ISSN: 2630-5720 | E-ISSN: 2687-346X
Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıp Dergisi - Haydarpasa Numune Med J: 54 (1)
Cilt: 54  Sayı: 1 - 2014
ÖZGÜN ARAŞTIRMA
1.
Astımlı Çocuklarda Astım Biyomarkerlerinin ve Solunum Fonksiyon Testlerinin Değerlendirilmesi
Evaluation of Asthma Biomarkers and Pulmonary Function Tests in Children with Asthma
Ahmet Tekcan, Şirin Güven, Demet Kuşçu, Ahmet Sami Yazar, Emin Pala
Sayfalar 1 - 7
GİRİŞ ve AMAÇ: Astım hava yollarının kronik inflamatuar bir hastalığıdır. Astım tanısında klinik bulgularla birlikte birçok invazif ve noninvazif testler önerilmektedir. Ne yazık astım tanısında kesin tanı kriterleri belirlenmemiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda astım tanısı alan hastaların astım derecesi ile kan parametreleri ve solunum fonksiyon testlerinin arasındaki ilişkiyi ve tedavi sonrası bu parametrelerde değişiklikleri göstermeyi amaçladık.
BULGULAR: Polikliniğimize başvuran 0-14 yaş arasındaki astımlı çocuklar prospektif olarak değerlendirildi. Hastaların geliş tam kan sayımı, ECP, spesifik IgE, Total IgE tetkikleri kaydedildi. Altı yaşından büyük çocuklara spirometri ile solunum fonksiyon testleri yapıldı. Takibe alınan her hastaya muayene öncesinde major ve minör risk faktörlerini içeren kayıt formu dolduruldu. Global Initiative for Asthma (GINA) tedavi kılavuzu kriterlerine göre hastaların astım şiddeti sınıflandırıldı ve tedavi protokolü uygulandı. Hastaların astım şiddeti ile cinsiyetleri, atopi öyküsü ve ailelerindeki astım öyküsü arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık bulunmadı. Astım şiddeti ile ECP
değerleri ve Total IGE değerleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık saptandı. İkinci gelişte hastaların astım şiddetlerinde azalma görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgularımız serum ECP değerlerinin astımın şiddeti ile anlamlı bir korelasyon ve astım kontrolünün değerlendirilmesinde yararlı olabileceğini göstermektedir. Çocuklarda SFT’ nin uygulamasında uyum sağlamak oldukça zor olduğu için takiplerde diğer noninvazif
parametrelerin değerlendirilmesi önem kazanmaktadır.
INTRODUCTION: Asthma is a chronic inflammatory disease of respiratory tract. many different invasive and noninvasive tests are performed to diagnose asthma. Yet no definite criteria for diagnosing asthma are determined.
METHODS: In our study we aimed to show the relation between blood parameters and pulmonary function tests (PFT) with the asthma severity in patients with a diagnosis of asthma, and post-treatment changes in these parameters.
RESULTS: Children aged 0-14 years with asthma seen in our outpatient policlinic were prospectively evaluated. Complete blood count, ECP, specific IgE,Total IgE levels of the patients are recorded at the beginning of the study. Children > 6 years performed spirometry. All patients filled a study registration form that includes major and minor risk factors. We classified the severity of the disease according to GINA (Global Initiative for Asthma) and we followed the treatment protocol. The severity of the disease did not show any significant
correlations with the gender, atopic history and family history. A statistically significant difference was found between the ECP, Total IgE levels and severity of asthma. We observed a decrease in the asthma severity during 2nd visit.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our results showed that serum ECP levels are significantly correlated with the severity of asthma and may be useful in the assessment of asthma control. Hence the PFT is quite difficult to perform in children, noninvasive parameters are becoming more important for the follow up of the treatment.

2.
Sünnet Olacak Çocuklarda Bupivakaine Eklenen Düşük Doz Kaudal Morfinin Etkinliği
Efficiency of Low Dose Caudal Morphine Added Bupivacaine in Children Undergoing Circumcision
Ayça Tuba Dumanlı Özcan, Kemal Peker, Erdal Özcan, Ayşegül Elbir Şahin, Ebru Çanakçı
Sayfalar 8 - 14
GİRİŞ ve AMAÇ: Bupivakain ve morfin eklenen bupivakainle kaudal blok uygulamasının, postoperatif ağrı kontrolü ve bulantı kusmaya etkilerini karşılaştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: ASA I, 2-12 yaşında sünnet operasyonu planlanan 100 hastaya bupivakain veya morfin eklenen bupivakainle randomize kaudal blokaj yapıldı. Grup 1’deki olgulara 0,25% bupivakain, grup 2’ye ise bupivakain + 10μgr/kg morfin verildi. 24 saat boyunca analjezik gerektiren
hasta sayısı, ilk analjezik ihtiyaç zamanı, 4. saatteki ağrı skorları, 24 saat boyunca ağrı ve komplikasyonlar postoperatif olarak kaydedildi.
BULGULAR: 24 saatte grup 1’de 24 hastada grup 2’de ise 2 hastada ağrı tespit edilmiştir. Grup 2’deki olguların, grup 2’deki olgulara oranla 24 saatte ağrı görülme oranı istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti (p<0,001). Gruplar arasında bulantı kusma insidansı açısından istatistiksel olarak belirgin farklılık yoktur. Grup 2’de geç solunum depresyonu, bulantı kusma, idrar retansiyonu ve kaşıntı gibi yan etkiler gözlenmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak kaudal anestezide adjuvan ajan olarak morfinin, önerilenden daha düşük dozlarda güvenli ve etkin analjezi sağladığı kanısına varıldı.
INTRODUCTION: We compared the postoperatif pain relief and PONV of caudal blockade with bupivacaine or morphine plus bupivacaine.
METHODS: 100 ASA I 2-12 yr old children schedulled for circumcision surgery were randomized to receive caudal blockade with bupivaine or bupivacaine with morphine. Grup 1 received 0,25% bupivacaine, grup 2 received bupivacaine with 10μgr/kg morphine. Number of patients requiring rescue analgesic in 24 h following caudal blokade, time to first rescue analgesic, 4.hour pain scores, postoperatif pain and side effects during the first 24 hour were recorded.
RESULTS: Within 24 hours pain have been identified at 24 patient in group 1 and 2 patients in group 2. Patients in Group 1 had a statistically significantly higher incidence of pain than group 2 patients for 24 hours, (p<0.001). There is no statistically significant difference incidence of nausea and vomiting between groups. Side effects were not observed in Group 1 like as late respiratory depression, nausea, vomiting, urinary retention and pruritus.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, it was concluded that as an adjuvant agent caudal morphine provided safe and effective analgesia with lower than recommended doses.

3.
Yoğun Bakım Ünitemizden Gönderilen Derin Trakeal Aspirat Kültürlerinin Değerlendirilmesi
The Evaluation of Cultures of Deep Tracheal Aspirates in Intensive Care Unite
Behiye Dede, Ayten Kadanalı, Gül Karagöz, Şenol Çomoğlu, Mehmet Fatih Bektaşoğlu, Arzu İrvem
Sayfalar 15 - 20
GİRİŞ ve AMAÇ: Yoğun bakım ünitelerinde hastane infeksiyonları içerisinde solunum sistemi infeksiyonları ilk sıralarda yer alır. Bu çalışmada hastanemiz yoğun bakım ünitesinden gönderilen derin trakeal aspirat (DTA) örneklerinden izole edilen bakteriler ve antibiyotiklere dirençleri irdelenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda 1 Ocak 2010 - 31 Aralık 2011 tarihleri arasında yoğun bakım ünitesinden gönderilen tüm DTA kültürlerinde bakterilerin
identifikasyonu ve antibiyotik duyarlılıkları VITEK 2 (bioMerieux, Fransa) otomatize identifikasyon sistemi ile belirlenmiş, CLSI kriterlerine göre değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Çalışmanın yapıldığı iki yıllık süre içinde DTA kültürlerinden en sık Pseudomonas aeruginosa ve Acinetobacter baumannii olmak üzere, 280 bakteri izole edilmiştir. Genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz oranı Escherichia coli suşlarında % 52, Klebsiella spp. suşlarında % 84, Staphylococcus aureus suşlarında metisilin direnci ise % 60 olarak belirlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yoğun bakın ünitelerinde DTA kültürlerinden izole edilen bakterilerde antibiyotik direnç oranları oldukça yüksek saptanmıştır. Bu etkenlerle gelişen infeksiyonlarda tedavi oldukça zor olup en doğru yaklaşım çapraz bulaşın engellenmesi, etkin bir infeksiyon kontrol programı ve sürveyansın yürütülmesidir.
INTRODUCTION: In intensive care units, respiratory tract infections take first place in the hospital infection. In this study, bacteria which were isolated from sample deep tracheal aspirate (DTA) materials sent from intensive care unit and their antibiotic resistance were investigated.
METHODS: Between January 1, 2010 and December 31, 2011, for all deep tracheal aspirates (DTA) cultures, identification of bacteria and their
antibiotic susceptibilities were avaluated according to CLSI criteria defined by VITEK 2 (bioMeriux, France) automated identification system.
RESULTS: During this two-year period, 280 different bacteria, including the most common Pseudomonas aeruginosa and Acinetobacter baumannii were isolated as causative pathogens from DTA cultures. Extendedspectrum beta-lactam resistance ratio were 52% for Escherichia coli strains and 84% for Klebsiella spp. strains. For Staphylococcus aureus, methicilin resistance was 60%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: For our intensive care unit, rate of antibiotic resistance in pathogens isolated from DTA culures were very common. Because treatment
of infections secondary to this pathogens is quite difficult, appropriate approaches are preventing cross-contamination, maintaining
effective infection control program and surveillance.

4.
Sağlık Personelleri (Uzman Hekim, Aile Hekimi, Hemşire), Eczacı ve Eczane Kalfalarının İnhaler Cihaz Kullanım Becerilerinin Değerlendirilmesi
Evaluation of inhaler devices device usage skills among the medical personnels (pulmonologist, family physician, nurse), pharmacist and assistant pharmacist
Didem Görgün, Filiz Yılmaz, Çiğdem Gamze Özkan, Ayşin Durmaz, Feyza Nazik
Sayfalar 21 - 34
GİRİŞ ve AMAÇ: Astım ve KOAH tedavisinde kullanılan inhaler cihaz ile steroid ve bronkodilatatorlerin etkinliği gösterilmiş olmasına rağmen astım ve KOAH ta hastalık kontrolu yetersizdir. Tedavi yetersizliği genellikle cihazları yanlış kullanımına bağlıdır. Hasta eğitimi tedavinin kritik bir komponentidir ve hekim, hemşire, eczacının işbirliğini gerektirir. Çalışmamızda hastalara inhaler cihaz eğitimi veren hekim, hemşire, eczacı ve eczane kalfalarının cihaz kullanım becerilerini değerlendirdik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya uzman göğüs hastalıkları hekimi, aile hekimi, hemşire, eczacı ve eczacı kalfası olarak çalışan 120 sağlık personeli alındı. Sık kullanılan ölçülü doz İnhaler, diskus, turbuhaler, aorelizor ve easyhaler cihazlarının kullanılmasını basamaklı olarak göstermeleri istendi. Doğru kullanım her bir cihaz için 10 basamakta 10 puan üzerinden değerlendirildi.
BULGULAR: Araştırma kapsamına alınan sağlık personelinin yaş ortalaması 31.8±7.0’dır. Ölçülü doz inhaler cihazını kullanmayı bildiğini ifade edenlerin oranı %92.5, aerolizer kullanmayı bilenlerin oranı %85’tir. Katılımcıların %70’i inhaler cihaz kullanımı ile ilgili eğitim aldığını, eğitim alanlarında %20’si bu eğitimi eczacıdan aldığını belirtmiştir. Katılımcıların ölçülü doz inhaler kullanımından aldıkları puan ortalamaları 6.5±2.4, diskus inhaler kullanım ortalamaları 6.8±2.9, turbuhaler kullanım ortalamaları 5.8±3.7, inhaler kapsül kullanım ortalamaları 7.4±2.8, easy inhaler kullanım ortalamaları ise 2.9±0.3’tür. Alınan puanlar ölçülü doz inhaler, diskus, turbuhaler, aerolizer ve easyhaler için sırasıyla eczacı kalfalarında 6.3±2.0, 7.3±1.8, 6.6±2.8, 7.7±1.6, 3.5±3.3, eczacılarda 6.3±2.0, 6.8±2.3, 5.5±3.5, 6.7±2.9, 3.5±3.1, hemşirelerde 6.3±3.1, 6.0±3.7, 4.8±4.2, 7.8±3.5, 3.1±1.3, aile hekimlerinde 6.4±2.0, 6.4±3.1, 4.3±4.1,6.2±3.5, 1.4±0.3, uzman gögüs hekimlerinde 9.0±1.1, 9.5±1.0, 9.2±1.3, 9.6±0.8 ve 9.7±0.9 bulundu (p<0.05). Aletlerde tekniğin iyi düzeyde kullanma uygulanma oranları ÖDİ de % 58.3, diskusta % 66.7, Turbuhaler da % 55.8, aerolizerda % 76.7, easyhalerda % 25.0 olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak bütün gruplarda yanlış kullanım oranının yüksek oldugunu saptadık. Hasta uyumunu ve tedavi başarısını artırmak amacı ile sağlık personelleri, eczacı ve kalfalara yeterli ve düzenli eğitimin verilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Although, the effective of corticosteroids and bronchodilators with inhaler devices is featured in asthma and COPD, disease control is inadequate. Treatment failure is usually related of improper use of devices. Education of patient is a critical component of treatment
and requirs cooperative effort of doctor, nurse and pharmacist. We aimed to evaluate inhaler device usage skills of doctors,nurses, pharmacist and assistant pharmacist who trains patients.
METHODS: A total number of 120 doctors,nurses, pharmacist and assistant pharmacist included the study. We asked to demostrate the use of each device which are widely used, metered dose inhaler(MDI), diskus, turbuhaler, aerolizer and easyhaler. Correct use of each devices was assessed in ten steps over 10 points.
RESULTS: The mean age of medical personell included the study was 31.8 ± 7.0. %92.5 of participants knew how to use meter dose inhalers, %85 of aerolizer. %70 of participants was trained before about the inhaler device tehcniques. Mean demostration score for meter dose inhaler 6.5±2.4, discus 6.8±2.9, turbuhaler 5.8±3.7, aerolizer 7.4±2.8 and easyhaler 2.9±0.3. Mean demostration score for meter dose
inhaler, discus, turbuhaler,aerolizer, easyhaler 6.3±2.0, 7.3±1.8, 6.6±2.8, 7.7±1.6, 3.5±3.3 in assistant pharmacist, 6.3±2.0, 6.8±2.3, 5.5±3.5, 6.7±2.9, 3.5±3.1 in pharmacist, 6.3±3.1, 6.0±3.7, 4.8±4.2, 7.8±3.5, 3.1±1.3 in nurses, 6.4±2.0, 6.4±3.1, 4.3±4.1,6.2±3.5, 1.4±0.3 in family physician, 9.0±1.1, 9.5±1.0, 9.2±1.3, 9.6±0.8 ve 9.7±0.9 in pulmonologist (p<0.05) respectively. The percentage of true usage techniques were % 58.3 for MDI, %66.7 for discus, %55.8 for turbuhaler, %76.7 for aerolizer, %25.0 for easyhaler.

DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion we determined high incidence of incorrect usage of inhaler devices among the all groups. We suggest that medical personnel and pharmacist should have adequate and periodically education to increase patient compliance and treatment success.

5.
Üst Solunum Yolu Obstrüksiyonu Cerrahi Tedavisi ile Monosemptomatik Enüresis Nokturna İlişkisi
The Relationship Between Surgical Management of Upper Respiratory Tract and Monosymptomatic Enuresis Nocturna
Özlem Yüksel, Alpaslan Yüksel
Sayfalar 35 - 37
GİRİŞ ve AMAÇ: Üst solunum yolu obstrüksiyonuna (ÜSYO) sebep olan tonsiler hipertrofi,adenoid hipertrofisi, veya her ikisinin beraber bulunduğu durumların monosemptomatik nokturnal enürezisin (MNE) etyolojik sebeplerinden biri olduğu bildirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Biz bu çalışmamızda ÜSYO nedeniyle opere edilen hastalarda MNE nin iyileşme oranlarını kontrol grubu ile karşılaştırdık
BULGULAR: Operasyon öncesi MNE oranı çalışma grubunda %31 kontrol grubunda %37 saptandı.(P=0.41) Post operatif dört ay sonra iyileşme oranları çalışma grubunda %45, kontrol grubunda %44 saptandı.(P=0.55)
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak ÜSYO cerrahi tedavisi ile MNE iyileşmesi arasında ilişki bulunamadı.
INTRODUCTION: Upper respiratory tract obstruction (URTO) caused by tonsiller hypertrophy, adenoid hypertrophy or both of them have been reported as one of the etiologic reasons of monosymptomatic enuresis nocturna( MNE).
METHODS: We aimed to compare rates of MNE recovery in children with URTO and control group.
RESULTS: The MNE rates were %31 and %37 (P=0.41) in study group and control group respectively before operation.The cure rates are %45
and %44 in study group and control group respectively after 4 months postoperatively. (p: 0.55).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We could not find any association between surgical treatment of URTO and MNE resolution.

6.
Tinea Kapitis Profunda: Retrospektif Değerlendirme
Tinea Capitis Profunda: A Retrospective Evaluation
Sema Aytekin, Erhan Ayhan
Sayfalar 38 - 43
GİRİŞ ve AMAÇ: Tinea kapitis profunda (TKP), pürülan akıntı ve bölgesel lenfadenopatinin eşlik ettiği süpüratif, ağrılı nodüller ile karakterizedir. Sosyoekonomik düzeyi düşük ve kalabalık yaşayan ailelerde daha sık görülür. Kliniğimizde yatarak tedavi gören tinea kapitis profundalı hastaları inceleyerek bölgemizde görülen olgularda klinik, demografik ve çevresel özelikleri değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde TKP tanısı ile yatarak tedavi gören, yaşları 2-11 arasında değişen 27 (13 kız, 14 erkek) hasta retrospektif olarak incelendi. Demografik, klinik ve çevresel özellikler kaydedildi. Sonuçlar SPSS 16.0 istatistik yazılımı ile analiz edildi.
BULGULAR: Onüç hasta kız, 14 hasta erkek olup yaş ortalamaları 6.04 ± 2.50 idi. Hastalık süresi 15 gün ile 4 yıl arasında değişmekteydi. Lezyon sayı ortalaması 3.74±3.9 idi. Ondokuz hastada (% 70) hayvanlarla temas hikayesi vardı. Hayvanlarla teması olanların lezyon sayı ortalaması 4.63±4.4, olmayanların ise 1.62±0.74 1.62± idi (p: 0.104). Ondört hastada (%51.8) lezyonların başlangıcı ilkbahar mevsimi içindeydi (p: 0,015). Beş hastada (%18.5) id reaksiyonu vardı. İd reaksiyonu sadece hayvanlarla teması olanlarda saptandı. İd reaksiyonu ile lezyon sayı ortalaması arasında anlamlı bir ilişki görüldü (p: 0,002 ). Bir hastada miyazis gözlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tinea kapitis profundalı hastaların çoğunda hayvanlarla temas hikayesi saptandı. Hayvanlarla temas hikayesi olanlarda id reaksiyonu ve lezyon sayısının arttığı saptandı. Bu çalışmada erkek çocukların oranı diğer çalışmalara göre daha az sıklıkta saptandı. Bu durum bölgemizde tinea kapitis süperfisyalisin, profundaya ilerlemeden önce erkek çocukların sağlıktan daha öncelikli yararlanması ve daha erken tedavi almaları nedeniyle olabilir.
INTRODUCTION: Tinea capitis profunda is a disease associated with purulent discharge and regional lymphadenopathy which characterized with suppurative and painful nodules. It is seen more common in families living crowded and low socioeconomic status. We aimed to evaluate the clinical, demographic and environmental features of cases in the our region that analysed patients with tinea capitis profunda hospitalized in the our clinic.
METHODS: Twenty-seven patients (13 female, 14 male) were analysed retrospectively who varied between ages 2-11 and treated with diagnosis tinea capitis profunda in the our clinic. Demographic, clinical and environmental features were enrolled. The results were analysed with
SPSS 16.0 statistical software.
RESULTS: Thirteen patients were female, 14 were male. The mean of ages were 6.04 years. The duration of disease varied between 15 days to 4 years. The mean of lesions number were 3.62. Nineteen of patients (70%) had history of contact with animals. The mean of lesions number in individuals being history of contact with animals were 4.62, in those without it were 1.62 The onset of lesions 14 of patients (51.8%) were in spring season (p: 0.015). Five of patients (18.5%) had id reaction and this finding was described in contact with animals only. The relationship with id reaction and the mean of lesions number was statistically significant (p: 0.002). One of patients was observed myiasis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Tinea capitis profunda is usually seen which had with direct contact to animals. Also in these patients are described increased the number of lesions and probability of id reaction. In this study, less frequently of male patients according to other studies might be because of treated earlier and the benefit of priority from healthy before who progression to tinea capitis profunda in the our region.

7.
Sarkoidoz Olgularının Klinik, Laboratuar, Radyolojik Özellikleri ve Takip Sonuçları
The Clinical, Labarotory, Radiologic Features and Following Results of Sarcoidosis Cases
Sinem Güngör, Bilgen Begüm Afşar, Belma Akbaba Bağcı, Murat Yalçınsoy, Halil İbrahim Yakar, Olga Akkan, Esen Akkaya
Sayfalar 44 - 49
GİRİŞ ve AMAÇ: Sarkoidoz, nedeni bilinmeyen, multisistemik, nonkazeifiye granülomlarla seyreden bir hastalıktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda kliniğimizde takip edilmekte olan sarkoidoz olgularının demografik özellikleri, ilk başvuru şikayetleri, tüberkülin cilt testi, biyokimyasal parametreleri, radyolojik özellikleri, evreleri, solunum fonksiyon testi ve DLCO ölçümleri, tanı, tedavi ve takip sonuçları
değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya yaş ortalaması 43,2 (Min: 20 Max: 75) olan 131 (K: 85 -% 64,8 E: 46 - % 35,2 ) olgu alındı. Başvuru anında %16,7 (n: 22) olgu şikayetsizken, en sık rastlanan şikayet öksürük (%39,6) idi. Laboratuar verileri değerlendirildiğine 82 (% 62,5) olgunun serum anjiotensin konverting enzim (ACE) değeri yüksek (>40mg/dl) saptandı. Akciğer grafileri Siltzbach Evreleme Sistemine göre sınıflandırıldığında; Evre 1: 80 (%61) Evre2: 42 (%32) Evre 3: 9 (%7) idi. Mediastinoskopi (% 29,7) en sık kullanılan tanı yöntemiydi. 100 (% 76,3) olgu ilaçsız takip edilmekteyken, 26 (%19,8) olguya kortikosteroid, 4 (%3,1) olguya inhale kortikosteroid ve 1 (%0,8) olguya pentoksifilin tedavisi başlandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak sarkoidoz, iyi prognozlu bir hastalıktır ve büyük oranda spontan remisyonla seyretmektedir. Ülkemizdeki sıklığı ve seyri tam olarak bilinmemekle birlikte düzenli takip ve pulmoner / extrapulmoner tutulumların sorgulanması, tedavi gecikmesinin önlenmesinin yanı sıra hastalığın seyrini ve prognozunu saptamak açısından da büyük önem taşımaktadır.
INTRODUCTION: Sarcoidosis is a multisystem disease with unknown etiology and progresses with non caseating granuloma.
METHODS: We evaluated the demographic features, first application complaints, tuberculin skin test, laboratory parameters, radiologic stage, pulmonary function test and DLCO, diagnosis, treatment and following up results for sarcoidosis patients in our clinic.
RESULTS: In this study, 131 (F: 85 - 64,8% M: 46 - 35,2% ) cases, average age 43,2 (Min: 20 Max: 75) years were included. At first application 16,7 % (n: 22) cases had no complaint, the most common complaint was cough (39,6%). According to laboratory tests serum angiotensin converting enzyme
(sACE) levels were elevated (>40 mg/dl) in 82 (62,5 %) of cases. Stage 1: 80 (61 %) Stage 2: 42 (32%) Stage 3: 9 (7%) were detected for Siltzbach Classification. Mediastinoscopy (29,7%) was the most frequent diagnosis method. 100 (76,3 %) cases were followed
without treatment, 26 (19,8 %) cases were began corticosteroid, 4 (3,1 %) cases were treated with inhaled corticosteroid and 1 (0,8%) case was treated with pentoxifylline.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, sarcodosis is a good prognosed disease and mostly progress with spontan remission. The frequency and the progress of sarcoidosis in our country is not known clearly. Regularly following up and pulmonary/extrapulmonary organ involvement interrogation may prevent the treatment delay and also may determine the progress and prognosis of the disease.

8.
İşitme Bozukluğuna Neden Olan Risk Faktörleri ile Yenidoğan İşitme Taramasının Sonuçları Arasındaki İlişki
The Relationships Between Risk Factors for Hearing Impairment and the Results of Newborn Hearing Screening
Hakan Sarbay, Şirin Güven, Şenol Bozdağ, Ahmet Sami Yazar, Sevgi Akova, İsmail İşlek
Sayfalar 50 - 56
GİRİŞ ve AMAÇ: Erken bebeklik döneminde işitme normal konuşma, dil ve insanların sosyal ve duygusal gelişimi için gereklidir. Doğumsal işitme kaybı bebeğin normal konuşma ve lisan gelişiminin, kognitif ve davranışsal gelişimini etkiler. Yenidoğan işitme taraması işitme kayıplı bebeklerin erken tanı ve tedavisi ve böylece bu bebeklerin dil gelişimini iyileştirmek için önerilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Amacımız Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yenidoğan Polikliniğinde takip edilen hastaların İşitme bozukluğuna neden olan risk faktörleri ile Otoakustik Emisyon (OAE) ve İşitsel Beyin Sapı Yanıtları (ABR) sonuçları arasında ilişkiyi değerlendirmektir.
BULGULAR: Risk faktörü olan grupta 100 bebekten 17’si (% ) OAE testinden kalırken, bu 17 olgunun 5’i ABR testinden de kalmıştır. Risk faktörü olmayan grupta 100 olgunun 3’ü OAE testinden kalırken, bu 3 olgudan 1’i ABR testinden kalmıştır. Risk faktörleri sayısı ile kalma oranları karşılaştırıldığında; risk faktörü olmayan grupta %1, 1 risk faktörü olan bebeklerde %3,2, 2 risk faktörü olan grupta %25, 3 risk faktörü olan bebeklerde ise %100’lük kalma oranı bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, risk faktörü sayısı arttıkça ABR testinden kalma oranı anlamlı derecede artmaktadır.
INTRODUCTION: Normal hearing in early infancy is essential for speech, language, and social and emotional development of human beings. Congenital hearing loss has an impact on normal speech and language, on cognitive and behavioural development in babies. Newborn hearing screenings has been proposed for the early diagnosis and treatment of infants with hearing loss, and thereby improve language outcomes in these babies.
METHODS: Our aim was to evaluate the relationships between risk factors for hearing impairment and otoacoustic emission (OAE) and auditory brainstem responses (ABR) results in patients followed at Neonatal Clinic of Umraniye Training and Research Hospital.
RESULTS: Seventeen out of 100 neonates in the group with risk factors failed OAE tests, of which 5 were also failed ABR test. Tree out of 100 neonates in the group without risk factors failed OAE tests, of which 1was also failed ABR test. When the test fails compared with the number of risk factors; 1% of neonates without risk factors, 3.2% of neonates with 1 risk factor, 25% in the group with two risk factors, 100% of neonates with 3 risk factors did not pass the screening.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a conclusion, the increase in the number of risk factors significantly increases the failure rate of the ABR test.

DERLEME
9.
Pilonidal Sinüs Hastalığı
Pilonidal Sinus Disease
Bülent Kaya, Suat Can Ulukent, Orhan Bat, Özlem Akça, Fatih Mete
Sayfalar 57 - 62
Pilonidal sinüs, genellikle sakrokoksigeal bölgede akıntılı bir sinus veya apse ile ortaya çıkan kronik bir hastalıktır. Pilonidal sinüs
hastalığı en yüksek insidansa 15-25 yaşlar arasında ulaşmakta ve hastaların %80’ini erkekler oluşturmaktadır. Hastalığın tanısı
anüsün yaklaşık 4-5 cm üzerinde akıntılı sinüsün fizik muayenede görülmesi ile konur. Günümüzde pilonidal sinüs hastalığının tedavisinde temel cerrahi yaklaşım, hastalıklı bölgenin tamamen eksize edilmesi ve oluşan defektin değişik tekniklerle kapatılmasıdır. En sık uygulanan cerrahi teknikler; Primer kapama, marsupializasyon, Karydakis ve Limberg flebidir. Bu derleme yazısında pilonidal sinüs hastalığının tanı ve tedavisi ile ilgili güncel bilgiler tartışılmıştır.
Pilonidal sinüs disease is a chronic disease, usually presented with a drained sinus and abscess in sacrococcygeal region.The incidence is highest in ages between 15-25 and approximately 80% of patients are male. The disease is diagnosed when a drained sinus is detected about 4-5 cm above anus.The main surgical approach is excision of sinus and closure of this defect with different techniques. The most
commonly used techniques are; Primary repair, marsupialization, Karydakis operation and Limberg flep.In this review, The current diagnosis and treatment of pilonidal sinus disease is discussed.

OLGU SUNUMU
10.
Warfarine Bağlı Nadir Görülen Ardışık Komplikasyonlar
Rare Complications Seen Sequentialy During Warfarin Therapy
Asu Özgültekin, Güldem Turan, Gül Ergün, Osman Ekinci, Emine Dinçer
Sayfalar 63 - 65
Oral antikoagülan tedavinin en sık komplikasyonu kanama olmasına rağmen epidural hematom ve hemotoraks gelişimi oldukça nadirdir. Bu olguda; yapay aort kapağı nedeniyle warfarin kullanan bir hastada gözlediğimiz nadir ardışık komplikasyonları (Spinal epidural hematom, hemotoraks ve intraalveoler hemoraji) sunmak istedik.
Although bleeding is the most serious complication of oral anticoagulant treatment, epidural hemotoma and hemothorax are extremely rare. In this case, we want to report rare sequential complications (spinal epidural hematoma, hemothorax and intraalveolar hemoragia) in a patient with a mechanical aortic valve taking warfarin.

11.
Distal Falanksta Epidermoid Kist: Olgu Sunumu
Intraosseous Epidermal Cyst in Phalanx: Case Report
Ayşe Nur İhvan, M. Hakan Karabulut, Gözde Kır, Ulaş Öztürk
Sayfalar 66 - 68
İntraosseöz epidermoid kistler nadir görülen benign lezyonlardır. Ayırıcı tanı; anevrizmal kemik kisti, unikameral (basit) kemik kisti ve
enkondrom vb. içerir. Olgu 84 yaşında erkek hasta olup, sol el 1. parmakta 20 yıldır yavaş büyüyen ağrısız kitle tariflemektedir. Olguya
lokal eksizyon uygulanmış olup, “intraosseöz epidermoid kist” tanısı almıştır.
Intraosseous epidermal cyst within phalanks is an unusual benign condition. Differential diagnosis includes aneurysmal bone cyst, unicameral (simple) bone cyst, enchondroma etc. The case is an 84 year old man has a painless nodule in the left hand for 20 years.
He was made local excision and diagnosed “intraosseous epidermoid cyst”

12.
Leber'in İdiopatik Stellat Nöroretinit: Olgu Sunumu
Leber's Idiopathic Stellate Neuroretinits: Case Report
Cemile Handan Mısırlı, Elvan Cevizci Akkılıç, Tuğba Çelik, Fatma Güngör
Sayfalar 69 - 71
Nöroretinit tek veya çift taraflı görme kaybı ile birlikte optik disk ödemi saptanan ve bir iki hafta içersinde maküler star eklenen bir optik nöropati tablosudur. Olgumuz 25 yaşında bayan hasta, sol gözde başlayıp 3 günde sağa da geçen görme kaybı ve papil ödemi idi. İkinci haftada maküler star görüldü ve olayın ağır seyretmesinden ötürü pulse steroid başlandı. Bir ayda hasta düzelmeye başladı. İyi prognozlu olan Leber’in idiopatik stellat nöroretinitini bir kere daha hatırlatmak amacıyla sunmayı uygun bulduk.
Neuroretinitis is a form of optic neuropathy characterised by acute unilateral or bilaterale visual loss and macular star added one or two weeks. Our case was a woman aged 25 years old, visual loss and disk edema beginning at left eye, continueing with right eye in 3 days. Macular star was seen at the second week and because of bad clinical findings, pulse steroid was begun. The patient was better at one month. The purpose of this report was to remember Leber’s idiopathic stellate neuroretinitis one more, a case with good prognosis.

LookUs & Online Makale