gastrostomi yöntemleri ile karşılaştırılması
Comparison of Single-incision Surgical Gastrostomy with other Gastrostomy Methods
Zeliha Akış Yıldız, Mehmet Arpacık, Ceyhan Şahin, Hayriye Nihan Ayyıldız, Aytekin Kaymakçı
doi: 10.14744/hnhj.2020.35902  Sayfalar 71 - 75
GİRİŞ ve AMAÇ: Gastrostomi için günümüzde açık cerrahi ve endoskopik yöntemler olmak üzere birçok cerrahi yöntem tanımlanmıştır. Tek insizyon gastrostomi (TİG) ile ilgili ise oldukça az sayıda yayın mevcuttur. Diğer yöntemlere göre daha az bilinen tek insizyon cerrahi gastrostomi deneyimimizi diğer gastrostomi yöntemleri ile karşılaştırarak paylaşmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Haziran 2016 ile Haziran 2019 tarihleri arasında Ümraniye E.A.H. de TİG yapılan 15 olgu, Stamm gastrostomi (SG) yapılan 14 olgu ve perkütan endoskopik gastrostomi (PEG) yapılan 11 olgu retrospektif olarak değerlendirildi. Olguların yaş, cinsiyet, ameliyat endikasyonu, ameliyat yöntemi, ameliyat süresi, postoperatif komplikasyonlar karşılaştırıldı.
BULGULAR: PEG yapılan olgulardan birinde mide perforasyonu ve diğerinde gastrostomi tüpünün yerinde olmadığı izlendi. Her iki hastayada laparotomi ve SG yapıldı. TİG yapılan 2 olguda insizyon yerinde evantrasyon ve altı hastada tüp çevresinde granülasyon izlendi. Evantrasyon lokal sütürle tedavi edilirken granülasyon gümüş nitrat ile tedavi edildi. Stam gastrostomi yapılan 1 olguda brid ileus gelişmesi nedeniyle laparotomi yapıldı. TİG yapılan hiçbir olguda laparatomi gerektirecek majör komplikasyon görülmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: TİG kolay uygulanabilir, minimal invaziv ve komplikasyon oranı da diğer yöntemlere göre düşüktür.
INTRODUCTION: Many surgical methods have been defined for gastrostomy, including open surgery and endoscopic methods. There are very few reports on single-incision gastrostomy. In this study, we aimed to share our experience of single-incision surgical gastrostomy, which is less known than other methods, by comparing it with other gastrostomy methods.

METHODS: Between June 2016 and June 2019, in Ümraniye E.A.H. 15, patients undergoing SIG, 14 patients undergoing Stamm gastrostomy (SG) and 11 patients undergoing percutaneous endoscopic gastrostomy (PEG) were evaluated retrospectively in this study. Age, sex, indication for operation, operation method, operation time and postoperative complications were compared.

RESULTS: Gastric perforation was observed in one patient, and a gastrostomy tube was absent in another patient. Laparotomy and SG were performed in both patients. Two patients who underwent SIG had eventration at the incision site and granulation around the tube in six patients. Evolution was treated with local suture and granulation was treated with silver nitrate. In one patient who underwent Stamm gastrostomy, laparotomy was performed because of the development of brid ileus. No major complication requiring laparotomy was seen in any patient who underwent SIG.

DISCUSSION AND CONCLUSION: SIG is easy to perform, minimally invasive, and the complication rate is lower than other methods.


16.
Comparison of iloprost and papaverine in topical vasodilation of internal mammary artery in coronary artery bypass grafting: A prospective randomized trial
Comparison of Iloprost and Papaverine in Topical Vasodilation of Internal Mammary Artery in Coronary Artery Bypass Grafting: A Prospective Randomized Trial
Emine Şeyma Denli Yalvaç, Ozan Onur Balkanay, Deniz Göksedef, Suat Hilal Aki, Suat Nail Ömeroğlu, Gökhan İpek
doi: 10.14744/hnhj.2020.49379  Sayfalar 76 - 84
GİRİŞ ve AMAÇ: Introduction: Internal mammary artery (IMA) graft is a commonly used coronary artery bypass conduit due to its high long-term patency rates. Besides, IMA can have a perioperative arteriel spasm problem. Papaverine, an opium alkaloid, is commonly used in vasospasm, especially for IMA. Iloprost, a synthetic prostacyclin analogue, could be an alternative to papaverine. In this study, we compared the effect of topical iloprost and papaverine in terms of prevention of IMA vasospasm.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Between May-August 2009, 40 consequtive patients who underwent coronary artery bypass grafting using IMA graft were included in the prospective study. Patients were divided into two groups in order to be treated with topical vasodilators as iloprost and papaverine groups. Free blood flow of IMA were measured before and after the topical vasodilators were applied. These results were evaluated together with concurrently measured mean arterial pressures. Histopathologic examination was performed with the distal part of IMA and scored according to the desquamation rate.
BULGULAR: Preoperative and haemodynamic parameters between the two groups were similar. With both vasodilator agents, the amount of IMA blood flow were increased in similar ratio as well. Analysis of this increase was assessed by dividing the blood flow by the mean arterial blood pressure value. Iloprost group had similar vasodilation response when compared with the response of papaverine group. Besides, there was more desquamation in the papaverine group at a significant level. There was no significant difference between the two groups in terms of postoperative mortality and complications.
TARTIŞMA ve SONUÇ: We concluded that iloprost could be an alternative for papaverine with similar vasodilation response and lower level of endothelial damage.
INTRODUCTION: Internal mammary artery (IMA) graft is a commonly used coronary artery bypass conduit due to its high long-term patency rates. IMA may have a perioperative arterial spasm problem. Papaverine, an opium alkaloid, is commonly used in vasospasm, especially for IMA. Iloprost, a synthetic prostacyclin analogue, could be an alternative to papaverine. In this study, we compared the effects of topical iloprost and papaverine concerning the prevention of IMA vasospasm.
METHODS: Between May-August 2009, 40 consecutive patients who underwent coronary artery bypass grafting using IMA graft were included in this prospective study. Patients were divided into two groups to be treated with topical vasodilators as iloprost and papaverine groups. The free blood flow of IMA was measured before and after the topical vasodilators were applied. These results were evaluated together with concurrently measured mean arterial pressures. Histopathologic examination was performed with the distal part of IMA and scored according to the desquamation rate.
RESULTS: Preoperative and haemodynamic parameters between the two groups were similar. With both vasodilator agents, the amount of IMA blood flow was increased in a similar ratio as well. Analysis of this increase was assessed by dividing the blood flow by the mean arterial blood pressure value. Iloprost group had similar vasodilation response when compared with the response of the papaverine group. There was more desquamation in the papaverine group at a significant level. There was no significant difference between the two groups in terms of postoperative mortality and complications.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We concluded that iloprost could be an alternative for papaverine with similar vasodilation response and lower level of endothelial damage.

17.
20 mm'den Daha Küçük Böbrek Taşlarının Tedavisinde Retrograd İntrarenal Cerrahi: 452 Vakalık Tek Merkez Deneyimi
Retrograde Intrarenal Surgery for the Management of Kidney Stones Smaller than 20 mm: A Single-Center Experience of 452 Cases
Ramazan Topaktaş, Ahmet Ürkmez
doi: 10.14744/hnhj.2018.10337  Sayfalar 85 - 90
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada amacımız, son beş yılda 20 mm'den küçük böbrek taşlarının tedavisinde retrograd intrarenal cerrahi (RIRS) uygulanan 452 hastanın sonuçlarını sunmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde Ocak 2013 ile Şubat 2018 arasında böbrek taşı nedeniyle RIRS uygulanan 452 hastanın dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Bütün vakalarda floroskopi kullanıldı. Hastaların demografik verileri,operasyon bilgileri, taş yeri ve boyutu ve taşsızlık oranları incelendi. Hastalar operasyon sonrası birinci gün direk üriner sistem grafisiyle, birinci ay ise kontrastsız bilgisayarlı tomografi (BT) ile kontrol edildi. Taşsızlık durumu, operasyondan bir ay sonra BT'de taşın hiç olmaması veya 3 mm den daha küçük rezidüel fragmanlar kalması olarak tanımlandı.
BULGULAR: Yaş ortalaması 47.9 (aralık, 12-85) yıl olan 285 (% 63) erkek ve 167 (% 36.9) kadın hasta vardı.Ortalama taş boyutu 13,5 mm (aralık, 7-20 mm) idi. Üreter giriş kılıfı 388 (% 85.8) hastada kullanıldı. Ortalama operasyon ve floroskopi süreleri sırasıyla 70.6 dakika (aralık,45-150) ve 17.6 saniye (dağılım 3-55) idi. Ortalama hastanede kalış süresi 1.3 (aralık, 1-5) gündü. Yirmi (% 4.4) hastada renal kolik, hematüri, enfeksiyon ve / veya ateş gibi minör komplikasyonlar gelişti. Majör komplikasyon görülmedi ve kan transfüzyonu yapılmadı. Ameliyat sonrası birinci ayda 403 (% 89.1) hastada taşsızlık durumu elde edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: 20 mm'den küçük böbrek taşlarının tedavisinde RIRS'ın etkili, uygulanabilir ve güvenli bir tedavi yöntemi olduğuna inanıyoruz. Prosedür düşük morbidite ve yüksek başarı oranına sahiptir.
INTRODUCTION: This study presents our outcomes of 452 patients who underwent retrograde intrarenal surgery (RIRS) for the treatment of renal stones smaller than 20 mm in the last five years.
METHODS: We retrospectively reviewed the file of 452 patients who were performed RIRS for renal stones in our clinic between January 2013 and February 2018. Fluoroscopy was always used in all cases. Patients were investigated regarding demographic and operation data, stone location and size and stone-free rates. Patients were controlled by direct urinary system graphy on the postoperative first day and by non-contrasted computed tomography (CT) in a month after the intervention. Stone-free status was documented on CT if there were no residual stones or presence of residual fragments smaller than 3 mm after a month.
RESULTS: There were 285 (63%) male and 167 (36.9%) female patients with a mean age of 47.9 (range 12-85) years. Mean stone size was 13.5 mm (range 7-20 mm). Ureteral access sheath was used in 388 (85.8%) of the patients. Mean operative and fluoroscopy screening times were 70.6 (range 45-150) minutes and 17.6 (range 3-55) second, respectively. The average hospital stay was 1.3 (range 1-5) days. Twenty (4.4%) patients had minor complications, including renal colic, hematuria, infection and/or fever. No major complications and blood transfusions were noted. Stone-free status was achieved in 403 (89.1%) of the patients in the first month postoperatively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We believe that RIRS is an effective, reliable and safe treatment modality for kidney stones smaller than 20 mm. The procedure has low morbidity and high success rate.

DERLEME
18.
Bir Dış Değerlendirme Aracı Olarak Ulusal Hastane Akreditasyonu
National Hospital Accreditation as an External Assessment Tool
Keziban Avcı
doi: 10.14744/hnhj.2019.02259  Sayfalar 91 - 96
Sağlık hizmetlerinde iyileştirmeler için kalite ölçümüne odaklanmak çok önemlidir. Ayrıca kalite değerlendirmelerinde geçerli bir model, yönetişimi sağlamak ve kalite iyileştirme açısından gereklidir. Bununla birlikte artan ve değişen küresel ve ulusal sağlık öncelikleri hem iyileştirme hem de ölçüm mekanizmalarının sağlık sistemleri üzerindeki olumlu etkilerinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu çalışmada, sağlık hizmetlerinde akreditasyon faaliyetlerini yürüten ve ulusal bir kurum olan Türkiye Sağlık Hizmetleri Kalite ve Akreditasyon Enstitüsü’nün (TÜSKA) kullandığı akreditasyon denetim programının, bir dış değerlendirme aracı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
The focus on quality measurement in healthcare for improvements is crucial. Thus, a valid model for quality assessment is needed to achieve governance and quality improvement. The growing and changing global and national health priorities both the improvement and measurement mechanisms play an important role in the positive impact on health systems. This paper aims to evaluate the Turkish Health Care Quality and Accreditation Institute (TUSKA), which a national institute and carry out accreditation activities in health services, used to the accreditation survey program as an external evaluation tool.

OLGU SUNUMU
19.
Nadir bir Akut Batın Nedeni: Apendiks Vermiformis Torsiyonu
A Rare Case of Acute Abdomen: Torsion of Vermiform Appendix
Ceyhan Şahin, Zeliha Akış Yıldız, Mehmet Arpacık, Hayriye Nihan Karaman Ayyıldız
doi: 10.14744/hnhj.2020.60566  Sayfalar 97 - 98
Apendiks hastalıkları akut batının en sık karşılaşılan nedenleridir. Bunların arasında apendiks vermiformis torsiyonu nadiren görülür.Apendiks torsiyonunun klinik bulguları akut apandisitten ayırt edilemez ve genellikle tanısı operasyon esnasında konulur. Apendiks torsiyonu, primer ve sekonder torsiyon olarak tanımlanmıştır. Apendiks torsiyonu her yaşta görülebilir ancak literatürde çocuklarda daha az görülmektedir. Biz burada fekalite bağlı sekonder apendiks vermiformis torsiyonu olgusunu sunduk ve apendiks torsiyonu ile ilgili literatürü gözden geçirdik.
Diseases of the appendix are the most common causes of an acute abdomen. Among them, torsion of the vermiform appendix is a rare disorder. Clinical manifestations of torsioned appendix vermiformis are indistinguishable from acute appendicitis and it is usually diagnosed during the operation. Primary and secondary torsion are recognized in the appendiceal torsion. Torsion of the appendix may occur at any age, but it is less common in children in the literature. Here, we report a case of secondary torsion of the vermiform appendix with fecalith impaction and review the literature on appendiceal torsion.

20.
Nutcraker Sendromu sekonder hipertansiyon nedeni olabilir mi? İki olgu sunumu.
Can Nutcracker Syndrome Cause Secondary Hypertension? Two Case Reports
Pınar Zehra Davarcı, Süleyman Baş, Funda Müşerref Türkmen, Zeynep Gamze Kılıçoğlu
doi: 10.14744/hnhj.2018.70783  Sayfalar 99 - 102
Nutcraker sendromu (NCS) ilk kez 1944 yılında Grand tarafından sol renal venin süperior arter (SMA) ile abdominal
aorta arasında sıkışması olarak tanımlanmıştır. NCS ile ilgili sınırlı sayıda klinik çalışma olmakla birlikte en sık karşılaşılan semptom ve bulgular sol böbreğin venöz hipertansiyonuna bağlı sol yan ağrısı, hematüri ve proteinüridir. Disparoni, dizüri, dismenore, skrotal ve alt ektremitede variköz ven oluşumu, karın ağrısı diğer nadir görülen semptom ve bulgulardır. Daha nadir olarak NCS’nin arteryel hipertansiyona da yol açabildiği bildirilmiştir. Arteryel hipertansiyonun sekonder nedeni araştırılan iki genç olgumuzda NCS saptadık ve irdelemeyi uygun bulduk.
Nutcracker syndrome (NCS) was first described by Grand in 1944 as compression of the left renal vein with the superior artery (SMA) between the abdominal aorta. Although there are a limited number of clinical studies on NCS, the most common symptoms and signs are left side pain, hematuria and proteinuria due to venous hypertension of the left kidney. Dyspareunia, dysuria, dysmenorrhea, scrotal and varicose vein formation in the lower extremity, abdominal pain are other rare symptoms and signs. Rarely, NCS has been reported to cause arterial hypertension. We found NCS in two young patients who were investigated for secondary reasons of arterial hypertension, and we decided to present them in this study.

21.
Ölümcül künt göğüs travmalı hastanın başarılı erken cerrahi tedavisi: Bir olgu sunumu
Successful Early Surgical Treatment of Fatal Blunt Chest Trauma: A Case Report
Davut Tekyol, Hatice Handan Tanrıkulu, İbrahim Altundağ, Nihat Müjdat Hökenek, Umut Gökhan Özder
doi: 10.14744/hnhj.2018.63644  Sayfalar 103 - 105
Künt göğüs travmaları, göğüs duvarının her iki tarafında ölümcül solunumsal ve respiratuar problemlere yol açabilen travmalar olup göğüs yaralanmalarının sık görülen formudur. Ölümcül sonuçlara yol açabildiğinden dolayı acil müdahale edilmesi gerekmektedir. Künt göğüs travmasını zamanında ve gerektiğinde göğüs tüpü ile uygun şekilde tedavi etmek, çoğu hastada optimal ağrı kontrolünde ve göğüs fizyoterapisinde iyi sonuçlar elde edilmesini sağlar. Biz bu yazımızda, şiddetli künt göğüs travması sonucu meydana gelen, multipl kaburga kırıkları olan pnömotorakslı, politravmatik hastanın bilateral tüp torakostomisi ile başarılı şekilde tedavi edildiği vakanın sunumunu yapmayı amaçladık.
Blunt thoracic trauma is a common form of chest injuries that can be mortal on both sides of the thorax leading to potentially fatal respiratory or cardiovascular compromise. As blunt thoracic trauma may lead to fatal outcomes, emergency interventions are needed. Proper management of blunt chest trauma with timely chest tube thoracostomy should be considered, whenever necessary, optimal pain control and chest physiotherapy result in a good outcome in the majority of patients. Here, we present a case report of a polytraumatic patient with bilateral pneumothoraces with multiple rib fractures after a severe blunt trauma successfully treated by bilateral tube thoracostomy.

LookUs & Online Makale