ISSN: 2630-5720 | E-ISSN: 2687-346X
HAYDARPAŞA NUMUNE MEDICAL JOURNAL - Haydarpasa Numune Med J: 56 (3)
Cilt: 56  Sayı: 3 - 2016
ÖZGÜN ARAŞTIRMA
1.
Fare Östrus Siklusu'nun Farklı Fazlarında PLIN2 ve PLIN3 Ekspresyonu
Expression of PLIN2 and PLIN3 During The Different Phases of Estrous Cycle in Mouse
İlknur Keskin, Turan Demircan, Nejda Bedri, Nadiye Köroğlu
Sayfalar 131 - 142
GİRİŞ ve AMAÇ: Puberteye kadar birinci mayozun profaz evresinde bekleyen primordiyal foliküllerden birkaçı puberte ile birlikte, hormonal uyarı altında her ay tekrarlayan bir serüvene başlar. Bu süreçte ovaryumun stromal hücreleri de farklılaşarak, lipid droplet (LD) açısından zengin teka hücrelerine farklılaşırlar. Farede bu süreç çok kısadır ve ortalama 4 günde tamamlanır. Hücre içi sitoplazmik yapılar olan LD’ler, hücre içi birçok olayda enerji kaynağı olarak karşımıza çıkmaktadır. Perilipin yağ damlacıklarının yüzeyine lokalize olan fosforilasyon bağımlı bir proteindir ve LD’leri hormona duyarlı lipazın etkisinden korur.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Seksüel olarak matür, düzenli östrus siklusuna sahip 24 adet dişi fare vajinal smear sonuçlarına göre 4 gruba ayrıldı; proöstrus, östrus, metöstrus, ve diöstrus. Sakrifiye edilen farelerin overleri alındı. Bir over Hematoksilen Eozin boyama ve PLIN2-PLIN3 çift floresan boyama için, diğer over ise Western Blot analiz için kullanıldı.
BULGULAR: Western Blot analiz sonuçlarına göre PLIN2 ekspresyonu en fazla diöstrus, PLIN3 ekspresyonu ise en fazla diöstrus ve proöstrus fazında ölçüldü. Proöstrus antral folikül oositinde PLIN3 ekspresyonunun aynı gruptaki faklı hücre gruplarına göre anlamlı olarak daha fazla olduğu saptandı (p<0,05). Östrus antral folikül oositinde eksprese olan PLIN3 atretik folikül PLIN3 ekspresyonuna göre anlamlı olarak daha yüksek ölçüldü (p=0,031). Sekonder folikül granüloza hücrelerinde diöstrus fazında PLIN3 ekspresyonu proöstrus (p=0,000), östrus (p=0,001) ve metöstrus (p=0,023) fazlarından anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Sekonder folikül oositinde PLIN3 ekspresyonu diöstrus fazında metöstrus fazından anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Preantral folikül granüloza hücrelerinde eksprese olan PLIN3’ün östrus fazında proöstrus (p=0,005), metöstrus (p=0.045) ve diöstrus (p=0,025) fazlarına göre anlamlı derecede daha yüksek olduğu saptandı. Atretik folikül granüloza hücrelerinden eksprese olan PLIN3 miktarının östrus fazında proöstrus fazına göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü (p=0.023).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Komleks bir süreç olan oosit matürasyonu, ovulasyon ve fertilizasyon aşamalarında gelişen olaylar enerji gerektirir. Bu süreçte hücre içi lipid mobilizasyonunu düzenleyen yollar ile oositi aktive eden yolların yakından ilişkili olduğu çeşitli çalışmalarla ortaya konmuştur. Biz de çalışmamızda östrus siklusunu oluşturan dört fazda PLIN2 ve PLIN3 ekspresyonlarının fazlar arasında ve aynı faz içinde farklı hücre gruplarında ekspresyon farklılıkları gösterdiklerini gösterdik. Bu da bize bu düzenleme ile oosit ve granüloza hücrelerinin enerji ihtiyacına göre perilipin ekspresyonunu ayarladığını ve enerji rezervini koruduğunu göstermiştir.
INTRODUCTION: Some primordial follicles which waits at the first meiotic prophase stage till puberty begins a recurring adventure with puberty every month under hormonal stimulation. During this process stromal cells differentiate into theca cells which are rich in terms of lipid droplets (LD). This process is very short, and completed an average of 4 days in mice. LDs, which are intracellular cytoplasmic structures, emerges as an energy source in many intracellular processes. Perilipin, a phosphorylation dependent protein, is localized to the surface of the oil droplets and protects LDs from the effect of the hormone-sensitive lipase.
METHODS: 24 female mice that are sexually mature and having regular estrous cycle, were divided into 4 groups according to the vaginal smear results; proestrus, estrus, metestrus, and diestrus. Ovaries of the sacrificed mice were isolated. A single ovary was used for hematoxylin eosin sand PLIN2-PLIN3 double fluorescent staining. The other ovary was used for Western Blot analysis.
RESULTS: According to the western blot results, PLIN2 expression was detected at most in diestrus stage, and these phases
for PLIN3 are diestrus and proestrus. PLIN3 expression was found to be significantly high in comparison to the different cells in the same group in proestrus antral follicle oocytes (p <0.05). PLIN3 expression in estrus antral follicles is significantly higher than expressed PLIN3 amount in atretic follicles (p = 0.031). PLIN3 expression in diestrous phase for secondary follicular granulosa cells is significantly higher than proestrus (p = 0.000), estrus (p = 0.001) and metestrus (p = 0.023). PLIN3 expression in secondary follicles oocytes were significantly higher in
diestrus phase than the the metestrus phase. PLIN3 expression in estrus phase for pre-antral follicle granulosa cells is significantly higher than proestrus (p=0,005), metestrus (p=0.045) and diestrus (p=0,025). PLIN3 expression level in atretic follicular granulosa cells was significantly higher in estrus phase than the proestrus phase (p = 0.023).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Ongoing events during the complex process of oocyte maturation, ovulation and fertilization stages require energy.
By many studies, cross talking of pathways related to activation of oocytes and regulation of lipid mobilization has been demonstrated. Here, in this study, we exhibit the expression alterations of PLIN2 and PLIN3 in different phases or in diverse cells of the same phase during the estrous cycle. According to this data, we can conclude that, energy requirements of the oocyte and granulosa cells regulates the perilipin expression and maintenance of energy reserves.

2.
Üsküdar Devlet Hastanesi'nde 11 Yıllık İntraoperatif Konsultasyon Deneyimimiz
Eleven Year Evaluation of Intraoperative Consultations in Üsküdar State Hospital
Ayşe Nur İhvan, Leyla Çıtak
Sayfalar 143 - 146
GİRİŞ ve AMAÇ: Frozen incelemenin tanısal değerini ve yanlışlıkların nedenini tespit etmeye çalıştık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 1 Ocak 2005-1 Ocak 2016 tarihleri arasında Üsküdar Devlet Hastanesinde patoloji kliniğinde incelenen 167 intraoperatif konsültasyon olgusu yeniden değerlendirildi.
BULGULAR: Frozen sonuçlarının sensitivitesi, %92,6, spesifitesi %97,8, pozitif prediktif değeri %96, negatif prediktif değeri %96, testin geçerliliği %96’dır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kurumumuzda frozen uygulamasının spesifite ve sensitivitesi oldukça yüksek saptanmış olup, güvenilir bir yöntemdir.
INTRODUCTION: We aimed to evaluate the diagnostic value of frozen section, and to detect the factors causing erroneous diagnosis.
METHODS: Frozen section and paraffin section reports of 167 patients who diagnosed between January 2005 and January 2016 in our institute were re-analyzed.
RESULTS: Sensitivity of frozen section were; %92,6, specificity %97,8, positive predictive value %96, negative predictive value %96, effectiveness %96.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The sensitivity and specificity of frozen section were high and reliable in our institute.

3.
Ümraniye Çocukluk Çağı Zehirlenmelerinin Retrospektif Değerlendirilmesi
Retrospective Analysis of Childhood Poisoning in Ümraniye
Caner Araz, Mustafa Özgür Toklucu, Şirin Güven, Emin Pala, Tuğba Okur
Sayfalar 147 - 160
GİRİŞ ve AMAÇ: Ocak 2010-Aralık 2012 tarihleri arasında Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi çocuk acil servise başvuran 17 yaş altı zehirlenme olguları geriye dönük incelendi.
YÖNTEM ve GEREÇLER:
BULGULAR: Zehirlenmeler, çocuk acile olan tüm başvuruların % 0,3’ünü oluşturmaktaydı. Hastaların (n: 1129) yaşları 1 ay-16 yaş (5,37±5,02 yıl) arasındaydı; 590’u kız, 539’u erkekti (1,09/1). Zehirlenmeler 5 yaş altında en sıktı; tüm olguların %39,4’ü 13 ay-4 yaş, %21,7’si 0-12 ay arasındaydı. Kaza ile zehirlenmeler (%82,5), intiharlara (%17,5) göre daha sıktı. Kaza ile zehirlenmeler 5 yaş altındaki erkeklerde; intiharlar ise 12-16 yaş grubunda kızlarda sıktı. Yaş gruplarına göre zehirlenme etkenleri değerlendirildiğinde ilaç alımı en sık zehirlenme nedeniydi ancak 8-11 yaş grubunda CO/NFIA maruziyeti en sıktı. Zehirlenmeler en sık Mart ayında ve ilkbaharda oluştu. İlaçlar (%62) en sık görülen zehirlenme etkenleri idi. Analjezik-antipiretikler (%21,17) ve MSS etkili ilaçlar(%13.64) ile zehirlenmeler diğer ilaçlar içinde başı çekmekteydi. CO/NFIA(%16,8) ve kostik-korozif maddeler (%9,4) en sık ilaç dışı zehirlenme etkenleriydi. Bulantı-kusma ve taşikardi en sık rastlanan belirti-bulgulardı ancak çoğunluk asemptomatikti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız bölgemizdeki zehirlenmelerin demografik özelliklerini yansıtmaktadır ve Türkiye’deki çocukluk çağı zehirlenmelerinin önlenmesinde alınacak önlemlere katkısı olacaktır.
INTRODUCTION: Poisoning cases who had applied to Ümraniye Research and Training Hospital Pediatric Emergency Unit, below the age of 17, between January 2010- December 2012 were evaluated retrospectively.
METHODS:
RESULTS: Poisonings accounted for 0,3% of total pediatric emergency visits. Patients (n: 1129) aged between 1 months-16 years (5,37±5,02 years); 590 were female whereas 539 were male (1,09/1). Poisonings were more frequent under 5 years; 13 months- 4 years group consisted 39,4% and 0-12 months 21,7% of all cases. Accidental poisonings (82,5%) were more frequent than suicides (17,5%). Accidental poisonings were common in boys under 5 years though suicidal poisonings were common in 12-16 year old girls. Evaluation of the poisoning agents according to the age groups; drug ingestion became the most common poisoning reason except for 8-11 years group CO/NFIA exposures were more common. Poisonings occurred more frequently in March and in spring. Drugs ( %62) were the most common poisoning agents. Analgesics-antipyretic (21,17 %) and central nervous system medication (13,64%) poisonings were leading other drugs. CO/NFIA (16,8%) and caustic-corrosive substances (9,4%) were the most common non-pharmacological agents. Nausea- vomiting and tachycardia were the most frequent symptoms-signs; although the majority were asymptomatic.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study reflects the demographic properties of poisonings in our region and will contribute to undertake preventive measures for childhood poisoning in Turkey.

4.
Çocuk Kardiyolojisi Poliklinğine Başvuran Hastaların Geriye Dönük Değerlendirilmesi
Retrospective Evaluation of the Patients Admitted to the Pediatric Cardiology Outpatient Clinic
Esra Akyüz Özkan, Haşim Hüsrevşahi, Perihan Beyse
Sayfalar 161 - 167
GİRİŞ ve AMAÇ: Polikliniğimize başvuran hastaların başvuru şikayetleriyle birlikte ekokardiyografi bulgularının değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2013-2015 tarihleri arasında çocuk kardiyoloji polikliniğine başvuran 2522 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Tüm yaş gruplarında en sık normal ekokardiyografi saptandı. Patolojik ekokardiyografi bulgusu olarak ise yenidoğanlarda en sık patent foramen ovale (PFO), infantlarda atriyal septal defekt (ASD), 2-6 yaş ve 6-12 yaş grubunda ASD, 12-18 yaş grubunda ise en sık mitral valve prolapsusu (MVP) görüldü. Üfürüm yenidoğan, infant, 2-6 yaş ve 6-12 yaş grubunda en sık başvuru şikayeti iken 12-18 yaş arasında en sık başvuru şikayeti göğüs ağrısı olarak izlendi. Üfürümle başvuran hastaların %72.1 inde, göğüs ağrısıyla başvuranların %77’sinde, siyonozla başvuranların % 65 inde, çarpıntıyla gelenlerin % 40.5 inde, senkopla gelenlerin ise % 71.9 unda normal ekokardiyografi tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocuk kardiyoloji polikliniğine başvuran hastaların büyük bir kısmının ekokardiyografisi normal olarak değerlendirilmiştir. En sık görülen anomali ASD idi. En sık şikayet olarak üfürüm saptandı ve üfürümle başvuran hastaların büyük bir kısmı normal olarak değerlendirildi.
INTRODUCTION: We aimed to evaluate the echocardiographic findings with complaints of patients admitted to our department.
METHODS: A total of 2522 patients admitted to pediatric cardiology outpatient clinic between 2013-2015 were evaluated retrospectively.
RESULTS: In all age groups it was revealed that normal echocardiogram was most common. The pathological findings in echocardiography were; patent foramen ovale (PFO) was the most common in newborns; atrial septal defect (ASD) in infants; ASD in 2-6 years and 6-12 years age group; and the mitral valve prolapse (MVP) in the 12-18 age group. While the murmur was the most frequent complaint of newborns, infants, 2-6 years and 6-12 years age group, chest pain was the most common for ages between 12-18 years. Normal echocardiography were determined in 72.1% of patients who admitted with a murmur, 77% of patients with chest pain; 65% of the patients with cyanosis; 40.5% of with palpitations and 71.9% with syncope.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The majority of patient, admitted to the pediatric cardiology clinic, determined as normal echocardiography. The most common anomaly was ASD. The most common complaint was heart murmur and majority of patients presenting with murmurs were in normal limits.

5.
Ölümle Sonuçlanan Zehirlenmelerde Tıbbi Yaklaşım ve Yoğun Bakım Sürecinin Analizi
Posioning Resulting in Death in Intensive Care Medical Approach and Process Analysis
Eyüp Kandemir, Habib Bostan, Muhammed Nabi Kantarcı
Sayfalar 168 - 174
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmada ölümlerin hangi tür zehirlenmelerde daha çok yoğun bakımda, hangilerinde daha çok olay yerinde ölümlerin fazla olduğunu ortaya çıkararak, olay yerinde ölüme neden olan zehirlenmelere karşı önleyici tedbirler alınmasına ve yoğun bakımda ölüme neden olan zehirlenmelerin tedavisine yönelik öneriler oluşturmayı amaçlamıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kesin olarak zehirlenme nedeniyle öldüğü tespit edilen 103 ceset değerlendirmiş, 13 farklı zehir türü tespit edilmiş, mix grup dahil 14 ayrı grup belirlenmiştir. 7 ayrı yaş grubu ile birlikte zehirlenme nedeni ile yaş, cinsiyet ve yoğun bakım tedavisi alıp almaması arasındaki ilişki istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: En sık zehirlenme nedeninin (n=46; %44,7) tıbbi ilaç olduğu bulunmuştur. Zehirlenme nedeni ile yoğun bakım tedavisi görenler arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmaktadır (p=0,05); ilaç, amanita phalloides, metanol, organofosfat ve diğer zehirlenmelerde yoğun bakım tedavisi görme oranı anlamlı şekilde yüksek saptanmıştır. Eroin, karbonmonoksit ve koroziv maddeden
zehirlenenler ise daha çok olay yerinde veya hastaneye yetişemeden ölmüşlerdir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Eroin, karbonmonoksit ve koroziv maddelerle insanların temasını önlemeye yönelik tedbirlerin artırılması gerektiği, tıbbi ilaç, amanita phalloides, metanol, organofosfat gibi maddelerle zehirlenenler için ise yoğun bakım koşulları ve imkanlarının geliştirilmesi gerektiğini, özellikle mantar zehirlenmelerinin sıkça görüldüğü bölgelerde
cerrahi transplantasyon ekibi bulundurmanın
faydalı olacağını düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: This study aimed to determine the relationship between different types of poisoning and death at crime scene or intensive care unit (ICU) to provide a guideline to prevent poisoning types resulting in death at the crime scene and to improve management of poisoning types resulting in death at emergency care units (ECU) and ICU.
METHODS: A total of 103 cases of poisoning were investigated and classified into 14 groups (including mixed posioning) according to poison types. The relationship between types of poisoning, gender and treatment in ICU according to 7 different age groups was evaluated.
RESULTS: Most frequent cause of poisoning was medical drugs (n=46; 44,7%). There is a statistically significant relationship between the cause of poisoning and those who receive an intensive care treatment (p=0,05). ICU treatment was significantly common in medical drug, amanita phalloides, methanol, organophosphate and other organic substance poisonings. Heroin, carbon monoxide and corrosive substance poisonings resulted in death at the scene or on the way to the hospital.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We conclude that precautions and efforts to prevent people’s contact with heroin, carbon monoxide and corrosive substances should be increased. The ICU treatment for those who were poisoned by medical drugs, amanita phalloides, methanol, organophosphate and other organic poisons should be improved. Presence of surgical transplantation teams in regions where mushroom poisoning (mycetism) is frequently seen could be beneficial.

6.
Normal Kilolu ve Obez Hastalarda Fleksibl Üreterorenoskopi Cerrahisinin Etkinlik ve Güvenilirliklerinin Karşılaştırılması
Comparison of the Safety and Effectiveness of Flexible Ureterorenoscopy in Obese and Normal Weight Patient
Eyüp Veli Küçük, Resul Sobay, Ahmet Tahra, Ahmet Bindayı, Fikret Fatih Önol
Sayfalar 175 - 180
GİRİŞ ve AMAÇ: Fleksibl üreterorenoskopi(f-URS)’nin böbrek taşı olan normal kilolu ve obez hastalarda etkinlik ve güvenirliğinin karşılaştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2010-2015 yılları arasında f-URS yöntemiyle böbrek taşı cerrahi tedavisi uygulanan 75 normal kilolu ve 28 obez hasta retrospektif olarak incelendi. Obez (VKİ≥30 kg/m2) hastalar ile normal kilolu (18-25 kg/m2) hastaların başarı oranları ve komplikasyonları
karşılaştırıldı. Hastalar operasyondan 12 hafta sonra bilgisayarlı tomografi ile değerlendirildi. Başarı, görüntülemede tamamen taşsızlık veya 5 mm altında rezidü fragmanlar olarak kabul edildi.
BULGULAR: Obez hasta grubunda 28 hastaya ve normal kilolu hasta grubundaki 75 hasta f-URS ile tedavi edildi. Başarı oranı normal kilolu hasta
grubunda %88 iken obez grupta %89.2 olarak belirlendi ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi(p=0.07). Postoperatif morbidite normal kilolu hasta grubunda %8 iken obez hasta grubunda %7 oranında görüldü ve her iki grupta benzerdi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Böbrek taşı cerrahisinde fleksibl üreterorenoskopi yöntemi obez ve normal kilolu hasta gruplarında benzer başarı oranlarına sahiptir. Toplam morbidite eşit derecede görülmektedir.
INTRODUCTION: To compare the efficacy and the safety of flexible ureterorenoscopy (f-URS) in normal weihgted and obese patients with kidney stone.
METHODS: We conducted a retrospective study in 75 normal weight and 28 obese patients who underwent a f-URS for kidney stones between 2010-2015. Success rates and complications in the obese patients (OP) group (BMI ≥30 kg/m2) were compared with the normal weight patients (NWP) (BMI <25 kg/m2). Patients were assesed with computed tomography-scan after 12 weeks of the procedure. The success was defined as a stone-free status (no or ≤5 mm residual stone) at the time of control.
RESULTS: Twenty eight OP and 75 NWP were treated with f-URS. The overall success rate was 89.2% and 88% in the OP and NWP, respectively (p = 0.07). Postoperative morbidity was 8% in NWP and 7% in OP and it was similar in both groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Flexible ureterorenoscopy for kidney stones resulted in similar outcomes in NWP and OP. The overal morbidity is even equal between two groups.

7.
Perkütan Nefrolitotomide Spinal ile Genel Anestezi Yöntemlerinin Karşılaştırılması
Comparison of Spinal Versus General Anesthesia in Percutaneous Nephrolithotomy
Eyüp Veli Küçük, Ümit Yıldırım, Ahmet Bindayı, Ahmet Tahra, Fikret Fatih Önol
Sayfalar 181 - 185
GİRİŞ ve AMAÇ: Perkütan nefrolitotomi(PNL) operasyonunda spinal ile genel anestezi yöntemlerinin etkinlik ve güvenirliliklerinin karşılaştırılması.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2012-2015 yılları arasında böbrek taşı nedeniyle PNL uygulanan 316 hasta restrospektif olarak değerlendirldi. Genel anestezi grubunda 206 hasta (grup 1), Spinal anestezi grubunda 110 (grup 2) hasta mevcut idi. Grup 1’de standart genel anestezi uygulanırken, Grup 2’de bulunan hastalara L3-4 spinal aralıklarında oturur pozisyonda bupivakain ve fentanil enjeksiyonu uygulandı. Litotomi pozisyonunda
spinal anestezi seviyesi belirlendikten sonra üreteral kateter yerleştirildi ve standart PNL operasyonu uygulandı. Komplikasyonlar
kayıt edildi ve analiz retrospektif olarak gerçekleştirildi.
BULGULAR: Ortalama taş boyutu grup 1’de 32.2 ± 8.6 mm iken grup 2’de 31.5 ± 8.2 mm idi. Operasyon süresi ve hemoglobin seviyesindeki düşüş grup 1 ve grup 2 arasında benzer olarak bulundu (83.4 dk ile 86 dk, p= 0.31 ve 0.9 g/dl ile 1 g/dl, p=0.27). İntraoperatif hipotansiyon
ve postoperatif baş ve sırt ağrısı spinal anestezi grubunda istatisktiksel olarak daha fazla idi (p<0.5). Her iki grupta da nörolojik komplikasyon tesbit edilmedi. Narkotik analjezik ihtiyacı grup 1’de 11.3 ± 3.1 mg iken grup 2’de 7.6 ± 2.5 mg morfin sülfat olarak tesbit edildi(p= 0.03).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bupivakain ve fentanil ile kombine spinal anestezi yöntemi ile PNL operasyonu, genel anestezi ile PNL’ye benzer sonuçları ile etkin ve
güvenilir bir yöntemdir.
INTRODUCTION: To compare the efficacy and safety of spinal anesthesia and general anesthesia in percutaneous nephrolithotomy (PCNL) operation.
METHODS: Between 2012 and 2015, 316 patients with kidney stones were treated with PCNL and evaluated retrospectively. Group 1 (n = 206) underwent general anesthesia and group 2 (n = 110) underwent spinal anesthesia. In group 1, PCNL was performed using standard technique under general anesthesia. In group 2, spinal anesthesia was done by injecting bupivacaine and fentanyl in spinal space between lumbar vertebra 3 and 4 in sitting position. Thereafter, a ureteral catheter was placed in lithotomy position following the checking of level of anesthesia. Then, PCNL was done by standard technique. Complications were recorded and analyzed.
RESULTS: Mean stone size in group 1 and 2 was 32.2 ± 8.6 mm and 31.5 ± 8.2 mm, respectively. Operation time and decrease in hemoglobin level were similar between group 1 and group 2 (83.4 min vs 86 min, p= 0.31 and 0.9 g/dl vs 1 g/dl, p= 0.27, respectively). Intra-operative hypotension and postoperative headache were seen more in spinal group than the general anesthesia group with a statistically significant difference (P < 0.05). No neurologic complications were observed in both groups. Need to narcotic medications after the operation were 11.3 ± 3.1 mg and 7.6 ± 2.5 mg of morphine sulphate in group 1 and 2, respectively (P = 0.03).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Spinal anesthesia with combined bupivacaine and fentanyl is a safe and effective anesthetic method and had a comparable results
regarding for PCNL.

8.
Adli Tıp Kurumu'nda Değerlendirilen Havayolu Yönetimi Sırasında Ortaya Çıkan İstenmeyen Durumlar
Adverse Outcomes During Management Evaluated By Council of Forensic Medicine
Habib Bostan, Ayşegül Ertan, Hüseyin Öz, Ziya Salihoğlu
Sayfalar 186 - 190
GİRİŞ ve AMAÇ: Ülkemizde, genel anestezi uygulamaları esnasında oluşan hava yolu yönetimi ile ilgili sorunları adli yönden inceleyen bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada hava yolu yönrtimi sırasında istenmeyen durumların yaşandığı iddiası ile dava konusu olan ve bilirkişi incelemesi için Adli Tıp Kurumu’na gönderilen olgular incelenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Adli Tıp Kurumu’nda 2006-2012 yıllarına ait hava yolu yönrtimi sırasında istenmeyen durumların yaşandığı iddiası ile dava konusu olan ve görüş bildirilen 37 dosya retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Olguların 27’si (% 72.98) kadın, 10’u (% 27.02) erkekti. Klinik branşlara dağılımı incelendiğinde; 16 olgu Kadın Hastalıkları ve Doğum (% 43.23), 7 olgu Kulak Burun Bogaz (%18.91), 6 olgu Genel Cerrahi (%16.21) ’yi ilgilendiriyordu. Olguların 27’sinde (% 72.97) müdahale planlı, 10’unda (% 27.03) acil idi. Olguların 20’sinde preoperatif hazırlığın tam olarak yapıldığı, 17 olguda da bu hazırlıkta eksiklikler olduğu saptandı. Anestezi uzmanı veya anestezi uzmanı ile birlikte anestezi teknisyeninin anestezi uyguladığı olguların (% 75,67) oranının cerrahın kontrolünde anestezi uygulayan anestezi teknisyeninkilere göre daha fazla olduğu görülmektedir. Zor entübasyon ile birlikte zor ventilasyon (% 37.83) en sık karşılaşılan istenmeyen durum olarak bulundu. Bunu trakeal yaralanmalar (% 18.91) ve özefagus yaralanmaları (% 10.81) takip etti. Zor entübasyon nedeniyle entübe edilemeyen ve trakeostomi açılan olgular tüm olguların %16.21’ ini oluşturmaktadır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Zor entübasyon kriterleri saptanmasa bile zor hava yolu gelişme riski göz önünde bulundurularak gerekli hazırlıklar yapılmalıdır. Ayrıca zor havayolunun tanınması ve yönetilmesine yönelik eğitimin yaygınlaştırılması gerektiğini düşünüyoruz.
INTRODUCTION: Unsuccessful airway management at anesthesia practice can result with death or permanent brain damage. In this study we investigate the cases which are in dispute by the accusation of problematic airway control during anesthesia and that sent to Council of Forensic Medicine for expertise by court.
METHODS: We retrospectively analyzed 37 case files between the years of 2006-2012 which were in dispute by the accusation of problematic airway control during anesthesia and that were evaluated by Council of Forensic Medicine.
RESULTS: 27 (72.98%) of the cases were female, 10 (27.02%) of the cases were male. The distrubution of cases were as follows: 16 of cases (43.23%) were from Obstetrics and Gynecology, 7 of cases (18.91%) were from ENT, 6 of cases (16.21%) were from general surgery. The airway management in 27 cases (72.97%) were planned intervention, and 10 of the cases (27.03%) were urgent. While the preoperative preparations in 20 cases were adequately completed, the preparations in 17 cases were inadequtely completed. The number of cases that the anesthesia was performed by anesthesiologist or by anesthesia technicians with anesthesiologist supervision seems to higher than the cases that the anesthesia was performed by anesthesia technicians with surgeon supervision. It was found that most frequent adverse outcome was the difficult intubation with difficult ventilation (37.83%). Tracheal injuries ( 18.91 %) and esophageal injuries ( 10.81 %) followed this respectively. Patients who underwent tracheostomy because of difficult intubation was 16.21% of all cases.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is necessary to be prepared for difficult airway possibility even if difficult intubation criteria aren’t detected. We suggest that training program on the recognization and management of difficult intubation and must be generalized. We predict that, with this generalized training program, the adverse outcomes and lawsuits might decrease.

DERLEME
9.
Postanestezik Bakım Ünitesi (PABÜ): Gelişimi ve Standartları
Postanesthetic Care Unit (PACU): Its Development and Signigicance
Düriye Gül İnal, Dilek Ömür, Volkan Hancı
Sayfalar 191 - 196
Yoğun bakım üniteleri (YBÜ) için, farklı hasta gruplarından geniş bir yelpaze içerisinde artan talepler, yoğun bakım ünitelerinin kapasitelerinde sınırlamalara yol açabilir. Bu sınırlamalar artmış mortalite ve morbiditeyle beraber acil servisten hasta kabulünde gecikmelere ve yoğun bakım endikasyonu konulmuş, elektif cerrahi için bekleyen cerrahi olguların operasyon süreçlerinde ertelenmelere neden olabilir. Yoğun bakım maliyetlerinin yüksek oluşu, cerrahi işlemlerin sayı ve çeşitliliğinin çoğalması, yandaş hastalıkları olan, daha yaşlı olguların cerrahi girişimlerinin giderek artması gibi nedenler özel erken postoperatif bakım ünitelerine ihtiyaç duyulmasına neden olmaktadır. Bu amaçla postanestezik bakım ünitesi (PABÜ), hastalara cerrahi ve anestezi sonrası gerekli müdahalelerin yapılması ve olguların kısa süreli yakın ve yoğun izlenmesi için kurulmuş ve geliştirilmiştir. Bu derlememizde PABܒnün tarihsel gelişimi ve standartları özetlenmeye çalışılmıştır.
The growing demand for intensive care units (ICU) in a wide range of patient groups may lead to limitations in capacity of ICU. These limitations may lead to delays in patient acceptance from the emergency departments and intensive care units along with increased mortality and morbidity; and may cause postponement of elective surgical operations which have postoperative intensive care indication. Reasons like higher costs of intensive care, increase in diversity and number of surgical procedures, increasing number of surgical interventions in elder patients with concomitant comorbidities required a special postoperative care unit. Postanesthetic care unit (PACU) has been established and developed to make the necessary interventions and the closer short-term intensive monitoring of patients
after surgery and anesthesia. In this review the historical development and standards of PACU has been tried to summarized.

OLGU SUNUMU
10.
Melas Sendromlu Olguda Anestezi Yönetimi
Anesthesia Management of a Case with Melas Syndrome
Derya Arslan Yurtlu, Murat Aksun, Bedriye Özdikiciler, Uğur Özgürbüz, Pınar Ayvat, Gülçin Önder Aran, Mehmet Kızılkaya
Sayfalar 197 - 200
MELAS sendromu mitokondrial miyopati, ensefalopati, laktik asidoz ve stroke benzeri epizodlarla karakterize olan mitokondriyal
düzeyde nokta mutasyonu sonucunda gelişen bir hastalıktır. MELAS sendromu tanısı olan hastalarda cerrahi ve anestezi uygulamaları
hastaların hipotermi, metabolik asidoz ve malign hipertermi gibi klinik durumlara yatkın olmaları nedeniyle özellik oluşturur. Sendromun tablosuna sıklıkla diyabetus mellitus ve kardiyak iletim anomalileri eşlik eder ve durumu daha da karmaşık hale getirir. Bu yazıda elektif tiroidektomi operasyonu geçiren ve diyabetus mellitus, hipertrofik kardiyomiyopati tanılarının eşlik ettiği MELAS sendromlu bir olguda anestezi yönetimi sunulmuş ve anestezik yaklaşım tartışılmıştır.
MELAS syndrome is a disease which delevops as a result of point mutation on mitochondrial level and characterized with mitochondrial
myopathy, lactic acidosis and stroke like episodes. Surgical and anesthesia procedures on MELAS syndrome diagnosed patients exhibites special features since these patients present tendency towards clinical situations such as hypothermia, metabolic acidosis and malign hyperthermia. Syndrome frequently co-exists with diabetes mellitus and cardiac conduction anomalies and this makes the situation more complicated. In this paper, anesthesia management for elective thyroidectomy operation in a MELAS syndrome case with co-existing diabetes mellitus, hypertrophic cardiomyopathy diagnoses is presented and anesthetic approach is discussed.

11.
Geçici Benign Hiperfosfatazemili İki Olgu
Two Cases With Benign Transient Hyperphosphatemia
Esra Akyüz Özkan, Haşim Hüsrevşahi, Adem Yaşar, U. Aliye Geçit
Sayfalar 201 - 204
Benign geçici hiperfosfatazemi çoğunlukla 5 yaşından küçük çocuklarda serum alkalen fosfataz düzeyinin karaciğer ve kemik hastalığı
olmaksızın normal değerlerin 3-50 kat yükselmesiyle karakterize bir klinik durumdur. Alkalen fosfataz düzeyleri 2-6 ay içinde kendiliğinden normale dönmektedir. Bu yazıda rutin tetkikler sırasında ALP düzeyinde yükseklik saptanan, takiplerinde kendiliğinden normale dönen, karaciğer ve kemik hastalığı bulunmayan ve bu yüksekliğin sebebinin viral enfeksiyonlara bağlı benign geçici hiperfosfatazemi olduğu düşünülen iki olgu sunulmuştur. Benign geçici hiperfosfatazemi benign, geçici ve kendini sınırlayabilen bir durumdur. Klinik ve laboratuar bulgusu olmadan izole ALP yüksekliği durumunda, geçici hiperfosfatemi ayırıcı tanıda mutlaka akılda tutulmalıdır. Bu hastalar gereksiz ve pahalı testlere gerek kalmadan ve ileri bir merkeze sevk edilmeden genel çocuk polikliniklerinde izlenebilirler.
Bening transient hyperphosphatasemia is a clinic status seen in children generally younger than 5 years and characterized by serum
alkaline phosphate (ALP) level higher than 3-50 times above the normal without evidence of liver and bone disease. The high alkaline phosphates level turn normal in 2-6 month. This article presents two cases that diagnosed elevated alkaline phosphate levels during routine tests, turn to normal spontaneously and had no liver and bone diseases. It is thought that this high level is due to viral infection. Benign transient hyperphosphatasemia is a condition that benign, transient and self limited. In the event of isolated high levels of ALP without clinical and laboratory findings, transient hyperphosphatasemia should be considered in the differential diagnosis. Patient can also be followed up in general pediatric clinics without referring to another center and performing unnecessary, richer tests.

12.
Olgu Sunumu: Antibiyotik Etkenlere Karşı Spesifik Ige Araştırması
Olgu Sunumu: Antibiyotik Etkenlere Karşı Spesifik Ige Araştırması
Gülbu Işıtmangil
Sayfalar 205 - 208
İlaç allerjisi; bazı ilaçların kullanılmasından sonra istenmeyen bulguların ortaya çıkması olarak tanımlanmaktadır. Bireylere göre değişmekle birlikte; antibiyotikler, antiinflamatuvar ilaçlar, ağrı kesici, ateş düşürücü, lokal ve genel anestezik ilaçlara karşı allerji oluşabilmektedir. İlaç allerjisi nadiren anafilaksi ile birlikte olabilir ve fatal seyredebilir. İlaç allerjisinin tanısı için iyi bir anamnez, muayene,
klinik bulguların değerlendirilmesi ve allerji testleri gereklidir. Bu olgu sunumunda allerji şikayetleri olan bir olgunun anamnezi dikkate alınarak 10 antibiyotik etkene karşı spesifik IgE antikoru araştırıldı.
Drug hypersensitivity; after use of some drugs is defined as the occurrence of undesired symptoms. Although it varies according to the individual; antibiotics, anti-inflammatory drugs, analgesic, antipyretic and also local and general anesthetics can lead to allergic reactions. Drug allergy rarely mediated by anaphylactic reaction can be fatal. Therefore a good history for diagnosis of drug allergy, examination,
evaluation of clinical symptoms and allergy tests are required. In this case report; specific IgE antibody against 10 antibiotic agents
have been investigated.

LookUs & Online Makale