ISSN: 2630-5720

Quick Search




: 59 (2)

Volume: 59  Issue: 2 - 2019

RESEARCH ARTICLE
1.The Relationship Between Plasma Adipsin, Adiponectin, Vaspin, Visfatin, and Leptin Levels with Glucose Metabolism and Diabetes Parameters
Ezel Taşdemir, Abdurrahman Şermet
doi: 10.14744/hnhj.2019.62534  Pages 95 - 103
GİRİŞ ve AMAÇ: Son zamanlarda glikoz metabolizması ve insülin direncini etkileyen ilginç adipokinler tanımlanmıştır. Bununla birlikte, bu adipokinlerin birbirleriyle ve diyabet patogeneziyle ilişkileri konusundaki bilgiler çelişkilidir. Bu çalışmada diyabetik sıçanların plazma adipsin, adiponektin, vaspin, visfatin ve leptin düzeylerinin hem kendi aralarında hem de glikoz metabolizmasıyla ilgili karaciğer enzimleri ve diyabet parametreleriyle ilişkileri incelendi.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Wistar albino sıçanlar, her birinde 7 adet olacak şekilde kontrol, diyabetik ve tedavi(diyabetik+metformin) gruplarına ayrıldı. Diyabet oluşturulan bir grup sıçan 200 mg/kg/gün metformin ile oral olarak tedavi edilirken diğer diyabetik gruba plasebo verildi. Altı hafta sonra feda edilen sıçanlardan alınan kan ve karaciğer örneklerinde açlık kan glikozu, insülin, glikozile hemoglobin, adipsin, adiponektin, visfatin, vaspin ve leptin düzeyleri, sırasıyla enzimatik, fotometrik ve ELISA yöntemiyle ölçüldü ve insülin direnci(HOMA-IR) belirlendi. Karaciğer homojenatlarında glikoz metabolizmasıyla ilgili enzimler; glikoz 6 fosfat dehidrojenaz, glikoz 6 fosfataz, glikokinaz, piruvat kinaz ve fruktoz 1,6 difosfataz aktiviteleri ELISA yöntemiyle ölçüldü.
BULGULAR: Diyabetik sıçanların günlük yem ve su tüketimi, açlık kan glikoz ve glikozile hemoglobin düzeyleri ve insülin direnci kontrol ve tedavi grubuna göre yüksekti. Plazma adipsin, adiponektin, vaspin ve leptin düzeyleri diyabetik sıçanlarda önemli ölçüde azalırken visfatin düzeyi yükseldi. Diyabetik sıçanların karaciğerinde glikoz 6 fosfat dehidrojenaz, glikokinaz ve piruvat kinaz aktiviteleri kontrol ve tedavi grubuna göre azalırken glikoz 6 fosfataz ve fruktoz 1,6 difosfataz aktivitesi arttı. Diyabetik sıçanlarda plazma adipsin ve adiponektin düzeyleri ile insülin direnci arasında negatif, ve visfatin düzeyi ile insülin direnci arasında pozitif korelasyonlar bulundu. Ayrıca, adipsin, adiponektin ve leptin düzeylerinin hem kendi aralarında hem de bazı karaciğer enzimleriyle pozitif korelasyonlar gösterdiği saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Diyabetik sıçan modelinde vücut ağırlığı, glikoz metabolizmasıyla ilgili karaciğer enzimleri, insülin duyarlılığı ve plazma adipsin, adiponektin, vaspin, visfatin ve leptin düzeylerinde ortaya çıkan değişiklikler, bu adipokinlerin glikoz metabolizması, insülin direnci ve diyabet patogenezinde önemli rol oynadığını göstermektedir.
INTRODUCTION: Recently, interesting adipokines have been described that affect glucose metabolism and insulin resistance. However, the relationships between these adipokines and their importance in the pathogenesis of diabetes are contradictory. The aim of the present study was to investigate the relationship between plasma adipsin, adiponectin, vaspin, visfatin, and leptin levels in diabetic rats with liver enzymes related to glucose metabolism and diabetes parameters.
METHODS: Wistar albino rats were divided into three groups: control, diabetic control, and treatment groups, each with 7 of them. One group of diabetic rats was orally treated with 200 mg/kg/day metformin, and the other diabetic group received placebo. After 6 weeks, the animals were sacrificed by cardiac puncture. Glucose, insulin, glycosylated hemoglobin (HbA1c), adipsin, adiponectin, visfatin, vaspin, and leptin levels in blood were measured by enzyme-linked immunosorbent assay (ELISA), and insulin resistance was determined. In liver homogenates, glucose-6-phosphate dehydrogenase (G6PD), glucose-6-phosphatase (G6P-ase), glucokinase, pyruvate kinase (PK), and fructose-1.6-diphosphatase (F1.6DP) activities were measured by ELISA.
RESULTS: Dietary food intake and water consumption, fasting blood glucose and HbA1c levels, and insulin resistance of diabetic rats were higher than those of the control and treatment groups. Plasma adipsin, adiponectin, vaspin, and leptin levels significantly decreased, and visfatin level increased in diabetic rats. G6PD, glucokinase, and PK activities decreased, whereas G6P-ase and F1.6DP activities increased in diabetic rats. There were a negative correlation between plasma adipsin and adiponectin levels and insulin resistance and a positive correlation between visfatin level and insulin resistance in diabetic rats. In addition, adipsin, adiponectin, and leptin levels were positively correlated with each other and with some liver enzymes.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the diabetic rat model, body weight, glucose metabolism enzymes, insulin sensitivity, and changes in plasma adipsin, adiponectin, vaspin, visfatin, and leptin levels indicate that these adipokines play an important role in the glucose metabolism, insulin resistance, and pathogenesis of diabetes.

2.Effects of Vertebrobasilar Insufficiency on cVEMP Responses
Ahmet Baki, Deniz Tuna Edizer, Muhammet Yıldız, Hasan Demirhan, Özgür Yiğit
doi: 10.14744/hnhj.2019.08379  Pages 104 - 109
GİRİŞ ve AMAÇ: Vertebrobaziler yetmezliği (VBI) olan hastaların servikal Vestibuler Uyarılmış Miyojenik Potansiyellerinin (SVUMP) değerlendirilmesi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Vestibüler şikayetleri nedeniyle tarafımıza başvuruda bulanan hastalar değerlendirildi. Tüm hastalara tam nörolojik ve otolojik muayene, saf ses ve konuşma odyometrisi, bithermal kalorik test, karotid ve vertebral arterlerin Doppler ultrasonografisi ve bilateral servikal VEMP (cVEMP) testleri yapıldı. Çalışmaya 30 VBI hastası ve 30 sağlıklı kontrol grubu alındı. 95 dB nHL cVEMP test, latans ve amplitüd değerleri kaydedildi.
BULGULAR: VBI grubunda, akımın yüksek olduğu tarafta ortalama akım oranı 91,5 ± 36,65 cm / sn iken akımın düşük olduğu tarafta ortalama akım oranı 74,83 ± 34,75 cm / sn idi. Kontrol grubunda, ortalama akım oranı, yüksek akımın olduğu tarafta 151,5 ± 26,62 cm / sn iken düşük akım oranı olan tarafta ise 140,5 ± 33,69 cm / sn idi. VBI hastaları ile kontrol grupları arasındaki vertebral arter akım değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. (p <0.001) 95 dB nHL stimülasyonunda latans ve amplitüd değerleri açısından VBI hastaları ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. (P <0.001)
TARTIŞMA ve SONUÇ: Anormal cVEMP yanıtlarının vertebrobaziler yetmezliği ile ilişkili olduğuna inanıyoruz. Bulgularımızı doğrulamak için daha büyük gruplarla yapılan daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: The aim of the present study was to evaluate cervical vestibular evoked myogenic potentials (cVEMPs) of patients with vertebrobasilar insufficiency (VBI).
METHODS: Patients with vestibular complaints who were referred to the vestibular center were evaluated. All patients underwent a complete neurological examination, pure tone and speech audiometry, bithermal caloric test, Doppler ultrasonography of the carotid and vertebral arteries, and bilateral cVEMP recordings. Thirty patients with VBI and 30 healthy controls were included in the study. In the cVEMP test, latency and amplitude values of 95 dB were recorded.
RESULTS: In the VBI group, the mean flow rate was 91.5±36.65 mL/min at the side of higher flow, whereas it was 74.83±34.75 mL/min at the side of lower flow. In the control group, the mean flow rate was 151.5±26.62 mL/min at the side of higher flow, whereas it was 140.5±33.69 mL/min at the side of lower flow. There was a statistically significant difference between vertebral artery flow values between the VBI and control groups (p<0.001). The right and left P13 95 dB latency values in the VBI (−) group were 13.22±0.21 ms and 13.22±0.21 ms, respectively, whereas those in the VBI (+) group were 16.15±0.11 ms and 16.23±0.14 ms, respectively. The right and left N23 95 dB latency values in the VBI (−) group were 23.09±0.14 ms and 25.39±0.88 ms, respectively, whereas those in the VBI (+) group were 23.07±0.14 ms and 25.71±0.81 ms, respectively. The right and left P13–N23 95 dB amplitude values in the VBI (−) group were 41.46±8.82 mV and 41.41±6.81 mV, respectively, whereas those in the VBI (+) group were 24.81±3.36 mV and 24.11±2.09 mV, respectively. There was a statistically significant difference between the VBI and control groups regarding latency and amplitude values at 95 dB nHL stimulation (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We believe that VBI is associated with abnormal cVEMP responses. Further studies with larger groups are needed to verify our findings.

3.Antioxidant Effects of Bisphosphonates in Smoking-Induced Lung Injury in a Rat Model
Celalettin Korkmaz, Soner Demirbaş, Durdu Mehmet Yavşan, Pembe Oltulu, İbrahim Kılınç, Mehmet Uyar
doi: 10.14744/hnhj.2018.45087  Pages 110 - 115
GİRİŞ ve AMAÇ: Akciğer hasarının gelişiminde sigaranın rolü iyi bilinmektedir. Sigara içenlerde oksidatif stresin arttığını bildiren çok sayıda çalışma vardır. Önceki çalışmalarda zoledronik asidin oksidan ve antioksidan etkileri, karaciğer ve oral epitel hücreleri gibi dokularda araştırılmış ancak akciğer dokusu ve bronş lavajında çalışılmamıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Sıçanlar iki gruba ayrıldı; İlk grup sigara dumanına (SD) maruz bırakıldı ve ikinci gruba sigara dumanı maruziyeti ile birlikte subkutan zoledronik asit verildi (SDZ). Grupların akciğer dokusu analizi, interstisyel boşlukta interstisyel fibrozis, amfizem, lenfosit cevabını içermekteydi. Serum ve bronkoalveoler lavaj sıvısında süperoksit dismutaz aktivitesi ve antioksidan düzeyleri, lipid hidroperoksit, glutatyon, H2O2 ve transforme edici büyüme faktörü beta1 düzeyleri ölçüldü.
BULGULAR: İnterstisyel aralıkta fibroblastların birikme oranı, SD grubunda anlamlı olarak daha yüksekti. SDZ grubunda oksidatif stresin değerlendirilmesinde kullanılan H2O2 bronkoalveolar lavaj düzeyleri anlamlı olarak düşüktü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, zoledronik asidin özellikle H2O2'nin bronkoalveoler lavaj düzeyini düşürerek akciğerdeki sigara kaynaklı oksidatif stresi azaltmada etkili olduğunu, ve interstisyel boşlukta fibroblast proliferasyonunu azalttığını göstermiştir.
INTRODUCTION: The role of smoking in the development of lung injury is well established. Many studies have reported that the oxidative stress is increased in smokers. Previous studies have investigated the oxidant and antioxidant effects of zoledronic acid in tissues such as hepatic and oral epithelial cells, but not in lung tissue and bronchial lavage.
METHODS: The rats were divided into two groups: the first group was exposed to cigarette smoke (CS), and the second group was given subcutaneous zoledronic acid along with cigarette smoke exposure (ZCS). The lung tissue analysis of the groups included interstitial fibrosis, emphysema, and lymphocyte response at the interstitial space. In serum and bronchoalveolar lavage fluid, superoxide dismutase activity and levels of the antioxidant, lipid hydroperoxide, glutathione, H2O2, and transforming growth factor beta1 were measured.
RESULTS: The accumulation rate of fibroblasts at the interstitial space was significantly higher in the CS group. The bronchoalveolar lavage levels of H2O2 used for the assessment of oxidative stress were significantly lower in the ZCS group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The present study showed that zoledronic acid was effective in reducing the smoke-induced oxidative stress in the lung, especially by strongly lowering the bronchoalveolar lavage levels of H2O2, and it reduced the fibroblast proliferation in the interstitial space.

4.The Value of Magnetic Resonance Imaging For Staging and Planning Breast-Conserving Surgery
Elçin Ersöz Köse, Leyla Özel, Gökay Reyhan, Pınar Ata, Hikmet Karagüllü, Gamze Kılıçoğlu
doi: 10.14744/hnhj.2019.63634  Pages 116 - 122
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı meme manyetik rezonans görüntüleme (MRG) 'nin evreleme ve cerrahi planlama üzerindeki etkisini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yöntem: Çalışmaya meme kanseri tanısı konmuş 92 kadın hasta alındı. MRG'nin mamografi (MMG) ve ultrasonografi (USG) ile karşılaştırılması, MRG'nin cerrahi tedaviye etkisi ve histopatolojik sonuçlar ile korelasyon açısından prospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Bulgular: Meme MRG’nin kurumumuzda meme kanseri tetkik ve tedavi planlamasına katkısı anlamlıydı ve 23/92 (% 25) hastada cerrahi evrelemede artış gösterdi ve 21/92 (% 23) hastada cerrahi planda değişiklik önerdi. Meme MRG sonuçları ile cerrahi planda değişikliğe uğramış 18/21 (% 85) hastadaki nihai patoloji sonucu yapılan patolojik evreleme ile cerrahi evreleme birbiri ile korele bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tartışma: Erken meme kanserinin birincil terapi modalitesi cerrahidir. Toplam tümör boyutu, tümör boyutu ve meme boyutu arasındaki ilişki, tümör lokalizasyonu, tümör evresi ve histopatolojik bulgular cerrahi tedaviyi şekillendirmeye yardımcı olan faktörlerdir. Doğru tümör çapının saptanmasında ve invazif olmayan kanser alanlarının saptanmasında MRI geleneksel tanı yöntemlerinden daha üstündür.
Sonuç: Preoperatif çekilen meme MRG, meme kanseri evrelemesinde konvansiyonel görüntüleme (USG ve MMG) için önemli bir yardımcıdır ve tedavi planlamasında yararlı bir araçtır.
INTRODUCTION: This study aimed to evaluate the effect of breast magnetic resonance imaging (MRI) on staging and surgical planning.
METHODS: Ninety-two females with breast cancer were enrolled in the study. We prospectively evaluated the contribution of MRI compared to mammography (MMG) and ultrasonography (USG) and impact of MRI on surgical treatment and histopathological concordance.
RESULTS: Contribution of breast MRI to the workup and management of breast cancer in our institute was meaningful by upstaging the cases in 23/92 (25%) of the patients and suggesting a change in surgical plan in 21/92 (23%) of the patients. Surgical staging with breast MRI results correlated with the final pathological staging in 18/21 (85%) patients who had a change in surgical plan.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The primary therapy modality of early breast cancer is surgery. The overall tumor size, the relationship between tumor size and breast size, tumor localization, tumor stage, and histopathological findings help to shape surgical management. MRI was better than conventional diagnostic techniques in determining correct tumor diameter and in detecting non-invasive cancer areas. Consequently preoperative breast MRI is an important adjunct to conventional imaging (USG and MMG) in the staging of breast cancer and a useful tool in treatment planning.

5.The Effect of Bilirubin Levels on Results of Auditory Screening in Newborns
Ahmet Altıntaş, Mustafa Çelik, Arzu Karaman Koç, Ergül Sarı, Özgül Salihoğlu
doi: 10.14744/hnhj.2018.80774  Pages 123 - 127
GİRİŞ ve AMAÇ: Yenidoğan işitme tarama sonuçlarına serum bilirubin düzeyinin etkisini araştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya hastanemizde yenidoğan işitme taraması yapılan 43 yenidoğan (24 erkek, 19 kadın ) dahil edildi. İşitme taramaları, bebek hastaneden taburcu olmadan yapıldı. Yenidoğan bebekler tarama testi sonucuna göre iki gruba ayrıldı. Grup A, taramadan geçen yenidoğanlardan oluşurken, grup B ise taramadan kalan olgulardan oluşmakta idi.
BULGULAR: Grup A 'da 31 yenidoğan yer alırken ( 16 erkek, 15 kadın), grup B de ise 12 yenidoğan ( 8 erkek, 4 kadın) mevcut idi. Grup A olgularında ortalama total serum bilirubin düzeyi 24.7±8.1 mg/dl, indirekt serum bilirubin düzeyi 23.3±8.0 mg/dl ve direkt serum bilirubin düzeyi 1.1±1.6 idi. Grup B olgularında bu değerler sırasıyla 28.1±6.6 mg/dl, 27.1±6.4 mg/dl ve 1.4±1.3 mg/dl idi. Grup A ve B arasında total serum bilirubin düzeyi, indirekt ve direkt serum bilirubin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık yok idi ( sırasıyla p değerleri;0.279,0.168 ve 0.233). Grupların hemotokrit, retikulosit, lökosit ve trombosit değerleri arasında anlamlı farklılık yok idi ( tüm p değerleri >0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bilirubin düzeyinin yenidoğan işitme tarama sonuçlarına etkili olmadığı görüldü. Bununla birlikte, klinisyen yenidoğan sarılığının işitme kaybı için risk faktörü olduğunu göz önünde bulundurmalıdır.
INTRODUCTION: To evaluate the effect of bilirubin levels on auditory screening results in newborns.
METHODS: In total, 43 newborns (24 males and 19 females) who underwent the neonatal auditory screening in our hospital were included in the present study. All newborns were evaluated before they were discharged from the hospital. They were divided into two groups according to the results of the screening. Group A consisted of newborns that cleared the screening, whereas group B consisted of the remaining cases.
RESULTS: There were 31 newborns (16 males, 15 females) in group A and 12 newborns (8 males, 4 females) in group B. In group A, mean total serum bilirubin level was 24.7±8.1 mg/dl, mean serum indirect bilirubin level was 23.3±8.0 mg/dl and mean serum direct bilirubin level was 1.1±1.6 mg/dl. In group B, these values were 28.1±6.6 mg/dL, 27.1±6.4 mg/dL, and 1.4±1.3 mg/dL, respectively. There were no statistically significant between-group differences between total serum bilirubin levels, indirect, and direct serum bilirubin levels (p-values: 0.279, 0.168, and 0.233, respectively). There was no significant difference between hematocrit, reticulocyte, leukocyte, and platelet values of the groups (all p-values >0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of the newborn auditory screening were not affected by serum bilirubin levels. However, the clinician should consider that the neonatal jaundice is a risk factor for hearing loss.

6.Comparison of Brain Natriuretic Peptide (BNP) Levels in Patients Under General or Spinal Anesthesia
Nurettin Kurt, Mustafa Murat Kaşıkçı, Özcan Pişkin, Volkan Hancı, Mustafa Sakın
doi: 10.14744/hnhj.2018.71676  Pages 128 - 135
GİRİŞ ve AMAÇ: Genel veya spinal anestezi uygulanan hastalarda seçilen anestezi türüne göre birçok hemodinamik parametre etkilenmektedir. Son yıllarda klinik izlemde sıklıkla başvurulan BNP, kalp ventriküllerinden salınmakta olup, ventrikül genişlemesi ve basınç yükü artışıyla doğru orantılı yükselerek, kardiyak performans hakkında fikir vermektedir. Biz çalışmamızda hipovolemi beklenmeyen nonkardiyak küçük cerrahi operasyonlarda genel ve spinal anestezinin kardiyak etkilerini BNP değerlerine bakarak karşılaştırmayı amaçladık. 
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma Ocak-Mayıs 2009 tarihleri arasında Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Etik Kurul'undan onay alındıktan sonra gerçekletirildi. Hasta grubumuz 45 ile 80 yaş arasında, ASA 2-3, NYHA 2-3, 5 dakika yürüme testi sonunda efor dispnesi tarifleyen, ejeksiyon fraksiyonu %40-55 olan, hipovolemi beklenmeyen küçük cerrahi ( inguinal herni, üriner inkontinans, rektosel, sistosel vb.) girişim planlanan, 15 kadın ve 29 erkek, toplam 44 hastadan oluşturuldu. Hastalar genel anestezi ve spinal anestezi uygulanmak üzere rastgele 2 gruba ayrıldı.Hastalardan ameliyattan 30 dakika önce, anestezinin uygulanmasını takiben 25. dakikada ve ameliyat sonrası 8. saatte olmak üzere üç kez venöz kan alındı ve BNP ölçümleri yapıldı.
BULGULAR: Genel ve Spinal Anestezi uygulanan grupta; preoperatif dönemdeki BNP düzeyine göre 25. dk BNP düzeyinde anlamlı bir değişim görülmezken (p>0.05); 8. saat BNP düzeyinde görülen artış istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı bulunmuştur (p<0.01).Gruplar arasında preop’a göre 25. dk BNP düzeyinde görülen yüzde değişim düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmazken (p>0.05), spinal anestezi grubunun preop’a göre 8. saat BNP düzeyinde görülen yüzde değişim düzeyi, genel anestezi grubundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur(p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda hem genel hem de spinal anestezi uygulanan hastalarda postoperatif BNP artışı görülmüştür. Bu artış istatistiksel olarak spinal anestezide daha anlamlıdır. Bu farklılık spinal anestezi uygulanan gruptaki hastaların kardiyak performanslarının daha fazla etkilendiğini göstermektedir. 
INTRODUCTION: Many hemodynamic parameters are affected according to selected anesthesia type in patients under general or spinal anesthesia. In recent years, brain natriuretic peptide (BNP) has been frequently used in clinical follow-up. It is released from the heart ventricles and is directly proportional to increased ventricular dilatation and pressure load, suggesting cardiac performance. We aimed to compare the cardiac effects of general and spinal anesthesia with BNP values in noncardiac small surgical operations where hypovolemia is unexpected.
METHODS: The study was conducted between January and May 2009 after obtaining the approval from the ethics committee at the Haydarpaşa Numune Training and Research Hospital. Our patient group consisted of 44 patients (15 women and 29 males), aged between 45 and 80 years, scheduled for ASA 2-3, NYHA 2-3, describing exercise dyspnea at the end of 5 min walking test, with an ejection fraction of 40%–55%, hypovolemia unexpected small surgery planned (inguinal hernia, urinary incontinence, rectocele, cystocele, etc.). Patients were randomly assigned to two groups to receive general anesthesia and spinal anesthesia. Venous blood was taken, and the BNP levels were measured 30 min before the operation, 25 min after anesthesia, and 8 h after the operation.
RESULTS: In General and Spinal Anesthesia group, there was no significant change in the 25th-min BNP level according to the preoperative BNP level (p>0.05); the increase in the 8th-hour BNP level was statistically significant (p<0.01). There was no statistically significant difference between the groups in terms of percent change in 25-min BNP level according to preop (p>0.05), while the percent change in BNP level at 8th hour according to preop of spinal anesthesia group was significantly higher than general anesthesia group (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, postoperative BNP increase was observed in patients who underwent both general and spinal anesthesia. This increase is statistically more significant in spinal anesthesia. This difference shows that the cardiac performance of patients in the spinal anesthesia group is more affected.

7.Evaluating Corneal Changes in Patients with Aortic Aneurysm
Burcu Akıncı, Orhan Ayar, Belma Kalaycı, Suat Hayri Uğurbaş
doi: 10.14744/hnhj.2018.60565  Pages 136 - 141
GİRİŞ ve AMAÇ: Aort anevrizması tespit edilen hastalarda korneal değişikliklerin değerlendirilmesi
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hasta grubuna (Grup 1) Kardiyoloji polikliniğinde aort anevrizması tespit edilmiş 33 hastanın 63 gözü; kontrol grubuna (Grup 2) ise aynı tarihler arasında Göz Hastalıkları polikliniğine başvuran 35 sağlıklı gönüllünün 69 gözü dahil edildi. Tüm hastalara tam oftalmolojik muayene yapıldı. Rotasyonlu Scheimpflug korneal tomografi kullanılarak sagital en dik değer (Sd), santral kornea kalınlığı (SKK), en ince noktadaki kornea kalınlığı (KK min), korneal hacim (KH), ortalama pakimetrik progresyon indeks (PPI ort), minimum pakimetrik progresyon indeks (PPI min), maksimum pakimetrik progresyon indeks (PPI max), maksimum Ambrosio ilişkili kalınlık değeri (ART max), arka korneal elevasyon (AKE) ve arka yüzey elevasyon farkı (AEF) ölçümleri alındı.
BULGULAR: Gruplar yaş ve cinsiyet bakımından benzerdi (sırasıyla p=0.082, p=0,145). Görme keskinliği ve göziçi basınçları açısından gruplar arasında fark yoktu (sırasıyla p=0.471, p=0.199). Pentacam Scheimpflug görüntülemede K dik, K düz, K ort, KK min, SKK, KH, I-S, Sd, AKE, PPI ort, PPI min, PPI max ve ART max değerlerinde her iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark izlenmedi (p>0.05). AEF değeri grup 1’de grup 2’ye göre daha yüksekti ve bu fark istatiksel olarak anlamlıydı (p=0.04).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Aort anevrizması olan hastaların kornea yüzeylerinin keratokonus açısından etkilenebileceği düşünülmektedir.
INTRODUCTION: To evaluate corneal changes in patients with aortic aneurysm.
METHODS: The study group (Group 1) included 63 eyes of 33 patients diagnosed with aortic aneurysm and the control group (Group 2) included 69 eyes of 35 healthy people who presented at the Ophthalmology Department. Complete ophthalmologic examination was performed and steepest keratometry measurements were taken via rotational Scheimpflug corneal tomography on the following parameters: sagittal curvature map (S steepest), central corneal thickness (CCT), minimum corneal thickness (CT min), corneal volume (CV), mean pachymetric progression index (PPI mean), minimum PPI (PPI min), maximum PPI (PPI max), maximum Ambrosio relational thickness (ART max), posterior corneal elevation (PE) and back difference elevation (BDE).
RESULTS: The groups were similar in terms of age and gender (p=0.082 and p=0.145, respectively). There was no statistically significant difference in visual acuity and intraocular pressure between the groups (p=0.471 and p=0.199 respectively). There was no statistically significant difference in Ks, Kf, Km, CT min, CCT, CV, I-S, S steepest, PE, PPI mean, PPI min, PP max, and ART max values between the groups (p>0.05). BDE value was significantly higher in Group 1 (p=0.04).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The patients diagnosed with aortic aneurysm should be evaluated for keratoconus.

8.Turkish Publications in Science Citation Index and Citation Index Expanded Indexed Journals in the Field of Toxicology: A Bibliographic Analysis
Sibel Büyükçoban, Volkan Hancı, Leyla İyilikçi
doi: 10.14744/hnhj.2018.47965  Pages 142 - 156
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamız, Science Citation Index (SCI) ve Science Citation Index Expanded (SCI-E) endeksli dergilerde 'toksikoloji' alanındaki Türk yayınlarını değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Science Citation Index'de 'toksikoloji' ile ilgili dergiler - 'Thomson Reuter Web of Science' genişleyen veritabanı arandı. Bilimsel Bilgi Enstitüsü (ISI) Web of Science'ın (WoS) arama motoru, günlüğe yayımı tanımlamak için 'IS = ISSN numarası' yazarak gelişmiş modda kullanıldı. 'IS = ISSN numarası ve CU = Türkiye' yazarak, toksikoloji ile ilgili Türk yazıları bulundu. Türk ve Türk olmayan yazarlar işbirliği yapmışlarsa, makale, ilgili yazar Türkiye'ye dayalı bir adres sağladığında araştırmaya dahil edildi. Katalog bilgileri ve istatistikler, Türk yayınlarını, toplam yayın yüzdesi olarak ve yıllık yayın sayısının ortalaması olarak belirlemek için kullanılmıştır. WoS'da yayınların sayı, ülke, yıl ve konu dağılımlarını 1975'ten günümüze ve son 10 yıl içinde belirlemek için 'SU = toksikoloji' kullanılmıştır. Alıntılar ve h-indeksleri, son 10 yıl içerisindeki yayınlar için ülkeye göre belirlenmiştir.
BULGULAR: Toksikoloji alanında SCI / SCI-E indeksinde 92 dergi vardı. 1975'ten 2000'li yılların başlarına kadar Türkiye, toksikoloji üzerine en çok yayın yapan ülke listesinde 19. sırada yer aldı, ancak son 10 yılda Türkiye 14'e yükseldi. Ortalama alıntı sayısı 7,17 olmuş ve en çok yayın yapan 24 ülke arasında alıntılarla ilgili en düşük ülke olmaya devam etmektedir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız, toksikoloji alanında sürekli çalışan bilim insanlarının yanı sıra olağandışı toksikolojik olaylara tanıklık eden ve akademik dünyayı bilgili hale getirmek isteyen bilim insanları üzerinde ışık tutacaktır.


INTRODUCTION: Our study aimed to assess Turkish publications in Science Citation Index (SCI) and Science Citation Index Expanded (SCIE) indexed journals in the field of “toxicology”.
METHODS: We searched the journals related to “toxicology” in the SCIE database of “Thomson Reuter Web of Science”. The search engine of Institute for Scientific Information (ISI) Web of Science (WoS) was used in the advanced mode by typing “IS=ISSN number” to identify publications in the journal. We found Turkish papers on toxicology by typing “IS=ISSN number AND CU=Turkey”. If Turkish and non-Turkish authors had collaborated, the article was included in the search when the corresponding author had provided a Turkey-based address. The catalogue information and statistics were used to determine Turkish publications as the percentage of total publications and the annual mean number of Turkish publications. In WoS, “SU=toxicology” was used to determine the number, country, year, and topic distributions of publications from 1975 to date and within the last 10 years. The citation numbers and h-indices were determined based on the country for publications within the last 10 years.
RESULTS: In the area of toxicology, there were 92 journals in the SCI/SCIE index. From 1975 to the early 2000s, Turkey was 19th in the list of countries with highest number of publications on toxicology; however, in the last 10 years, Turkey moved up to 14th place. Its mean citation number has been 7.17, and it remains the lowest country pertaining to citations among the 24 countries with the most number of publications.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our work will also shed light on scientists who are constantly working in the field of toxicology, as well as scientists witnessing unusual toxicological events and wanting to make the academic world knowledgeable.

9.Gastrointestinal Stromal Tumors: Retrospective Analysis of 21 Cases
tuba atak, Tunç Eren, Büşra Burcu, Julide Sağıroglu, İbrahim Ali Özemir, Orhan Alimoğlu
doi: 10.14744/hnhj.2018.82905  Pages 157 - 161
GİRİŞ ve AMAÇ: Gastrointestinal stromal tümörler, sindirim sistemin en sık görülen mezenkimal tümörleridir. Bu çalışmada gastrointestinal stromal tümör nedeni ile ameliyat edilen 21 olgunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ağustos 2008 – Ocak 2014 tarihleri arasında kliniğimizde ameliyat edilen 21 olgunun verileri retrospektif olarak incelendi. GİST yerleşim yerleri, uygulanan cerrahi yöntemleri, histopatolojik inceleme sonuçları, postoperatif medikal tedavileri ve takip sonuçları incelendi.
BULGULAR: Hastaların 11’i erkek ve 10’u kadın olup ortalama yaş 69.29 (aralık: 39-89) idi. GİST, olguların 16’sında (%76.2) mide, 3’ünde (%14.3) ince bağırsak, 1’inde rektum (%4.8), 1’ inde ise ince bağırsak mezenteri (%4,8) yerleşimliydi. Semptomlar tümörün yerleşim yerine ve boyutuna göre değişmekteydi. Tümör büyüklüğü ortalama 6.8 cm (aralık: 1.8-20cm) idi. İmmünohistokimyasal olarak CD117 ekspresyonu 20 (%95.2) hastada pozitif, CD34 ekspresyonu ise 14 (%66.7) hastada pozitif olarak değerlendirildi. Bir hastaya laparoskopik, diğer hastalara ise açık cerrahi prosedür uygulandı. Tüm hastalarda tümör temiz cerrahi sınırla rezeke edildi. Rektum yerleşimli tümörü olan olguda lenf nodu metastazı tespit edildi. Yüksek risk gurubundaki 5 hastaya adjuvan imatinib tedavisi başlandı. İki hastada mortalite görüldü. Dört hasta telefonlarına ulaşılamadığı için takipten çıkarıldı. Ortalama takip süresi 29.59±15.4 ay idi. Hiçbir hastada nüks veya metastaz saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Gastrointestinal stromal tümörler, tüm gastrointestinal sistem malignitelerinin %0.1-3’ünü oluşturmaktadır. En sık yerleşim yeri midedir. Tedavide cerrahinin hedefi, tümörün etrafındaki psödokapsülü ile birlikte negatif mikroskopik sınır ile tam çıkartılmasıdır.
INTRODUCTION: Gastrointestinal stromal tumors (GIST) are the most common mesenchymal tumors of the digestive tract. The aim of this study was to evaluate 21 patients operated for GIST.
METHODS: We retrospectively analyzed medical and surgical records of 21 patients diagnosed with GIST who were operated between 2008 and 2014 in our clinic. Gastrointestinal stromal tumors localizations, applied surgical methods, histopathological examination results, postoperative medical treatments, and follow-up results were examined.
RESULTS: The study group consisted of 21 patients (11 males and 10 females) with a mean age of 69.29 (range, 39–89 years). Sixteen tumors were located in the stomach, 3 in the small intestine, 1 in the rectum, and 1 in the mesentery of the jejunum. The symptoms were not typical, and they depended on the localization and size of the tumor. The mean tumor size was 6.8 cm (range, 1.8–20 cm). Positivity rates for CD117 and CD34 expression determined by immunohistochemical methods were 95.2%, and 66.7%, respectively. One patient underwent laparoscopic resection, and other patients were treated via open surgery. Lymph node metastasis was observed in the patient with rectal tumor. Postoperatively, imatinib therapy was administered in 5 patients with high-risk tumors. Mortality was observed in 2 patients. Four patients were excluded from the follow-up because they could not be reached by phone. The mean follow-up period was 29.59±15.4 months. No recurrences or metastases have been detected.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Gastrointestinal stromal tumors represent 0.1%–1% of all gastrointestinal malignancies. The most common location is the stomach. The goal of surgery is complete gross resection with an intact pseudocapsule and negative microscopic margins.

10.Association of Myasthenia Gravis and Autoimmune Thyroid Disease
Gülbün Asuman Yüksel, Ceyhun Sayman, Hülya Tireli
doi: 10.14744/hnhj.2019.15046  Pages 162 - 164
GİRİŞ ve AMAÇ: Otoimmün tiroid hastalığı sıklıkla myastenia gravise eşlik eder. Bu çalışmanın amacı; otoimmün tiroid hastalığı ilişkili myastenia gravis'in klinik ve serolojik özelliklerini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2012-2016 yılları arasında myastenia gravis tanısı alan 30 hastayı takip edildi. Tüm hastaların klinik ve demografik özellikleri ile birlikte hastaların asetilkolin reseptörü antikoru ve antimikrozomal antikorları değerlendirildi. Myastenia gravis tanılı 30 hasta (21 kadın, 9 erkek) vardı. Yaş aralığı 13-78 idi. Hastalığın başlangıcındaki yaş aralığı 11-75 yıl arasında değişirken hastalığın süresi 1-38 yılları arasında değişmektedir.
BULGULAR: 17/30 (% 56.7) hasta asetilkolin reseptör antikoru ve 7/30 (% 23) anti-mikrozomal antikor için pozitfti. 17 asetilkolin reseptör antikoru (+) hastası arasında hem jeneralize (14/23 [% 60.9]) hem de oküler (3/7 [% 42.9]) myastenia gravis hastası mevcuttu. 17 asetilkolin reseptörü antikoru (+) hastasından altısı antimikrozomal antikor için de pozitifti. Yedi anti-mikrozomal antikor (+) hastasının hepsinde jeneralize myastenia vardı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Otoimmün hastalıklar ve nöromüsküler güçsüzlüğü olan hastalarda myastenia gravis'in eşlik edebileceğini düşünmek önemlidir. Miyastenia gravis hastalarında asetilkolin reseptör antikorunun varlığı sıklıkla diğer otoimmün hastalıklar için de riskli olabileceğini düşündürmektedir

INTRODUCTION: Autoimmune thyroid disease (AITD) frequently accompanies myasthenia gravis (MG). The aim of the present study was to evaluate the clinical and serological features of MG associated with AITD.
METHODS: Thirty patients diagnosed with MG between 2012 and 2016 were followed. All patients’ clinical and demographic features were analyzed, and acetylcholine receptor antibody (AChRAb) and antimicrosomal antibody were evaluated. There were 30 (21 female and nine male) patients suffering from MG. Age range was 13–78 years. Age range at disease onset was 11–75 years. Duration of disease range was 1–38 years.
RESULTS: Of the 30 patients, 17 (56.7%) were positive for AChRAb, and 7 (23%) were positive for antimicrosomal antibody. Among 17 AChRAb (+) patients, both diagnoses of generalized (14/23 (60.9%)) and ocular (3/7 (42.9%)) myasthenia were present. Of the 17 AChRAb (+) patients, 6 were also positive for antimicrosomal antibody. All seven antimicrosomal antibody (+) patients had generalized myasthenia.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is really important to think coexisting MG in patients with autoimmune disorders and neuromuscular weakness. The presence of AChRAb in patients with MG is associated with a frequent risk for other autoimmune diseases.

11.The Prevalence and Analysis of Risk Factors for Postpartum Anemia in Women Without Prepartum Anemia
Betül Dündar, Burcu Dinçgez Çakmak
doi: 10.14744/hnhj.2019.75436  Pages 165 - 170
GİRİŞ ve AMAÇ: Postpartum anemi önemli ve sık bir sağlık sorunudur. Bu çalışmada prepartum dönemde anemisi olmayan kadınlarda postpartum anemi sıklığının ve predispozan faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Şubat ve Nisan 2018 tarihleri arasında yapılan retrospektif çalışmamıza prepartum anemisi olmayan 1013 hasta dahil edildi. Hastaların sosyodemografik özellikleri, doğum özellikleri ve hemoglobin değerleri kaydedildi. Anemik ve anemik olmayan grup arasında değişkenler karşılaştırıldı, bağımsız değişkenler belirlendi ve postpartum anemi için risk skoru hesaplandı.
BULGULAR: Anemik grupta sezaryen ve acil sezaryen oranı, epizyotomi ve perine laserasyonu varlığı, genel anestezi uygulaması daha sık iken doğum haftası ve doğumun üçüncü evresinin aktif yönetimi daha az idi. Regresyon analizinde epizyotomi (OR 5.45,95% CI 3.75-7.93, p<0.001), perine laserasyonu (OR 7.09,95% CI 2.88-17.47, p<0.001), aktif yönetim (OR 0.09,95% CI 0.06-0.12, p<0.001), genel anestezi (OR 3.9,95% CI 0.99-15.32, p=0.026) ve acil sezaryen (OR 19.35,95% CI 10.57-35.41, p<0.001) bağımsız öngördürücüler olarak saptandı. Postpartum anemi gelişimi için yüksek riskli hastaların belirlenmesinde kullanılacak risk skoru ise şu şekilde hesaplandı: risk skoru= (5xepizyotomi)+ (7xperine laserasyonu)+ (3xgenel anestezi)+ (19xacil sezaryen)– (11xaktif plasenta yönetimi). Risk skoru >-4 olması 73.7% sensitivite ve 81.1% spesifite ile postpartum anemi açısından predikte edici olup, ayrıca postpartum anemi riskinin bu hastalarda yaklaşık 12 kat arttığı bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kliniğimizdeki anemi prevalansı yüksek olup nonselektif tarama programının uygun olabileceği kanaatine varıldı. Ancak, kısa ve uzun dönem morbiditelerin önlenmesi için postpartum anemi için yüksek riskli hastaların belirlenmesinin son derece önemli olduğunu düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Postpartum anemia is a significant and common public health issue. Here, the prevalence of postpartum anemia and predisposing factors in women without prepartum anemia was investigated.
METHODS: This retrospective study was conducted between February 2018 and April 2018 with 1013 patients without prepartum anemia. Sociodemographic features, delivery characteristics, and hemoglobin levels of the patients were recorded. Variables were compared between the anemic and nonanemic groups, independent predictors were determined, and risk score for postpartum anemia was calculated.
RESULTS: The rate of cesarean section and emergent cesarean, the frequency of episiotomy and perineal laceration, and the application of general anesthesia were higher, whereas mean gestational week at birth and the ratio of active management of the third stage of labor were lower in the anemic group. In regression analysis, episiotomy (odds ratio (OR) 5.45, 95% confidence interval (CI) 3.75–7.93, p<0.001), perineal laceration (OR 7.09, 95% CI 2.88–17.47, p<0.001), active management (OR 0.09, 95% CI 0.06–0.12, p<0.001), general anesthesia (OR 3.9, 95% CI 0.99–15.32, p=0.026), and emergent cesarean (OR 19.35, 95% CI 10.57–35.41, p<0.001) were found to be significant independent predictors. The formula of risk score calculated to determine patients who were under risk to develop postpartum anemia was as follows: risk score=(5×episiotomy)+(7×perineal laceration)+(3×general anesthesia)+(19×emergent cesarean)−(11×active management). Risk score >−4 was found to be a predictor for postpartum anemia with a sensitivity of 73.7% and specificity of 81.1%, and it increases the risk of postpartum anemia approximately 12 times.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The prevalence of postpartum anemia is quite high in our clinic, and so a non-selective screening program for postpartum anemia could be applicable. However, determining patients under high risk is still important to be alert to prevent short- and long-term morbidities.

12.Evaluation of the Prognostic Factors Effective on Local Recurrence in Atypical Meningiomas
Ezgi Akar, Selin Tural Emon, Duygu Ceman, Abdullah Yolcu, Merih İş, Metin Orakdöğen
doi: 10.14744/hnhj.2018.49092  Pages 171 - 175
GİRİŞ ve AMAÇ: Tüm intrakranial beyin tümörlerinin %13-26’ sını oluşturan menenjiomlar en yaygın görülen beyin tümörleridir. Menenjiomların yaklaşık %5-7’si atipik menenjiomlardır. Benign menenjiomlu hastaların (grade 1) prognozu genellikle oldukça iyi olup, atipik menemjiomlu (grade 2) hastalarda hızlı progresyon ve daha fazla invazyon vardır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Opere edilen 35 atipik menenjiomlu hasta retrospektif olarak incelendi. Hastalar yaş, cinsiyet, tümör lokalizasyonu, Simpson grade, lokal tümör rekürrensi ve radyoterapi almasına göre değerlendirildi
BULGULAR: Hastaların yaşı 29 ile 54 arasında olup (ortalama 54.6±12.1), kadın/erkek oranı 18/17 idi.. Rekürrens oranının %17.1 (6/35) ve kadınlarda iki kat fazla olduğu tespit edildi. Olguların %66.6’sında tümör parasagital lokalizasyonda idi. Hastaların yarısının adjuvan radyoterapi aldığı görüldü. Simpson grade 1 olgularda tümör rekürrensinin istatiksel olarak daha az olduğunu tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Atipik menenjiomlar grade 1 lezyonlardan daha sık rekürrens gösterirler. Atipik menenjiomların güncel tedavi yönetimi maksimal güvenli tümör rezeksiyonu sonrası adjuvan radyoterapi uygulanmasıdır. Özellikle total cerrahi yapılamayan, parasagittal ve posterior fossa yerleşimli tümörü olan hastalarda adjuvan radyoterapi önerilmektedir. Yapılan çalışmada rekürrens üzerine etkin tek faktör olarak.tümör rezeksiyon derecesi tespit edilmiştir.
INTRODUCTION: Meningiomas are the most common brain tumors and account for 13%–26% of intracranial tumors. Approximately, 5%–7% of the meningiomas are termed as atypical meningiomas. The prognosis in patients with benign meningioma (Grade I) is generally very favorable. The outcome for patients with atypical meningioma is progression that is rapid and more invasive.
METHODS: We retrospectively analyzed 35 patients with atypical meningiomas who underwent surgery. Patients’ age at diagnosis, gender, tumor location, Simpson grade, local tumor recurrence, and treatment with radiation therapy were evaluated.
RESULTS: Patients were aged 29–54 (mean±standard deviation: 54.6±12.1) years; 18 were females and 17 males. The recurrence rate was 6/35 (17.1%). Recurrence was found two times more in females. The parasagittal location of the tumor was most common in 66.6% cases. One-half of the patients did not receive adjuvant radiotherapy (RT). Patients characterized with Simpson Grade I showed lower recurrence rate compared to Grade III.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Atypical meningioma recurs more frequently than Grade I lesions. The current management of atypical meningioma is maximal safe resection of tumor followed by adjuvant RT. Adjuvant RT following surgical resection is recommended particularly for incompletely excised tumors or tumors located in the parasagittal area or posterior fossa. In our study, the resection grade was identified as one of the most important factors affecting the prognosis.

13.Retrospective Radiological and Clinical Assessments of 16 Patients with Tuberous Sclerosis
Gülay Güngör, Olcay Güngör
doi: 10.14744/hnhj.2019.47568  Pages 176 - 180
GİRİŞ ve AMAÇ: Tuberoskleroz, geniş bir klinik spektruma sahip multisistem, otozomal dominant bir hastalıktır. Tuberoskleroz tanısı koyulan olgularımızın klinik ve radyolojik bulgularını geriye dönük olarak gözden geçirmek ve literatür ile karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Sütçü İmam Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nöroloji Polikliniği’nde tuberoskleroz tanısı koyulan 16 olgunun klinik ve radyolojik özellikleri geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 16 tuberoskleroz hasta dahil edildi. Çalışmaya alınan hastaların 9’ü (%56.2) erkek ve 7’i (%43,7) kız idi. 9 olgu (%56.2) konvülziyon geçirme, dört olgu (%25) ise vücudundaki lekeler, iki olgu (%12,5) yenidoğan döneminde kardiyak rabdomiyom saptanması, bir olgu (%6,25) perinatal asisfiksi nedeniyle başvurmuştu. Ciltte hipopigmente lezyonlar hastaların hepsinde (%100) saptandı. Beyin manyetik rezonans görüntülemede en sık saptanan bulgu, periventriküler subepandimal nodüller 12 (%75) idi. Merkezi sinir sistemi ve cilt bulguları yanında, üç olguda (%18,7) kalp, bir olguda (%6,2) böbrek tutulumu vardı. Üç olguda (%18,7) yaygın gelişim geriliği, altı (%37,5) olguda mental retardasyon saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Literatürlerle uyumlu olarak konvülziyon, hipopigmente deri lezyonu, mental retardation ve manyetik rezonans görüntülemede subepandimal nodüller (SN) en sık görülen belirti ve bulgulardı.
INTRODUCTION: Tuberous sclerosis (TSC) is a multisystem, autosomal dominant disorder with a wide clinical spectrum. The aim of the present study was to review the clinical, radiological, and laboratory findings of our TSC cases in a retrospective manner and to compare them with the current literature.
METHODS: The clinical and radiological features of 16 patients diagnosed with TSC at Sütçü İmam University, Faculty of Medicine, Pediatric Neurology Outpatient Clinic were retrospectively assessed.
RESULTS: A total of 16 patients with a diagnosis of TSC were included in the study. The study included 9 (56.2%) male and 7 (43.7%) female patients. Of the 16 patients, 9 (56.2%) presented with convulsions, 4 (25%) with body rash, 2 (12.5%) with cardiac rhabdomyoma diagnosed at the newborn period, and 1 (6.25%) with perinatal asphyxia. Hypopigmented skin lesions were detected in all patients (100%). The most common finding on brain magnetic resonance imaging (MRI) was periventricular subependymal nodules (SNs) (n=12, 75%). In addition to the central nervous system and skin findings, 3 (18.7%) patients had cardiac involvement, and 1 (6.2%) patient had renal involvement. Three (18.7%) patients were detected with diffuse developmental delay, and 6 (37.5%) patients were detected with mental retardation.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In line with the current literature, convulsions, hypopigmented skin lesions, mental retardation, and SNs on brain MRI were the most common signs.

14.Epidemiology of Trauma with Analysis of 138.352 Patients: Trends of a Single Center
Kemal Tekeşin, Fatih Basak, Abdullah Sisik, Yahya Kemal Çalışkan
doi: 10.14744/hnhj.2019.19942  Pages 181 - 185
GİRİŞ ve AMAÇ: Travma epidemiyolojisinin analizi, hastanelerin gereksinimlerini belirleyip tedavi stratejileri geliştirmek açısından önemlidir. Bu çalışmada, oldukça fazla sayıda travma hastası kabul eden bir hastane örneğinde travma epidemiyolojisinin incelenmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2009 ve 2015 yılları arasında hastane acil servisine başvuran travma hastaları ICD 10 sistemine göre geriye dönük olarak tarandı. Travma mekanizmaları; bir seviye/yükseklikten düşme, bir cismle yaralanma, yaya / bisikletçi yaralanmaları, araç çarpışmaları, penetran yaralanmalar, ateşli silah yaralanmaları ve darp şeklinde gruplandırıldı. Hastalara ait yaş, cinsiyet dağılımı, hastanede ve ölüm bilgileri kaydedildi. Verilerin analizinde, tanımlayıcı istatistikler, karşılaştırma için t testi ve ki kare testi kullanıldı. P <0.05 anlamlı olarak kabul edildi.
BULGULAR: Çalışmada toplam 138352 hasta (yaş ortalaması 25,7±19,8 yıl, yaş aralığı 0-113, erkek / kadın oranı: 1,81) incelendi. Bir seviye / yükseklikten düşme en belirgin travma nedeni idi (n=76636, %55,4). Erkek cinsiyet, tüm yaralanma mekanizmalarında ve >60 yaş hariç tüm yaş gruplarında baskındı (p<0,001). Ölümle sonuçlanan en yaygın yaralanma mekanizmaları sırasıyla, bir seviye / yükseklikten düşme, araç çarpışmaları ve yaya / bisikletçi yaralanmalarıydı (sırasıyla mortalite oranları: 0,09, 0,08 ve 0,07) (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda acil servis travma uygulamalarında düşme kaza ve trafik kazalarının en sık rastlanan iki mekanizma olduğu tespit edildi. Acil servis sürekli eğitim programlarında travma mekanizmalarının sıklığı dikkate alınmalıdır. Daha fazla ölüme neden olan travma mekanizmalarına yönelik toplumsal önlemler ve travma mekanizmalarının daha sık görüldüğü yaş-cinsiyete göre kişilerin eğitimleri, travmanın sebep olduğu morbidite ve mortalite oranlarını azaltacaktır.
INTRODUCTION: The analysis of the epidemiology of trauma is important to determine the needs of hospitals and develop treatment strategies. This study aimed to investigate the epidemiology of trauma in a hospital sample that accepts a large number of trauma patients.
METHODS: Between 2009 and 2015, trauma patients admitted to the hospital emergency department were retrospectively screened according to the ICD-10 system. The trauma mechanisms were grouped as falls on the level/from height, injury by object, pedestrian/cyclist injuries, vehicle collisions, penetrating stab injuries, gunshot wounds, and assault. Age, gender distribution of patients, and death information were recorded. In the analysis of the data, t-test and chi-square test were used for the comparison with descriptive statistics. P<0.05 was accepted as significant.
RESULTS: In the study, 138.352 patients (mean age 25.7±19.8 years, age range 0–113, male/female ratio: 1.81) were analyzed. Falls on the level/from height was the most prominent cause of trauma (n=76.636, 55.4%). Male gender was predominant in all injury mechanisms and in all age group except over 60 years (p<0.001). The most common injury mechanisms that resulted in death were falls on the level/from height, vehicle collision, and pedestrian/cyclist injury with mortality rates of 0.09, 0.08, and 0.07, respectively (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study found that in emergency service trauma applications, fall-crash and traffic accidents were the two most common mechanisms. The frequency of trauma mechanisms should be considered in the emergency service continuous training programs. Social measures for trauma mechanisms leading to more deaths and trainings of people based on age-gender, where trauma mechanisms are more common, will reduce the morbidity and mortality rates caused by trauma.

CASE REPORT
15.Acute Renal Injury with a Single Oral Dose of Valacyclovir: A Case Report
Miraç Ayşen Ünsal
doi: 10.14744/hnhj.2018.82787  Pages 186 - 187
Nadir görülen valacylovir kaynaklı bir nefrotoksisite vakası bildiriyoruz. Tek bir oral doz (2000 mg) valasiklovir ile tedaviyi takiben akut böbrek hasarı gelişen 38 yaşında kadın hastayı sunmaktayız. Yüksek dozlarda hızlı intravenöz valacyclovir infüzyonuna bağlı nefrotoksisite az görülen bir yan etki değildir. Ancak oral tek dozla ilişkili akut böbrek yetmezliği nadir görülen bir komplikasyondur. Yaygın olarak kullanılan bir antiviral ajan olması nedeniyle, bu nadir fakat potansiyel olarak ciddi yan etkinin farkında olunmalıdır.
We report an unusual case of valacylovir-induced nephrotoxicity. The study presents the case of a 38-year-old female patient who developed acute renal injury following treatment with a single oral dose of valacyclovir (2000 mg). Although nephrotoxicity due to rapid intravenous infusion of valacyclovir at high doses is not a rare side effect, oral single doses associated acute renal injury is an uncommon complication. Valacylovir is a commonly used antiviral agent; therefore, physicians should be aware of this rare but potentially serious adverse drug reaction.

16.Late, Rare, and Asymptomatic Bladder Metastasis of Breast Carcinoma: A Case Report
Murat Öztürk, Serdar Aykan, Nizameddin Koca, Soner Çoban, Gül Ayşen Öztürk, Muhammet Güzelsoy, Ali Rıza Türkoğlu
doi: 10.14744/hnhj.2018.44711  Pages 188 - 191
Meme kanseri melanom dışı cilt kanserinden sonra en sık görülen kanserdir. Sıklıkla akciğer, lenf nodu ve karaciğere nadiren de mesaneye metastaz yapar. Mesane kanseri sıklıkla ağrısız, pıhtılı hematüri ile ortaya çıkar. Malignite durumunda, hiçbir bulgu olmasa bile tüm organ sistemleri ömür boyu metastaz açısından kontrol edilmelidir. Biz burada her iki memesinde farklı patolojilere sahip primer tümörü olan hastada geç dönemde gelişen asemptomatik mesane metastazını sunmaktayız.
Breast carcinoma is the most common cancer after non-melanoma skin cancers. It often metastasizes to the lungs, lymph nodes, and liver and rarely spreads to the bladder. Bladder cancer usually manifests with painless clotted macroscopic hematuria. Although there are no organ-specific symptoms, in case of a malignancy, all organs must be checked for metastasis for the whole lifetime. In this case, we present a patient with late onset asymptomatic bladder metastasis with different primary tumors in each breast.

17.Intrathoracic Giant Desmoid Tumor: A Case Report
Elçin Ersöz Köse, Gökay Reyhan, Tuğba Coşgun, Şenol Ürek, Çağatay Tezel
doi: 10.14744/hnhj.2018.41275  Pages 192 - 195
Desmoid tümör fasyal ve muskuloapenevrotik dokulardan gelişen histolojik olarak benign, fakat lokal olarak agresif seyirli, ender görülen bir tümördür. Sıklıkla abdominal yerleşimlidir. Göğüs duvarında, intratorasik ise ender olarak rastlanılır. En etkin tedavi cerrahidir. Altmışaltı yaşında erkek olgu nefes darlığı ve sırt ağrısı şikayeti ile hastanemize başvurdu. Olgunun 2010 yılında bypass öyküsü mevcut olup 4 aydır nefes darlığı ve sırt ağrısı şikayetleri olması nedeni ile çekilen akciğer grafisinde, sol akciğerinde kitle saptandı. Bilgisayarlı toraks tomografisinde sol üst lobda 13x17cm büyüklüğünde kitle saptanan hastaya öncelikle biyopsi yapıldı. Patoloji sonucu desmoid tümör ile uyumlu geldi. Torakotomi de 25x15x6cm(1195gr) olan kitlenin tamamı eksize edildi. Biz bu yazımızda postoperatif takiplerinde herhangi bir komplikasyon ve nüks gelişmeyen 66 yaşında erkek hastayı sunduk.
Desmoid tumors are uncommon, histologically benign tumors, originating in the facial and musculoaponeurotic tissues; however, they are locally aggressive. They are frequently observed in the abdominal zone. Nevertheless, it is rare in the chest wall. The most efficient and outstanding treatment is surgery. Here we present the case of a 66-years-old male patient who was admitted with the shortness of breath and back pain in the past 4 months, and we learned that he had bypass surgery in 2010, and a lesion mass was found in the left lung in the chest X-ray. This lesion was detected in the upper lobe of the left lung, which was 135×98×74 mm in size at the thoracic computed tomography. A left thoracotomic incision was performed, and a 25×15×6 cm (1195 gr) mass was removed. In this case, the patient had no complications and recurrence in the postoperative period.

LookUs & Online Makale