ISSN: 2630-5720 | E-ISSN: 2687-346X
Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıp Dergisi - Haydarpasa Numune Med J: 53 (2)
Cilt: 53  Sayı: 2 - 2013
ÖZGÜN ARAŞTIRMA
1.
Lateral Tarsal Şerit Tekniği Ve/Veya Çevirici Sütürlerin Involüsyonel Entropium Tedavisindeki Etkinliği
The Effectiveness of Lateral Tarsal Strip Procedure and/or Everting Sutures for the Repair of Involutional Entropium
Aslı Değer Vural, Baki Kartal
Sayfalar 67 - 71
GİRİŞ ve AMAÇ: İnvolüsyonel entropiumun cerrahi yolla tamirinde lateral tarsal şerit tekniği ve/veya döndürücü sütürlerin kullanılmasının işlem başarısızlığı ve komplikasyon oranlarını saptamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kasım 2010 ve Mart 2012 dönemleri arasında iki merkezde alt kapak entropionu tanısı ile cerrahi tedavi uygulanan 20 hastanın (65-75 yaşlar arası, ortalama 70.85) 27 göz kapağına ait kayıtları geriye dönük olarak taranmıştır. Operasyon sonrası hastalar 4-18 ay takip edilmişlerdir. Başarısızlık ameliyattan sonra entropionun tekrarlaması olarak değerlendirilirken komplikasyonlar ise yetersiz düzelme, sütür açılması, skleral açıklık, subkonjonktival hemoraji ve/veya ektropium gelişmesi olarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Hastalar uygulanan cerrahi tekniğe göre 3 gruba ayrıldı: Grup 1 sadece lateral tarsal şerit tekniği uygulanan (n=11 hastada 11 göz kapağı), Grup 2 sadece döndürücü sütür uygulanan (n=3 hastanın 6 göz kapağı) ve Grup 3 ise hem lateral tarsal şerit hem de döndürücü sütür uygulanan (n=6 hastanın 10 göz kapağı) hastalar yer aldı. Başarısızlık oranları sırası ile Grup 1’de 0/11 göz kapağı; Grup 2’de 2/6 göz kapağı (aynı hastada) ve Grup 3’de 0/ 10 göz kapağı olarak saptanmıştır. Komplikasyonlar ise şöyledir: Grup 1, 2 ve 3 için sırası ile yetersiz düzeltme (1/11, 0/6 ve 0/10), sütür açılması ve fistül oluşumu (1/11, 0/6 ve 0/10), subkonjonktival hemoraji (0/11, 2/6 (aynı hastada) ve 0/10) olay/göz kapağı olarak kaydedilirken skleral açıklık ve ektropion gelişmesi hiçbir grupta saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ünvolüsyonel entropion tamirinde lateral tarsal şerit tekniği ve döndürücü sütürün birlikte uygulanmasının her iki tekniğin tek başına kullanıldığı duruma göre işlem başarısını artırdığı gibi postoperatif dönemde komplikasyon gelişme sıklığını da azaltabileceği gösterilmiştir.
INTRODUCTION: To evaluate the success and complication rate of lateral tarsal strip procedure and /or everting sutures in the treatment of involutional entropion.
METHODS: Medical records of 27 eyelids of 20 patients (65-75 years, mean 70.85 years) who underwent surgical repair of involutional lower eyelid entropion between November 2010- March 2012 from two different hospital were retrospectively reviewed in the study. The patients were followed up 4 -18 months after the procedures. Faliure is defined as recurrence of the involutional entropion. Complications are incomplete recovery, suture failure, scleral exposure, subconjunctival hemorrhage and/or ectropion development.
RESULTS: Patients were divided into three groups based on surgical procedures performed: Group 1 who underwent lateral tarsal strip (n=11, 11 eyelids); Group 2 who underwent everting sutures (n=3, 6 eyelids); and Group 3 who underwent combination of lateral tarsal strip and everting sutures (n=6, 10 eyelids). Failure rate was 0/15; 2/6 (same patient) and 0/ 10 events per eyelid for Grup 1, 2 and 3 respectively. Complication rates of the groups were as following: in group 1 incomplete repair (1/11, 0/6 ve 0/10); suture failure and fistule formation (1/11, 0/6 and 0/10) subkonjunctival hemorage (0/11, 2/6 (same patient) ve 0/10) events per eyelid for Grup 1, 2 and 3 respectively. No scleral exposure and ectropion development was defined.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The combination of lateral tarsal strip prosedure and everting sutures not only could increase the success rate but also reduce the rate of complications in the repair of involutional entropion with respect to either of these procedures performed alone.

2.
Kurumsal Bağlılık İle İş Tatmini Arasindaki İlişki ve Sosyodemografik Özelliklerin Etkileri Üzerine Bir Uygulama Örneği
A Study On The Relationship Between Organizational Loyalty and Job Satisfaction Level and Their Effects On Sociodemographic Features
Aygül Yanık, Aslı Ekin, Selma Söyük
Sayfalar 72 - 86
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışanların kurumda başarılı, mutlu ve üretken olabilmesinin önemli etkenlerinin başında, kuruma bağlılığı ve işinden duyduğu tatmin yer alır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu araştırma; hastane çalışanlarının kurumsal bağlılığı ile iş tatmini düzeylerini, bunlar arasındaki ilişkiyi, sosyodemografik özelliklerin kurumsal bağlılık ve iş tatmini üzerine etkilerini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma İstanbul’da Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesinde 2010 yılında yapılmış olup, tanımlayıcı ve çıkarımsal niteliktedir.
BULGULAR: Veriler yüzyüze anket yöntemi ile toplanmış ve ankette beşli Likert ölçeği kullanılmıştır. Tesadüfi örnekleme yöntemiyle, 1350 çalışandan oluşan araştırma evreninden 460 çalışan örneklem olarak seçilmiş ve eksiksiz yanıtlanan 451 anket değerlendirmeye alınımıştır. Verilerin analizinde SPSS for Windows 15.0 paket programı kapsamında bağımsız örneklerde T testi, tek yönlü varyans analizi uygulanmış, farklılıkların tespitinde Tukey ve Scheffe yararlanılmıştır. Değişkenler arasındaki ilişki korelasyon analizi ile test edilmiştir. Çalışanların kurumsal bağlılıkları ile iş tatminleri incelendiğinde; ortalama olarak duygusal bağlılığı 2.96, devamlılık bağlılığı 2.91, normatif bağlılığı 3.2, genel kurumsal bağlılığı 3.05 ve içsel iş tatmini 3.24, dışsal iş tatmini 2.70, genel iş tatmini 3.03 bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastane çalışanlarının kurumsal bağlılıkları ile iş tatminleri orta düzeyde olup, birbirleri arasında ilişki ve etkileşim vardır. Hastanede, çalışanların kurumsal baılılığını ve iş tatminini arttırıcı çalışmalar yapılması gerekmektedir. Araştırmanın benzer araştırmalara yön vereceği ve üst yönetimin kararlarını destekleyeceği tahmin edilmektedir.
INTRODUCTION: One of the most important thing that affects the employees’ success, happiness and productivity in the organisation is their loyalty to the organisation and their job satisfaction.
METHODS: This research was conducted in order to determine the level of the instutional loyalties and the job satisfaction of the employees who work in the hospitals, the relationship between them and the effects of the sociodemographic characteristics on institutional loyalty and job satisfaction.The research was conducted in Haydarpafla Numune Training and Research Hospital in 2010 and has descriptive and inferential nature.
RESULTS: The data was collected by face to face questionnaire method and 5-Likert Scale was used.With random sampling method 460 employees were chosen as a sample among the research group consisting of 1350 employees and 451 questionnaires which were fully answered were evaluated. In the analysis of the data for independent samples, T –test and one- way analysis of variance were used in the scope of SPSS for Windows 15.0 software, and in order to determine the differences Tukey and Scheffe were used. The relationship between the variables was tested by Correlation analysis. When employees’ organisational loyalty and job satisfaction are examined, the average of emotional loyalty is approximately 2.96, continuance loyalty is found as 2.91, normative loyalty is 3.2, general institutional loyalty (overall corporate commitment) as 3.05, internal job satisfaction is approximately 3.24, external job satisfaction is 2.70 and general (overall) job satisfaction is found as 3.03. The average level of job satisfaction and organisational loyalty of the hospital staff is moderate and there is a relationship and interaction between them.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the hospitals, studies should be made to increase organisational loyalty and job satisfaction. We expect that the research will have a lot of contributions to the similar researches and will support the top management decisions.

3.
Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanserli Hastalarda Beyin Metastazi Saptanmasinda Nörolojik Semptomlarin Tanıya Katkısı
The Contribution Of Neurological Symptoms On Detecting Brain Metastasis In Patients With Non Small Cell Lung Cancer
Ayşin Durmaz, Hüseyin Cem Tigin, Murat Kıyık, Çiğdem Başkara, Saadettin Çıkrıkçıoğlu
Sayfalar 87 - 91
GİRİŞ ve AMAÇ: Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) tanısı almış olgularda beyin metastazı taraması öncesinde yapılan nörolojik semptom sorgulamasının tanıya katkısını araştırmayı planlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanısı konulan 152 olgu çalışmaya alındı. Tüm hastalar nörolojik açıdan sorgulandı. Tüm hastalara beyin MR çektirildi. Beyin metastazı olanlar tespit edilerek nörolojik semptomla beyin metastazı arasındaki ilişkiye bakıldı.
BULGULAR: Olguların 17’sinde (%11.2) beyin metastazı saptandı. Olguların 134’ünde (%88.2) nörolojik semptoma rastlanmazken; 18’inde (%11.8) nörolojik semptom mevcuttu. Nörolojik semptomların varlığının beyin metastazı için duyarlılığı %44, özgüllüğü %90, negatif prediktif değeri %92, pozitif prediktif değeri %47 olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Nörolojik semptom varlığının negatif prediktif değerinin yüksek olmasına rağmen nörolojik semptomu olamyan erken evre akciğer kanserlerinde tek metastaz yerinin beyin olabilmesi nedeniyle KHDAKevrelendirmesinde beyin MR’ın semptomlu, semptomsuz tüm evrelerde rutin olarak kullanılması gerektiğini düşünüyoruz.
INTRODUCTION: We planned to investigate the contribution of neurological symptoms on the diagnosis of brain metastasis before scanning.
METHODS: We included 152 patients with NSCLC in the study. We interrogated all patienst about neurological symptoms. We performed brain MRI to all patients. We detected patients with brain metastasis and experienced the relation between neurological syptoms.
RESULTS: We detected brain metastasis in 17 of all (11.2%). There was no neurological symptoms in 134 patients (88.2%) but there were neurological symptoms in 18 patients (11.8%). The sensitivity of presence of neurological symptoms on detecting brain metastasis was 44% and the specifity was )90%; negative predictive value was 92 % and the positive predictive value was 47%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The negative predictive value of neurological syptoms is high but in patients with early NSCLC brain is the only metastasis region.

4.
Basil Pozitif Tüberküloz Olgularının Tedavi Sonuçlarının Değerlendirilmesi
Evaluation of The Treatment Results of Bacillus Positive Tuberculosis Cases
Belma Akbaba Bağcı, Sinem Güngör, Bilgen Begüm Afşar, Murat Yalçınsoy, İlknur Dilek, Esra Usta Bülbül, Olga Çelenk Akkan, Esen Akkaya
Sayfalar 92 - 97
GİRİŞ ve AMAÇ: Tüberküloz, uzun süre tedavi gerektiren kronik bir hastalıktır ve tüm dünyada önemli bir halk sağlığı sorunu olmayı sürdürmektedir. Tüberküloz basilinin kaynağı hasta kişilerdir. Basilin solunum yoluyla bulaşması nedeniyle hastalığın kontrolü zordur. Tüberkülozun kontrolünde önemli olan, hastalığın erken teşhis edilmesi, tanı konulan olguların tedavi edilmeleri ve kür sağlanmasıdır. Çalışmamızda merkezimize başvuran basil pozitif olguların tedavi sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza Şubat 2002 Mayıs 2003 tarihleri arasında Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne tüberküloz tanısı ile yatırılan, balgamda ARB (+) olan 145 hasta dahil edildi. Her hasta için demografik veriler ve 6 aylık takipte hastalığın klinik, radyolojik ve bakteriyolojik gidişini gösteren takip formları dolduruldu. Daha sonra hastalar ilgili servislerin takip ve tedavilerine bırakılarak tedavilerinin 2. ve 6. aylarında yeniden görüldü. Tedavi sonuçlarının raporlanmasında ortak bir terminoloji kullanmak adına WHO tarafından belirlenen 6 temel tedavi sonuçları kullanıldı.
BULGULAR: Hastaların 99’u erkek (%68,3), 46’sı kadındı (%31,7). Yaş ortalaması 35,6 ± 13,7 (1572) idi. Hastaların %64.1’i (n=93) evli, %35,9’u (n=52) ise bekar yada dul idi. Eğitim düzeylerine bakıldığında, büyük bir bölümü ilkokul mezunu idi. Hastaların %49’u (n=71) düşük gelirli olup %11.7’sinde (n=17) eski tüberküloz öyküsü vardı. Hastalardan birinin tedavisinin üçüncü ayında iken septik flok ile ex olduğu saptandı. Onun için tedavi sonuçlarının değerlendirilmesinde çalışma dışı bırakıldı. Hastaların % 70,1’i (n=101/144) tedavilerini merkezimizde tamamladılar. Bu hastaların % 42,7’sinde (n=68/144) mikrobiyolojik kür sağlanırken % 22,9 (n=33/144) hasta tedavilerini tamamladılar. Merkezimizde takip edilen hastalarda tedavi başarısı % 70,1 (n=101/144) olarak saptandı. % 7,6 (n=11/144) hastanın tedavilerini terk ettikleri görüldü. Nakil giden 23 hastaya telefonla ulaşıldığında tadavilerini tamamladıkları öğrenildi. Bu hastalar da dikkate alındığında merkezimizde yapılan bu çalışmada tedavi başarısı % 86,1 (n=124/144) olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda hedeflenen tedavi başarısı yakalanmış olmakla birlikte özellikle riskli gruplarda doğrudan gözetimli tedavi uygulaması ile daha başarılı sonuçlar alınacağı kanısındayız.
INTRODUCTION: Tuberculosis is a chronic disease that requires long-term treatment and continues to be an important health problem throughout the world. The source of tuberculosis bacillus is individuals with the disease. It is difficult to control the disease since it is transmitted through respiration. Important issues in controlling tuberculosis are early diagnosis of the disease, treatment of the diagnosed cases and providing cures. In our study we aimed to evaluate the treatment results of bacillus positive cases that had applied to our center.
METHODS: A total of 145 new patients admitted to Süreyyapafla Chest Diseases and Chest Surgery Training and Research Hospital between February 2002-May 2003 with the diagnosis of tuberculosis and having ARB (+) in the sputum were included in the study. Demographical data and follow-up forms showing the clinical, radiological and bacteriological course of the disease within six months of follow-up were filled out for each patient. Then, patients were left to the follow- up and treatment of related services and were seen again during the second and six months of their treatment. In order to use a common terminology in the reporting of treatment results, six basic treatment results specified by WHO were used.
RESULTS: A total of 99 of the patients were male (68.3%) and 46 of the patients were (31.7%) female. Age average was 35.6 ± 13.7 (15-72). A total of 64.1% of the patients (n=93) were married, 35.9% (n=52) were single or widowed. When educational levels were checked, most patients had a primary school education level. A total of 49% (n=71) of the patients were from low-income families and 11.7% (n=17) had a previous history of tuberculosis. One patient was determined to be ex due to septic shock during the third month of his/her treatment. Therefore he/she was exclu- ded from the study during the evaluation of treatment results. A total of 70.1% (n=101/144) of the patients completed their treatment in our center. A microbiological cure was provided for 42.7 (n=68/144) of these patients. A total of 22.9% (n=33/144) of the patients completed their treatment. The treatment success of the patients who were followed-up in our centre was determined to be 70.1% (n=101/144). A total of 7.6% (n=11/144) of the patients abandoned their treatment. When 23 patients who were transferred to other centers were contacted by telephone, it was understood that they had completed their treatment. When these patients are also considered, the treatment success of this study conducted in our center was determined to be 86.1% (n=124/144).
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, though we have reached the targeted treatment success rate in our study, we believe that more successful results can be obtained with the application of directly observed therapy, particularly in risky groups.

5.
Bronşektazi Olgularımızın Değerlendirilmesi
Evaluation of our cases with bronchiectasis
Bilgen Begüm Afşar, Belma Akbaba Bağcı, Murat Yalçınsoy, Sinem Güngör, Halil İbrahim Yakar, Olga Akkan, Mevhibe Esen Akkaya
Sayfalar 98 - 103
GİRİŞ ve AMAÇ: Bronşektazi, orta çaplı bronşların duvarlarındaki elastik ve musküler yapıların destrüksiyonuna bağlı olarak kalıcı dilatasyonu ve distorsiyonu ile karakterizedir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda 2008-2010 yılları arasında Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi 3. klinikte yatışı yapılan bronşektazi tanılı 48 olgunun dosya verileri geriye dönük olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların yaşları, cinsiyetleri, başvuru yakınmaları, fizik muayene, laboratuvar, radyolojik bulguları, ek hastalıkları ve tedavileri kaydedildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaş ortalaması 44.60±18.1, K/E oranı 22/26 (sırasıyla %45.8, %54.2) olan olguların en sık başvuru yakınmaları nefes darlığı (%79.2), öksürük (%77.1), balgam (%66.7), en sık fizik muayene bulgusu raller (%68.7), yüksek çözünürlüklü toraks bilgisayarlı tomografide (YÇBT) en sık tutulan bölge sol alt lob (%29.2), en sık komplikasyon enfekte bronflektazi (%54.2) idi. Günümüzde; uygun aşılama programları, tüberküloz kontrolü, solunum yolları enfeksiyonlarının erken tanı ve tedavisi ve iyileşen yaşam koşulları ile bronşektazi prevalansının giderek azalacağı kanısındayız.
INTRODUCTION: Bronchiectasis is characterized by irreversible dilatation and distortion of the medium-sized bronchi due to destruction elastic and muscular structures of the bronchial walls.
METHODS: In our study, data files of 48 cases diagnosed with bronchiectasis who hospitalized at Süreyyapafla Thoracic Diseases and Thoracic Surgery Training and Research Hospital clinic 3 between 2008-2010 were retrospectively evaluated.
RESULTS: Age, sex, symptoms, physical, radiological examination, additional diseases and treatment of the cases were recorded.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Mean age 44.60±18.1, female/male ratio 22/26 (respectively %45.8, %54.2), most common symptoms were dyspnea (%79.2), cough (%77.1), sputum (%66.7), most common physical examination finding was crackles (%68.7), most affected region was the left lower lobe in the high resolution computed tomography (%29.2), most common complication was effective bronchiectasis (%54.2). Nowadays, we think appropriate vaccination programs, tuberculosis control, early diagnosis and treatment of respiratory tract infections and improving the living conditions may be decreased the prevalence of bronchiectasis.

6.
Çocuklarda Seftriakson Kullanımına Bağlı Safra Taşı Oluşumu
Ceftriaxone Associated Biliary Pseudolithiasis in Children
Hakan Sarbay, Şirin Güven, Selime Aydoğdu
Sayfalar 104 - 106
GİRİŞ ve AMAÇ: Seftriakson çocukluk çağında sık olarak kullanılan bir üçüncu jenerasiyon sefalosporindir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Seftriakson kullanan hastalarda biliyer psododolitiyazis (geçici safra taşı) olüflümu bildirilmektedir.
BULGULAR: Çalışmamızda menenjit ve pyelonefrit nedeni ile seftriakson tedavisi başlanan ve ultrasonda safra taşı saptanan 8 hasta (2 erkek, 6 kız, ortalama yaşları 4,5 yaş) değerlendirildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tüm hastalar 50- 100 mg/kg/gün 2 eşit doza bölünmüş seftriakson ile tedavi edildi. Psödolitiyazis geliştikten sonra seftriakson tedavisi kesildi, takiplerinde bütün olgularda 25-38 gün arasında psödolitiyazis tamamen düzeldi. Sadece 3 hastada kusma ve karın ağrısı vardı, diğer hastalar asemptomatik idi. Seftriakson kullanımına bağlı psödolitiyazis nadir değildir, gereksiz ameliyat ve konsultasiyonları kaçınmak amacı ile pediatri ve radyoloji uzmanları tarafından akılda tutulmalıdır.
INTRODUCTION: Ceftriaxone is a widely used third generation cephalosporin during childhood.
METHODS: Biliary pseudolithiasis (transient galbladder stone) has been reported in patients who received ceftriaxone therapy.
RESULTS: In our study we evaluated 8 patients (2 boys and 6 girls with mean age of 4.5 years) with gallstones in Ultrasound examination during administration of ceftriaxone for treatment of pyelonephritis and meningitis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: All of them were treated with ceftriaxone 50?100mg/kg/day divided into 2 equal intravenous doses. Pseudolithiasis completely resolved in 25-38 days after discontinuation of seftriakson therapy. Only three patient had vomiting and abdominal pain, other patients were asymptomatic. Development of pseudolithiasis after ceftriaxone administration is not uncommon and should be keep in mind by paediatrician and radiologists in order to avoid unnecessary surgery or consultations.

7.
Varis Dişi Akut Üst Gastrointestinal Sistem Kanamalarında Rockall Skorlaması ve Skorlamanın Prognozla Olan İlişkisi
Rochall Scoring System In Acute Nonvariceal Upper Gastrointestinal Bleeding And Its Association With Prognosis
Kadir Kayataş, Emel Berber, Meral Uluköylü, Refik Demirtunç
Sayfalar 107 - 113
GİRİŞ ve AMAÇ: Varis dışı akut üst gastrointestinal sistem (GİS) kanaması öntanısıyla yatırılan, Rockall skorlama sistemine göre sınıflanan hastaların prognozlarının bu sınıflama sistemi ile korelasyonunu ve bu sistemin klinik kullanılabilirliğini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza, hastanemiz iç hastalıkları servisine varis dışı akut üst GİS kanama tanısıyla yatırılan 16 yaş ve üzeri 111 hasta dahil edildi. Hastaların tamamı ayaktan başvuran ve yatarak tedavi edilen hastalardı. Hastaların genel özellikleri, başvuru şikayetleri, fizik muayene bulguları, endoskopi bulguları, eşlik eden hastalıkları, kullandıkları ilaçlar, laboratuar bulguları ve endoskopik tedavisi kaydedildi. Hastanede yatış süresi, yapılan kan transfüzyonu miktarı, endoskopik ve/veya cerrahi tedavi uygulanan hasta sayıları kaydedildi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 111 hastanın % 38’i (42) kadın, %62’si (69) erkekti. Yaş ortalamaları kadınlarda 64,21 yıl, erkeklerde 55,42 yıl ve toplam hastada 58,74 yıl idi. Hastalardan 2 tanesi ex oldu. Rockall skoruna göre hastaların ortalama yatış süresi (Rockall 1’de 2,83 gün; 2’de 3,56 gün; 3’de 4,15 gün; 4’de 5,12 gün; 5’de 5,83 gün; 6’da 7 gün; 7’de 11,13 gün), ortalama eritrosit süspansiyonu replasmanı sayısı (Rockall 1’de 2,29 ünite; 2’de 2,20 ünite; 3’de 3,06 ünite; 5’de 3,08 ünite; 6’da 3,67 ünite; 7’de 5,25 ünite; 8’de 6,50 ünite; 11’de 14 ünite), endoskopik müdahale sayısı (Rockall 1’de 1; 2’de 1; 3’de 2; 5’de 3; 7’de 6 müdahale) olup bu parametreler Rockall skoru artış ile paralel artış göstermiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Rockall skorlama sisteminin varis dışı akut üst gastrointestinal kanama tanısı ile klinikte takip edilen hastaların prognoz ve mortalitelerini belirlemede yararlı,klinik uygulamada kullanılabilir bir sistem olduğunu gördük.
INTRODUCTION: In this study we aimed to investigate the correlation in prognosis of patients hospitalized with diagnosis of acute nonvariceal upper gastrointestinal bleeding classified according to Rochall Scoring System and its clinical utility.
METHODS: 111 Patients who were older than 16 years old and hospitalized in internal medicine clinics for acute novariceal upper gastrointestinal bleeding were enrolled to the study. All of the patients admitted to emergency department and hospitalized. Patients’ clinical characteristics, admittance complaints, physical examination findings, endoscopic findings, mediacations, comorbid illnesses, laboratory data and endoscopic treatment methods were recorded. Duration of hospitalization, number of blood transfusions, number of people treated endoscopically and surgically was noted.
RESULTS: Number of women was 42(%38) and men was 69 (%62) in total 111 patients. The medium age was 64,21 years in women; 55,42 years in men and was 58,74 years totally. 2 patients died. Duration of hospitalisation according to Rochall Scoring System (2,83 days in score 1; 3,65 days in score 2; 4,15 days in score 3; 5,12 days in score 4; 5,83 days in score 5; 7 days in score 6; 11,1 days in score 7), mean number of transfusions (2,29 units for score 1; 2,20 units for score 2; 3,06 units in score 3; 3,08 units in score 5; 3,67 units for score 6; 5,25 units for score 7; 6,50 units for score 8; 14 units for score 11), number of endoscopic treatment procedures (1 in score 1; 1 in score 2; 2 in score 3; 3 in score 5; 6 in score 7) rose as Rochall score increased.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We concluded that Rochall scoring system is useful in predicting prognosis and mortality of inpatients with acute nonvariceal upper gastrointestinal bleeding and it is feasible in clinical practice.

8.
Key Hole Apendektomi Tekniğinin Sonuçları
Results Of Keyhole Appendectomy Technique
Orhan Bat, Cengiz Eriş, Bülent Kaya
Sayfalar 114 - 116
GİRİŞ ve AMAÇ: Apendektomi dünyada en sık uygulanan cerrahi operasyonlardandır. Minimal invaziv bir yöntem olan keyhole apendektomi tekniğini 25 hastaya başarı ile uyguladık. Bu çalışmamızın sonuçlarını sunuyoruz.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Akut apandisit tanısı alan hastalar çalışma süresince opere edildi. Obez hastalar ile preoperatif dönemde perforasyon ya da plastron tesbit edilen hastalar çalışma dışı bırakıldı. Tüm hastalarda akut apandisit tanısı anamnez, fizik muayene, laboratuar tetkikleri, tüm batın USG ve tüm batın tomografisi tetkiklerinin sonuçlarına göre kondu.
BULGULAR: Keyhole apendektomi tekniği 27 hastaya uygulandı. Hastaların 18’si erkek, 9’u kadın idi. Ortalama yaş 28 olup 15 ile 32 arasında değişmekteydi. Toplam 27 hastanın 25’inde keyhole apendektomi tekniği başarı ile uygulandı. İki hastada yara yeri enfeksiyonu 1 hastada cilt altında hematom görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Keyhole apendektomi genç, nonobez hastalarda estetik avantajları yüksek bir apendektomi tekniğidir.
INTRODUCTION: Appendectomy is one of the most commonly performed operations worldwide. We performed keyhole appendectomy technique successfully in 25 patients. We are presenting results of this technique.
METHODS: Patients with acute appendicitis were operated with keyhole appendectomy technique. Patients with obesity perforated or plastron appendicitis were excluded. The diagnosis of acute appendicitis was established with history, physical examination, laboratory findings, ultrasonography and abdominal tomography.
RESULTS: The keyhole appendectomy technique performed in 27 patients. There were 18 male and 9 female. Mean age was 28 (15-32). The keyhole appendectomy was successful in 25 patients. There were wound infection in 2 and hepatoma in one patient.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Keyhole appendectomy can be performed in young and non-obese patients with cosmetic advantages.

OLGU SUNUMU
9.
Behçet Hastaliğında Yüzeyel Femoral Arterin Spontan Psödoanevrizmasının Noninvaziv Yöntemlerle Tanısı
Noninvasive Diagnosis Of Superficial Femoral Artery Pseudoaneurysm In Behcet’s Disease
Aylin Okur, Emine Çölgeçen, Ertuğrul Mavili, Afra Yıldırım, Murat Korkmaz
Sayfalar 117 - 120
Behçet hastalığı, nedeni bilinmeyen, vaskülit ile seyreden multisistemik inflamatuar bir hastalıktır. Arteriyel tutulum daha nadir olup, sıklıkla anevrizma şeklindedir. Vasa vasorumların inflamatuar obliterasyonuna sekonder psödoanevrizma gelişebilir. Behçet hastalığında minör travmalar dahi psödoanevrizma oluşturabileceği için olabildiğince invaziv işlemlerden kaçınmak gerekir. Sunumumuzda, yüzeyel femoral arterinde psödoanevrizma bulunan bir Behçet hastalığı olgusunun Renkli Doppler Ultrason (RDUS) ve Bilgisayarlı Tomografik Anjiyografi (BTA) gibi noninvaziv yöntemlerle konulan tanısı tartışılmıştır.
Behcet’s disease is a multi systemic inflammatory disease of unknown cause, presenting with vasculitis. Arteriel involvement is less common and it is frequently in the form of an aneurysm. Pseudo aneurysm may develop secondary to obliterative endarteritis of the vasa vasorum. Even minor trauma can create a pseudo aneurysm in Behcet’s disease. Therefore, invasive procedures should be avoided as much as possible. We evaluated the case of Behcet’s disease with radiological findings that had superficial femoral artery (SFA) pseudoaneursym with non-invasive methods such as Color Doppler Ultrasound (CDU) and Computed Tomographic Angiography (CTA).

10.
Eozinofilik Fasiit (Shulman Sendromu)
Eosinophilic Fasciitis (Schulman Syndrome)
Emine Çölgeçen, Yalçın Erdoğan, Nilsen Yıldırım Erdoğan, Aylin Okur, Murat Korkmaz, Dilşad Amanvermez Şenarslan, İlhan Günaydın
Sayfalar 121 - 123
Eozinofilik fasit (EF) nadir görülen ve etiyolojisi tam olarak bilinmeyen inşamatuvar bir hastalıktır. Periferal kanda eozinofili ve özellikle ekstremitelerde skleroderma benzeri deri endurasyonları bu hastalığın karakteristik özellikleridir. Genellikle genç erkeklerde, nadiren yaşlı kadınlarda ve çocuklarda görülür. Bu yazıda üst ekstremitelerinde ağrı ve sertlik şikayetleri ile başvuran, karakteristik klinik özellikleri ve histopatolojik bulguları ile EF tanısı konulan ve sistemik steroid tedavisine iyi yanıt veren 45 yaşındaki kadın olgu sunulmuştur.
Eosinophilic fasciitis (EF) is a rare inflammatory disease of unknown etiology. The characteristic features of this inflammatory disease include scleroderma-like skin indurations, predominantly on the extremities, and peripheral blood eosinophilia. It is usually seen in young males, rarely in elderly women and in children. In this paper, we present a 45-year-old female patient who presented with complaints of pain and tightness of the skin in the upper extremities. She was diagnosed as EF with the characteristic clinical features and histopathological findings and responded well to systemic steroid therapy.

11.
Progresif Seyirli Nekrotizan Henoch-Schölein Purpurasi Olgusu
Necrotizing Henoch Schonlein Purpura With Progressive Course: Case Report
Zehra Esra Önal, Duygu Bayoğlu, Ayşen Aksoy Genç, Tahir Kermen, Çağatay Nuhoğlu, Özgür Kasapçopur
Sayfalar 124 - 126
Henoch-Schönlein purpurası primer olarak deri, eklem, gastrointestinal ve renal tutulum gösteren, çocukluk çağının en sık görülen vaskülitik hastalığıdır. Nadiren atipik ve progresif seyir gösterebilir. Renal ve gastrointestinal tutulumu olmayan 14 yaşındaki erkek hastamızın hızla ilerleyen dermatolojik bulguları romatolojik ve trombotik süreçleri düşündürmüştür. pANCA, cANCA, ENA ve tromboz panellerinin negatif bulunması yanı sıra cilt biyopsisinin lökositoklastik vaskülitle uyumlu bulunması progresif seyirli Henoch Schönlein Purpurası tanısını destekledi. 3 gün pulse steroid metil prednizolon (30 mg/kg), 2 seans hiperbarik oksijen tedavisiyle lezyonlar hızla gerilemiştir. Sonuç olarak olgumuzda olduğu gibi progresif seyirli vakalarda yüksek doz steroid ve hiperbarik oksijen tedavisiyle olumlu yanıt alınabileceğini düşünmekte ve önermekteyiz.
Henoch-Schonlein purpura has primarily the skin, joints, gastrointestinal and renal involvement, and the most common vasculitic disease of childhood. It has rarely, atypical, and progressive course. 14-years-old male patient, has no renal and gastrointestinal involvement, with rapidly progressive dermatologic manifestations suggested rheumatologic and thrombotic processes. Negative pANCA, cANCA, ENA results and negative thrombosis panel with leukocytoclastic vasculitis in skin biopsy, supported the diagnosis of Henoch Schonlein purport. After three days pulse steroid methyl prednisolone (30 mg / kg), 2 sessions of hyperbaric oxygen therapy, lesions recovered rapidly. As a result, we recommend high doses of steroids and hyperbaric oxygen therapy in the treatment of progressive cases.

12.
Kontrolsüz Oral Antikoagülan Kullanımına Bağlı Gelişen Spontan Rektus Kılıfı Hematomu
Spontaneus Rectus Sheath Hematoma Due To Uncontrolled Oral Anticoagulant Therapy: Report Of A Case
Tuba Atak, Tunç Eren, Ali Özemir, Süleyman Orman, Haydar Yalman, Rafet Yiğitbaşı, Orhan Alimoğlu
Sayfalar 127 - 130
Rektus kılıfı hematomu, nadir görülen ancak akut karın ile karıştırılabilen klinik bir durumdur. İyi bir anamnezi takiben yapılacak dikkatli bir fizik muayene ve uygun görüntüleme yöntemleri ile doğru tanı konulması gereksiz laparotomilerin önlenmesinde önemlidir. Bu yazıda atrial fibrilasyon nedeniyle 3 ay önce oral antikoagülan tedavi başlanan ve rektus kılıfı hematomu gelişen 80 yaşında bir olgu sunulmaktadır.
Rectus sheath hematoma is a rare entity often misdiagnosed as acute abdomen. Prompt history with careful physical examination and appropriate imaging studies are helpful for achieving the correct diagnosis, which is important for avoiding unnecessary laparotomies. In this article, we report a 80-year-old female patient on oral anticoagulant therapy due to atrial fibrilation who developed rectus sheath hematoma.

LookUs & Online Makale