ISSN: 2630-5720 | E-ISSN: 2687-346X

Quick Search




The Medical Journal Of Haydarpaşa Numune Training and Research Hospital - : 60 (2)
Volume: 60  Issue: 2 - 2020
RESEARCH ARTICLE
1.Percutaneous Transluminal Angioplasty of Infrapopliteal Arteries in Patients with Intermittent Claudication: Acute and Six-Month-Results
Cesur Samancı, Yılmaz Önal
doi: 10.14744/hnhj.2019.46514  Pages 107 - 112
GİRİŞ ve AMAÇ: Kritik bacak iskemisi, aterosklerotik periferik arter hastalığının (PAH) son aşamasını temsil eder. Kritik bacak iskemisinden etkilenen hastalar, PAH'ın en karmaşık alt kümesidir ve tipik olarak hipertansiyon, hiperlipidemi, diyabet ve böbrek yetmezliğinin kronik patolojik sonuçlarını taşır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Biz çalışmamızda infrapopliteal seviyede darlığı veya oklüzyonu olan hastalarda perkütan transluminal anjiyoplasti (PTA) nin erken dönem ve 6.aydaki sonuçlarını değerlendirdik. Hastalara bir seansta yalnızca bir bacağa tedavi uygulandı. Hiç bir hastada infrapopliteal stent uygulaması yapılmamış olup hastalara yalnızca balon anjioplasti yapıldı
BULGULAR: Çalışmamızda 31 hastadaki toplam 48 lezyonu olan 41 damar tedavi edildi. Takipte tedavi edilen damar segmentlerinin primer açıklık oranı %72.9 olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: PTA da, prosedürdeki başarısızlıklar ve patensi kaybı, çözülmesi gereken temel terapötik zorluklardır. Çağdaş, kanıtlanmış tedavi standartlarını geliştirmek için mevcut infrapopliteal tedavi yöntemlerini sistematik olarak değerlendiren geniş ölçekli, çok merkezli, prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.

INTRODUCTION: Critical leg ischemia represents the final stage of atherosclerotic peripheral arterial disease (PAD). Patients affected by critical leg ischemia are the most complex subset of PAD and typically have chronic pathological consequences of hypertension, hyperlipidemia, diabetes and renal failure.
METHODS: In this study, we evaluated the early and sixth-month outcomes of percutaneous transluminal angioplasty (PTA) in patients with stenosis or occlusion at the infrapopliteal level. Only one leg was treated in one session. None of the patients received infrapopliteal stents, and only balloon angioplasty was performed.
RESULTS: In our study, 41 vessels with a total of 48 lesions in 31 patients were treated. The primary patency rate of the vascular segments treated at follow-up was 72.9%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In PTA, failure in the procedure and loss of patency are the main therapeutic challenges to be solved. Large-scale, multicenter, prospective studies that systematically evaluate existing infrapopliteal treatment methods are needed to develop contemporary, proven treatment standards.

2.Ectopic Pancreatic Tissue in Children
Esra Polat
doi: 10.14744/hnhj.2020.06025  Pages 113 - 115
GİRİŞ ve AMAÇ: Ektopik pankreas dokusu (EP), %95 oranında gastrointestinal sistemde görülür, genellikle rastlantısal olarak saptanır. Pediyatrik vakalar nadir olarak bildirilmiştir. Burada 2015-2018 yılları arasında endoskopik işlem sırasında saptanan hastalar sunulmuştur.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İki farklı merkezde Özofagogastroduodenoskopi yapılan (2015-1018 yılları arasında) 475 hasta retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: İşlem sırasında makroskopik olarak ektopik pankreas dokusu ile uyumlu olabilecek lezyon 14 hastada (8 erkek, 6 kız) saptandı. Hastaların yaş aralığı 12.3±4.1 idi. Lezyonların 11’ü pre-pilorik antrumda, 1’i distal özofagusa lokalize idi. Histopatolojik değerlendirme ile özofagustaki biyopsi örneğinde ve antrum biyopsi örneklerinin 6’sında ektopik pankreas dokusu gösterildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: EP, patogenezi tam olarak bilinmeyen, embriyonik hayatta ön barsağın rotasyonu sırasında ortaya çıkan bir defektten kaynaklandığı düşünülen konjenital bir lezyondur. Otopsi serilerinde %0.55-13 oranında saptandığı bildirilmiştir.
EP sık olarak gastrointestinal sistemde görülmektedir (özofagus, mide, duodenum, jejunum, ileum, omentum, safra kesesi, Meckel divertikülü), ancak; karaciğer, dalak, mesane, akciğer ve mediastinal yerleşim saptanan olgu raporları mevcuttur. Mide yerleşimi en sık prepilorik antrumda ve büyük kurvaturdadır. EP, tüm yaş gruplarında görülebilmektedir, sıklıkla asemptomatiktir. Bununla birlikte spesifik olmayan dispeptik yakınmalara, lezyon boyutuyla ilişkili olarak gastrointestinal sistemde obstrüksiyona, daha nadir olarak pankreatite neden olabilir. Lezyon boyutları değişken olup, genellikle merkezinde bir çentik olan, krater görünümünde submukozal bir nodul şeklindedir. Tanıda altın standart histopatolojik değerlendirmedir. Biyopsi örneklerinde pankreas dokusunu göstermek lezyonun submukozal yerleşimi nedeniyle her zaman mümkün olamayabilir. Pediatrik yaş grubuna az sayıda vaka sunumu şeklinde yayınlar mevcuttur. Biz, serimizde EP görülme sıklığını %1 olarak saptadık.


INTRODUCTION: Ectopic pancreatic tissue (EP) occurs in the gastrointestinal tract at a rate of 95%, usually detected incidentally. Pediatric cases have been reported rarely. Here, we present the patients who were detected during the endoscopic procedure.
METHODS: Between 2015-2018, 485 patients who underwent esophagogastroduodenoscopy in two different centers were evaluated retrospectively in this study.
RESULTS: During the procedure, the lesion was detected in 14 patients (eight boys and six girls), which could be macroscopically compatible with ectopic pancreatic tissue. The age range of the patients was 12.3±4.1 years. Eleven of the lesions were localized in the pre-pyloric antrum and one of them was located in the distal esophagus. Histopathological examination revealed ectopic pancreatic tissue in the esophagus biopsy specimen and in six of the antrum biopsy specimens.
DISCUSSION AND CONCLUSION: EP is usually asymptomatic, commonly detected in the gastrointestinal tract (esophagus, stomach, duodenum, jejunum, ileum, omentum, gallbladder, Meckel's diverticulum) and can be seen in all age groups. The gold standard for diagnosis is histopathological evaluation. There are few case reports in the pediatric age group. In our series, we found the incidence of EP to be 1%.


3.Evaluation of Intercondylar Notch, Condylar Morphology and Tibial Slope on Magnetic Resonance Imaging and their Influence on Rupture of the Anterior Cruciate Ligament
Fethi Emre Ustabaşıoğlu, Cesur Samancı, Deniz Aliş
doi: 10.14744/hnhj.2018.48344  Pages 116 - 122
GİRİŞ ve AMAÇ: Medial ve lateral posterior tibial eğimlerinin konvansiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG)’ de ayrı ayrı ölçülmesi ve bu ölçümlerin ön çapraz bağ (ÖÇB) yaralanmalarını öngörebilmedeki yerinin ortaya konulması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya klinik ve radyolojik olarak ÖÇB yaralanması tanısı alan 31 hasta ve 31 kontrol grubu dahil edildi. Her iki grupta da konvansiyonel MRG’de medial ve lateral posterior tibial eğimler, interkondiler çentik genişliği, çentik genişlik indeksi (ÇGİ), distal femur genişliği, medial ve lateral kondiler genişlik ve derinlik değerleri ölçüldü. İstatistiksel analizde hasta ve kontrol grubu arasındaki fark Student t testi ile değerlendirilmiştir.
BULGULAR: ÖÇB yaralanması olan grupta lateral posterior tibial eğim ile lateral kondiler derinlik değerleri daha yüksek bulunurken distal femur genişliği kontrol grubuna göre daha düşük bulundu (p<0.005).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Medial ve lateral posterior tibial eğimin ayrı ayrı ölçülmesine MRG olanak sağlamaktadır. Yüksek lateral posterior tibial eğim ve lateral kondiler derinlik ile düşük distal femur genişliğinin kombinasyonu ÖÇB yaralanması için major bir risk faktörü olabilir.
INTRODUCTION: To measure the medial and lateral posterior tibial slopes separately on conventional Magnetic Resonance Imaging (MRI) and to investigate whether this method can be used in the prediction of anterior cruciate ligament (ACL) rupture.
METHODS: This study included 31 consecutive patients with a definitive diagnosis of isolated ACL rupture and 31 healthy subjects. The medial and lateral posterior tibial slopes, intercondylar notch distance, notch width index (NWI), distal femur width, medial and lateral condylar width and depth were measured by MRI in both groups. The difference between patients with ACL rupture and controls were studied using the Student’s t-test.
RESULTS: The lateral posterior tibial slope and lateral condylar depth measurements were significantly higher, and the distal femur width was lower in the group with ACL rupture when compared to controls (p<0.005).
DISCUSSION AND CONCLUSION: MRI is the modality to measure lateral and medial tibial slopes separately. A combination of increased lateral posterior tibial slope, lateral condylar depth and decreased distal femur width could be a risk factor in ACL rupture.

4.The Association of High Red Blood Cell Distribution Width with Metabolic Syndrome in Stable Coronary Artery Disease
Kıvılcım Özden, Aysun Erdem Yaman
doi: 10.14744/hnhj.2019.43433  Pages 123 - 128
GİRİŞ ve AMAÇ: Metabolik sendrom kardiyovasküler hastalık riskini arttırmaktadır. Koroner arter hastalığında (KAH) kırmızı kan hücresi dağılımının (KKHD)önemi bir çok çalışmada gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, koroner arter hastalığı olan metabolik sendromlu hastalarda KKHD’ nin anlamlılığını araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya anjiografi yapılan 120 hastanın 89’u dahil edildi. Tüm grup kritik ve nonkritik KAH olarak 2’ye ayrıldı. Altgruplar, kritik KAH olan metabolik sendromlu hastalar ve kritik KAH olan metabolik sendromu olmayan hastalardan oluşturuldu. Kardiyometabolik risk parametreleri değerlendirildi ve KKHD tam kan sayımından hesap edildi.
BULGULAR: Metabolik sendrom prevalansı, kritik (%71) ve nonkritik (%59.5) KAH arasında anlamlı olarak farklı değildi. RDW tüm populasyonda anlamlı olarak metabolik sendroma eşlik etmekteydi (p=0.037) ve kritik koroner arter hastalığı olan metabolik sendromlu hastalarda anlamlı olarak yüksekti (p=0.018).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, KKHD koroner arter hastalığı olan metabolik sendromlu hastalara eşlik eden bir inflamasyon belirtecidir. Yüksek düzey KKHDdeğerleri kritik koroner arter hastalığına eşlik etmektedir. Uzun dönemde gelişebilecek kardiyak olayları tahmin etmek için, KKHD ’nin metabolik sendrom üzerine olan etkisini gösteren gelecek çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Metabolic syndrome (MetS) increases the risk of cardiovascular diseases. The value of red blood cell width (RDW) has been demonstrated in several studies in coronary artery disease. This study aims to investigate the significance of RDW in MetS patients with coronary artery disease (CAD).
METHODS: In this study, 120 of 89 patients undergoing coronary angiography were included. The whole group was divided into two groups according to coronary stenosis as noncritical and critical CAD. The study group was also divided into MetS and non-MetS. The cardiometabolic risk parameters were evaluated and RDW was calculated from complete blood count.
RESULTS: MetS prevalence was not significantly different between critic (71%) and noncritical CAD (59.5%) groups. RDW was significantly associated with MetS in whole study population (p=0.037) and was significantly higher in critic-CAD-MetS group (p=0.018).
DISCUSSION AND CONCLUSION: RDW is an inflammation marker that is associated with MetS patients in CAD. The higher value of RDW is associated with critic-CAD. Future studies are needed to demonstrate the role of RDW on MetS to predict long-term cardiovascular events.

5.Erythrocyte Anisocytosis as an Index of Severity in Acute Pancreatitis
Okan Murat Aktürk, Adnan Hut
doi: 10.14744/hnhj.2020.45722  Pages 129 - 132
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut pankreatit vakalarının çoğu iyi seyirlidir ancak ağır vakalar risklidir ve erkenden başlanan yoğun tedaviden fayda görebilirler. Kırmızı küre dağılım genişliği (KKDG) indeksini akut pankreatit şiddetini öngörmede potansiyel bir belirteç olarak incelemeyi amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Toplam 123 akut pankreatitli hasta yüksek riskli (Ranson skoru 3 ve üstü) ve düşük riskli (Ranson skoru 1-2) olarak sınıflandırıldı. Hastalar kırmızı küre dağılım genişliği indeksinin hastalığın şiddetine olan ilişkisi ve hastanede uzamış kalış süresine etki eden faktörler açısından incelendiler.
BULGULAR: Medyan yaş ve hastanede kalış süresi 56 (46-71) yıl ve 4 (3-5) gün idi. Artmış KKDG değerleri düşük riskli hastalar le karşılaştırıldığında yüksek riskli hastalarla anlamlı olarak ilişkili olarak bulundu, 13,40(13,00-1400)'e karşı 13,90(13,40-14,78), P=0.001. Hastanede uzamış kalış daha yüksek Ranson skorları ve artmış lipaz değerleri ile anlamlı oranda ilgili (sırasıyla p=0.001 ve P=0.006) ancak KKDG ve amilaz düzeyleri ile ilgisiz olarak bulundu, (sırasıyla P=0.805 ve P=0.058).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Artmış lipaz değerleri uzamış hastanede kalış süreleri ile ilişkili olarak bulunmuştur. Hasteneye yatış anında artmış olarak bulunan KKDG değerleri akut pankreatit hastaları arasında yüksek riskli olanların öngörülmesi konusunda yardımcı olabilir.
INTRODUCTION: Most of the acute pancreatitis cases (AP) are mild; however, severe forms are risky for the patients, and those patients may benefit from early aggressive therapy. In this study, we investigated the predictivity of red cell distribution width (RDW) as a potential biomarker of severity.
METHODS: In this study, a total of 123 patients with AP were classified high risk (Ranson score ≥3 or more, HR) and low-risk patients (Ranson score ≤3, LR). The patients were then investigated about the relationship of RDW to the severity of the disease and factors that affect prolonged hospital stay.
RESULTS: The median age and stay were 56 (IQR 46-71) years and four (IQR 3-5) days. Elevated levels of RDW corresponded to HR patients compared with the LR patients, 13.90 (IQR 13.40-14.78) vs 13.40 (IQR 13.00-14.00), p=0.001, respectively. Prolonged hospital stay was related to higher Ranson scores and elevated lipase levels.
DISCUSSION AND CONCLUSION: High lipase levels at hospitalization may be associated with prolonged hospital stay. Elevated RDW levels may help in prediction of high risk in acute pancreatitis patients at hospital admission.

6.Periodontal Disease and Associated Factors in Patients with Rheumatoid Arthritis
Sena Tolu, Delal Öztürk, Ahmet Üşen, Aylin Rezvani, Tuba Develi
doi: 10.14744/hnhj.2019.48992  Pages 133 - 139
GİRİŞ ve AMAÇ: Periodontitis (PD) ve romatoid artrit (RA), genetik, çevresel ve inflamatuar faktörler dahil olmak üzere karmaşık multifaktöriyel patolojik süreçleri paylaşan kronik enflamatuar hastalıklardır. Bu çalışmanın amacı RA'lı hastalarda periodontal durumu ve sosyodemografik ve klinik faktörlerle ilişkisini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 51 RA hastası dahil edildi; yaş ortalaması 49.75 ± 9.79 ve hastalık süresi 10.59 ± 6.37 yıl idi. Sosyodemografik veriler ve hastalığın detaylı profilini içeren romatolojik değerlendirme ve seroloji kaydedildi. Gingival indeks, Plak indeksi, Cep sondalama derinliği ve Klinik ataşman seviyesini içeren tam ağız periodontal muayenesi bir periodontist tarafından yapıldı. Periodontal durum, Hastalık Kontrol Merkezi-Amerikan Periodontoloji Akademisi klinik olgu tanımlarına göre sınıflandırıldı.
BULGULAR: Kırk beş hasta (% 88.2) kadındı. Hastaların% 37.3'ünde DAS28> 3.2 idi. Tüm hastalarda hafif (% 54.9) ila orta (% 45.1) şiddette PD vardı. Yaşlanma, bozulmuş oral hijyen, sigara içme, sekonder Sjögren sendromu ve yüksek hastalık aktivitesi, orta derecede PD ile ilişkiliydi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma sonuçları, RA hastalarında ağız sağlığına özel bir dikkat gösterilmesi gerektiğini ve bu hastaları periodontal değerlendirme ve tedavi için yönlendirmenin ciddi bir ihtiyaç olduğunu belirledi. Periodontal hastalıkları önleme çabalarının RA'nın önlenmesine yardımcı olup olmayacağını daha iyi belirlemek için gelecek çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Periodontitis (PD) and rheumatoid arthritis (RA) are chronic inflammatory diseases that share complex multifactorial pathologic processes, including genetics, environmental and inflammatory factors. This study aims to evaluate the periodontal status and its association with sociodemographic and clinical factors in patients with RA.
METHODS: This study included 51 patients with RA; the mean age was 49.75±9.79 years old and 10.59±6.37 years of disease duration. Sociodemographic data and the rheumatologic assessment included detailed profiling of the disease and serology were noted. A full mouth periodontal examination, including the Gingival index, Plaque index, Pocket probing depth and clinical attachment level, was carried out by a periodontist. The periodontal status was classified according to the Centers for Disease Control-American Academy of Periodontology clinical case definitions.
RESULTS: Forty-five patients (88.2%) were female. 37.3% of patients had DAS28>3.2. All patients had PD, in mild (54.9%) to moderate (45.1%) severity. Aging, impaired oral hygiene, smoking, secondary Sjögren’s syndrome and high disease activity were associated with moderate PD.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study results identified a serious need to pay particular attention to oral health in patients with RA and refer these patients for periodontal evaluation and treatment. Future studies are needed to better investigate whether if efforts to prevent periodontal disease may also help prevent RA.

7.Comparison of Fine-Needle Aspiration Biopsy and Postoperative Histopathologic Results in Thyroid Nodules and Evaluation of Frozen Section
Engin Ersin Şimşek, Neşet Köksal
doi: 10.14744/hnhj.2020.00378  Pages 140 - 146
GİRİŞ ve AMAÇ: Tiroit nodülleri ciddi bir klinik problemdir ve çoğunlukla neoplastik özellik taşımayıp ameliyat gerektirmez. İnce iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) tiroit nodüllerinin değerlendirilmesi ve gereksiz cerrahinin önlenmesi için en önemli tanı aracıdır. Bu çalışmada; tiroit nodülü nedeniyle opere edilen hastaların İİAB sonuçları, postoperatif histopatoloji sonuçları ile karşılaştırıldı ve frozen section uygulanan hastaların sonuçları değerlendirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 1999-2003 yılları arasında İstanbul Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi 2. Genel Cerrahi Kliniği’nde soliter tiroit nodülü ve multinodüler guatr nedeni ile opere edilen ve preoperatif İİAB uygulanan 206 hasta dahil edildi. Hasta dosyalarının retrospektif olarak değerlendirilmesinde; Tiroit Hastalıkları Formu ve patoloji raporlarından yararlanıldı.
BULGULAR: İki yüz altı hastanın 170’i (%82.52) kadın ve 36’sı (%17.48) erkek olup, yaş ortalaması 46,56 idi. İİAB’de benign lezyon olarak değerlendirilen 179 olgudan 4’ü histopatolojik inceleme sonucunda tiroid kanseri (%2,23) olarak bildirilirken, atipik/şüpheli olarak değerlendirilen 13 olgudan 9’u (%69,24), malign olarak bildirilen 7 olgunun tamamı histopatolojik inceleme sonrasında tiroit kanseri (%100) olarak bildirilmiştir. İİAB sonuçları ile histopatolojik sonuçlar arasındaki ilişki tüm gruplarda istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p < 0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İİAB’nin, tiroit nodüllerinde cerrahi hasta seçiminde ve tiroit karsinomlarının ameliyat öncesi tanısında kullanılabilecek ucuz ve güvenilir bir tanı aracı olduğu ve birçok gereksiz cerrahi girişimi önleyebileceği sonucuna varıldı. İİAB sitolojisinin atipik/şüpheli olarak bulunduğu hastalarda frozen section’ın operasyonu yönlendirme bakımından yararlı olabileceği değerlendirildi.
INTRODUCTION: Thyroid nodules present serious problems, and mostly they do not carry neoplastic characteristics. Thus, they do not need to be surgically treated. Fine-needle aspiration biopsy (FNAB) is the most important diagnostic tool in the assessment of thyroid nodules and the prevention of unnecessary surgery. In this study, FNAB results of the patients operated for thyroid nodules were compared with postoperative histopathology results and the results of the frozen section were evaluated.
METHODS: In this study, 206 patients who underwent preoperative FNAB for solitary thyroid nodules and multinodular goiter in the 2nd General Surgery Department of Istanbul Haydarpaşa Numune Training and Research Hospital between 1999 and 2003 years were included. Thyroid Disease Form and pathology reports were used to evaluate the patient files retrospectively.
RESULTS: The study population (n=206) consisted of 170 (82.52%) female and 36 (17.48%) male patients and the median age of the population was 46,56. When FNAB and histopathological examination results of the nodules were compared, four of 179 cases evaluated as benign lesions in FNAB were reported as thyroid cancer (2.23%) as a result of histopathological examination of the surgical specimen. Nine (69.24 %) of 13 cases as evaluated as atypical/suspicious, and all of the seven cases (100%) reported to be malignant in FNAB were reported as thyroid cancer after histopathological examination. The relationship between FNAB and histopathological results was statistically significant in all groups (p<0.0002).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was concluded that FNAB is a useful method in the evaluation of thyroid nodules, and will prevent many unnecessary operations as a cheap and reliable diagnostic tool that can be used in the selection candidates for surgery and preoperative diagnosis of thyroid carcinomas. It was also evaluated that the frozen section may be useful in guiding the operation of patients in whom FNAB cytology is considered as atypical/suspicious.

8.Assessment of the Electrocardiogram T-Wave Intervals with Acute Biliary Pancreatitis
Abdullah Algın, Hüseyin Avni Fındıklı, Burcu Genç Yavuz, Davut Tekyol, Nihat Müjdat Hökenek, Avni Uygar Seyhan
doi: 10.14744/hnhj.2020.78309  Pages 147 - 150
GİRİŞ ve AMAÇ: Kardiyovasküler tutulum, akut biliyer pankreatitin, multisistemik tezahürlerinden biridir. Bizler akut biliyer pankreatit hastalarında prediktivitesi yüksek bir elektrokardiyografik marker olan Tpeak-Tend aralık süresinin nasıl etkilendiğini literatürde ilk kez incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif vaka kontrol çalışmasına toplam 68 birey dahil edildi. QTc ve Tpeak-Tend aralık sürelerini belirlemek için tüm katılımcıların elektrokardiyografileri precordial V5 lead de manuel olarak incelendi.
BULGULAR: Çalışmamızda hasta grubunun Tpeak-Tend ve QTc aralık süresi kontroller göre daha uzundu ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Akut biliyer pankreatit için QTc'nin duyarlılık ve özgüllüğü ise sırasıyla %68,4 ve %67 (AUC = 0.660, CI: 0.529-0.791; p= 0.024) Tpeak-Tend 'in ise sırasıyla %76,3 ve %63,3 (AUC = 0,647, CI: 0.508-0.787; p= 0.038) olarak hesaplandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tpeak-Tend süresi, akut bilyer pankreatit hastalarında aritmi riski açısından değerlendirildi. Çalışmamız akut pankreatit hastalarında QTc süresi ile beraber Tpeak-Tend süresinin nasıl etkilendiğini, akut pankreatitin uzamış QTc ve Tpeak-Tend nedenleri arasında olabileceğini gösterdi.
INTRODUCTION: Cardiovascular involvement is one of the multisystemic manifestations of acute biliary pancreatitis. In this study, we aimed to examine, to our knowledge, for the first time, how the Tpeak-Tend (TpTe) interval, a highly predictive electrocardiographic marker, is affected in patients with acute biliary pancreatitis.
METHODS: A total of 68 subjects were recruited in this retrospective case-control study. To determine the Corrected QT Intervals (QTc) and TpTe intervals, the electrocardiographs of all subjects were manually examined using the precordial V5 lead.
RESULTS: We found that the TpTe and QTc intervals were longer in the cases compared to the controls, and this difference was statistically significant (p<0.05). With respect to acute biliary pancreatitis, the QTc had 68.4% sensitivity and 67% specificity (AUC=0.660, CI: 0.529-0.791; p=0.024) and the TpTe interval had 76.3% sensitivity and 63.3% specificity (AUC=0.647, CI: 0.508-0.787; p=0.038).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The Tpeak-Tend interval was evaluated for the risk of arrhythmia in patients with acute biliary pancreatitis. Our study demonstrated how the Tpeak-Tend and OTc intervals were affected in patients with acute biliary pancreatitis and that acute pancreatitis might be one of the causes of prolonged QTc and Tpeak-Tend intervals.

9.Evaluation of Causes and Outcomes of Domestic Falls of the Patients Aged 65 and Over
Nazmiye Koyuncu, Özgur Karcıoğlu
doi: 10.14744/hnhj.2018.21043  Pages 151 - 155
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı acil servise ev içi düşme nedeni ile başvuran 65 yaş ve üstü hastaların evde düşme nedenleri ve klinik sonuçları açısından değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışma Acil Servise 2 aylık dönemde ev içi düşme ile başvuran hastalar üzerinde yapılmıştır. Hastaların sosyodemografik verileri, ilaç kullanımı, evin hangi bölümünde düştüğü, düşmeye neden olan durum, hastaya konan tanı, yatış/ taburculuk gibi veriler belirlenmiş ve bu veriler birbiriyle karşılaştırmalı olarak analiz edilmiştir.
BULGULAR: Bu kriterlerle başvuran 159 hastadan 73’ü kriterlere uymadığı için çalışma dışında kalmıştır. Olguların 59’u (%68,4) kadın; ortalama yaş 76,7’dir. Olguların 69’u (%81,2) yumuşak doku travması (YDT), 16’sı (%18,9) kırık tanısı almıştır. Kırık saptanan 16 hasta daha yaşlıdır (p=0.016). Ayak takılması en sık düşme nedenidir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ev içi düşme nedeni ile başvuran yaşlılarda düşmeler büyük oranda basit yaralanmalar ile sonuçlansa da daha yaşlı, sigara/alkol alışkanlığı olan, düzenli ilaç kullananan hastalarda kırık saptanma oranı yüksektir.
INTRODUCTION: To describe the characteristics of the elderly patients admitted to the emergency department (ED) due to domestic falls concerning the causes and outcomes of the accident.
METHODS: This study included all consecutive elderly patients admitted to the ED within two months due to domestic falls. Descriptive analyses regarding demographics, history, and clinical findings were performed.
RESULTS: In this study, 159 elderly patients were admitted with falls in the study period, while 73 patients had exclusion criteria. Mean age was 76.7±7.1 and 68.4% (n=59) were female. 81.2% of the patients were diagnosed with soft tissue injuries. Sixteen patients with fractures were older than patients without fractures (p=0.016). “Trip and fall” was the most common mechanism (n=37, 43.5%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although a majority of domestic falls in the elderly result in simple injuries, fractures occur in older patients, patients with smoking habits and/or alcohol use, or on routine use of medicines.

10.Pyogenic Granuloma of the Vermillion: Surgical Treatment of Lip Vermilion, and its Outcomes
Alpay Duran, Aslı Duran, Tuğba Dindar, Hasan Dindar
doi: 10.14744/hnhj.2018.72692  Pages 156 - 161
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada dudak vermilyon sınırındaki piyojenik granülom tedavisinde cerrahi eksizyon sonrası elektrokoter uygulamasının etkiliğinin değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Şanlıurfa Mehmet Akif İnan Eğitim ve Araştırma Hastanesi Plastik cerrahi ve Şanlıurfa Balıklıgöl Devlet Hastanesi Dermatoloji polikliniklerine dudak vermilyonu yerleşimli kitlesi mevcut olup cerrahi eksizyon sonrası patoloji raporlarında piyojenik granülom olduğu bildirilen 16 olgu çalışmaya dâhil edilerek gerçekleştirilmiştir. Olguların yaş, cinsiyet, lezyon yerleşimi ve çapı, uygulanan tedavi, nüks varlığı ve klinik özellikleri değerlendirildi ve analiz edildi.
BULGULAR: Çalışmaya 12 kadın (% 75) ve 4 (% 25) erkek hasta olmak üzere 16 hasta dâhil edilmiştir. Hastaların yaşları 14-42 arasında değişmekteydi. (Ortalama yaş: 26,25). Olguların 9’unda (% 56) kanama en belirgin şikâyet olarak belirlendi. 7 olgu (% 43) ise kozmetik nedenler ile kliniğimize başvurdu. 16 yaş altında 3 olgu mevcuttu. (% 18) 2 olguda (% 12,5) lezyon üst dudak, 14 (% 87,5) olguda alt dudak vermilyonu yerleşimliydi. Hastaların şikâyetleri 2 hafta ve 6 ay arasında değişmekteydi.Olguların ortalama takip süresi 13 aydır. (6-17 ay) Operasyonlar sonrası hiçbir olguda komplikasyon ve nüks gelişmemiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Cerrahi eksizyonun avantajları, bir seansta lezyonun çıkarılmasına izin vermesi ve düşük nüks oranınlarıdır. Vermilyon yerleşimli piyojenik granülomların tedavisinde ülserli ve hemorajik lezyonların malignite ve çeşitli hastalıklarla ilişkili olabileceğini düşünerek tam histopatolojik muayene yapılmasına izin vermesi nedeniyle cerrahi eksizyonu önermekteyiz.
INTRODUCTION: This study aims to retrospectively analyze the features and treatment of pyogenic granuloma of the vermillion border of the lip.
METHODS: Information regarding 16 cases of pyogenic granuloma of the vermilion border of the lips that underwent biopsy was retrieved from the pathology records of patients seen at the Plastic Surgery Department of Sanliurfa Mehmet Akif Inan Training and Research Hospital and Dermatology Department of Sanlıurfa Balıklıgol State Hospital. Data were reviewed and analyzed for age, gender, lesion site and diameter, treatments, recurrence and clinical features.
RESULTS: Sixteen patients (12 female (75%) and four (25%) male patients) were included in this study. The ages of the patients ranged from 14 to 42 years (mean age: 26.25). In nine of the cases (56%), the bleeding was the most obvious complaint. Seven cases (43%) referred to our clinics for cosmetic reasons. There were three cases under 16 years of age (18%). Fourteen lesions (87.5%) were located on the lower lip, two lesions (12.5%) on the upper lip. The duration of complaints of the patients varies between two weeks and six months (mean: five weeks). The average follow-up period was 13 months (6-17 months). Complications and recurrences did not develop in any case after the operation.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The advantages of surgical excision are allowing the removal of the lesion in one session and the low recurrence rate. We recommend surgical excision for the treatment of pyogenic granulomas located on vermilion because it permits complete histopathologic examination considering that ulcerous and hemorrhagic lesions may be associated with malignancy and various diseases.

11.What do Medical Students Think about the Clinical Pharmacology Course in the Fourth Year of Medical Education?
Berna Terzioğlu Bebitoğlu
doi: 10.14744/hnhj.2019.65002  Pages 162 - 167
GİRİŞ ve AMAÇ: Tıp fakültesi öğrencilerine verilen rasyonel farmakoterapi eğitimi, hekimlerin hastalarını rasyonel ilaç kullanım ilkelerine uygun olarak tedavi etmelerini sağlar. Bu tanımlayıcı analiz, dördüncü sınıf tıp fakültesi öğrencilerinin eğitim programına ilişkin algılarını tespit etmek için geri-bildirim formu ile yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2018-19 eğitim-öğretim yılında bir haftalık klinik farmakoloji stajına toplam 100 dördüncü sınıf tıp öğrencisi katılmıştır. Stajın tamamlanmasının ardından, öğrencilere program hakkındaki görüşlerini sorgulayan geri-bildirim formu dağıtıldı ve isimsiz doldurmaları istendi.
BULGULAR: Toplam 100 öğrenci staja katıldı ve forma cevap verenlerin oranı %72 idi. Staj sonu anket sonuçlarına göre, öğrencilerin % 77.8'inin stajın tıp öğrencileri için faydalı olduğu ve öğrencilerin programın bileşenlerinden genellikle memnun olduğu görülmüştür. En yüksek memnuniyet, eğitim ortamının görüşlerini ifade edebilmelerine uygun olması (%88,9) ve tartışmaların etkileşimli bir ortamda yapılabiliyor olması idi (%79,2). Çoğu (% 88,9) kişisel (K-) ilaç seçimi rasyonelini kavradıklarını belirtti. En düşük memnuniyet, oturum süresi (% 51,4) ve eğitim süresi (% 58,3) ile ilgili olup, tartışma süresinin daha kısa olabileceği ve staj süresinin iki haftaya kadar uzayabileceği şeklinde olmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, bu analiz, tıp fakültesinin dördüncü yılında klinik farmakoloji programına katılan öğrencilerin staj ile ilgili olumlu algıları olduğunu göstermektedir. Öğrenciler eğitimin faydalı olduğunu, tartışmalara aktif olarak katıldıklarını, K-ilaç seçimini öğrendiklerini ve bunların meslek yaşamlarına katkıda bulunacaklarını belirtti.
INTRODUCTION: Rational pharmacotherapy training given to undergraduate medical students enables the doctors to treat their patients in accordance with the principles of rational drug use. The present descriptive analysis was carried out on fourth-year medical students to detect their perceptions on this training program using a questionnaire.
METHODS: During the academic year of 2018-19, a total of 100 fourth-year medical students attended the one-week clinical pharmacology course. Upon completion, of course, an unnamed questionnaire asking their opinion about the program was given to them.
RESULTS: A total of 100 students participated in course, and the percent response to the survey questions was 72%. The post-course questionnaire results revealed that 77.8% of the students found the course was useful for medical students, and the students were generally pleased with the components of the program. The highest satisfaction was with the environment being appropriate for expression of their opinions (88.9%) and discussions conducted in an interactive environment (79.2%). Most of them answered that they had covered the rationale for personal (P-) drug selection (88.9%). The lowest satisfaction was with the duration sessions (51.4%) and duration of education (58.3%) that the discussion sessions may be shorter in duration while the duration, of course, may be extended to two weeks.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, the present analysis shows the favorable perception of the students who attended the clinical pharmacology program during the fourth year of medical school. The students stated that education is useful, they actively participated in the discussions, learned P-drug selection, and these will contribute to their professional lives.

12.Depression, Social Phobia and Quality of Life after Major Lower Limb Amputation
Yılmaz Tutak, İlhami Şahin, Abdullah Demirtaş, İbrahim Azboy, Emin Özkul, Mehmet Gem, Levent Adıyeke
doi: 10.14744/hnhj.2020.27928  Pages 168 - 172
GİRİŞ ve AMAÇ: Major alt ektremite amputasyonlu hastalarda sosyal fobi, depresyon ve yaşam kalitesini ampute olmayanlara göre karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Geçmişte diz üstü veya diz altı amputasyonu geçiren hastalar, hastane kayıtları incelenerek retrospektif olarak değerlendirildi. Kontrol grubu, hastanede yakınlarını ziyaret eden kişiler arasından rastgele seçildi. Tüm katılımcılara Liebowitz Sosyal Anksiyete Skalası (LSAS), Hastane Anksiyete ve Depresyon Skalası (HADS) ve Kısa-Form 36 (SF-36) uygulandı.
BULGULAR: Hasta sayısı, amputasyon grubunda 30 (21 erkek, 9 kadın) ve kontrol grubunda 30 (22 erkek, 8 kadın) idi. Yaş ortalaması, amputasyon grubunda 41.8±14.09 yıl ve kontrol grubunda 43.3±18.68 yıl idi. Amputasyon grubunda kontrol grubuna göre tüm LSAS ve HADS skorları daha yüksek ve SF-36 skorları daha düşüktü (p<0.05). 5 yıldan daha uzun süre önce ampute edilen hastalar, 5 yıldan daha kısa süre önceki hastalara göre daha yüksek LSAS sosyal korku ve HAD depresyon skorlarına sahipti (sırasıyla; p=0.035, p=0.024). Çalışan hastalarda işsiz hastalara göre daha düşük HAD depresyon ve HAD toplam skorları vardı (sırasıyla; p=0.008, p=0,049). Tıbbi komplikasyonlar nedeniyle ampute edilen hastalarda, travmatik amputasyonlu hastalara göre anksiyete skorları daha yüksekti (sırasıyla; p=0.005, p=0.016).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sosyal fobi, depresyon ve düşük yaşam kalitesi majör alt ekstremite amputasyonlu hastalarda sık karşılaşılan sorunlardır. Beş yıldan sonra, sosyal fobinin artacağı, depresyonun ise ciddiyeti ile birlikte azalacağı unutulmamalıdır. Bu nedenle, amputasyonlu hastalar psikiyatrik danışmanlık almalı ve tedavi edilmelidir. Ayrıca, yaşam kalitesini yükseltmek için daimi istihdam olanakları sağlamak önemlidir.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to compare the social phobia, depression and quality of life in patients with major lower limb amputation to non-amputated.
METHODS: Patients who were underwent above or below the knee amputation in the past were evaluated retrospectively by examining the hospital records. All the participants were administered Liebowitz Social Anxiety Scale (LSAS), Hospital Anxiety and Depression Scale (HADS), and Short-Form 36 (SF-36).
RESULTS: The number of patients was 30 (21 males, nine females) in the amputated group and 30 (22 males, eight females) in the control group. The mean age was 41.8±14.09 years in the amputated group and 43.3±18.68 years in the control group. All LSAS and HADS scores were higher, and SF-36 scores were lower in the amputation group compared to the control group (p<0.05). The patients who were amputated more than five years ago had higher LSAS social fear scores, and lower HAD depression scores compared to patients less than five years (p=0.035, p=0.024, respectively). The employed patients had lower HAD depression and HAD total scores compared to unemployed patients (p=0.008, p=0,049, respectively). The patients amputated due to medical complications had higher scores in anxiety compared to the patients with traumatic amputation (p=0.005, p=0.016, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Social phobia, depression and poor quality of life are common problems in patients with major lower limb amputation. After five years, it should not be forgotten that social phobia will increase; depression will decrease along with its seriousness. Therefore, amputated patients should be psychiatrically counseled and treated. It is important to provide permanent employment opportunities to improve the quality of life.

13.Experiences of Transcatheter Aortic Valve Implantation with Severe Aortic Stenosis
Hale Aksu Erdost, Leyla İyilikçi, Leyla Seden Duru, Elvan Öçmen, Hüseyin Dursun
doi: 10.14744/hnhj.2018.04935  Pages 173 - 177
GİRİŞ ve AMAÇ: Aort stenozu en sık ve tehlikeli doğal kapak hastalığıdır; 65 yaş üstündeki insanların %2-4’ ünde görülmektedir[1]. Ancak cerrahi tedavisinin özellikle yaşlı ve yandaş hastalığı olanlarda riskleri çok fazladır[2]. Bu retrospektif çalışmada hastanemizde yapılan TAVİ prosedürlerini inceleyip değerlendirdik.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Materyal ve metod: Etik kurul izni alındıktan sonra Haziran 2012 ile Aralık 2014 arası retrospektif olarak taranarak ilk 100 hastanın demografik verileri, STS, EuroSCORE, aort kapak gradientleri, anestezi yöntemi ve monitorizasyon ve postoperatif komplikasyonlar kaydedildi. Tüm veriler ortalama ± standart deviasyon olarak verildi.

BULGULAR: Sonuçlar: Sonuçları toplanan 100 hastanın yaş ortalaması 78,6 ± 6,7 olarak bulundu. Hastaların 65’ i kadındı. Ortalama pulmoner arter basıncı 46,9 ±14,2 mmHg, ortalama basınç gradienti (PG) 48,8 ± 10,7 mmHg, TAVİ işlemi öncesi en yüksek PG değeri 75,5 ± 17,1 mmHg; sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu ise %51,2 ± 14,2 olarak ölçüldü. Ortalama STS değeri 7,8 ± 4,7 ve ortalama EuroSCORE değeri ise %34,9 ± 14,1 olarak bulundu. Tüm hastalara monitorizasyon için transözofageal ekokardiyografi probu ve geçici bir pacemaker yerleştirildi. Takılan kapak hastaların % 56’ sında genişleyebilen CoreValve, % 43’ ünde Edwards Sapiens XT Valve idi. İşlem tamamlandıktan sonra vasküler yaralanma olmadığını kontrol etmek amacıyla son bir femoral anjiyografi yapıldı. Ekstübasyon sonrası hastalar koroner yoğun bakıma transfer edildi. Postoperatif dönemde hastaların %11’ inde minör komplikasyon gelişti.


TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç: Bu retrospektif araştırmamızın sonuçlarına dayanarak işlem basamakları titizlikle takip edildiğinde TAVİ işleminin ciddi aort stenozu olan hastalarda düşük komplikasyon oranları olan bir girişim olduğunu söyleyebiliriz. Anestezist girişimin öncesinde, sırasında ve sonrasında ekibin önemli bir üyesi olmalıdır. Devam etmekte olan prospektif ve retrospektif çalışmalar bu göreceli yeni tekniğin endikasyonları, anestezi tipi, prosedürün nerede yapılması gerektiği gibi tartışmalara ışık tutacaktır.

INTRODUCTION: Aortic stenosis is the most common and dangerous native valve disease and it affects 2-4% of the patients over 65 years of age. However, the surgical procedure leads the patients to undergo great risks, especially in the elderly population and in patients with concomitant disorders. In this retrospective study, we described and analyzed our experience on TAVI procedures performed in our hospital.
METHODS: After the approval of the Ethics Committee to conduct this study, patients’ files from June 2012 to December 2014 were reviewed retrospectively and first 100 patients’ demographic data, STS, EuroSCORE, aortic valve pressure gradients, the methods of anesthesia and monitoring and postoperative complications were collected. All of the data were expressed as mean±standard deviation.
RESULTS: Among 100 remaining patients, on whom data were collected, mean age was found as 78.6±6.7 years and 65 of the patients were female. The mean pulmonary artery pressure was 46.9±14.2 mmHg and mean pressure gradient (PG) was 48.8±10.7 mmHg, whereas the peak PG was 75.5±17.1 mmHg before the TAVI procedure; left ventricular ejection fraction before the TAVI procedure was calculated as 51.2±14.2%. Analysis of the patient charts revealed a mean value for STS as 7.8±4.7 and a mean value for EuroSCORE as 34.9±14.1%. In all patients, a probe for transesophageal echocardiography was inserted for real-time monitoring, together with a temporary pacemaker. Implanted valves were expandable CoreValve in 56%, and the Edwards Sapiens XT Valve in 43%. Following completion of the procedure, final femoral angiography was performed to verify that there were no vascular injuries. The patients were transferred coronary ICU after extubation. During postoperative period, minor complications were encountered in 11% of the patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The findings showed that TAVI was a procedure with a low rate of complications in patients with severe aortic stenosis when the steps of the procedure had been followed meticulously, according to the results of our retrospective study. The anesthesiologist should be a key member of the staff prior, during, and following the intervention. The ongoing prospective trials and retrospective research together with the debate on indications, type of the anesthesia, location where the procedure is held will shed light on the evolvement of this relatively novel technique.

14.Refractive Results and Endothelial Safety of a Foldable Iris-claw Phakic Intraocular Lens
İhsan Çakır, Alper Ağca, Dilek Yaşa, Yusuf Yıldırım, Burçin Kepez Yıldız, Mustafa Gürkan Erdoğan, Ahmet Demirok
doi: 10.14744/hnhj.2018.58672  Pages 178 - 181
GİRİŞ ve AMAÇ: Yüksek miyopinin tedavisi için implante edilen bir fakik iris kıskaçlı göz içi lensinin (fGİL) uzun dönem sonuçlarını değerlendirmek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Artiflex (Ophtec BV, Hollanda) ya da Veriflex (Abbott Medical Optics Inc., Kalifornia) fGİL’i implante edilen hastaların dosyaları retrospektif olarak değerlendirildi. Beş yıl takip süresi bulunan hastalar çalışma kapsamına alındı. Hastaların ameliyat öncesindeki ve ameliyat sonrası beşinci yıldaki manifest refraksiyonlarının sferik eşdeğerleri (SE), düzeltilmemiş görme keskinlikleri, düzeltilmiş görme keskinlikleri, santral endotel hücre yoğunlukları ve komplikasyonlar değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya 23 hastanın 23 gözü alındı. Ameliyat öncesi ortalama SE -10,71D±2,84 D idi ve ameliyat sonrası beşinci yılda -1,60D±0,80 D olarak tespit edildi. Ameliyat öncesindeki ve ameliyat sonrası beşinci yıldaki ortalama düzeltilmemiş görme keskinlikleri sırasıyla 1,47±0,22 logMAR ve 0,26±0,16 logMAR idi (p<0,05). Ameliyat öncesindeki ve ameliyat sonrası beşinci yıldaki ortalama düzeltilmiş görme keskinlikleri sırasıyla 0,26±0,15 logMAR and 0,17±0,12 logMAR idi (p<0,05). Ortalama endotel sayısı ameliyat öncesinde 2526±268 hücre/mm2 iken, beşinci yılda 2357±295 hücre /mm2 olarak bulundu (p<0,05) Ameliyat sonrası dönemde, iki hastamızda steroid kaynaklı geçici göz içi basıncı artışı saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ameliyat sonrası 5. yılda Artiflex/Veriflex fGİL implantasyonu etkili ve güvenli bulanmuştur. Ancak 5 yıllık takip süresi endotelyal güvenlik profilini ortaya koymak açısından yeterli değildir
INTRODUCTION: To report long term results after foldable iris-claw phakic intraocular lens (pIOL) implantation for the treatment of high myopia.
METHODS: The medical records of patients who underwent Artiflex (Ophtec BV, Netherlands) or Veriflex (Abbott Medical Optics Inc., USA) pIOL were retrospectively analyzed. Patients with five years of follow-up were included in this study. Uncorrected distance visual acuity (UDVA), corrected distance visual acuity (CDVA), and central endothelial cell density (ECD) were analyzed preoperatively and in five years after surgery. The complications observed during and after surgery were also recorded.

RESULTS: This study included 23 eyes of the 23 patients. Mean preoperative SE was -10.71D±2.84D and improved to -1.60D±0.80D at the postoperative 5-year visit. Mean preoperative and postoperative UDVA were 1.47±0.22 logMAR and 0.26±0.16 logMAR, respectively (p<0.05). Mean preoperative and postoperative CDVA were 0.26±0.15 logMAR and 0.17±0.12 logMAR, respectively (p<0.05). Mean ECD decreased from 2526±268 cells/mm2 to 2357±295 cells/mm2 in five years postoperatively. (p<0.05) In two eyes, a temporary, steroid-induced increase in intraocular pressure (IOP) was detected.

DISCUSSION AND CONCLUSION: Artiflex/Veriflex pIOL implantation was found safe and effective in five years after surgery. However, a 5-year follow-up is not sufficient to evaluate its long term endothelial safety profile.


15.Association of Macrophage Migration Inhibitory Factor Gene - 173 G/C Polymorphism with Occurrence and Severity of Acute Pancreatitis
Mehmet Ali Uzun, Sevcan Alkan Kayaoğlu, Pınar Ata, Metin Tilki, Sema Berk Ocak, Tunay Doğan
doi: 10.14744/hnhj.2019.06332  Pages 182 - 187
GİRİŞ ve AMAÇ: Makrofaj migrasyon inhibitör faktör (MIF) geninin promotor bölgesindeki -173 G/C polimorfizmi yüksek MIF seviyeleri ile ilişkili olup çalışmamızda bu polimorfizm ile akut pankreatit (AP) oluşumu ve şiddeti arasındaki ilişki araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 62 AP hastası ve 83 sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların demografik, klinik, laboratuvar ve radyolojik bulguları kaydedildi ve kan örneklerinde genetik analiz yapıldı.
BULGULAR: Hastaların 35’i kadın 27’si erkek, ortalama yaş 51’dir. AP şiddeti 37 hastada hafif, 21 hastada orta şiddette ve 4 hastada şiddetli bulundu. Hasta ve kontrol gruplarında genotip ve allelik dağılım istatistiksel olarak farklıydı (p<0.001; p=0.03). Hafif, orta ve şiddetli AP grupları arasında anlamlı farklılık bulunmamakla birlikte orta şiddette ve şiddetli AP gruplarında CC genotipi ve C allel sıklığı, hafif AP grubunda ise GG genotipi daha yüksek olmaya eğilimli idi. SIRS gelişen dokuz hastanın sekizinde CC genotipi saptandı ve C allel sıklığı % 88.9 idi. Lökosit sayısı CC genotipinde ve C allel grubunda daha yüksek bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgularımıza göre CC genotipi ve C allel sıklığı AP oluşumu ile ilişkili olmakla birlikte, AP şiddeti dikkate alındığında istatistiksel anlamlılık kanıtlanamamıştır.
INTRODUCTION: Promoter polymorphism -173G/C of macrophage migration inhibitory factor (MIF) is related to higher MIF levels. In this study, we have investigated the effects of this polymorphism with the occurrence and severity of acute pancreatitis (AP).


METHODS: Sixty-two AP patients and 83 healthy volunteers were included in our study. The demographical, clinical, laboratory and radiological findings were recorded, and peripheral blood samples were genetically analyzed.
RESULTS: In this study, 35 female and 27 male patients were included. The mean age was 51. The AP severity was mild at 37 patients, moderate at 21 and severe at four patients. Genotype and allelic distribution at patient and control groups were statistically different (p<0.001; p=0.03). Although no significant difference between mild, moderate and severe AP groups detected, there was a tendency of CC genotype and C allele frequency being higher at moderate and severe AP and GG genotype being higher at mild AP. Eight of nine SIRS developed patients had CC genotype and C allele frequency was 88.9%. The leucocyte count at CC genotype and at C allele increased.

DISCUSSION AND CONCLUSION: According to our results, CC genotype and C allele frequency were related with AP occurrence. However, considering the severity of AP, the statistical significance could not be proven.


16.Our Experience of Permanent Brachytherapy in Localized Prostate Cancer
Abdullah İlktaç, Senad Kalkan, Selahattin Çalışkan, Orhan Koca, Metin İshak Öztürk, Muhammet İhsan Karaman
doi: 10.14744/hnhj.2018.62681  Pages 188 - 193
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmamızda, ülkemizde lokalize prostat kanserli hastalara üroloji uzmanları önderliğindeki ekip tarafından uygulanan brakiterapi serisinin kısa dönem sonuçları sunulmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde Eylül 2003 - Ocak 2007 tarihleri arasında prostat kanseri nedeniyle prostat brakiterapisi yapılan 41 hasta değerlendirildi. Tüm hastalarda biyopsi ile kanıtlanmış adenokarsinom mevcuttu. Hastalara, genel anestezi altında, intraoperatif-interaktif planlama ile periferal yükleme yöntemine göre LDR prostat brakiterapisi uygulandı. Tüm hastaların ameliyat öncesi ve takiplerindeki Prostat Spesifik Antijen (PSA) seviyeleri, Uluslararası Prostat Semptom Skoru (IPSS) ve Uluslararası Erektil Fonksiyon İndeksi (IIEF) değerleri kaydedildi.
BULGULAR: Hastaların operasyon öncesi ortalama PSA, Gleason skoru ve prostat volümleri sırasıyla 7.7±5 ng/ml (4-22.5), 5.8±0.9 (4-8) ve 36.8±12.6 ml (15-58 ml) idi. Hastaların ortalama yaşı 62.3±6.3 (52-76) idi. Ortalama takip süresi 36.5 (7-60) aydı. Brakiterapi sonrası 3. (1.4±1.3 ng/ml) ve 6. (1.0±0.7 ng/ml) aylardaki PSA değerleri operasyon öncesi değerlerden istatistiksel anlamlı olarak daha düşüktü (p<0.05). Operasyon öncesi (12.1±5.3) ve operasyon sonrası 3. ve 6. aylardaki IPSS değerleri (sırasıyla 13.5±6.5, 11.7±7.5, p>0.05) karşılaştırıldığı zaman anlamlı bir fark olmadığı görüldü. Operasyon öncesi (14.2±2.6) ve operasyon sonrası 3.ve 6. aylardaki IIEF değerleri (sırasıyla, 11.3±6.5, 10.8±7.5, p>0.05) karşılaştırıldığı zaman da anlamlı bir fark bulunmadı. Operasyon sonrası 2 hastada kronik üriner retansiyon gelişti ve bir hastaya kronik üriner retansiyon, bir hastaya da artmış alt üriner sistem yakınmaları nedeni ile brakiterapiden 6 ay sonra TURP uygulandı. Toplam 41 hastanın sadece bir tanesinin 1.ay kontrol dozimetrisinde soğuk kaldığının (yetersiz radyoaktivite) gözlenmesi üzerine hasta EBRT’ye yönlendirildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Son dönemlerde kullanımı giderek azalmasına rağmen Brakiterapi, lokalize prostat kanseri tedavisinde etkili, güncel kılavuzlarda önerilen bir yöntemdir
INTRODUCTION: In this study, we present the short-term results of our brachytherapy series in patients with localized prostate cancer administered by a team led by urologists.

METHODS: Forty-one patients who underwent prostate brachytherapy between September 2003 and January 2007 were evaluated in this study. All patients had biopsy-proven adenocarcinoma. Low dose rate (LDR) Iodine-125 prostate brachytherapy was performed under general anesthesia according to intraoperative-interactive planning and peripheral loading technique. Preoperative and follow-up Prostate-Specific Antigen (PSA) levels, International Prostate Symptom Scores (IPSS) and International Index of Erectile Function-5 (IIEF-5) scores of all patients were determined.
RESULTS: Preoperative mean PSA, Gleason score and prostate volume of the patients were 7.7±5 ng/ml (4-22.5), 5.8±0.9 (4-8) and 36.8±12.6 ml (15-58 ml), respectively. The mean age of the patients was 62.3±6.3 (52-76) years. The mean follow-up period was 36.5 (7-60) months. Mean PSA value at the third (1.4±1.3 ng/ml) and sixth months (1.0±0.7 ng/ml) was significantly lower than preoperative mean PSA value (p<0.05). There was no significant difference between preoperative mean IPSS score (12.1±5.3) and mean IPSS scores at the third and sixth postoperative months (13.5±6.5 and 11.7±7.5, respectively, p>0.05). There was no significant difference between the mean preoperative IIEF score (14.2±2.6) and mean IIEF scores at the third and sixth postoperative months (11.3±6.5 and 10.8±7.5, respectively, p>0.05). TURP was performed in two patients after brachytherapy because of chronic urinary retention in one patient and because of increased lower urinary tract symptoms in other patient. One patient was referred to radiotherapy due to inadequate radioactivity in the dosimetric control tomography.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Brachytherapy is an effective method in the treatment of localized prostate cancer and it is recommended in current guidelines despite the recent decline in its use.

17.Is there a Relationship between Blood Lipid Profile and Lumbar Spinal Stenosis?
Ezgi Akar, Mustafa Efendioğlu
doi: 10.14744/hnhj.2020.65477  Pages 194 - 197
GİRİŞ ve AMAÇ: Lumbar spinal stenosis (LSS) etyolojisi halen tam bilinmemekle birlikte multifaktöryel bir hastalıktır. Aterosklerozis sebebiyle azalmış kan akımının spinal dejeneratif değişiklikleri hızlandırdığı düşünülür, ancak kan lipid profili ile spinal stenosis gelişimi arasında bir ilişki olup olmadığı bilinmemektedir. Biz bu çalışmada, cerrahi yapılmış olan LSS olguları ile, dar kanal bulguları olmayan olguları karşılaştırarak; hiperlipideminin spinal stenosis etyolojisindeki rolünü değerlendirmeyi hedefledik
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda eşit sayıda kadın ve erkekten oluşan ve 60-70 yaş aralığındaki iki ayrı grubun kan lipid değerleri (total kolesterol, trigliserid, LDL kolesterol, HDL kolesterol) retrospektif olarak incelenip karşılaştırıldı. Grup 1 (LSS grubu); kliniğimizde opere edilmiş olan 40 LSS olgusu (20 kadın/20 erkek), Grup 2 (kontrol grubu); nonspesifik sebeplerle (baş ağrısı vs) polikliniğe başvurmuş olan hastalardan oluşturuldu.
BULGULAR: Grup 1 ve Grup 2 nin HDL ve LDL düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır. Grup 1’ in VLDL düzeyi, Grup 2’ den istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksektir (p: 0.000; p<0.05). Grup 1’ in trigliserid düzeyi, Grup 2’ den istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksektir (p: 0.000; p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: VLDL ve trigliserid düzeyleri ile spinal stenosiz gelişimi arasında bir ilişki olduğu düşünülmektedir. Ancak HDL ve LDL ile böyle bir ilişki söz konusu değildir.
INTRODUCTION: The etiology of lumbar spinal stenosis (LSS) is still unknown, but it is a multifactorial disease. Reduced blood flow due to atherosclerosis is thought to accelerate spinal degenerative changes, but it is not known whether there is a relationship between blood lipid profile and the development of spinal stenosis. In this study, we compared the LSS patients who underwent surgery and the patients without narrow canal findings., We aimed to evaluate the role of hyperlipidemia in the etiology of spinal stenosis.
METHODS: In our study, the blood lipid values (total cholesterol, triglyceride, LDL cholesterol, HDL cholesterol) of two different groups between the ages of 60 and 70, consisting of women and men, were analyzed and compared retrospectively. Group 1 (LSS group) with 40 LSS cases (20 females/20 males) operated in our clinic, Group 2 (control group)with the patients from patients who applied to the outpatient clinic for nonspecific reasons (such as headache).
RESULTS: There was no statistically significant difference in Group 1 and Group 2 concerning HDL and LDL levels. The VLDL level of Group 1 was statistically significantly higher than Group 2 (p=0.000; p<0.05). The triglyceride level of Group 1 was statistically significantly higher than Group 2 (p=0.000; p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is thought that there is a relationship between VLDL and triglyceride levels and the development of spinal stenosis. However, there is no such relationship with HDL and LDL.

18.Comparison of VERION Image-guided System with Manual Marking in Limbal Relaxing Incision to Reduce Astigmatism in Eyes with Cataract
Servet Çetinkaya
doi: 10.14744/hnhj.2019.77698  Pages 198 - 202
GİRİŞ ve AMAÇ: Kataraktı ve düşük-orta düzeyde astigmatı olan hastalarda astigmatizmayı azaltmak için uygulanan limbal gevşetici insizyon uygulanan manüel metodla VERION sisteminin kıyaslanması.
YÖNTEM ve GEREÇLER: VERION sistemi yardımıyla astigmatik koreksiyon yapılan 22 hastanın 38 gözü ile, manuel metod uygulanan 24 hastanın 40 gözü retrospektif olarak kıyaslandı.
BULGULAR: Ameliyat sonrası 1. ve 6. ay ortalama düzeltilmemiş görme keskinliği, düzeltilmiş görme keskinliği, sferik ve silindirik değerleri açısından iki grup arasında anlamlı bir farklılık yoktu (p değerleri sırasıyla, 0.054, 0.068, 0.946, 0.957, 0.971, 0.947, 0.254 ve 0.195).Birinci grubun 1. ve 6. ay ortalama silindrik değerleri, ikinci gruba göre daha düşüktü, ancak aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0.254 ve p=0.189).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Düşük-orta düzeydeki astigmatı düzeltmek için katarakt cerrahisi esnasında uygulanan limbal gevşetici insizyonlar tatmin edici sonuçlar vermektedir.Bunun için uygulanan manuel metodla VERION sistemi arasında anlamlı bir fark yoktur
INTRODUCTION: To compare the results of Verion system with manual marking in the reduction of astigmatism in eyes with cataract and low to moderate astigmatism by forming limbal relaxing incisions (LRIs).
METHODS: Thirty-eight eyes of 22 patients who had undergone standard phacoemulsification surgery and limbal relaxing incision for astigmatic correction with the help of image-guided system (Verion) were compared retrospectively with 40 eyes of 24 patients, who had undergone standard phacoemulsification surgery and limbal relaxing incision for astigmatic correction with manual marking.
RESULTS: There was no significant difference between two groups concerning the mean 1st and 6th month postoperative uncorrected visual acuity (UCVA), best-corrected visual acuity (BCVA), spherical and cylindrical values (p-values, 0.054, 0.068, 0.946, 0.957, 0.971, 0.947, 0.254 and 0.195, respectively). Even though the mean postoperative 1st-month and 6th-month cylindrical values of the second group were higher than those of the first group, the difference was not significant statistically.
DISCUSSION AND CONCLUSION: LRIs performed during cataract surgery are efficient in reduction of low to moderate astigmatism. LRIs performed with Verion system seem to be not different significantly from LRIs performed with manual marking in the reduction of astigmatism during cataract surgery.

CASE REPORT
19.A Rare Cause of Plummer-Vinson Syndrome: Celiac Disease
Zülfikar Bilge, Hakan Aydın, Abdullah Algın, Hüseyin Fındıklı, Şahin Çolak
doi: 10.14744/hnhj.2018.76094  Pages 203 - 205
Plummer-Vinson Sendromu; disfaji, demir eksikliği anemisi ve özofageal web ile giden klinik bir durumdur. Son yıllarda beslenme ile ilişkili bozuklukların olmaması ve demir eksikliği anemisinin erken teşhis ve tevdisinden dolayı sıklıkla görülmemektedir. Plummer-Vinson sendromunun nadir nedenlerinden biri çölyak hastalığıdır. Çölyak hastalığı ile birlikte Plummer-Vinson sendromunun birlikteliği ile seyreden literatürde az sayıda vaka billdirilmiştir. Bu vakada nadir birliktelik olmasına rağmen günümüzde de halen görülebildiğini ve akılda tutulması gerektiğini dikkat çekmek amaçlı yazıya aldık.
Plummer-Vinson syndrome (PVS) is a clinical condition accompanied by dysphagia, iron deficiency anemia and esophageal web. PVS has not been encountered in recent years since the factors related to nutritional have been improved and iron deficiency anemia has been diagnosed and treated early. A rare cause of PVS is Celiac disease. There are very few cases reported in the literature related to Celiac disease and PVS coexistence. We wanted to present this case both to emphasize this togetherness PVS is rarely seen and because PVS may still be seen today.

20.An Unusual Presentation of Guillain-Barre Syndrome: Bilateral Ptosis with anti-GQ1b Antibody Positivity
Mustafa Ülker, Mehmet Demir, Füsun Mayda Domaç, Gülay Kenangil, Fatma Betül Özdilek
doi: 10.14744/hnhj.2018.44227  Pages 206 - 210
Guillain-Barre sendromu(GBS) hızla gelişen motor zaafiyetle prezente olan, periferik sinir sisteminin immün aracılı bir hastalığıdır. GBS hastalarında kranial sinir tutulumları nadir olmayıp, sıklıkla fasial ve faringeal kaslarda güçsüzlük şeklindedir. Ekstraokuler kas tutulumları ve özellikle oftalmopleji olmaksızın pitoz nadiren karşılaşılan klinik prezentasyonlar olup teşhiste güçlük yaratabilir. Hastalığın başlangıç bulguları olarak bilateral pitoz ve hafif jeneralize güçsüzlük tespit edilen genç erkek bir vakayı tartışma eşliğinde sunduk.
Guillain-Barre syndrome (GBS) is an acute-onset and immune-mediated disorder of the peripheral nervous system characterized by rapidly developing motor weakness. GBS patients often develop cranial nerve involvement, usually in the form of facial or pharyngeal weakness. Ocular involvement, and in particular, isolated ptosis without ophthalmoplegia are rare manifestations and may bring about considerable diagnostic challenges. Herein, we report a young man presenting with bilateral ptosis along with mild generalized weakness as initial manifestations of GBS.

LookUs & Online Makale