ISSN: 2630-5720 | E-ISSN: 2687-346X
Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıp Dergisi - Haydarpasa Numune Med J: 52 (1)
Cilt: 52  Sayı: 1 - 2012
ÖZGÜN ARAŞTIRMA
1.
Türkiye'nin İki Farklı Bölgesinde Çocukluk Çağında Görülen Deri Hastalıklarının Prevelansı: Retrospektif Bir Değerlendirme
Prevalance Of Skin Diseases In Childhood In Two Different Region of Turkey: The Retrospective Analysis
Emine Çölgeçen, Öznur Küçük, Ayşe Yeşim Göçmen
Sayfalar 1 - 7
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu retrospektif çalışma ile ülkemizin iki farklı bölgesinde yaşayan ve iki farklı branş tarafından değerlendirilen çocuklardaki deri hastalıkları prevalansını araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2010 yılında Kahramanmaraş Elbistan Devlet Hastanesi Dermatoloji polikliniğine başvuran 0-16 yaş arasındaki 2307 çocuk ile İstanbul Paşabahçe Devlet Hastanesi Pediatri polikliniğine dermatolojik şikayetlerle başvuran 418 çocuk, otomasyon dosya sisteminden retrospektif olarak analiz edildi. Toplam 2725 hasta demografik verilere ve tanılara göre gruplandırıldılar.
BULGULAR: 0-16 yas arasındaki 2725 çocuk hastanın 1470’i kız (%53.9), 1255’i erkekti (%46.1). Hastaların ortalama yaşı 9,5 ± 5.2 yıldı. En sık görülen hastalık grubu enfeksiyöz hastalıklar olup (%25.8), bunu ekzemalar (%21.2), akne (%17.3) ve diğer gruplar (%16.6) izlemekteydi. Enfeksiyöz hastalıklar içinde 412 hasta (%15.1) ile viral hastalıklar en sık görülendi. Ekzema grubu içinde kontakt dermatit 194 hasta (%7.1) ile en sık görülendi. Genel olarak bakıldığında tüm hastalıklar içinde %17.3 ile akne ilk sırada yer almaktaydı. Hastalık gruplarının polikliniklere göre dağılımında; dermatoloji kliniğinde en sık görülen 3 hastalık akne (%20.3), viral infeksiyonlar (%14.2) ve kontakt dermatit (%8.2) iken pediatri kliniğinde en sık görülen 3 hastalık ürtiker (%23.2), viral infeksiyonlar (%19.9) ve diaper dermatitti (%19.4).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Pediatrik dönemde görülen deri hastalıkları ile ilgili epidemiyolojik veriler az olduğu için pediatri ile ilgili diğer branşlarla iş birliği içerisinde gerçekleştirilecek olan geniş çaplı epidemiyolojik çalışmaların; sağlık eğitim proğramlarının düzenlenmesi ve koruyucu hekimlik açısından yararlı olabileceğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: With this retrospective study, we aimed searching the prevalance of the children with skin diseases living in two different regions of our country and examined by two different departments.
METHODS: 2307 children aged between 0-16years years who were referred to the dermatology outpatient clinic of Kahramanmaraş Elbistan State Hospital, 418 children aged between 0-16 years years who were referred to the pediatric outpatient clinic of İstanbul Paflabahçe State Hospital in 2010 were retrospectively analyzed using the computer database. 2725 patients were categorized according to their demographical data and diagnosis.
RESULTS: 2725 children patients aged between 0-16, 1470 of them female (%53.9%), 1255 of them were male (46.1%). The average age of the patients was 9.5 ± 5.2 years. The most common disease group was enfectious diseases (25.8%), eczema (21.1%), acne (17.3%) and the other groups (16.6%) followed this. In enfectious diseases, viral diseases was the most common experienced with 412 patients (15.1%). In eczema group, contakt dermatit was the most common dermatose with 194 patients (7.1%). In generally acne (17.3%) was the first of all the diseases. In policlinics according to the distribution of the disease groups; while the most common 3 diseases in dermatology clinic were acne (20.3%), viral infections (14.2%) and contact dermatitis (8.2%), the most common 3 diseases in podiatry clinic were urticaria (%23.2), viral infections (19.9%), and diaper dermatitis (19.4%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our opinion as epidemiological data on skin diseases were seen in paediatric period are few, the large-scale epidemiological studies to be carried out in cooperation with the other branches connected with pediatrics may be useful for regulation of health education programmes and in terms of preventive medicine.

2.
Gliseral Trinitrat, Esmolol ve Likodainin Laringoskopi ve Trakeal Entübasyona Refleks Yanit Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi
The Comparison of the Effects of Glycerol Trinitrate, Esmolol and Lidocaine on Laryngoscopy and Tracheal Intubation
Feray Baş, Rahşan Dilek Okyay, Volkan Hancı, Bülent Serhan Yurtlu, Hilal Ayoğlu, Işıl Özkoçak Turan
Sayfalar 8 - 14
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda gliserol trinitrat, esmolol ve lidokainin entübasyona hemodinamik yanıt üzerine olan etkilerini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Etik kurul onayı alınmasının ardından ASA I–II risk grubunda, ortalama ameliyat süresi 45–90 dk olacak 90 olgu çalışmaya alınarak rastgele 3 gruba ayrıldı. Grup G (gliserol trinitrat)’ye 25 μg gliserol trinitrat, Grup E (esmolol)’ye 1 mg/kg esmolol ve Grup L (lidokain)’ye 1,5 mg/kg lidokain intravenöz (iv) uygulandı. Propofol ve roküronyum bromür ile anestezi indüksiyonu sağlandı. indüksiyonu takiben ve entübasyon sonrası hemodinamik değerler kayıt edildi. Entübasyon sonrası sistolik arteriyel kan basıncının kontrol değerinin %20 üzerine çıkması halinde 50 μg fentanil uygulandı. Anestezi idamesine %65 N2O - %35 O2 karışımı içinde %2 sevoşuran ile devam edildi.
BULGULAR: Gruplar arasında entübasyona hemodinamik yanıtı baskılama açısından anlamlı farklılık olmadığı belirlendi. Ancak Grup L’de entübasyon aşamasındaki KAH, SKB ve DKB’ı kontrol değerlerine göre anlamlı arttı (p<0.05). Grup E’de entübasyonla KAH ve SKB’ında anlamlı bir artış olmadı. Entübasyon sonrası opioid tüketimi Grup L’de daha fazlaydı (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Entübasyona reşeks yanıtı baskılamakta çalışma dozlarında kullanılan üç ilacın da yetersiz olduğu, ancak esmololün entübasyona bağlı hemodinamik yanıtı daha iyi önlediği kanısına varıldı.
INTRODUCTION: In our study, we aimed to investigate the effects of glyceryl trinitrate, esmolol and lidocaine on hemodynamic response to intubation.
METHODS: After obtaining approval of ethic committee, 90 patients in ASA risc group I-II with mean operation time of 45-90 min were included in the study and randomly divided into three groups. Group G (Glyceryl trinitrate) received 25 μg of glyceryl trinitrate, Group E (esmolol) 1 mg/kg of esmolol and Group L (lidocaine) 1,5 mg/kg of lidocaine intravenous (iv). Propofol ve rocuronium bromide were used for anaesthesia induction. Hemodynamic data were recorded after induction and intubation. Fentanyl 50 μg was applied if systolic arterial blood pressure after intubation exceeded 20 % of control value. Anaesthesia maintenance was performed with 2 % sevoflurane in 65 % N2O - 35 %O2 mixture.
RESULTS: There was no significant difference between the groups according to suppression of hemodynamic response. However, KAH, SKB and DKB values of Group L increased when compared with control values (p<0.05). There was no significant increase in KAH and SKB of Group E with intubation. After intubation opioid consumption was higher in Group L (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, the three drugs used for suppression of reflex response to intubation were insuffient in study doses, however esmolol prevented the hemodynamic response to intubation better than other drugs.

3.
Non Alkolik Yağlı Karaciğer Hastalığı Olan Vakalarımızda Metabolik Sendrom Bileşenlerinin Dağılımı
Distribution Of Metabolic Syndrome Components In Patients With Non-Alcoholic Fatty Liver Disease
Gül Babacan Abanonu, Arzu Adik, Cumali Karatoprak, Nalan Okuroğlu, Refik Demirtunç
Sayfalar 15 - 21
GİRİŞ ve AMAÇ: Non alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAFLD) son dönem karaciğer hastalığına ilerleyebilen ve önemi her geçen gün daha da artan klinik ve patolojik bir durumdur. NAFLD’ye metabolik sendrom (MS) sıklıkla eşlik edebilmekte ve bu durum prognozu olumsuz yönde etkilemektedir. Bu çalışmanın amacı polikliniğ imizde NAFLD tanısı alan hastalarımızda MS sıklığını ve MS bileşenlerin dağılımını incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İç hastalıkları polikliniğimizde en az 3 aydır sebat eden alanin aminotransaminaz (ALT) ve/veya aspartat aminotransaminaz (AST) yüksekliği bulunan, iki radyoloji uzmanı tarafından ultrasonografik görünüm itibariyle NAFLD lehine bulgu saptanmış, viral hepatit markırları, otoimmün hepatit markırları, monotest, seruloplazmin, alfa-1 antitripsin tetkikleri yapılarak kronik karaciğer hastalığının diğer nedenleri dışlanmış ve bu şekilde NAFLD tanısı almış 28 hasta çalışmaya dahil edildi (Grup I). Kontrol grubu olarak yaş ve cinsiyet açısından hasta grubu ile benzerlik gösteren 28 sağlıklı gönüllü (Grup II) alındı. Olguların açlık kan şekeri, lipid profili, ALT, AST, total protein, albümin, ürik asit testleri incelendi, arteryel kan basıncı değerleri, vücut ağırlıkları, boyları, bel çevreleri ölçülerek kaydedildi. Alkol kullanımı bulunan, viral ve/veya otoimmün hepatiti bulunan, böbrek yetmezliği, KOAH, karaciğer sirozu, DM tanıları bulunan, NAFLD‘ye neden olabilecek ilaç kullanan hastalar çalışma dışı bırakıldı. MS tanısında NCEP ATP III’ün 2005’de revize edilen tanı kriterleri kullanıldı. istatistiksel analizler için SPSS for Windows 16.0 programı kullanıldı.
BULGULAR: NAFLD’li 28 olgunun 21’i kadın, 7’si erkek, yaş ortalaması 49.57±7.85’di. Kontrol grubunun 24’ü kadın, 4’ü erkek, yaş ortalaması 47.00±7.09’du. Yaş ve cinsiyet açısından gruplar arasında istatistiksel anlamlı farklılık bulunmadı (p>0.05). Gruplar vücut ağırlığı, boy, beden kitle indeksi açısından benzer bulunmakla birlikte, NAFLD’li hastaların bel çevreleri kontrollere göre anlamlı yüksek bulundu (p<0.05). Açlık kan şekeri, trigliserid, LDL, total kolesterol, ALT, AST, serum albümin, ürik asit düzeyleri hasta grubunda istatistiksel anlamlı yüksek, HDL anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Sistolik kan basıncı ve diyastolik kan basıncı Grup I’de Grup II’ye oranla istatistiksel anlamlı yüksek bulundu (p<0.05). Grup I’de MS sıklığı %75 (21 hasta), Grup II’de %21.43 (6 hasta) idi; gruplar arasındaki fark ileri derecede anlamlı bulundu (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: NAFLD’li hastalar MS bileşenlerinin tümü açısından yüksek risk altındadır. Tedavide tüm bu bileşenlerin kontrolü ayrı ayrı hedeşenmeli, kilo kontrolü yanında bel çevrelerinin ideal seviyelere getirilmesi de mutlaka tedavi hedeşerinin arasında yer almalıdır.
INTRODUCTION: In recent years, Non-alcoholic fatty liver disease (NAFLD), which can progress end-stage liver disease has an increasing clinical and pathological condition. Metabolic syndrome (MS) is often able to accompany NAFLD and adversely affect the prognosis of this condition. The purpose of this study was to determine the prevalence of MS and its components in our subjects with diagnosis of NAFLD.
METHODS: We included 28 patients that persistently elevated alanine aminotransferase (ALT) and/or aspartate aminotransferase (AST) levels for at least 3 months. Subjects that tested negative for markers of viral hepatitis, autoimmune hepatitis, monotest, ceruloplasmin, alpha -1 antitrypsin were included and NAFLD was diagnosed by two radiologists with ultrasound examination (Group I). As a control group, 28 healthy volunteers included with age and gender match with the cases (GroupII). Fasting blood glucose, lipid profile, ALT, AST, total protein, albumin, uric acid, blood samples were examined. Arterial blood pressure, body weight, height, waist circumference measured and recorded. Exclusion criteria: The use of alcohol, autoimmune hepatitis, viral hepatitis, comorbid situations like renal failure, COPD, patients with diabetes and patients using drugs that can causes NAFLD. The revised NCEP ATP III diagnostic criteria was used for the
diagnosis of MS. SPSS for Windows 16.0 program was used for statistical analysis.
RESULTS: 28 patients with NAFLD (21 women and 7 men) mean age was 49.57±7.85. In the control group (24 women and 4 men) mean age was 47.00±7.09. Age and gender did not differ significantly between the groups (p>0.05). Body weight, height and body mass index were similar in both groups while NAFLD patients had significantly higher waist circumference compared with controls (p<0.05). Fasting blood glucose, triglyceride, LDL, total cholesterol, ALT, AST, serum albumin, uric acid levels were significantly higher in NAFLD patients and HDL were significantly lower (p<0.05). Both systolic and diastolic blood pressure were significantly higher in Group I (p<0.05). The prevalence of MS found significantly higher in Group I (75% in Group I (21 patients) and 21.43% in Group II (6 patients) (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: NAFLD is associated with greater risk for all components of MS. While managing NAFLD all of these components should be consider. As well as weight control, bringing back to the ideal levels of waist circumference should be one of the goals of the treatment.

4.
Gastrointestinal Stromal Tümörlerde Immunohistokimyasal Yöntemle Saptanan P16 Protein Ekspresyonunun Prognostik Önemi
Prognostic Importance Of Immunohistochemically Defined P16 Protein Expression In Gastrointestinal Stromal Tumors
M. İlkay Tosun, Pembegül Güneş, Güray Kılıç, Fügen Vardar Akıcı
Sayfalar 22 - 30
GİRİŞ ve AMAÇ: Gastrointestinal stromal tümörler (GiST), gastrointestinal sistemi tutan, normalde barsak duvarı nda bulunan intestinal pace maker hücrelerin (interstisyal Kajal hücreleri-ICC) veya bu hücrelerin prekürsörlerinin neoplastik transformasyonundan orijin aldığı düşünülen mezenkimal tümörlerdir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: GiST patogenezinde çeşitli hücre siklus regülatörleri özellikle p16 nın önemli rolü mevcuttur ancak, prognostik değeri hakkında tartışmalar devam etmektedir. p16 protein kaybının yüksek riskli GiST’ler ile bağlantılı olduğu düşünülmektedir.
BULGULAR: Son zamanlardaki çalışmalarda p16 protein ekspresyonu kötü prognostik faktör olarak değerlendirilmektedir. Bu çalışmada; 1999-2009 yılları arasında Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesinde GiST tanısı alan 43 olguya ait parafin blok ve rapor arşivi incelendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İmmunhistokimyasal yöntem ile p16INK4a çalışıldı. Sonuçlar ışık mikroskopisinde boyanma yoğunlukları açısından değerlendirildi. p 16 ile kuvvetli (+++) boyanma gösteren tüm olgular risk kategorizasyonuna göre yüksek risk grubuna dahildi. Çok düşük, düşük, intermediate risk grubundaki olguların hiçbirinde p16 ile kuvvetli boyanma saptanmadı. Bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı olup immunohistokimyasal yöntem ile p 16 ekspresyonunun belirlenmesinin GiST lerde bağımsız ve uygun bir prognostik parametre olarak kullanılabileceğini göstermiştir.
INTRODUCTION: Gastrointestinal stromal tumors(GIST) are mesenchymal tumors which are thought to be originated from neoplastic transformation of intestinal pace maker cells normally found on intestine wall (interstisial Cajal cells-ICC) or their precursors.
METHODS: In pathogenesis of GIST, different cell cycle regulators especially p16 have important role, however discussions about their prognostic importance stil continues.
RESULTS: P16 protein loss is thought to be associated with high risk GIST. In recent studies p16 protein ekspression is assessed as bad prognostic factor. In this study, paraffin blocks and report archive of 43 subjects diagnosed as GIST in Haydarpafla Numune Hospital between years 1999-2009. P16INK4a is studied immunohistochemically.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Results are evaluated as dye density.According to risk categorisation, all subjects that are strongly(+++) painted with p16 are included in high risk group. None of the subjects in very low,low and intermediate risk group was painted strongly with p16.This result was statistically significant and evaluation ofimmunohistochemically defined p16 gene expression in GISTs can be accepted as an independent and proper prognostic parameter.

5.
Gelişimsel Kalça Displazisi Taraması İçin Yapılan Ultrasonografi Sonuçlarinin Değerlendirilmesi
Evaluation Of Ultrasound Results for Screening Developmental Dysplasia Of The Hip
Öznur Küçük, Aylin Okur
Sayfalar 31 - 34
GİRİŞ ve AMAÇ: Gelişimsel kalça displazisi (GKD) çocukluk döneminde sık görülen, tanının gecikmesi durumunda morbiditeye neden olabilen bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı yenidoğan döneminde GKD tanısında tarama amaçlı yapılan kalça ultrasonografisinin(USG) önemini literatür eşliğinde incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2010- Kasım 2010 tarihleri arasında çocuk polikliniğine yenidoğan döneminde başvuran 181 hasta ailelerin onamı alındıktan sonra çalışmaya alındı. Doğumsal anomalileri olan bebekler çalışma dışı bırakıldı. Fizik muayenesinde anomali saptanmayan hastalara GKD saptanması amacıyla 6- 12 hafta arası USG incelemesi yapıldı.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 181 olgunun 108’i (% 59,7) kız, 73’ü (% 40,3) erkek idi. Beş olguda (% 2.8) GKD saptandı. inceleme sonucu Graf metoduna göre sınışandırıldığında 80’i (%44,2) tip Ia, 96’sı (%53) tip Ib, 4’ü (%2,2) tip iIave 1’i (%0,6) tip IIb kalça saptandı. Çalışmamı zda tip IIa, IIb, III ve IV kalçalar displazik kabul edildi. Displazik kalça saptanan olguların tamamı nın cinsiyeti kız ve sol taraf etkilenmişti. Patolojik GKD saptanan olgulara tedavi olarak çift bez önerildi ve dört hafta sonra kontrole çağrıldı. Kontrolde sadece 1 hastada düzelme olmadığı saptandı ve atele alındı. Bu olgunun takibinde displazinin düzeldiği saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Literatürde sağlam çocuk takibinde fizik muayenenin dikkatli şekilde yapılması ve risk faktörü varsa 4- 6 haftada USG istenmesi önerilmektedir. GKD tanısının erken konulması hem hastanın yaşam kalitesini artırmakta hem de ileri ki süreçte gerekebilecek cerrahi girişimleri önleyebilir. Bu nedenle non invaziv, ucuz, kolay ulaşılabilir ve radyasyon içermemesi gibi avantajları nedeniyle USG GKD’ nin erken dönemde tanısında önemli bir yer tutmaktadır.
INTRODUCTION: The aim of the study is to emphasize the importance o early detection of developmental hip dysplasia by newborn screening for hip ultrasonography (USG).
METHODS: 181 children admitted to our outpatient clinic in the neonatal period between January 2010 and November 2010 are included the study after taking their families informed consent. Infants with congenital anomalies were excluded from the study. The children whose physical examination are normal, are screened by hip ultrasonography between 6th- 12th weeks.
RESULTS: The study included 181 infants; 108 cases (59. 7%) were female and 73 (40.3%) were male. In 5 cases (%2.8) developmental hip dysplasia is determined. When the ultrasonography are classified according the Graf method; in 80of the children had type Ia (44. 2 %), in 96 of the children had type Ib (53%), in 4 of the children had type IIa (2.2%) and in 1 of the children had type IIb (0.6%) hip. In our study, type IIa, IIb, III and IV were considered dysplastic hips. All of the patients whom dysplastic hip are determined were female and the left side was affected. The patients with hip dysplasia are suggested to use double- cloth and called for control after 4 weeks. In the control only 1 patient hip dysplasia was persisted and applied a cast. In the follow- up this patients hip dysplasia is improved.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In healty children follow- up, the literature suggests to make a careful physical examination and if a risk factor is detected; recommends to examine by hip ultrasonography between postnatal 4th- 6th weeks. Early diagnose of hip dysplasia enhance the quality of life and can prevents the need of surgical interventions in the future. Fort his reason; hip ultrasonography which is non- invasive, cheap, easy to perform and which doesn’t contain radiation has an important place in early diagnose of hip dysplasia.

6.
Comparasion Of Endotracheal Intubation, Proseal Lma And Supreme Lma In Laparoscopic Cholecystectomy
Şeref Mardinli, Dilek Subaşı, Berna Terzioğlu, Mehmet Erşahin, Erkan Özkan, Osman Ekinci
Sayfalar 35 - 44
INTRODUCTION: The insufflations of CO2 into the abdomen during laparoscopic surgery can cause gastric distention and gastroesophageal reflux. Devices used for keeping airway patent in difficult airway cases gained importance. In this study we compared the stress response and side effects of endotracheal intubation, ProSeal LMA and Supreme LMA in laparoscopic cholecystectomy cases.
METHODS: A total of 120 adult patients, classified as ASA I-II and undergoing elective laparoscopic cholecystectomy (duration 1–2 h) were randomly allocated to one of three groups: endotracheal intubation group, ProSeal LMA group and Supreme LMA group.
RESULTS: There was no statistically significant difference between the preoperative measurements of cortisol levels in all groups. The cortisol levels 1 min after intubation in group ETT was significantly higher than the cortisol levels measured in group ProSeal LMA and Supreme LMA. Peripheral oxygen saturation, end-tidal CO2, peak pressures, gastric and nasopharyngeal pH measurements were not different between groups. Hoarseness at postop 1 hour was found to be significantly higher in the group endotracheal intubation. Symptoms of hoarseness, sore throat and dysphagia were lower in the group ProSeal LMA and group Supreme LMA than that of the group endotracheal intubation. Insertion duration and insertion attempt number were not different between ProSeal LMA and Supreme LMA groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We concluded that PLMA and SLMA can be preferred instead of endotracheal intubation in laparoscopic surgical cases to provide effective ventilation with lesser side effects.

DERLEME
7.
Başlıca İmmünogenetik Terimler
Basic Terminology Of Immunogenetics
Gülbu Işıtmangil, Refik Demirtunç
Sayfalar 45 - 51
İmmünoloji ve genetik, tıbbın hızlı gelişen bilim dallarıdır. Bu gelişmenin sonucu gittikçe artan yeni ve kendine özgü terminolojiler ve teknikler ortaya atılmaktadır. Öte yandan immünoloji ve genetik diğer tıp dallarıyla tanı ve tedavi alanlarında entegre olmuştur. Bu derlemede immünoloji ve genetik bilimlerinin temel terimleri sunulmuştur.
Immunology and genetics are the rapidly developing sciences of the Medicine which have novel and specific techniques and terminology. Also they have been entegrated to other medical sciences at diagnostic and therapeutic areas. In this review basic terminology of immunology and genetics have been presented.

OLGU SUNUMU
8.
Süt Çocukluğu Döneminde Megaloblastik Anemi
Megaloblastic Anemia in Infancy: Case Report
Zehra Esra Önal, Selçuk Gürel, Tamay Özkozacı, Ça¤atay Nuhoğlu
Sayfalar 52 - 54
Çocukluk çağında megaloblastik aneminin en sık görülen sebebi vitamin B12 ve folik asit eksikliğidir. Eksikliği olan küçük çocuklar irritabilite, kusma, apati, hipotoni gibi nörokognitif retardasyon ve anemi,pansitopeni gibi hematolojik belirtiler gösterirler. Biz bu olguda, kliniğimize yorgunluk, megalobalastik anemi ile seyreden soluklukla getirilen 11 aylık bebeği sunduk. Annenin serum vitamin B12 konsantrasyonu düşüktü. Bebeklik döneminde diyete bağlı vitamin B12 eksikliği az görülür. Rapor edilen olgular genellikle annelerinin vit B12 düzeyi düşük, anne sütü ile beslenen bebeklerdir. Biz, vitamin B12 düzeyleri sadece hematolojik parametreler değil aynı zamanda çocukların nörolojik gelişimleri içinde çok önemli rol oynadığından, hamilelik ve laktasyon dönemi boyunca tüm annelerin hayvansal kaynaklı gıdalarla ve vit B12 takviyeli vitaminlerle desteklenmesi gerektiği sonucuna vardık.
The most common cause of megaloblastic anaemia in childhood is the deficiency of vitamin B12 and folate. The infants and young children with the deficiency, show the symptoms of irritability,nausea, apathy, hypotony, norocognitive retardation and the haematological signs like anaemia and pancitopenia. In this case we reported an 11 months aged infant taken to our clinic with vomiting, failure to thrive, pallor with a magalobalstik anemia. Maternal serum vitamin B12 concentration was low. Dietary vitamin B12 deficiency in infancy is rare and most reported cases are breast fed infants of mothers who themselves are deficient in vitamin B12. We concluded that during pregnancy and lactation, mothers should be supported with animal foods and supplements fortified with vitamin B12, since the defence of vitamin B12 plays a role not only in haematological parameters (anemia),but in neurocognitive development of children as well.

9.
Peroperatif Dönemde Sıvı-Elektrolit Metabolizmasi Bozuklukları: 2 Olgu
Fluid and Electrolyte Imbalance in the Perioperative Period
Özcan Pişkin, Nurettin KURT, Volkan HANCI
Sayfalar 55 - 61
Sıvı-elektrolit dengesizliği özellikle yoğun bakım ünitelerinde tedavi gören hastaların en önemli sorunlarından biridir. Bu sorunlardan gerek hipernatremi, gerek hiperpotasemi ayrı bir öneme sahiptir. Olgu sunumlarımızda peroperatif dönemde elektrolit dengesizliklerini belirlediğimiz ve başarılı şekilde tedavi ettiğimiz iki olgumuzu sunarak konuyu tartışmayı amaçladık.
Fluid and electrolyte imbalance, one of the most important problems, especially intensive care units patients. Both of hypernatremia and hyperkalemia have special importance. In our case reports, we aimed that discussion of the treatment of electrolyte imbalance in the perioperative period.

LookUs & Online Makale