ISSN: 2630-5720 | E-ISSN: 2687-346X
Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıp Dergisi - Haydarpasa Numune Med J: 53 (3)
Cilt: 53  Sayı: 3 - 2013
ÖZGÜN ARAŞTIRMA
1.
Hipertansif Olmayan Tıp 2 Diabetes Mellituslu Hastalarda Sigara Kullanımının Mikroalbuminüri Düzeyleri Üzerine Etkisi
The Effect of Smoking on Microalbuminuria Levels in Patients with Non Hypertensive Type 2 Diabetes Mellitus
Kadir Kayataş, Ezgi Ersoy Yeşil, Cumali Karatoprak, Mehmet Tepe, Refik Demirtunç
Sayfalar 131 - 135
GİRİŞ ve AMAÇ: Tip 2 diyabetes mellituslu hastalarda sigara kullanımının mikroalbuminüri düzeyleri üzerine etkisini araştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 51 sigara kullanan ve 57 sigara kullanmayan tip 2 diyabetes mellituslu 108 hastada 24 saatlik idrarda mikroalbuminüri düzeyleri karşılaştırıldı. Hipertansiyon, hiper ya da hipotiroidi, herhangi bir böbrek hastalığı, enfeksiyonu olan, kalp yetmezliği hastaları ve yoğun egzersiz yapan hastalar çalışma dışarı bırakıldı. Yaş, cinsiyet, VKİ, arteryel tansiyon, kolesterol düzeyleri, diyabet yaşlı ve regülasyonunda aralarında istatistiksel anlamlı fark olmayan iki grup oluşturuldu.
BULGULAR: Çalışma grupları; sigara kullanımı yok (n=57) ve var (n=51) olarak kategorize edildi. iki grup arasında yaş ortalamaları, cinsiyet oranları ve VKİ değerleri açısından farklılık görülmedi. Gruplar arasında açlık kan flekeri, HbA1c, total kolesterol, LDL kolesterol, HDL kolesterol, BUN ve kreatinin ortalama değerleri arasında farklılık saptanmadı. Sigara kullanan grupta mikroalbuminürinin
ortalama değeri (41.66±6.37mg/gün), sigara kullanmayan gruba (28.71±3.10 mg/gün) göre daha yüksek olup, istatistiksel olarak anlamlı derecede farklılık saptandı (P=0.003).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sigara kullanımının tip 2 diabetes mellituslu hastalarda diğer fatörlerden bağımsız olarak mikroalbuminüri düzeylerini artırdığı görüldü.
INTRODUCTION: To evaluate the effect of smoking on microalbuminuria levels in patients with type 2 diabetes mellitus.
METHODS: Microalbumin levels in urine of 51 smoking and 58 non smoking 108 patients with type 2 DM were compared. The patients with hypertension, hyperthyroidism, hypothyroidism, any kidney disease, congestive heart failure and habit of heavy exercise were excluded from the study. Two groups were composed. Age, gender, BMI, arterial blood pressure, cholesterol levels, diabetes, age, and the regulation of the two groups were not statistically significant difference between them.
RESULTS: Study groups were composed of smokers (group1) and non smokers (group 2). There were no statistically significant difference between groups in terms of age, gender, body mass index, starving glucose levels, HbA1c levels,total cholesterol, LDL, HDL, blood urea nitrogen and creatinine levels. The mean microalbuminuria levels were found to be higher in smokers group (41.66+-6.37 mg/gün) than non smokers group (28.71+-3.10 mg/gün). This was statistically significant (p=0.004).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Smoking increases microalbuminuria levels in patients with type 2 diabetes mellitus independently from the other factors.

2.
Alt Dudak Kanseri Tedavisi Ve Rekonstrüksyon Seçenekleri: 51 Hastanın Retrospektif Olarak İncelenmesi
Lower Lıp Cancer Treatment And Reconstructıon Optıons: A Retrospectıve Evaluatıon Of 51 Patıents
N. Sinem Çiloğlu, K. Güray Yeşiladalı, Kayhan Zeytin
Sayfalar 136 - 140
GİRİŞ ve AMAÇ: Dudak kanserleri baş boyun bölgesi kanserlerinin önemli bir kısmını oluşturur. Cilt kaynaklı olmayan baş-boyun bölgesi kanserlerinin % 12 si dudak kaynaklıdır. Diğer baş boyun kanserleri göz önüne alındığında uygun bir tedaviyle kür sağlanma olasılığı yüksektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2004 – 2010 yılları arasında dudak kanseri nedeniyle Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Plastik Cerrahi Kliniğine başvuran 51 hastanın kayıtları retrospektif olarak incelenerek yaş, cinsiyet, lezyon yerleşimi, lezyon büyüklüğü, lokal nüks, kullanılan yöntem gibi verileri toplandı.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 65,4 olarak hesaplandı. Hastaların % 85’inde sigara kullanma hikayesi mevcuttu. %70 hastada tümör 2 cm’den küçük bulundu. % 61 hastada histolojik grade iyi diferansiye karsinom olarak gözlendi. Ameliyat sonrası uzun dönem takiplerinde lokal nüks tespit edilen 12 hasta evreleri açısından incelendiğinde lokal nüks ile tümör büyüklüğü arasında istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç bulunamadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Alt dudak kanserleri konumu itibari ile kolayca farkedilip, tanı koyularak tedavi edilebilecek kanserlerdendir. Erken evrede tanı, uygun marj ile geniş eksizyon, gerekli vakalarda boyun diseksiyonu ve tekrar eden olgululara erken müdahalenin tedavi başarısını etkileyen en önemli parametreler olduğu düşünülmektedir.
INTRODUCTION: Lip cancer is a common malignancy of the head and neck region that comprises 12% of all noncutaneous head and neck cancers. It is more curable than other head and neck cancers if it is diagnosed early and treated properly.
METHODS: Medical records of the patients, who were treated between 2004 and 2010 in Plastic and Reconstructive surgery clinic of Haydarpasa Numune Training and Research Hospital, were reviewed retrospectively concerning age, gender, location and size of lesion, cervical metastasis at presentation, histological grade, and reconstruction type.
RESULTS: The mean age was 65,4. Most common histopathological diagnosis was well differentiated (61 %) squamous cell carcinoma. Smoking history was present in 85 % of patients. Local recurrence was observed in 12 patients (23,5 %) there was no statistically significant relation between tumor size and recurrence.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our findings are similar to literature except the relation between tumor size and recurrence rate. Wide local excision, regular follow-up and rapid intervention to local and regional recurrences are crucial to obtain best possible result.

3.
Kalkaneal Spur Hastalığı İle Metabolik Bozukluklar Arasındaki İlişki
The Relatıonshıp Between Metabolıc Dısorders And Calcaneal Spur
Aybars Tekcan
Sayfalar 141 - 144
GİRİŞ ve AMAÇ: Kalkaneal spur hastalığı ile metabolik bozuklular arasındaki ilişkiyi araştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Özel Zübeyde Hanım Tıp merkezi’ne Mayıs 2011 ile Kasım 2011 arasında Ortopedi polikliniğine başvuran, kalkaneal spur tanısı alan 171 hasta retrospektif olarak tarandı. 171 hastadan kayıtlarına ulaşılan 19’u erkek 111’i kadın toplam 130 topuk ağrısı olan hasta çalışmaya alındı. Tüm hastaların lateral ayak grafisi ve açlık kan şekeri(AKŞ), total kolestrol, trigliserid(TG), LDL, HDL değerleri incelendi. Kalkaneal spur tanısı almış hastaların sonuçları 130 hastadan oluşan kontrol grubu sonuçları ile kıyaslandı.
BULGULAR: Kalkaneal spur hastaları ile kontrol grubu arasında AKŞ ve HDL düzeyleri açısından anlamlı fark bulunamamıştır (p>0.05). Total kollestrol, LDL ve TG düzeyleri kalkanel spur hastalarında anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kalkaneal spur hastalığı etyopatogenezinde serum lipid yüksekliğinin rol oynadığı düşünülmektedir.
INTRODUCTION: The goal of this study is to evaluate the relationship between metabolic disorders and calcanel spur.
METHODS: We evaluated patients retrospectively who were diagnosed calcaneal spur desease between the years of May 2011 and November 2011 in the orthopeadics department of Private Zübeyde Hanım Medical Outpatient Center. We were able to find 130 patients records (19 male, 111 female). All patients’ lateral foot x-ray views and detailed blood parameters including fasting glucose level(FGL), total cholestrol, trigliseride(TG), LDL, HDL were evaluated. We compared our study group with the control group patients (130 patients in each group).
RESULTS: Regarding the FGL and HDL there was no significant difference between the study and control group (p>0.05). Whereas; there was a significant increased total cholestrol, LDL, TG levels with the study group (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We determined the aetiopatological role of high serum lipid levels in the development of calcaneal spur desease.

4.
Total Diz Ptotezi Uygulaması Sırasında Femoral Anterıor Notchıng İle Femoral Kırıklar Arasındaki İlişki
The Relatıonshıp Between Femoral Fractures And Femoral Anterıor Notchıng After Total Knee Arthroplasty
Aybars Tekcan, Akın Turgut, Erol Göktürk
Sayfalar 145 - 147
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı femoral anterior
notching(FAN) ‘in kırık oluşumunda diğer
predispozan faktörler ile arasındaki ilişkiyi
araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 1997-2005 tarihleri arasında bölümümüzde total diz protezi uygulanan hastaların dosyaları retrospektif olarak tarandı. Kayıtlarına ulaşılabilen 60’ı bayan, 6’sı erkek toplam 66 hasta çalışmaya alındı. Dosyalarında kırık için risk faktörü kabul edilen romatoid artrit zemininde artroplasti, revizyon artroplastisi, osteoporoz ve steroid kullanım öyküsü araştırıldı. Tam yan grafilerde FAN olup olmadığı aynı cerrah tarafından değerlendirildi.
BULGULAR: Risk faktörü olamayan 46 hasta bulunmaktaydı. Romatoid artrit zemini 7 hastada, revizyon artroplastisi 4 hastada, osteoporoz 6 hastada ve steroid kullanım öyküsü 11 hastada olmak üzere risk faktörü toplam 20 hastada mevcut idi. FAN 14 hastada bulunmaktaydı ve bunların 4’ünde ek bir risk faktörü mevcuttu.. Risk faktörü olmayan grup, sadece risk faktörü olan grup, sadece FAN olan grup ve FAN ile birlikte risk föktörü bulunan grup kıyaslandı. Sadece FAN bulunan bir hastada ve sadece risk faktörü bulunan bir hastada kırık oluştuğu görüldü. Her iki hastada da travma hikayesi mevcut idi. Hastalardan biri cerrahi olarak diğeri ise konservatif yöntemler ile tedavi edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kırık oluşma riskinin en yüksek olduğu grup olan FAN ile birlikte risk faktörü bulunan hastalarda kırık izlenmemiştir. Kırık oluşan her iki hastamızda da travma hikayesi bulunmaktaydı. Bu çalışma sonucunda FAN’in tek başına kırık oluşumu için predispozan faktör olmadığı fakat ek risk faktörleri ile femoral kırık oluşumunu kolaylaştırabileceği düşünülmüştür.
INTRODUCTION: The aim of this study is to evaluate the relationship between femoral anterior notching(FAN) and other risk factors of fracture.
METHODS: We evaluated patients retrospectively who were performed total knee arthroplasty between the years of 1997 and 2005 in the orthopeadics department of Eskişehir Osmangazi University. We were able to find 66 patients records(60 female, 6 male) and evaluated risk factors such as arthroplasty due to romatoid arthritis, revision knee arthroplasty, osteoporosis, and steroid use. In order to provide significant study standardization, lateral knee x-ray views were evaluated by the same surgeon.
RESULTS: 46 patients had no risk factors. The risk factors of 20 patients were distributed as fallowed (7 patients had romatoid arthritis, 4 patients had revision knee arthroplasty, 6 patients had steroid use). There were 14 patients with FAN whereas 4 of these patients had additional risk factor. We compared the following groups each other (group without risk factor, group with risk factor, group with FAN and group with FAN and risk factor). We have found two patients with fracture which one of them related to FAN and one of the patient had risk factor, and treated with surgically and conservatively, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There was no reported fracture in the highest risk group which included FAN and risk faktors. However; the two patients who had fracture was thought to be related to trauma. As summary; this study suggests that FAN is not only a predisposan factor for fracture but also additional risk factor could also simplify the development of femoral fracture.

5.
Yoğun Bakim Ünitemizde Takip Edilen Olgularin Nazokomial Enfeksiyon Açisindan Retrospektif Olarak İncelenmesi
Retrospective Study Of The Cases Followed In Our Intensive Care Unit In Terms Of Nosocomial Infection
Ayça Tuba Dumanlı Özcan, Nefise Özbalcı, Kemal Peker
Sayfalar 148 - 153
GİRİŞ ve AMAÇ: Yaklaşık 2 yıl boyunca yoğun bakım ünitemizde takip edilen hastaları, nazokomial enfeksiyon türleri, etken patojenleri, risk faktörleri ve etken mikroorganizmaların antibiyotik duyarlılıkları açısından retrospektif olarak değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Eylül 2009-Ocak 2012 tarihleri arasında hastanemiz yoğun bakımında yatan 506 hasta geriye dönük incelendiğinde nasokomial enfeksiyon tanısı alan 58 hasta değerlendirilmiştir. Mikroorganizma tanımlaması ve antibiyotik duyarlılık testleri hastanemiz mikrobiyoloji laboratuvarında yapılmıştır. Etken mikroorganizmalar mikrobiyolojik yöntemlerle identifiye edilip antibiyotik duyarlılıkları ‘National Committee for Clinical Laboratory Standarts (NCCLS)’ önerilerine uygun disk difüzyon yöntemi ile belirlenmiştir.
BULGULAR: Hastalarda toplam 135 hastane enfeksiyonu geliştiği görülmüştür. En sık gelişen enfeksiyon VİP iken (84), 30 bakteriyemi, 14 nozokomiyal üriner sistem enfeksiyonu, 5 yumuşak doku enfeksiyonu ve 2 nozokomiyal pnömoni geliştiği görüldü. Gelişen nozokomiyal enfeksiyonlarda izole edilen gram negatif etken sayısı 105 iken, acinetobacter spp (36; %34,3) en sık etken olarak izole edildi. Mikroorganizmanın direnç paternine göre izole edilen acinetobakterlerden 13’ü XDR 20’si ise MDR olarak belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yoğun bakımlarda nasokomial enfeksiyon etkenleri arasında antibiyotik direnci gitgide artmaktadır. Yoğun bakım ünitelerinde mikroorganizma profilinin yakın takip edilerek belirlenmesinin amprik tedavide yol gösterici olabileceği kanaatindeyiz.
INTRODUCTION: We aimed to evaluate retrospectively the patients who had been followed in our intensive care unit for 2 years in terms of types of nosocomial infection, effective pathogens, risk factors and antibiotic susceptibility of effective microorganisms.
METHODS: When 506 patients who were in intensive care of our hospital between September 2009 and January 2012 were analyzed retrospectively, 58 patients with diagnosis of nosocomial infection were evaluated. Identification of microorganisms and tests of antibiotic susceptibility were carried out in microbiology laboratory of our hospital. Effective microorganisms were identified through microbiological methods and their antibiotic susceptibilities were determined through disc diffusion method in accordance with ‘National Committee for Clinical Laboratory Standarts (NCCLS)’.
RESULTS: It was seen that 135 nosocomial infections developed in patients. While the most frequently developing infection was Ventilator Associated Pneumonia (VAP) (84), it was seen that 30 bacteremia, 14 nosocomial urinary system infections, 5 soft tissue infections and 2 nosocomial pneumonia developed. While the number of gram negative agents isolated in devoloping nosocomial infections was 105, acinetobacter spp (36;%34,3) was isolated as the most frequent agent.13 out of acinetobacters isolated in accordance with resistance pattern of microorganisms were determined as XDR and 20 of them were MDR.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Antibiotic resistance among nosocomial infection agents is increasing in intensive care units. We have the opinion that determination of microorganism profile by following closely in intensive care units might be a guide in empiric treatment.

6.
Uyku Laboratuarimizda Bir Yillik Deneyimimiz
One Year Experience In Our Sleep Laboratuary Summary
Ayşem Öztin Güven, Gülgün Çetintaş Afşar, Didem Görgün
Sayfalar 154 - 158
GİRİŞ ve AMAÇ: Obstruktif Uyku Apne Sendromu (OUAS), toplumda oldukça sık rastlanılan bir hastalıktır. Tanı için altın standart yöntem Polisomnografidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, Erzurum Nihat Kitapçı Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahi Merkezi Uyku laboratuarında Nisan 2011-Nisan 2012 tarihleri arasında uyku laboratuarına başvuran ve tüm gece polisomnografi tetkiki uygulanan olguları değerlendirmeyi amaçladık. Başvuran tüm olgulara yaş, cinsiyet, sigara kullanım durumu, 3 kardinal semptom sorgulaması (horlama, tanıklı apne, gündüz uykululuk hali), ek hastalık, Vücut Kitle İndeksi (VKİ), Epworth Uykululuk Skalası (ESS), Apne-Hipopne indeksi (AHİ) bilgilerini içeren formlar dolduruldu.
BULGULAR: 28’i (%25) kadın, 86’sı (%75) erkek olan toplam 114 olgunun bilgileri değerlendirildi. Olguların yaş ortalaması 47,6±1.8 (19-83) idi. Apne -hipopne indeksine göre 4 gruba ayrılan olgulara;6 olguda basit horlama(AHI< 5), 9 olguda hafif OUAS(AHİ: 5-14), 4 olguda orta OUAS(AHİ: 15-29), 70 olguda ağır OUAS (AHI: ≥30), 5 olguda pozisyonel OUAS, 3 olguda REM bağımlı OUAS, 10 olguda hem REM bağımlı hem de pozisyonel OUAS tanısı kondu. Olguların 35 tanesi(%30) aktif sigara içicisi idi. 104 olguda(%91) horlama, 56 olguda(%49) tanıklı apne, 61 olguda(%53) gündüz aşırı uykululuk hali, 34 olguda (%29.8) üç kardinal semptom da mevcuttu. Ortalama Epworth Uykululuk Skalası 14 (0-24) idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Olguların VKİ ortalaması 33,4(21.5-58.6) idi. Ek hastalıkları değerlendirdiğimizde, 14 olguda(%12) hipertansiyon, 7 olguda(%6) diabetes mellitus, 4 olguda(%3) KOAH, 3 olguda(%2) astım saptandı.
INTRODUCTION: Obstructive Sleep Apnea Syndrome (OSAS), is a disease that common in the community.
METHODS: Our study is a descriptive study that analyse 114 patients who applied to Erzurum Nihau Kitapçı Chest Hospital and underwent polysomnographic evaluation. Consecutive 114 patients with snoring complaint were included the study. The patients’ personal information, BMI, additional diseases, smoking history, Sleepiness Epworth Scale (ESS), AHI were recorded.
RESULTS: Our study has been conducted on 114 cases 86(75%) of which were male and 28(25%) female. The mean age was 47,6±1.8 (19-83). According to AHI, 6 of them were diagnosed with habitual snoring (AHI< 5),9 with mild obstructive sleep apnea syndrome (OSAS) (AHİ: 5-14), 4 with moderate OSAS (AHİ: 15-29), and 70 with severe OSAS ( AHI: ≥ 30), 12 with positional OSAS, 3 with REM dependent OSAS, 10 with REM dependent and positional OSAS together. 35 cases were (30%) smoker.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Daytime sleepiness was seemed in 61(53%) cases, apnea in 56(49%) cases and snoring in 104(91%) cases. Three symptoms were seemed in 34 (29.8%) cases. The mean value of ESS was 14. The mean value of BMI was 33.4(21.5-58.6). 7(5%) cases had obstructive lung disease, 14(12%) cases hypertension, 7(6%) cases diabetes mellitus.

7.
Küçük Hücreli Dişi Akciğer Kanserinin Mediastinal Evrelemesinde Pozitron Emisyon Tomografisi (Pet)’Nin Rolü
The Role Of Positron Emission Tomography (Pet) In Staging Non Small Cell Lung Cancer
Ayşin Durmaz, Hüseyin Cem Tigin, Murat Kıyık, Çiğdem Başkara, Tülay Sönmez, Saadettin Çıkrıkçıoğlu
Sayfalar 159 - 163
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda KHDAK tanısı alan olgularda; operasyon kararı alınmasında en önemli faktörlerden biri olan olan mediasteninal evrelemede PET-BT’nin rolünü araştırmayı planladık. Çalışmamıza ağustos 2008 ve mart 2010 tarihleri arasında 152 olgu alındı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: KHDAK tanısı alan potansiynuçları operabl 76 hastanın mediastinal lenf nodu değerlendirilmesi toraks BT, PET-BT ve mediastinoskopi sonuçları ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: PET-BT’nin mediastinal lenf nodu metastazı için duyarlılığı %80, özgüllüğü %78, pozitif prediktif değeri %57, negatif prediktif değeri %91 olarak saptandı. Toraks BT’nin mediastinal lenf nodu metastazı için duyarlılığı %68, özgüllüğü %82, pozitif prediktif değeri %57, negatif prediktif değeri %87 olarak bulundu. Böylece PETBT’nin mediastinal lenf nodu metastazı değerlendirilmesinde, toraks BT’ye belirgin üstünlüğü olmadığı görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda, mediasten evrelendirmesinde PET-BT’nin toraks BT’ye üstünlüğü olmadığını saptadık. Yalancı pozitiflik ve yalancı negatifliği nedeniyle; özellikle operasyon planlanan olgularda mediastinal lenf nodlarının değerlendirilmesinde mediastinoskopi yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: We planned to investigate the role of PET-CT in mediastinal staging that one of the most important conditions deciding surgery. We included in the study 152 patients between August 2008 and March 2010.
METHODS: We comprared the mediastinal lymph node results of 76 potential operable patients with thorax tomography, PET-CT and mediastinoscopy.
RESULTS: We found the sensitivity of PET- CT in detecting mediastinal lamp node metastasis as 80%, the specifity as 78%, positive predictive value as 57 %, negative predictive value as 91%. For thorax tomography the values were (in order) 68%, 82%,57% and 87%. So that we found no distinct supriority of PET-CT than thorax tomography.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We detected no distinct superiority of PET-CT than thorax tomography in mediastinal staging. We think that all patienst have to be evaluated with mediastinoscopy to consider mediastinal lymp nodes before surgery because of the false negativity and positivity of PET-CT.

8.
Pseudomonas Aeruginosa Suşlarinin Antibiyotik Direnci Ve Son İki Yildaki Değişiminin Değerlendirilmesi
Pseudomonas aeruginosa strains Antibiotic Resistance and Change of The Last Two Ways Evaluation
Gül Karagöz, Ayten Kadanalı, Behiye Dede, Şenol Çomoğlu, Sevda Babacan Altuğ
Sayfalar 164 - 167
GİRİŞ ve AMAÇ: Pseudomonas aeruginosa hastane ortamında sık olarak infeksiyonlara yol açar. Yaygın antibiyotik direnci göstermesi nedeniyle yüksek oranda morbidite ve mortaliteye sahiptir. Bu nedenle antibiyotik direnç oranlarının ortaya konması ve ampirik tedavide bu oranların dikkate alınması önemlidir. Bu çalışmada hastanemizdeki son iki yıldaki P. aeruginosa suşlarına karşı antibiyotik direnç oranlarını ve yıllara göre değişimini ortaya koymayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2010 – Aralık 2011 arasında hastanede yatan hastalara ait örneklerden izole edilen 289 adet P. aeruginosa izolatı incelendi. Amikasin, seftazidim, siprofloksasin, kolistin, sefepim, gentamisin, imipenem, levofloksasin, meropenem ve piperasilin-tazobaktam dirençleri araştırıldı. Ayrıca yıllara göre direnç oranları karşılaştırıldı. Sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi.
BULGULAR: En duyarlı antibiyotikler kolistin ve amikasin, en dirençli antibiyotik ise piperasilin-tazobaktam olarak tespit edilmiştir. Ayrıca sefepim direncinde 2011 yılında bir önceki yıla gore gözlenen azalmanın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Antibiyotik direnç oranları hastanelere farklılıklar gösterir. Bu nedenle her merkez kendi direnç oranlarını izlemeli ve ampirik tedavide bu verilerden faydalanmalıdır.
INTRODUCTION: Pseudomonas aeruginosa frequently lead to infections in the hospital settings. They have high rate of morbidity and mortality since they are widely resistant to several antibiotics. Thus, it’s important that reveal the rate of antibiotic resistance and considering this rate for empiric treatment. We aimed to evaluate the antibiotic resistance of P. aeruginosa strains isolated from our hospital during last two years, and it’s changing according to the years.
METHODS: A total of 289 P. aeruginosa specimens isolated between January 2010 and December 2011 were assessed. Resistance to amikacin, ceftazidime, ciprofloxacin, colistin, cefepime, gentamycin, imipenem, levofloxacin, meropenem ve piperacillin-tazobactam were investigated. The rates of antibiotic resistance were compared according to the years. The results were evaluated with statistical analysis.
RESULTS: We found that the most susceptible antibiotics were colistin and amikacin, and the most resistant antibiotic was piperacillin-tazobactam. In addition, decreasing the resistance rate of cefepime in 2011 compared to the previous year was statistically significant (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The rate of antibiotic resistance are different from one center to another. Thus, every clinic should follow its own rate of antibiotic resistance, and it should benefit from this data for empiric treatment.

DERLEME
9.
Akciğer Kanser Immünoterapisinde Yeni Stratejiler
New Strategies In Lung Cancer Immunotherapy
Gülbu Aydınoğlu Işıtmangil
Sayfalar 168 - 177
Akciğer kanseri, kanser mortalitesinin başlıca sebebidir. Cerrahi, radyoterapi ve kemoterapi ile agresif tedavi yapılsa bile uzun sürvi elde etme şansı az olduğu için tümör karşıtı immünoterapi gibi yeni terapötik stratejiler geliştirme ihtiyacı doğmuştur.
Lung cancer is the leading cause of cancer mortality. Despite aggressive treatment with surgery, radiation and chemotherapy, the long-term survival for lung cancer patients remains low which underscored the need to develop new therapeutic strategies like anti-timor immunotherapy.

OLGU SUNUMU
10.
Radyoterapiye Bağli Koanal Stenoz Ve Velofarengeal Stenozun Endoskopik Cerrahi İle Düzeltilmesi
Endoscopic Management Of Choanal And Velopharyngeal Stenosis After Radiotherapy For Nasopharyngeal Carcinoma
Başak Çaypınar, Aslı Şahi&775;n Yılmaz, Çağatay Oysu, Mehmet Habeşoğlu
Sayfalar 178 - 180
Koanal stenoz; nazofarengeal kanser nedeni ile görülen radyoterapinin iyi bilinen bir geç komplikasyonudur. Velofarengeal stenoz da radyoterapi sonrası nazofarenks kanserli hastalarda yüksek restenoz riski ile başedilmesi gereken nadir fakat önemli bir problemdir (1). Bu sunumda nazofarenks kanseri nedeni ile radyoterapi görmüş ve koanal stenoz, velofarengeal stenoz gelişmiş bir hasta bildirilmektedir.
Choanal stenosis is a well known rate complication of nasopharyngeal carcinoma after radiotherapy. The management of velopharyngeal stenosis after radiotherapy for nasopharyngeal carcinoma is a challenging with high risk of restenosis (1). We report a case of choanal stenosis and velopharyngeal stenosis after radiotherapy for nasopharyngeal carcinoma.

11.
Modern Çağda Unutulan Hastalik: Şarbon
The Forgotten Disease In The Modern Age: Anthrax
Duygu Sömen Bayoğlu, Zehra Esra Önal, Aslı Azakoğlu, Tamay Gürbüz, Çağatay Nuhoğlu
Sayfalar 181 - 183
Esas olarak ot yiyen hayvanların hastalığı olan şarbon, insanlara enfekte hayvanlardan bulaşır. Türkiye’ de insidansı yıllar içinde azalmakla birlikte özellikle hayvancılıkla uğraşanlarda halen görülmektedir. 3 formu olan şarbonun en sık görülen formu kutanöz olanıdır. Kutanöz formda periorbital tutulum tedaviye rağmen gelişebilen skar ve ektropion gibi komplikasyonlar nedeniyle önemlidir (1,2,3). Bu olgumuzda periorbital şarbonu olan 8 yaşında bir kız hasta sunulmuştur. Hastamız sağ üst göz kapağında şişlik, kızarıklık, el sırtında yara ve ateş şikâyetleriyle acil polikliniğimize getirildi. Hastanın el sırtındaki ve göz kapağındaki lezyonları hiperemik, ödemli, yer yer siyah nekrotizan krutlu idi. Anamnez ve lezyonun tipik yapısı şarbonu düşündürttü. Lezyondan gönderilen örnekte üreme olmadı. Ancak şarbonda negatif kültür hastalığı dışlamaz (4).Tedavi olarak 1x800 000 IU IM prokain penisilin ve penisiline dirençli suşlar da olabileceği düşünülerek 60mg/kg. vankomisin başlandı. Herhangi bir komplikasyon gelişmedi. Bu vakayı çocuklarda, özellikle endemik bölgelerde periseptal selülit ayırıcı tanısında şarbonun da akılda tutulmasını, uygun tedaviye vakit geçirmeden başlanmasını hatırlatmak amacı ile sunduk.
Anthrax, which is the disease of herbivorous animals, is transmitted to humans by the infected animals. In Turkey, although the incidence has been decreased through the last years, it is presented in people who are dealing with animals. The most commonly seen form is cutaneous one. Periorbital presentation seen in cutaneous form is important because of complications scar and ectropion unless treated well. In this case, 8 years old female with periorbital anthracis is presented. The patient was taken to our emergency policlinic with periorbital edema, erythematous lesion in hands and fever. The lesion in hands was seen necrotizing and hyperemic. Typical presentation of lesions reminded the anthrax. No pathogen was isolated in the specimen removed from the lesion. But negative culture results do not keep away the diagnosis of the antrax. Treatment started with Procaine Penicillin 800.000 U intramuscular and Vancomycin (60 mg/kg). No complication was seen. We presented this case, because anthrax should be kept in mind in the differential diagnosis of preseptal cellulitis in endemic regions and appropriate treatment should be managed as quickly as possible.

12.
Akut Dissemine Ensefalomyelit: Olgu Sunumu
Acute Disseminated Ensephalomyelitis: Case Report
Zehra Esra Önal, Muharrem Bostancı, Çağatay Nuhoğlu
Sayfalar 184 - 187
Akut dissemine ensefalomyelit (ADEM), merkezi sinir sisteminde beyaz cevheri tutan multifokal demiyelizan bir hastalığıdır. Altı yaşında kız hasta, ağızda istemsiz hareket, yutma güçlüğü ve konuşma bozukluğu ile kliniğimize getirildi. Hastaya iki hafta önce aşı yapılmış. Hastanın 24. saatinde çekilen kranial MR görüntülemesinde sağ pariyetal lobda ve sağ talamusta hiperintens görünüm tespit edilince hastada ensefalit ya da kitle ön planda düşünüldü. Fokal lezyonlar olması nedeniyle ön planda ADEM düşünülmedi. Semptomların devam etmesi üzerine 3. gününde çekilen kranial MR’da beyaz cevherde multifokal lezyonlar görüldü. Biz başlangıçta, atipik MR bulguları görülen ancak, iki hafta önce aşı hikayesi olan ve tekrarlanan MR görüntülemesinde multifokal lezyonları tespit edilen ADEM olgusu sunduk. Biz burada, hikayesi ve klinik bulguları ADEM düşündüren olgularda, kranial MR görüntülemesinin tekrarlanması gerektiğini vurgulamak istedik.
Acute disseminated encephalomyelitis (ADEM), is an acute inflammatory demyelinated disease of the central nervous system, usually following viral infections or vaccinations. Seven years old girl was admitted to our clinic with dysfunction in talking and swallowing, and focal seizure. She had history of immunization two weeks ago. Cranial magnetic resonance imaging (MRI) revealed acute inflammatory changes but didn’t support ADEM because of focal involvement of brain white matter. However, because of persisting symptoms we repeated cranial MRI in the third day. This cranial MRI revealed multifocal lesions in the white matter. We reported this patient with ADEM after vaccination who showed atypical neuroradiologic finding in the first cranial MRI but persistence of the sypmptoms forced us to serial MRI examination so that there can be a delay in involvement of neuroradiologic findings at the previous stage of the ADEM. It’s important that consecutive neurologic evaluation is necessary if the clinical picture is suggestive for ADEM.

LookUs & Online Makale