ISSN: 2630-5720 | E-ISSN: 2687-346X
The Medical Journal Of Haydarpaşa Numune Training and Research Hospital - : 60 (4)
Volume: 60  Issue: 4 - 2020
RESEARCH ARTICLE
1.Fetomaternal Effects of TSH Values in the Initial Stage of Pregnancy
Ali Doğukan Anğın, İsmet Gün, Yasemin Sevinç, Önder Sakin, Muzaffer Seyhan Çıkman, Serem Uruş
doi: 10.14744/hnhj.2019.06641  Pages 317 - 321
GİRİŞ ve AMAÇ: Gebelikte yüksek olduğu düşünülen TSH değerlerinin (≥2,5 ve <4 uIU/mL) fetomaternal etkilerini incelemek.


YÖNTEM ve GEREÇLER: 0cak 2017 ile Aralık 2017 tarihleri arasında, İstanbul Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi gebe polikliniğine başvuran, gebeliğin ilk trimesterindeki TSH değerleri >0,3 ve <4 uIU/mL olan ve gebelik boyunca kliniğimizde takip edilerek doğumu yine kliniğimizde gerçekleşen gebeler çalışmaya dahil edildi. Hasta dosyaları retrospektif olarak tarandı. Kriterlere uygun 518 hasta, gebelik başlangıç TSH değerlerine göre 2 gruba ayrıldı; Grup 1 TSH <2,5 uIU/mL (n: 410), Grup2 ise TSH ≥2,5 ve <4 uIU/mL olan hastalardan (n: 108) oluşturuldu. Hastaların demografik bulguları ve kötü gebelik sonuçları karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hastaların gebelik başlangıcı TSH değerlerine göre oluşturulan 2 grubun demografik özellikleri birbiriyle karşılaştırıldığında gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark izlenmedi (p<0,05). Gruplar kötü gebelik sonuçları (KGS) açısından karşılaştırıldığında da istatiksel olarak anlamlı fark izlenmedi (p: 0,852; OR: 1,067; CI: 0.541-2.102).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Gebelikte subklinik hipotroidi vakalarında, ilaç kullanımının olmaması KGS’ye neden olmamaktadır.
INTRODUCTION: To examine the fetomaternal effects of TSH values considered to be high (≥2.5 and <4 μIU/mL) during pregnancy.
METHODS: Pregnant women admitted to the obstetrical outpatient clinic of Istanbul Kartal Training and Research Hospital between January 2017 and December 2017 with TSH values >0.3 and <4 μIU/mL in the first trimester of their pregnancy who were followed up in our clinic until giving birth were included to the study. Patient files were reviewed retrospectively. The 518 patients meeting the criteria were divided into 2 groups according to their initial TSH values; Group 1 consisted of patients with TSH <2.5 μIU/mL (n=410), and Group 2 of patients with TSH ≥2.5 and <4 μIU/mL (n=108). Demographic characteristics and poor pregnancy outcomes (PPO) of the patients were compared.
RESULTS: Comparing the demographic characteristics of the two groups formed according to the patients’ TSH values at the onset of their pregnancy, no statistically significant differences were found (p<0.05). When the two groups were compared in terms of poor pregnancy outcomes (PPO), no statistically significant difference was found either (p=.852; OR: 1.067; CI: 0.541-2.102).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In cases of subclinical hypothyroidism during pregnancy, refraining from medication does not cause PPO.

2.Evaluation of Quality of Life and Tendency to Negative Cognitive Errors in Children with Primary Nocturnal Enuresis
Behçet Şimsek, Julide Özgür
doi: 10.14744/hnhj.2020.85429  Pages 322 - 328
GİRİŞ ve AMAÇ: Enuresis nokturna, çocukların emosyonel durumu, sosyal gelişimi ve öz saygısı üzerine olumsuz etkilerinin olması, çeşitli psikiyatrik durumlarla da birliktelik gösterebilen önemli bir sağlık sorunudur. Obesite, kanser gibi kronik hastalığı olan çocukların yaşam kalitesinin düştüğü bildirilmiştir. Çocuklardaki olumsuz yaşam olaylarının, olumsuz bilişsel yapının gelişimine ve erişkinlik dönemi ruhsal sorunlarına yol açtığı bildirilmiştir.. Bu çalışmada, primer enuresis nokturna tanılı 8-17 yaş grubu olguların sosyal ve ruhsal iyilik hallerinin, “Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği”(ÇİYKÖ) ile, gelişebilecek olumsuz bilişsel yapılarının ise “Çocukluktaki Olumsuz Düşünceleri Değerlendirme Ölçeği”(ÇODDÖ) ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya ailelerinden yazılı onam alınarak dahil edilen tüm çocuklara “Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği” ve “Çocukluktaki Olumsuz Düşünceleri Değerlendirme Ölçeği” anketleri uygulanmıştır. İstatistiksel analizler için NCSS(Number Cruncher Statistical System) 2007(Kaysville, Utah, USA) programı kullanılmıştır
BULGULAR: Çalışmaya, %39.3’ü (n=59) kız, %60.7’si (n=91) erkek; 8-17 yaş arasında ortalama 10.40±2.07 yıl yaş olmak üzere 150 çocuk alınmıştır. Enuretik olan çalışma grubundaki çocukların ÇİYKÖ toplam puanı, sağlıklı çocuklardan anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur (p=0.001; p<0.01). Enuretik çocukların ÇODDÖ toplam puanları, kontrol grubundan anlamlı derecede daha yüksektir (p=0.001; p<0.01).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bilgilerimize göre, bu çalışmada ilk kez gösterildiği üzere; primer enuresis nokturnalı çocuklarda, olumsuz düşünceler gelişmekte; bunun yanında, sağlıklı akranlarına kıyasla, yaşam kalitelerinin belirgin düşük olduğunu gözlemlenmiştir.
INTRODUCTION: Enuresis nocturna is an important health problem having adverse effects on the child’s emotional state, social development and self-esteem and might be associated with various psychiatric conditions. Children with chronic diseases such as obesity and cancer have been reported to have decreased life quality. It has been reported that adverse life events in children lead to development of negative cognitive structure and mental problems in adulthood. It was aimed to evaluate the social and psychological well-being of 8-17 age group cases diagnosed with primary enuresis nocturna through “Pediatric Quality of Life Questionnaire (PedsQL)” and the probable negative cognitive structures for the same group through “Children’s Negative Cognitive Error Questionnaire (CNCEQ).”
METHODS: “Pediatric Quality of Life Questionnaire (PedsQL)” and “Children’s Negative Cognitive Error Questionnaire (CNCEQ)” were applied to all children included in the study with written consent from their families. The NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007(Kaysville, Utah, USA) program was used for statistical analysis.
RESULTS: In the study, 39.3% (n=59) girls and 60.7% (n=91) boys, 150 children between the ages of 8 and 17 with a mean age of 10.40±2.07 years were included. The total score of children in the enuretic study group had significantly lower PedsQL total score than healthy children (p=0.001; p<0.01). Total CNCEQ total scores of enuretic children were significantly higher than the control group (p=0.001; p<0.01).
DISCUSSION AND CONCLUSION: To our knowledge, we are the first to determine that children with primary nocturnal enuresis develop negative cognitive errors. Besides, it was observed that their quality of life was significantly lower compared to their healthy peers.

3.Comparison of The Treatment Efficacy of Montelukast and Zafirlukast in Children with Asthma
Burcu Volkan, Sedat Öktem, Perran Boran, Gülnür Tokuç
doi: 10.14744/hnhj.2019.30164  Pages 329 - 334
GİRİŞ ve AMAÇ: Astım çocukluk çağında en sık rastlanan kronik hastalıklarından birisidir. Lökotrien antagonistleri uzun zamandır astım tedavisinde kullanılan ilaçlardır. Astım tanısı alan çocuklarda lökotrien reseptör antagonistlerinden zafirlukast ve montelukast tedavi etkinliğini karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 6-14 yaş grubunda kısmi kontrollü astım tanısı alan 61 hasta dâhil edildi. Hastalar randomize olarak iki gruba ayrıldı. Birinci gruba 5 mg montelukast gece yatmadan, ikinci gruba 10 mg zafirlukast 2 doza bölünerek verildi. Hastalar 6 ay süreyle takip edilerek aylık vizitlerde gece semptomları, gündüz semptomları, astım atağı geçirip geçirmemesi, kısa etkili beta 2 agonist kullanım ihtiyacı, inhale steroid kullanımı sorgulandı; üç aylık sürelerle solunum fonksiyon testleri yapıldı.
BULGULAR: Tedavi sonrasında, tedavi öncesine göre her iki grupta: kısa etkili beta 2agonist kullanım ihtiyacının, gece ve gündüz semptom sıklığının ve geçirilen atak sayısının azaldığı, FEV1 ortalamasının arttığı, inhalesteroid tedavi kullanım oranının azaldığı saptandı. Ancak, iki grup arasında tedavi etkinliği açısından istatistiki fark saptanmadı.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Astım tedavisinde monteluksat ve zafirlukastınetkili olduğu ve etkileri arasında farkolmadığı saptandı.
INTRODUCTION: Asthma is one of the most common respiratory disorders in clinical practice, affecting up to 13% of people worldwide. Leukotriene antagonists have long been used in the treatment of asthma. This study was conducted to compare the effectiveness of the montelukast and zafirlukast treatment in children diagnosed with asthma.
METHODS: Sixty-one patients diagnosed with asthma in the age group of 6-14 years were included in the study. Patients were consecutively divided into 2 groups, and the first group was given 5 mg of montelukast before sleep and the second group received 10 mg/day of zafirlukast in two doses. The patients were followed up monthly for 6 months. Short acting beta agonist and inhaled corticosteroid use, daytime symptoms, night awakenings, admission to the emergency department and FEV1 value were compared before and after the treatment and between two groups.
RESULTS: Significant improvement was observed in both groups during post-treatment period when compared to the pre-treatment period in terms of the short acting beta agonist and inhaled corticosteroid use, daytime symptoms, night awakenings, mean FEV I. However, no statistical difference was determined between two groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was found that monteluksat and zafirlukast were effective in asthma treatment and there was no difference between their effects.

4.Assessment of Anxiety and Effect of Preemptive Analgesia on Patients Administered Ambulatory Anesthesia in Endoscopy Unit
Ceyda Ozhan Caparlar, Savaş Altınsoy, Julide Ergil
doi: 10.14744/hnhj.2019.67044  Pages 335 - 342
GİRİŞ ve AMAÇ: Gastrointestinal işlemlerin tanı ve tedavisinde endoskopi ve kolonoskopi altın standartır. Günübirlik gastrointestinal işlemlerin başarısı, hastanın değerlendirilmesi, kooperasyonu, ilaç seçimi, anestezistin ve endoskopistin deneyimine bağlıdır. Bu çalışmanın amacı endoskopi ünitelerinde ardarda uygulanan endoskopi ve kolonoskopide preoperatif anksiyetenin değerlendirilmesi, önlem alınması ve preemptif analjezide deksketoprofen ve parasetamol’ün karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Etik kurul onayı ve aydınlatılmış hasta onamı alınan, endoskopi ve kolonoskopi uygulanan, 150 hasta (18-60 yaş, ASAI-II) çalışmaya alındı. Demografik verileri (cinsiyet, yaş, VKİ), ASA skorlaması (Amerikan anestezistler derneği), eğitim düzeyi kaydedildi. Hastalara‘Durumluluk-Sürekli Kaygı Ölçeği I-II (STAI I-II) uygulandı. Hastalar endoskopi ünitesinde Numerik Derecelendirme Ölçeği (NRS) ile bilgilendirildi. Gruplara prosedürden 1 saat önce pregabalin verildi. Hastalar 3 gruba ayrıldı, Grup P’ye parasetamol (n=20), Grup D’ye deksketoprofen (n=20), Grup C’ye de 150 cc salin (n=20) verildi. İşlemlerin sonunda Ramsey Sedasyon Skalası 2’nin üzerinde olanlar derlenme ünitesine alındı. Ağrı düzeyleri 5,30,60,120. dk’da NRS ile değerlendirildi. Modifiye Derlenme Aldrete skorlaması (MADS) 9’un üzerinde olma zamanları kaydedildi.

BULGULAR: Demografik veriler, ASA, eğitim durumu, anestezi süresi, işlem süresi, endoskopist, hasta memnuniyeti, işlem süresi ve NRS arasında fark yoktu. MADS 9 olma süresi, Grup D’de, Grup P ve Grup C’ye göre kısaydı. Sedasyon süresince kullanılan toplam propofol tüketimi, Grup D’de Grup P ve Grup C’ye göre azalmıştı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Günübirlik anestezi uygulanan, gastrointestinal işlemde hastaların anksiyetelerinin farkına varılması ve önlem alınması gereklidir. Preemptif analjezi uygulanarak toplam anestezik ilaç dozu azaltılıp, taburculuk süresi kısaltılabilinir.
INTRODUCTION: Endoscopy and colonoscopy are gold standards for the diagnosis and treatment of gastrointestinal diseases. The success of ambulatory gastrointestinal procedures rely on examination, the cooperation of the patient, drug selection, experience of anesthesiologists with endoscopists. This study aims to assess preoperative anxiety arising from endoscopy and colonoscopy applied successively in endoscopy units, to take precautions accordingly and to compare dexketoprofen and paracetamol for preemptive analgesia.
METHODS: In this study, 150 patients (ASA I-II,18-60 years) who were scheduled to go under endoscopy and colonoscopy were included. Demographic data (gender, age, BMI), American Society of Anesthesiologists(ASA) scores and education background were recorded. State-Trait Anxiety Inventory I-II(STAI I-II) testes were applied to the patients.
RESULTS: Patients were informed by the Numerical Rating Scale (NRS) in the endoscopy unit. Pregabalin was administered one hour before the procedure as per established procedures in all groups. Patients were divided into three groups, paracetamol in group P (n=20), dexketoprofen in group D (n=20), and saline in Group C (n=20) were administered. At the end of the procedure, patients above 2, according to the Ramsay Sedation Scale (RSS), were taken to the recovery room. Their pain levels were measured at minutes 5, 30, 60, and 120 following procedure using NRS. The times to reach above 9 of the modified Aldrete recovery score (MARS) were recorded. There was no difference concerning demographics, ASA, education, duration of anesthesia, endoscopist's and patient's satisfaction, duration of the procedure, and NRS levels. The time to reach MARS 9 was shorter in Group D than Group P, and C. Total propofol consumption throughout sedation was less in Group D compared to Group P and C.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is necessary to recognize the anxiety of the patients in the gastrointestinal procedure and to take precautions. By applying preemptive analgesia, the total anesthetic dose can be reduced, and discharge time can be shortened.

5.A Comparison of Executive Functions in Normal Aging, Mild Cognitive Impairmant, and Early Stage Alzheimer Type Dementia in Turkish Sample
Aynur Feyzioğlu, Emine Neşe Tuncer, Hakan Gürvit, Ekin Emiral
doi: 10.14744/hnhj.2019.61687  Pages 343 - 351
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmada, dikkat, bellek, yürütücü işlevler, dil, görsel-mekansal ve davranışsal becerileri değerlendiren kapsamlı bir nöropsikolojik bataryayla Hafif Kognitif Bozukluk (HKB) ve erken evre Alzheimer Hastalığının (AH) nöropsikolojik profilleri belirlenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 60 denek alınmıştır. 20 erken evre AH’li (12 kadın, 8 erkek) ve bunlarla yaş, cinsiyet ve eğitim açısından eşlenmiş 20 HKB’li (10 kadın, 10 erkek) ve bir bozukluk tanısı almayan 20 normal yaşlı (9 kadın, 11 erkek) ile karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Bulgularımız göstermektedir ki HKB’nin genel kognitif profili epizodik bellek ve semantik bellek bozukluğu şeklinde kendini göstermektedir. Buna karşılık AH’li hastalarda ağırlıklı olarak epizodik ve semantik bellek ve bunlara katılan dil, görsel-mekansal beceriler, yürütücü işlev testlerinden İkili Benzerlikler (soyutlama) ve Stroop’ta (enterferansa direnç) bozulma görülmektedir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgular alanyazın ışığında tartışılmıştır.
INTRODUCTION: In this study, neuropsychological profiles of Mild Cognitive Impairment (MCI) and early-stage Alzheimer's Disease (AD) were explored with a comprehensive neuropsychological battery that evaluates attention, memory, executive functions, language, visual-spatial, and behavioral skills.
METHODS: In this study, 60 people with minimum primary school degree were included. Twenty people of those with early-stage AD (12 women, 8 men), while 20 people were with MCI (10 women, 10 men). These groups were matched for age, sex and education with 20 normal elderly subjects (9 female, 11 male).
RESULTS: Our findings showed that the general cognitive profile of MCI is manifested as episodic memory and a semantic memory disorder. In contrast, in early-stage AD patients, language, visual-spatial skills, executive function, abstraction and interference resistance skills were found to be impaired and episodic and semantic memory problems were observed.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of the present study suggesting a distinguished profile of MCI can be a promising factor in distinguishing the fine boundary between MCI and early-stage AD with an opportunity for early diagnosis and treatment of AD in the Turkish sample.

6.Detection of the Presence of Extended-Spectrum Beta-Lactamase Enzyme in Gram-negative Bacteria According to CLSI and EUCAST Criteria
Hande Toptan, Gülçin Balköse, Özlem Doğan, Rıza Adaleti, Sebahat Aksaray
doi: 10.14744/hnhj.2019.55706  Pages 352 - 356
GİRİŞ ve AMAÇ: Genişlemiş spektrumlu beta laktamaz (GSBL) beta laktam antibiyotikleri hidrolize ederek bu antibiyotiklerin kullanım alanlarını sınırlayan önemli bir direnç kaynağıdır. GSBL üretiminin doğru bir şekilde saptanmasında, kullanılacak yöntem son derece önemlidir. Antibiyotik duyarlılıklarının belirlenmesinde Clinical Laboratory Standards Institute (CLSI) ve European Committee on Antimicrobial Susceptibility Testing (EUCAST) en yaygın olarak kullanılan iki standarttır. Bu çalışmada bu iki standartın GSBL tespitine yönelik duyarlılık ve özgüllüklerinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza Nisan 2014-Temmuz 2014 tarihleri arasında Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarına gönderilen idrar örneklerinden GSBL ürettiği belirlenen 76 ve GSBL negatif 74 izolat dahil edilmiştir. Tarama testleri için seftazidim (10µg ve 30µg), sefotaksim (5µg ve 30µg), seftriakson (30µg), sefpodoksim (10µg), sefepim (30µg) ve aztreonam (30µg) diskleri kullanılmıştır. Doğrulama testleri için çift disk sinerji testi ve kombinasyon disk yöntemi uygulanmıştır. Moleküler doğrulama testi için CTX-M, TEM ve SHV gen bölgelerinin varlığı polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile saptanmıştır.
BULGULAR: Çalışmamızda GSBL üreten izolatların %86.8’i CTX-M, %47.4’ü TEM ve %9.2’si SHV olarak bulunmuştur. Bazı izolatlarda birden fazla direnç geni saptanmıştır. GSBL üreten izolatların beta laktam duyarlılıkları CLSI ve EUCAST kriterleri kullanılarak sırasıyla seftazidim için %29.2 ve %19.7, sefepim için %14.5 ve %15.8, aztreonam için %2.6 ve %13.2 olarak bulunmuştur. GSBL tarama testi için duyarlılık ve özgüllük dengesi en iyi disk EUCAST kriterlerine göre yorumlanan sefpodoksim diski olarak saptanmıştır. Bunu CLSI kriterleriyle yorumlanan sefpodoksim, ve her iki standardın de benzer duyarlılık ve özgüllük gösterdiği sefotaksim ve seftriakson diskleri izlemiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: GSBL üretiminin tespitinde CLSI ve EUCAST kriterlerinin birbirine anlamlı bir üstünlüğü saptanmamıştır. EUCAST’in seftazidim ve sefotaksim için tarama ve doğrulama disk difüzyon testlerinde farklı içeriklerde diskler önermesinin özellikle seftazidimde duyarlılık artışını sağlamakla birlikte pratikte kullanım zorluğuna sebep olacağını düşünmekteyiz. Her iki standart için de tarama testlerinde sefpodoksim, sefotaksim veya seftriakson; doğrulama testlerinde ise sefotaksim ve sefotaksim-klavulonat disklerinin kullanılması daha doğru sonuç verilmesini sağlayacaktır.
INTRODUCTION: Expanded spectrum beta-lactamase is a critical source that is limiting the using areas of beta-lactam antibiotics by hydrolysing them. The method to be used for accurate detection of ESBL production is significant. CLSI and EUCAST are the two most commonly used standards for the determination of antibiotic susceptibility. This study aimed to investigate the sensitivity and specificity of these standards for ESBL detection.
METHODS: This study includes 76 ESBL producers and 74 ESBL negative strains, which were isolated from urine specimens that sent to the Medical Microbiology Laboratory of Haydarpasa Numune Training and Research Hospital from April to July 2014. For screening tests, ceftazidime (10µg and 30µg), cefotaxime (5µg and 30µg), ceftriaxone (30µg), cefpodoxime (10µg), cefepime (30µg) ve aztreonam (30µg) disks; for confirmation tests double-disk synergy and combination disk method were used. For molecular confirmation tests, CTX-M, TEM and SHV resistance genes were investigated by polymerase chain reaction.
RESULTS: ESBL producing isolates were found at 86.8% as CTX-M, 47.4% as TEM and 9.2% as SHV. More than one resistance gene was detected in some isolates. Beta-lactam susceptibilities of ESBL producers with CLSI and EUCAST breakpoints were 29.2% and 19.7% for ceftazidime, 14.5% and 15.8% for cefepime, 2.6% and 13.2% for aztreonam, respectively. Among the screening disks, cefpodoxime (interpreted by EUCAST criteria), showed the highest sensitivity and specificity. This was followed by cefpodoxime (CLSI), cefotaxime and ceftriaxone with similar sensitivity and specificity for both standards.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There was no significant difference between CLSI and EUCAST in determining ESBL production. The suggestion of EUCAST that using different disks for screening and confirmation tests increases the sensitivity of detecting ESBL, especially in ceftazidime; however, it may cause practical difficulties. For both standards, the use of cefpodoxime, cefotaxime or ceftriaxone disks in screening and; cefotaxime and cefotaxime- clavulanate disks in confirmation tests will provide more accurate results.

7.Efficacy of the Ipratropium Bromide in Moderate and Severe Asthma Attack in Children
Mehmet Özdemir, Haluk Çokuğraş
doi: 10.14744/hnhj.2019.99705  Pages 357 - 361
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut astım atağı için standart tedavi beta-2 agonistler, oksijen ve sistemik kortikosteroidleri içerir. Son yıllarda bu tedavi protokolünün yaygın kullanımı olmasına rağmen, bazı çocuklarda yeterli yanıt alınamaması ilave tedavileri düşündürmektedir. Çocuklarda orta ve ağır astım atağında ipratropium bromidin (IB) etkinliğini belirlemek amacıyla bu çalışmayı planladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Acil birimine akut astım alevlenmesi nedeniyle başvuran orta ve ağır astımlı çocuklar çalışmaya dahil edildiler. Randomize olarak iki gruba ayrılan hastaların hepsine ortak olarak yirmi dakika arayla beta-2 agonist ve 2 mg/kg kortikosteroid tedavisi uygulanırken; tedavi grubuna aynı şekilde yirmi dakika arayla İB, kontrol grubuna ise serum fizyolojik verildi. Çalışmanın başında, her tedaviden önce ve tedavinin üçüncü gününde hastalar klinik astım skoru ve Peak Ekspiratuar Flow Rate (PEFR) düzeyleri ile değerlendirildiler.
BULGULAR: Üç ila 18 yaş arasındaki hastaları içeren iki grubun hastaneye yatma oranlarında anlamlı bir fark yoktu. Kombine tedavi uygulanan vakalar ile (beta-2 agonist + İB) tek başına beta-2 agonist kullanılan olgular kıyaslandığında; tedavi başlandıktan sonraki kırkıncı dakikada kombine tedav uygulanan grupta gerek klinik ve gerekse de klinik astım skorunda istatistiksel olarak anlamlı bir düzelme görülürken, PEFR değerlerinde de anlamlı bir artış sağlandığı gösterildi
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızın sonucunda, orta ve ağır astım atağı geçiren çocuklarda beta-2 agonist tedaviye eklenen ipratropium bromidin etkili ve güvenli olduğu saptandı

INTRODUCTION: Standard therapy for acute asthma attack includes beta 2 agonists, O2 and systemic corticosteroids. Although there is a widespread usage of this therapy protocol in recent years, as some of the children still need hospitalization because of incomplete responses, adjunctive therapy measures should be considered. We planned this study protocol to assess the effects of ipratropium bromide (IB) for moderate and severe childhood asthma attacks.
METHODS: All of the consecutive 50 children admitted to the Pediatric Emergency Service of İstanbul University Cerrahpaşa Medicine Faculty were included in our study. All patients received short duration β2-adrenergic agonists and methylprednisolone consistent with current practice guidelines; then, they were randomized into two groups. While the first group received IB (250 µg/dosage) three times with 20 minutes of intervals, the second group received serum physiologic. Before each therapy regimen and at the 72nd hour, clinical asthma scores (CAS) and peak expiratory flow rates (PEF) of the patients were screened and their hospitalization status was recorded.
RESULTS: There was not any significant difference in the hospitalization status of the two groups, which included patients aged three to 18 years. Clinical asthma scores and PEFR of the first and second group of patients had a statistically significant difference beginning from the 40th minute.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, we reported that IB added to the standard therapy regimen of moderate and severe childhood asthma attacks was efficient and did not have any adverse effect.

8.Nasopharyngeal Carriage of Streptococcus Pneumoniae and Related Risk Factors in Children Attending Day Care Centers
Narin Akıcı, Nuray Arda Devecioğlu, Zehra Esra Önal, Tamay Gürbüz, Çağatay Nuhoğlu, Ömer Ceran
doi: 10.14744/hnhj.2018.52196  Pages 362 - 366
GİRİŞ ve AMAÇ: Streptcoccus pneumoniae (pnömokok) tüm dünyada çocuklarda pnömoniye bağlı ciddi hastalığın en önemli sebebidir.Biz bu çalışmada, sağlıklı çocuklarda Streptcoccus pneumoniae’nin nazofarengeal taşıyıcılığını, ilişkili risk faktörlerini ve nazofarengeal örneklerde pnömokok serotiplerini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma 6 ay-6 yaş arası kreşe giden 310 sağlıklı çocukta yapıldı. Çocukların aile kalabalıklığı, kardeş sayısı, aşılanma durumu ve kreşe devam süreleri değerlendirildi. Nazofarengeal örnekler toplandı, serotipler belirlendi.
BULGULAR: Ailede üye sayısı, kardeş sayısı ve aşılanma durumu nazofarengeal pnömokok taşıyıcılığını etkileyen risk faktörleri değildi. Ancak; çalışmada kreşe 6 aydan kısa süre devam eden çocuklarda nazofarengeal taşıyıcılık oranı, 6 aydan uzun süre devam eden çocuklara göre daha yüksek bulduk.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Biz çalışmamızda kreşe devam süresinin nazofarengeal pnömokok taşıyıcılığında önemli rol oynadığı sonucunu gösterdik.
INTRODUCTION: Streptococcus pneumoniae (pneumococcus) is a leading cause of severe illness among pneumoniae (pneumococcus children worldwide. In this study, we aimed to evaluate nasopharyngeal carriage of Streptococcus) in healthy children, related risk factors and pneumococcus serotypes isolate in nasopharyngeal swabs.
METHODS: This study was performed in 310 healthy children aged six months to six years who were attending day care centers. Family size, number of siblings, vaccination status and duration of attendance at day care centers were evaluated. Nasopharyngeal specimens were collected, and serotypes of the isolates were identified.
RESULTS: Family size, number of siblings, and vaccination status were not risk factors affecting the nasopharyngeal carriage of pneumococcus. However, we found significantly higher rates of nasopharyngeal pneumococcus carriage in children attending day care centers for less than six months compared to children attending for longer than six months.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We demonstrated that the duration of attendance at day care centers played a significant role in the development of nasopharyngeal pneumococcus carriage.

9.Neoplastic and Non-neoplastic Lesions of the Skull: Single-Center Experience
Ramazan Sarı, Eylem Burcu Kahraman Özlü, İlhan Elmacı
doi: 10.14744/hnhj.2020.05902  Pages 367 - 372
GİRİŞ ve AMAÇ: Kafatası kemiklerinin tümöral lezyonları son derece nadir görülür, genellikle yavaş gelişen fakat klinik olarak agresif seyir gösterebilen tümörlerdir. Tüm kemik tümörlerinin yaklaşık %1 i dir. Genellikle benign olarak izlenmekle birlikte malign ve metastatik lezyonlar görülebilir. Primer tümörlerin kalvariuma metastaz insidansı yaklaşık olarak %12 dir. Genellikle ele gelen ağrılı ya da ağrısız kitle ile farkedilen lezyonlarda, tanı yöntemleriyle planlanan cerrahi girişim sonrası kesin tanı histopatolojik olarak konulabilir. Bu çalışmada retrospektif olarak histopatolojik tanının ve cerrahi eksizyon miktarının tedavinin devamının planlanmasındaki önemini vurgulamak amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada 2010- 2020 yılları arasında kliniğimizce opere edilmiş, histopatolojik tanı almış 17 olgu üzerin-den olguların yaş ve cinsiyet dağılımı, lezyonların yerleşim yeri, cerrahi yöntem, histopatolojik tanılar ve tercih edilen kranioplasti yöntemleri çalışmaya dahil edilmiştir. 17 olgunun 9u erkek (%52), 8i kadın (%48) idi.Tanı konulduğunda olgularda ortalama yaş 24.3 (2yaş-49 yaş) iken olguların 7 tanesi çocuk (3 kız, 4 erkek ) hasta idi. Çalışmamızda 17 yaş altı çocukluk yaş dönemi olarak değerlendirmeye alındı.
BULGULAR: Hastaların başvuru semptomları ele gelen ağrısız kitle (n: 9),ağrılı kitle (n: 4), lezyon yerleşimi ile ilgili görme alan defekti ve/veya görme kaybı (n: 1), 7. kranial sinir tutulumuna bağlı fokal nörolojik defisit (n: 1), ekzoftalmus (n: 1), 1 hastada da primer hastalık için tetkik edilirken insidental tanı (n: 1) idi. Lezyonlar frontal kemik (frontal kemik ve orbital tavanı) (n: 9), oksipital kemik (oksipital kemik ve klivus) (n: 5), sfenoid kemik (sfenoid kanat ve parasellar) (n: 1), multiple (n: 2) yerleşimliydi. Hastaların birinde başvuru öncesi metastatik leiomyoma ve birinde de multiple mye-lom tanısı mevcutken, diğer hastalarda bilinen kronik hastalık yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kafa kemiklerinin lezyonları nadir rastlanan lezyonlardır. Bunlar konjenital, inflamatuar, neoplastik lezyonlardır. Kalvarial lezyonlar üç temel gruba ayrılarak değerlendirilebilir: 1-Benign lezyonlar 2-Tümör benzeri lezyonlar 3- Malign lezyonlar. Bu lezyonlar için ayrıntılı klinik ve radyolojik değerlendirmeyi takiben, lezyonun mümkün olduğu ölçüde total eksizyonu hastalığın prognozu için özellikle önemlidir.
INTRODUCTION: Tumor lesions of the skull bones are extremely rare; they are usually slow-growing but clinically aggressive. They constitute approximately 1% of all bone tumors. Although they are usually benign, malignant and metastatic lesions may also be seen. This retrospective study aimed to emphasize the importance of the histo-pathological diagnosis and surgical excision amount inplanning the treatment in advance.
METHODS: In this study, the age and gender distribution of the cases, the location of the lesions, the surgical method, histopathological diagnoses and the preferred cranioplasty methods were included over 17 cases that were operated by our clinic between 2010-2020. Nine cases were male (52%) and eight cases were female (48%). When the diagnosis was made, the mean age was 24.3 (2 years-49 years) in the cases, while seven of the cases were children (3 girls, 4 boys). In our study, children under 17 were considered as childhood.
RESULTS: The patients’ admission symptoms were palpable pain-free mass (n=9), painful mass (n=4), visual field defect and/or vision loss related to lesion location, focal neurological deficits due to 7th cranial nerve involvement. (n=1), exophthalmos (n=1), and one patient was an incidental diagnosis while examined for primary disease. Lesions exerted locations in the frontal bone (frontal bone and orbital roof) (n=9), occipital bone (occipital bone and clivus) (n=5), sphenoid bone (sphenoid wing and paracellar (n=1), and lesions were multiple in two cases (n=2). One patient had a diagnosis of metastatic leiomyoma before admission and one had multiple myeloma, while the other patients had no known chronic diseases.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Lesions of the skull bones are rare in the clinic. Following the detailed clinical and radiological evaluation for these lesions, the total excision of the lesion to the extent possible is particularly important for the prognosis of the disease.

10.Clinical and Electrophysiologic Approach to Ulnar Nerve Entrapment Neuropathies Proximal to the Elbow
Reyhan Sürmeli, Emine Taşkıran, Nurten Uzun Adatepe, Turgut Adatepe, Orhan Yagğız
doi: 10.14744/hnhj.2020.29981  Pages 373 - 378
GİRİŞ ve AMAÇ: Medial epikondilin proksimalinde, özellikle dirseğe yaslanarak çalışmanın neden olduğu ulnar sinir tuzak nöropatilerinin klinik ve elektrofizyolojik özelliklerini değerlendirmek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma retrospektif bir çalışmadır. Nöroloji Kliniği EMG Laboratuvarı'na dördüncü ve beşinci parmaklarda uyuşma ve ulnar güçsüzlük şikayetleri ile başvuran ve elektrofizyolojik incelemelerinde ulnar tuzak nöropati saptanan 234 hastadan, medial epikondil proksimalinde ulnar tuzak nöropati saptanan 175 (% 74,78) hastanın elektrofizyolojik ve klinik muayenelerinden elde edilen bulgular istatistiksel olarak incelendi.
BULGULAR: Hastaların % 96.57'sinde tuzak sol tarafta iken, % 3.43'ünde sağ taraftaydı (p <0.001). Ulnar tuzak nöropati ile el baskınlığı arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlıydı. Ulnar sinir motor yanıtları dirsek üstü, dirsek altı ve bilek olmak üzere incelendi. Dirsek üstü latans, ileti süresi, amplitüd ve alan yanıtları sırasıyla 8.69 ± 1.24 ms, 12.56 ± 2.73 ms, 3.64 ± 2.24 mV ve 11.62 ± 7.37 mV*ms olarak ölçüldü. Amplitüd ve alan yanıt ortalamaları bilek ve dirsek altı ölçüm sonuçlarına göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalmış, latans ise anlamlı olarak uzamış olarak bulundu (sırasıyla p<0.001, p<0.001, p<0.001). Ulnar sinir yanıt süresinde gruplar arasında istatistiksel fark saptanmadı (p>0.05). Dirsek üstü-dirsek altı ileti hızı 33.98 ± 8.35m/s, dirsek altı-bilek ileti hızı ise 61.99 ± 4.23m/s olarak ölçüldü. Dirsek üstü-dirsek altı ileti hızı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yavaş olarak saptandı (p<0.001). Hastaların lezyon tipine göre dağılımı incelendiğinde 146 (% 83.4) hastada demiyelinizan lezyonlar, 29 (% 16.6) hastada aksonal lezyonlar gözlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tüm ulnar sinir tuzaklarında en sık görülen durum, medial epikondil proksimalinde ulnar sinir tuzaklanması olarak saptandı. Bu akut tuzaklanma, el baskınlığı ile ilişkili ve en yaygın olarak demiyelinizan karakterdeydi.
INTRODUCTION: To evaluate the clinical and electrophysiologic features of ulnar nerve entrapment neuropathies proximal to the medial epicondyle, especially those caused by working while leaning on the elbow.
METHODS: In this study, the data of 234 patients who were admitted to the EMG Laboratory of the neurology clinic with complaints of numbness in the fourth and fifth fingers, ulnar weakness, and in addition, ulnar entrapment neuropathy was detected in their electrophysiological examinations. In 175 (74.8%) of these patients, ulnar entrapment neuropathy was detected proximal to the medial epicondyle. The study was continued with these 175 patients. The findings obtained from the electrophysiological and clinical examinations of the patients were analyzed.
RESULTS: Entrapment was in the left side in 96.57% of the patients, whereas it was right-sided in 3.43% (p<0.001). Ulnar nerve motor responses Entrapment were investigated as above elbow, under elbow, and wrist. Above elbow latency, motor response duration, amplitude and field results were measured as 8.69±1.24 ms, 12.56±2.73 ms, 3.64±2.24 mV and 11.62±7.37 mV*ms, respectively. When compared the results of above elbow with wrist and under elbow, amplitude and field were decreased and latency were prolonged (p<0.001, p<0.001, p<0.001, respectively). There wasn’t statistical difference between the groups in the ulnar nerve motor response duration (p<0.001). Above elbow to under elbow nerve conduction velocity was 33.98±8.35 m/s, and under elbow to wrist nerve conduction velocity was measured as 61.99±4.23 m/s. Above elbow to under elbow conduction velocity was found to be slower (p<0.001). Demyelinating lesions were detected in 83.4% and axonal lesions in 16.6%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was shown that ulnar nerve entrapment proximal to medial epicondyle was the most common type among all ulnar nerve entrapments. This acute entrapment was associated with hand dominance and was most commonly seen in demyelinating character.

11.The Incidence of Papillary Thyroid Microcarcinoma in Patients Who underwent Total Thyroidectomy due to Benign Diseases and Our Clinical Approach
Sema Yüksekdağ, Abdullah Yıldız, Ahmet Topçu, Ömer Faruk Özkan, Ethem Ünal
doi: 10.14744/hnhj.2018.18853  Pages 379 - 382
GİRİŞ ve AMAÇ: Benign tiroid hastalığı nedeniyle opere ettiğimiz ve patolojisi insidental olarak papiller tiroid mikrokarsinomu (PTMK) gelen olgularla ilgili deneyimimizi paylaşmak
YÖNTEM ve GEREÇLER: Mayıs 2014-Kasım 2017 arasında tek cerrah tarafından benign tiroid hastalığı nedeniyle opere edilen toplam 201 hastanın dosyası retrospektif incelendi. Tüm hastaların ince iğne aspirasyon biyopsisinde benign sitoloji mevcuttu ve tümüne total tiroidektomi uygulandı. Hastaların demografik verileri, patoloji bulguları, tedavi ve sonuçları değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 46 (17-78 yaş aralığında) ve 159’ u (% 79.1) kadındı. İnsidental olarak PTMK tanısı alan 25 hasta (% 12.4) değerlendirildi. PTMK nın ortalama çapı 4.7+2.4 mm idi. Altı hastada (6/25, % 24) tümör multifokal idi ve bunların yarısında tümör odağı her iki lobdaydı. Bir hastada tümör tiroid kapsülüne infiltre idi. Tüm hastalar supresyon tedavisi aldı ve muhtemel radioiyot tedavisi için nükleer tıp bölümüne yönlendirildi. Kapsüle infiltre bir olgu ile multifokal tümörü olan 3 hastanın radyoiyot tedavisine alındığı tespit edildi (% 16). Ortalama takip süresi 2.6 yıl (range, 4-44 ay) idi. Hastaların hepsi salimdi ve hastalıkları nüks etmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: PTMK un benign tiroid hastalığı nedeniyle opere edilen olgularda az rastlanan insidental bir antite olduğu söylenemez. Selim tiroid hastalığı tedavisinde insidental PTMK olasılığı akılda tutulmalı ve total tiroidektominin en azından seçilmiş hasta gruplarındaki avantajı göz önünde bulundurulmalıdır.
INTRODUCTION: To present our experience with incidental papillary thyroid microcarcioma (PTMC) in patients operated for presumably benign thyroid disease.
METHODS: he files of 201 patients operated by the same surgeon for benign thyroid diseases from May 2014 to November 2017 were reviewed retrospectively. All had benign fine needle aspiration cytology and underwent total thyroidectomy. Data regarding demographics, pathology findings, management and outcomes were retrieved.
RESULTS: The mean age of the patients was 46 years (range: 17-78) and 159 (79.1%) of them were female. Twenty-five patients (12.4%) with incidental PTMC were evaluated. Mean diameter of PTMC was 4.7±2.4 mm. In 6 patients (6/25, 24%), the tumor was multifocal and in half of these, tumor foci were found in both lobes. In one patient, tumor infiltrated the capsule. All patients received suppressive therapy and referred to the nuclear medicine department for possible radioiodine therapy. One case with capsule infiltration and 3 patients with multifocal tumor (16%) received radioiodine. Mean follow-up was 2.6 years (range, 4-44 months). All patients were alive and disease-free.
DISCUSSION AND CONCLUSION: PTMC is not an uncommon incidental finding after surgery for presumably benign thyroid disease. The possibility of an underlying PTMC should be taken into account in the management and total thyroidectomy should be considered at least in selected patients.

12.California Verbal Learning Test: The Normative Study of Turkish Adult Sample
Aynur Feyzioğlu
doi: 10.14744/hnhj.2019.78790  Pages 383 - 394
GİRİŞ ve AMAÇ: Kaliforniya Sözel Öğrenme Testi (CVLT), Delis ve arkadaşları tarafından sözel öğrenme ve hafızanın kapsamlı bir değerlendirmesine duyulan ihtiyacı karşılamak için geliştirilmiştir. CVLT'yi Türkiye'de önleyici amaçlar doğrultusunda yapılan değerlendirmelerde kullanmak için, testin normatif verileri çok önemlidir. Bu nedenle, bu çalışmanın amacı, Türkiye'deki sağlıklı yetişkinler için normatif değerleri cinsiyet, yaş ve eğitim düzeyi temelinde tanımlamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada CVLT kullanılmıştır. 90 kadın 90 erkek olmak üzere 180 katılımcı ile çalışılmıştır.
BULGULAR: Normatif veri elde edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışma sonucu elde edilen verilerle CVLT'nin klinik uygulamasının mümkün olması daha sonraki çalışmaların önünü açabilir.
INTRODUCTION: California Verbal Learning Test (CVLT) was developed by Delis et al. for the need for a comprehensive evaluation of verbal learning and memory. To employ CVLT in assessments carried out in Turkey for preventive purposes, the test’s normative data were crucial. Therefore, this study aimed to identify the normative values as gender, age and education level of CVLT for the healthy adults in Turkey.
METHODS: 180 healthy individuals (Gender: 90 female and 90 male; Age groups: 17-64 (n=90) and 65-88 (n=90)) participated in the present study.
RESULTS: Normative data from all different subgruops (depending on age and gender) are generated.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The clinical application and scientific researches using CVLT in Turkey can be better interpreted with the help of acquired normative data.

13.Predictive Role of Mac-2 Binding Protein in Gastric Cancer Prognosis
Hamit Karayağız, Tolga Katmer, Ümit Sekmen, Merve Mehveş Çelebi, Melih Paksoy
doi: 10.14744/hnhj.2020.60437  Pages 395 - 399
GİRİŞ ve AMAÇ: Mide kanseri dünya çapında en yaygın ve ölümcül kanserlerden biridir ve Türkiye'de de gitgide daha yaygın bir malignite haline gelmektedir. Mide kanseri hastalarında prognozun iyileştirilmesinde erken tanı ve tedavi çok önemli bir role sahiptir. Mac-2 bağlayıcı protein (Mac-2BP), birçok doku tipinde eksprese edilir ve son çalışmalar, çeşitli kanserli dokularda up-regülasyonunu göstermiştir. Bu çalışmada gastrik kanser hastalarında Mac-2BP ekspresyonunun yanı sıra klinik ve patolojik değişkenlerle ilişkisini araştırdık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: 90 mide kanseri hastası ve 40 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 130 hasta çalışmaya dahil edildi. Serum Mac-2BP düzeyleri her iki grupta da ölçüldü. Gastrik kanser grubunda tümör boyutu, histolojik derece, primer tümör evresi, lenf nodu metastazı, lenfatik invazyon, vasküler invazyon ve nöral invazyon gibi klinik ve patolojik değişkenler değerlendirildi.
BULGULAR: Mide kanseri olan hastalarda dolaşımdaki Mac-2BP düzeyleri kontrol grubuna göre daha yüksekti. Serum Mac-2BP düzeyleri özellikle daha büyük tümör boyutu, zayıf histolojik derece, ileri primer tümör evresi, lenf nodu metastazı, lenfatik invazyon, vasküler invazyon ve nöral invazyonu olan hastalarda yükselmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu sonuçlar serum Mac-2BP düzeylerinin hem mide tümörü teşhisinde hem de prognozda prediktif rolü olabileceğini düşündürmektedir.
INTRODUCTION: Gastric cancer is one of the most common and deadly cancers worldwide. Currently, it is becoming an over-prevalent malignancy in Turkey. Early diagnosis and treatment have a pivotal role in ameliorating the prognosis in patients with gastric cancer. Mac-2 binding protein (Mac-2BP) is expressed in many types of tissues, and recent studies have demonstrated that it is upregulated in various cancerous tissues. We investigated the expression of Mac-2BP in patients with gastric cancer, as well as its association with clinical and pathological variables.
METHODS: In this study, 130 patients, 90 patients with gastric cancer and 40 healthy controls were included. Serum Mac-2BP levels were measured in both groups. Clinical and pathological variables, including tumor size, histologic grade, primary tumor stage, lymph node metastasis, lymphatic invasion, vascular invasion, and neural invasion, were evaluated in the gastric cancer group.
RESULTS: Circulating Mac-2BP levels were higher in patients with gastric cancer than the control group. Serum Mac-2BP levels especially elevated in patients with larger tumor size, poor histologic grade, advanced primary tumor stage, lymph node metastasis, lymphatic invasion, vascular invasion, and neural invasion.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The findings obtained in this study suggest that serum Mac-2BP levels may have a predictive role in both gastric tumor diagnosis and prognosis.

14.Evaluation of the Effects of Airbag and Seat Belt Use on the Severity of the Injury in Traffic Accidents
Davut Tekyol, Şahin Çolak, İsmail Tayfur, Nihat Müjdat Hökenek, Abdullah Algın
doi: 10.14744/hnhj.2019.02350  Pages 400 - 404
GİRİŞ ve AMAÇ: Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) karayolu trafik kazalarının önlenmesi ile ilgili raporuna göre, trafik kazaları her yıl yaklaşık 1.25 milyon insanın ölümüne ve her yıl 20 ila 50 milyon insanın yaralanmasına veya sakatlanmasına neden olmaktadır. Bu çalışmada motorlu araç kazalarında emniyet kemeri ve hava yastığı kullanımının travma şiddeti üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Motorlu taşıt kazalarına yolcu olarak karışmış 274 hasta incelendi. Tıbbi kayıtların detaylı anamnez bölümünde, kaza sırasında hastanın emniyet kemeri takıp takmadığı, hava yastığının açılıp açılmadığı ve aracın yaklaşık hızı gibi yaralanmanın ciddiyetini tahmin etmekiçin kullanılan rutin sorulara verilen cevaplar incelendi.
BULGULAR: Emniyet kemeri kullanan ve hava yastığı açılan hastalarda yaralanma şiddetinin ve hastanede yatış oranının daha düşük olduğu tespit edildi. Emniyet kemeri takılmadan sadece hava yastığının açıldığı kazalarda ise yaralanma şiddetinde düşüş saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Emniyet kemeri kullanımı ile birlikte hava yastığının açılması travma şiddetini ve hastanede kalış süresini sadece hava yastığı açılmasına göre daha fazla azaltmaktadır. Emniyet kemeri takılmasının yaygınlaştırılması kazalarda travma şiddetini azaltmaktadır ve hava yastığının etkin hale gelmesini sağlamaktadır.
INTRODUCTION: According to the report of the World Health Organization on the prevention of road traffic injuries, road traffic accidents result in the death of approximately 1.25 million people and injury or disability of 20 to 50 million people every year. In this study, we aimed to investigate the effects of seat belt and airbag use on the severity of the injury in motor vehicle accidents.
METHODS: In this study, 274 patients involved in motor vehicle accidents were examined. The medical records of the patients were screened for responses to routine questions that aimed to predict the severity of the injury, such as whether the patient was wearing a seat belt if the airbag deployed and the approximate speed of the vehicle at the time of the accident.
RESULTS: It was determined that the severity of the injury and the hospitalization rate were lower in the restrained and airbag-deployed patient group. In unrestrained patients, airbag deployment alone did not reduce the severity of the injury.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Seat belt use and the airbag deployment reduce the severity of the injury and the hospitalization rate more than airbag deployment alone. Encouraging the wearing of seat belts is significant to decrease the severity of the injury and ensure that the airbag is activated during accidents.

15.Imaging Findings of the Morel-Lavellée Lesion
Onur Levent Ulusoy, Hadi Sasani, Deniz Alis, Fethi Emre Ustabaşıoğlu, Burcin Sezgi Barlas, Levent Onat, Bülent Çolakoğlu
doi: 10.14744/hnhj.2018.48403  Pages 405 - 411
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, deri altı yağ dokusunun soyulma yaralanması olarak tanımlanan Morel-Lavellée lezyonunun (MLL) manyetik rezonans görüntüleme (MRG) bulgularını retrospektif olarak incelemekti.
YÖNTEM ve GEREÇLER: MLL tanılı on beş hastanın MRG bulguları analiz edildi.
BULGULAR: Tüm lezyonlar alt ekstremitelerde yerleşmiş olup, bunların % 86.6'sı (n = 13) diz seviyesinin üzerinde idi. Tüm lezyonların derin fasya ile anatomik ilişkisi vardı. Lezyonların çoğunluğu fusiform veya kresentik formda idi. İyi sınırlı düzgün kontur özelliği % 60 (n=9) oranında saptandı. Psödokapsül 9 (% 60) hastada gözlendi. Lezyonların % 46.6'sı (n = 7) homojen sinyal özelliğinde idi. Lezyonların % 26.6'sında (n = 4) intra-lezyonel hemorajik sinyal ve % 46.6'sında (n = 7) intra-lezyonel yağ sinyali izlendi. Bir hastada sıvı-sıvı seviyesi tespit edildi. İki hastada beraberinde adele yaralanması izlenirken, hiçbir hastada postravmatik kemik lezyonu saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Geçmişte travma öyküsün varlığında; derin fasya ile ilişkili iyi sınırlı, kresent veya fusiform subkütan kitle lezyonun olması MLL'yi akla getirmelidir.
INTRODUCTION: This study aims to evaluate the magnetic resonance imaging (MRI) findings of the Morel-Lavellée lesion (MLL), which described as degloving injury of the subcutaneous fatty tissue.
METHODS: MRI features of fifteen patients in whom the diagnosis of MLL was established by clinically or surgery retrospectively analyzed.
RESULTS: All the lesions were located in the lower extremities, and 86.6% (n=13) were located at the knee level or above. All lesions had an anatomic relationship with deep fascia. The majority of the lesions were in either fusiform or crescentic form. 60% (n=9) of the lesions showed a well-defined smooth contour. Pseudocapsules were observed in nine patients (60%). 46.6% (n=7) of the lesions had a homogeneous signal property. The intralesional hemorrhagic signal was observed in 26.6% (n=4) of the lesions and intra-lesional fat signal in 46.6% (n=7). One patient had fluid-fluid leveling. In two cases, muscle injury were accompanied by the MLL. In all cases, no associated bone lesion was noted.
DISCUSSION AND CONCLUSION: MLL should be considered if a well-circumscribed, crescentic or fusiform subcutaneous mass lesion in association with the deep fascia is present, especially in the presence of a history of previous trauma.

16.Our Clinical Experiences on Pediatric Head Trauma Cases
Mustafa Efendioğlu, Ezgi Akar, Selin Tural Emon, Arif Tarkan Çalışaneller
doi: 10.14744/hnhj.2020.91886  Pages 412 - 416
GİRİŞ ve AMAÇ: Kafa travmaları; çocuk yaş grubunda önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Bu çalışmada amacımız; çocukluk çağı kafa travması olgularının yönetimi ile ilgili tecrübelerimizi paylaşmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2017 ve 2019 yılları arasında kliniğimizce takip edilen kafa travması geçiren çocuk olgularımızın klinik, radyolojik ve demografik özelliklerine dair veriler retrospektif olarak incelendi
BULGULAR: Çocukların %77.6’sında yüksekten düşme, %10.2’sinde taşıt kazası ve %12.2’sinde izole kafa travması görülmüştür. Çocukların %56.1’i 0-2 yaş, %19.4’ü 3-7 yaş ve %24.5’i 8-17 yaş grubu arasındadır. 0-2 yaş grubu çocuklarda yüksekten düşme görülme oranı (%96.4); 3-7 yaş (%57.9) ve 8-17 yaş (%50) grubu çocuklardan anlamlı şekilde yüksektir. Giriş GKS’ leri 4 ile 15 arasında değişmekte olup, ortalaması 14.63±1.58, medyanı 15’tir. %92.9 olgu hafif kafa travması iken, %5.1 olgu orta kafa travması, %2 olgu ise ağır kafa travmasıdır. BT bulgularına bakıldığında; %49’unda lineer fraktür, %42.9’unda epidural hematom, %21.4’ünde kontüzyon, %19.4’ünde subdural hematom, %14.3’ünde SAK ve %10.2’sinde çökme fraktürü tespit edilmiştir. Çocukların %77.6’sına cerrahi uygulanmazken, %15.3’üne hematom cerrahisi, %3.1’ine dekompresif cerrahi, %4.1’ine ise hematom ve dekompresif cerrahi birlikte uygulanmıştır. Giriş GKS puanı ile kan şekeri arasında ters yönlü, %50.5 düzeyinde ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmaktadır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Önlenebilir bir morbidite ve mortalite sebebi olan kafa travmalarının pediatrik beyin cerrahisi hasta takibinde yeri önemlidir. Bu hastalarda erken tanı ve tedavi sakatlıklardan ölüme kadar pek çok ciddi sonucu azaltmaktadır.
INTRODUCTION: Head injury is an important cause of morbidity and mortality in the pediatric age group. In this study, we aim to share our experience in the management of childhood head trauma cases.
METHODS: Data on the clinical, radiological and demographic characteristics of our children patient group who had head trauma followed by our clinic between the years of 2017 and 2019 were analyzed retrospectively in this study.
RESULTS: 77.6% of the children fell from a height, 10.2% of them were vehicle accidents and 12.2% of them were isolated head trauma. 56.1% of children are between 0-2 years old, 19.4% between 3-7 years old and 24.5% between 8-17 years old. The rate of falling from height in children aged 0-2 years (96.4%), 3-7 age (57.9%) and 8-17 age (50%) groups were significantly higher than children. GKS scores ranged from 4 to 15, with an average of 14.63±1.58 and a median of 15. While 92.9% of the cases were mild head trauma, 5.1% of the cases were middle head trauma, and 2% were severe head trauma. Considering the findings of IT, Linear fracture was found in 49%, epidural hematoma in 42.9%, contusion in 21.4%, subdural hematoma in 19.4%, SAK in 14.3% and collapse fracture in 10.2%. While 77.6% of the children did not have surgery, hematoma surgery was performed in 15.3%, decompressive surgery in 3.1%, hematoma and decompressive surgery in 4.1%. There was an inverse, 50.5% and statistically significant correlation between the initial GCS score and blood sugar.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Head trauma, which is a preventable cause of morbidity and mortality, is important in pediatric neurosurgery patient follow-up. Early diagnosis and treatment in these patients reduce many severe consequences from disabilities to death.

17.Post Discharge Short Term Mortality in Hospitalized Patients with Community-Acquired Pneumonia
Halit Çınarka, Sibel Yurt, Elif Tanrıverdi, Efsun Gonca Ugur Chousein, Demet Turan, Zeynep Yıldırım, Mustafa Çörtük, Erdoğan Çetinkaya
doi: 10.14744/hnhj.2020.05945  Pages 417 - 421
GİRİŞ ve AMAÇ: Toplum kökenli pnömoni (TKP), gelişmiş ülkelerde, özellikle yaşlılarda, yetişkinlerde morbidite ve mortalitenin en önemli nedenlerinden biridir. Hayatta kalan hastalarda TKP ile kısa ve uzun dönem mortalite arasındaki ilişkiyi belirlemek önemlidir. TKP nedenli mortalite ilişkili faktörlerin daha iyi anlaşılması hasta bakımı için çıkarımlarda bulunmamızı sağlayabilir.
Bu çalışmada, TKP için hastaneye yatırıldıktan sonra kısa süreli (1 ay) mortalite oranını saptamayı ve bu çalışmada mortalite ile ilişkili risk faktörlerini bulmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastaneye yatırılan TKP hastaları iki gruba ayrıldı: hastaneden taburcu olduktan sonra 1 ay içinde ölenler ve aynı dönemde hayatta kalanlar. Tüm hastaların verileri bilgisayar destekli bir protokole kaydedildi. Demografik özellikler, komorbiditeler, etken organizmalar, laboratuvar bulguları ve sağkalım durumları ile ilgili veriler toplandı.
BULGULAR: 489 bağışıklık sistemi baskılanmayan TKP'li yetişkin hastaneye kaldırıldı. % 11.4 hastala hastaneye yatıştan 1 ay sonra ex oldu. Erkek cinsiyet ve mevcut / eski sigara içenlerin sıklığı gruplar arasında benzerdi. Ancak hastaneden taburcu olduktan 1 ay sonra ex olan hastalar daha yaşlıydı (p> 0.05). Komorbiditeler ile ilgili olarak, hastaneden taburcu olduktan sonra 1 ay içinde ex olan hastalarda kronik böbrek hastalığı daha sıktı, diğer komorbiditeler canlı hastalarda daha fazla görüldü. Hastaneden taburcu olduktan sonra 1 ay içinde ölen hastalar daha sık WBC, Nötrofil, Prokalsitonin, BUN, AST, PaCO2 değeri ve daha düşük lenfosit, Hct, Hb, protein, albümin değerine hayatta kalanlardan daha yüksekti. Hayatta kalan hastalarda hastanede kalış süresi ölmüş hastalara göre daha uzundu. Bir aylık mortalite ile bağımsız olarak ilişkili risk faktörleri saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, TKP'li hastaların mortalitesinin oldukça yüksek olduğunu göstermektedir. Mortalite için anlamlı bir bağımsız risk faktörü gösteremesek de, bazı laboratuvar parametrelerinin ve bazı komorbid durumların mortalite oranını etkileyebileceğini söyleyebiliriz. Bulgularımız, KTP ve mortalite arasındaki ilişkiyi anlamaya ve taburcu olduktan sonra bu popülasyondaki komorbiditelerin optimal yönetimini tasarlamaya yardımcı olabilir.
INTRODUCTION: Community-acquired pneumonia (CAP) is one of the most important causes of morbidity and mortality in developed countries, especially in the elderly and adults. Thus, the relationship between CAP and short and long-term mortality in patients is critical. A better understanding of CAP related mortality factors can enable us to make inferences for patient care. In this study, we aimed to determine the short-term (1 month) mortality rate for CAP after hospitalization and to find the risk factors associated with mortality.
METHODS: Hospitalized patients with CAP were classified into two groups as follows: patients who died within 1-month after hospital discharge and patients who survived in the same period. All patients’ data recorded in a computer-assisted protocol. Data were collected on demographic characteristics, comorbidities, causative organisms, laboratory findings, and survival situations.
RESULTS: The findings showed that 489 non-immunosuppressed adults with CAP were hospitalized. 11.4% patients died 1-month after the hospitalization. The frequency of male sex and current smokers were similar between the groups. However, patients who died in 1-month after hospital discharge were older. Regarding comorbidities, patients who died within 1-month after hospital discharge more often had chronic renal disease; other comorbidities were more seen in alive patients. Patients who died within 1-month after hospital discharge more often had higher WBC, Neutrophil, Procalcitonin, BUN, AST, PaCO2 value, and lower lymphocyte, Hct, Hb, protein, albumin value than who survived. Length of hospital stay was longer in survived patients than died patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The findings obtained in this study suggest that mortality of in-patients with CAP is remarkably high. Although we could not show any significant independent risk factor for mortality, we can say that some laboratory parameters and some comorbid conditions may affect the mortality rate. Our findings may help to understand the relationship between CAP and mortality, and designing optimal management of comorbidities in this population after discharge.

18.Evaluation of the Patients with Urinary Tract Infection after Transrectal Ultrasound-guided Prostate Biopsy
Musab Ali Kutluhan, Tuncay Toprak, Ramazan Topaktaş
doi: 10.14744/hnhj.2019.94547  Pages 422 - 425
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızın amacı transrektal ultrason eşliğinde prostat biyopsisi sonrası idrar yolu enfeksiyonu gelişen hastaları değerlendirmek ve ayrıca prostat biyopsisi sonrası idrar kültürlerinde antibiyotik direnç profilini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2015 ve 2019 yılları arasında şüpheli parmak rektal muayenesi ve/ veya PSA seviyesinde artma nedeniyle transrektal ultrason eşliğinde prostat biyopsisi yapılan 892 hasta retrospektif olarak incelendi.Biyopsi öncesi tüm hastaların idrar kültürleri sterildi. Tüm hastalara prostat biyopsisinden 3 gün önce başlayan oral siprofloksasin profilaksisi yapıldı.Tüm hastalara standart 12 kor prostat biyopsisi yapıldı.Çalışmaya ateş, dizüri veya sepsis nedeniyle tekrar hastaneye başvuran 40 hasta dahil edildi.Bu hastalarda, mikroorganizmalar ve direnç durumu araştırıldı.


BULGULAR: Kırk hastada dizüri şikayeti, 17 hastada ateş ve titreme ve 1 hastada sepsis vardı.Ultrasonda hiçbir hastada prostat apsesi saptanmadı. Siprofloksasin profilaksisi sonrası idrar yolu enfeksiyonu oranı% 5.04 ve% 1.90 idi. Bu hastaların biyopsi sonrası yapılan idrar kültürlerinin% 77,7'sinde üreme tespit edildi.En sık izole edilen mikroorganizmalar Escherichia koli (% 71.4), Klebsiella pneumoniae (% 20) ve Stafilokokus (% 8.5) idi. Kan kültürü hastaların% 37.7'sinden elde edildi ve üreme oranı% 64.7 idi. E. coli kan kültüründe en sık izole edilen ajandı. İdrar kültüründe stafilokoklarda metisilin direnci% 66.6 idi. E. coli'de genişletilmiş spektrum beta Laktamaz (ESBL) oranı% 56, siprofloksasin direnci% 91,4, trimetoprim-sülfometaksazol direnci% 54,2 ve gentamisin direnci% 25,7 idi


TARTIŞMA ve SONUÇ: Prostat biyopsisinden sonra idrar yolu enfeksiyonu gelişen hastaların hemen hepsinin idrar kültüründe siprofloksasine dirençli mikroorganizm saptandı. Hedefe yönelik antibiyotik kullanımı prostat biyopsisi sonrası enfeksiyonu azaltmak için kullanılabilir. Ayrıca alternatif profilaktik ajanlar kullanılabilir.
INTRODUCTION: This study aims to evaluate the patients who developed urinary tract infection after transrectal ultrasound-guided prostate biopsy and to determine antibiotic resistance profiles in urinary cultures after prostate biopsy.
METHODS: Between 2015 and 2019, 892 patients who underwent transrectal ultrasound-guided prostate biopsy because of suspected rectal examination and/or increased PSA level were retrospectively reviewed. Urine cultures of all patients before biopsy were sterile. All patients received oral ciprofloxacin prophylaxis, starting three days before prostate biopsy. Standard 12 quadrant prostate biopsies were performed to all patients. Forty-five patients who were admitted to the hospital again due to fever, dysuria or sepsis were included in this study. In these cases, microorganisms and resistance status were investigated.
RESULTS: Forty patients had complaints of dysuria, 17 patients had fever with tremors, and one patient had sepsis. No prostate abscess was detected on ultrasound. The rate of urinary tract infection after ciprofloxacin prophylaxis was 5.04% and 1.90% of the patients had fever after prostate biopsy. Reproduction was detected in 77,7% of urine cultures performed after the biopsy. The most commonly isolated microorganisms were Escherichia coli (71.4%), Klebsiella pneumoniae (20%), and Staphylococcus spp (8.5%), respectively. Blood culture was obtained from 37.7% of the patients, and the reproduction rate was 64.7%. E. coli was the most frequently isolated agent in blood culture. In urine culture, methicillin resistance in staphylococci was 66.6%, Extended Spectrum Beta-Lactamase (ESBL) rate in E. coli was 56%, ciprofloxacin resistance was 91,4%, trimethoprim- sulfamethoxazole resistance was 54.2% and gentamicin resistance was 25.7%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Nearly all patients who developed urinary tract infection after prostate biopsy had ciprofloxacin- resistant microorganisms in urine cultures. Targeted antibiotic use can be considered to reduce post- biopsy infection. Also, alternative agents as prophylaxis can be used.

19.Evaluation of Intracranial Hemorrhage Incidence and Risk Factors in Very Low Birth Weight Preterm Newborns
Selim Sancak, Sevilay Topcuoğlu, Güner Karatekin
doi: 10.14744/hnhj.2019.59244  Pages 426 - 432
GİRİŞ ve AMAÇ: Çok düşük doğum ağırlıklı preterm yenidoğanlarda intrakranial kanama (İKK) sıklığı ve risk faktörlerinin araştırılması,
YÖNTEM ve GEREÇLER: Dört yıllık sürede (2011-2014) ünitemizde takip edilen doğum ağırlığı (DA) <1500 g [24 - 32 gebelik haftası (GH)] 816 preterm yenidoğanın verileri, İKK ve risk faktörleri açısından retrospektif olarak incelendi. İKK olan ve olmayan yenidoğanların verileri Student T ve Ki kare testleri ile karşılaştırıldı. İKK’ye etkili bağımsız risk faktörleri lojistik regresyon analiziyle saptandı.
BULGULAR: İntrakranial kanaması olan 232 hastanın ortalama GH 27.6 ± 2.2 ve DA 945 ± 241 g, İKK’si olmayan 584 hastanın ise 28.9 ± 2 hafta ve 1106 ± 263 g bulundu. İKK oranı %28.4 saptandı (Evre I, II, III ve IV İKK oranları sırasıyla %12.4, %6.6, %6 ve %3.4). Tekli oran karşılaştırılmalarında GH (p<0.001), DA (p<0.001), vajinal doğum (p= 0.014), canlandırma (p <0.001), respiratuar distres sendromu (RDS) (p<0.001), mekanik ventilasyon (MV) (p<0.001), yüksek frekanslı osilatuar ventilasyon (HFOV) (p<0.001), nazal intermitan pozitif pressure (NİPPV) (p<0.001), patent duktus arteriosus (PDA) (p<0.001), sepsis (p<0.001), eritrosit transfüzyonu (p<0.001), pnömotoraks (p= 0.017) ve inotrop kullanımı (p<0.001) anlamlı fark bulundu. Lojistik regresyon analizinde ise canlandırma [relative risk (RR): 1.85, confidence interval (Cİ): 1.13 - 3.04], PDA (RR: 1.74, Cİ: 1.19 - 2.53), eritrosit transfüzyonu (RR: 1.87, Cİ: 1.24 - 2.82), MV (RR: 2.19, Cİ: 1.24 - 3.88), HFOV (RR: 1.61, Cİ: 1 - 2.59) ve NİPPV (RR: 1.61, Cİ: 1.13 - 2.32) bağımsız risk faktörleri olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Gelişen teknolojiye rağmen, immatür yenidoğanların sağ kalımının artması nedeniyle İKK sıklığında istenen azalma sağlanamamıştır. Belirtilen risk faktörlerinin azaltılmasına çalışılmalıdır.
INTRODUCTION: To investigate Intracranial Hemorrhage Incidence (ICH) and Risk Factors in Very Low Birth Weight Preterm Newborns.
METHODS: Data of 816 preterm newborns with birth weight (BW) <1500 g [24-32 weeks of gestation (GW)] followed in our unit over a four-year period (2011-2014) were retrospectively analyzed in terms of ICH and risk factors. The data of the newborns with and without ICH were compared with Student T and Chi-square tests. Independent risk factors that are effective on ICH were determined by logistic regression analysis.
RESULTS: Average gestational week and birth weight of 232 patients with ICH were 27.6±2.2 weeks and 945±241 g, respectively and the incidence of ICH was found 28.4% (grade I, II, III and IV ICH rates; 12.4%, 6.6%, 6% and 3.4%, respectively). In single variable comparison, GW (p<0.001), BW (p<0.001), vaginal birth (p=0.014), resuscitation (p<0.001), respiratory distress syndrome (RDS) (p<0.001), mechanical ventilation (MV) (p<0.001), high frequency oscillatory ventilation (HFOV) (p<0.001), nasal intermittent positive pressure (NIPPV) (p<0.001), patent ductus arteriosus (PDA) (p<0.001), sepsis (p<0.001), erythrocyte transfusion (p<0.001), pneumothorax (p= 0.017) and inotrope use (p<0.001) were found statistically significant. In logistic regression analysis, resuscitation [relative risk (RR): 1.85, confidence interval (Cİ): 1.13-3.04], PDA (RR: 1.74, Cİ: 1.19-2.53), erythrocyte transfusion (RR: 1.87, Cİ: 1.24-2.82), MV (RR: 2.19, Cİ: 1.24-3.88), HFOV (RR: 1.61, Cİ: 1-2.59) and NIPPV (RR: 1.61, Cİ: 1.13-2.32) were detected as significant independent risk factors.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Despite the advancing technology, the desired reduction in the ICH frequency could not be achieved due to the increase in the survival numbers of immature newborns. Efforts should be made to reduce the risk factors mentioned.

20.Thoracolumbar Junction Fractures
Şahin Yüceli, Mustafa Efendioğlu
doi: 10.14744/hnhj.2020.22448  Pages 433 - 436
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızın amacı tek seviye travmatik torakolomber bileşke kırıklarının incelenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tek seviye travmatik torakolomber bileşke kırığı nedeniyle 2012-2018 yılları arasında ameliyat edilmiş hastalar retrospektif olarak incelenmiştir.
BULGULAR: Toplam 32 hasta incelendi. Hastaların yaş ortalaması 51.7±13.1 olarak hesaplandı. Hastaların 14’ ü kadın(%43.8) ve 18’i erkektir(%56.3). Yirmiiki hastada L1 kırığı (%68.8), 6 hastada T11 kırığı (%18.8), ve 4 hastada T12 kırığı (%12.5) görülmüştür. En çok yapılan ameliyatın 16 hasta ile T11-12-L1-2 posterior füzyon(PF) (%50) olduğu görüldü. T11-12-L2-3 PF ve T9-10-11-12-L1 PF ameliyatlarından dörder tane(%12.5) yapılmış. Cinsiyetler arasındaki yaş dağılımı benzerlik göstermektedir. Ynı şekilde kırık yeri ve yapılan ameliyatlar da benzer olarak bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Torakolober bileşke kırıklarında cinsiyetler arasında kırık yeri ve ameliyatlarda fark saptanmamıştır. Hastalara yaklaşımda stabil kırıklarda ortez vermekle hareketsiz bırakmanın arasında fark yoktur. Cerrahi tedavide ise posterior yaklaşım diğer yaklaşımlara göre daha az komplikasyon riski olması ve perkütan tekniklerin de gelişmesi ile çoklu travma hastalarında iyi bir seçenektir.
INTRODUCTION: This study aims to investigate the one level thoracolumbar junction traumatic fracture operations.
METHODS: Thirty-two patients who were diagnosed and operated for one level traumatic thoracolumbar junction fractures were investigated between 2012-2018 retrospectively in this study.
RESULTS: In this study, 32 patients were included. Mean age of the patients was 51.7±13.1 years. Fourteen patients (43.8%) were females and 18 were males (56.3%). Twenty-two patients had an L1 fracture (68.8%), six patients had T11 fracture (18.8%), and four patients had T12 fracture (12.5%). The most frequent operations applied to patients were T11-12-L1-2 posterior fusion (PF) to 16 patients (50%) and T11-12-L2-3 PF and T9-10-11-12-L1 PF to four patients for each (12.5%). The age distribution between genders was statistically similar (p=0.12). Likewise, the distributions of disease localization (p=0.92) and operation types (p=0.91) were also similar between female and male patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Thoracolumbar junction fractures are similar between genders in localization and surgery type. In stable fractures treated conservatively, the use of orthoses has not shown a benefit greater than the use of no immobilization at all. If surgery is chosen, posterior approaches are related to fewer complications than anterior or combined approaches, and percutaneous techniques have shown good results, especially in polytrauma patients.

21.Retrospective Evaluation of Intoxication Cases Followed in Pediatric Intensive Care: A 5-Year Experience
Muhterem Duyu, Şeyma Köksal Atış
doi: 10.14744/hnhj.2020.88709  Pages 437 - 444
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, çocuk yoğun bakım ünitesine zehirlenme nedeni ile kabul edilen pediatrik olguların demografik, epidemiyolojik ve klinik özelliklerinin araştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Mayıs 2015 ile Mayıs 2020 arasında çocuk yoğun bakım ünitesinde tedavi edilen zehirlenme olguları retrospektif olarak incelendi.

BULGULAR: Çalışmaya toplam 86 olgu alındı. Ortalama yaş 10.8 ± 6.4 yıl idi. Olguların 53.5'i 13-18 yaş arasında idi. Olguların %48.8'i erkekti. Zehirlenmelerin yarıya yakını (% 53.5) intihar amaçlı,% 39.6'sı kaza,% 4.6'sı madde kötüye kullanımı ve% 2.3'ü doz hatalarında kaynaklandı. Farmasötik ajanlarla zehirlenme daha sık (%71.9) olup, zehirlenmeye neden olan en sık farmasötik ajanlar %41.8 ile santral sinir sistemi (SSS) ilaçları idi. Farmasötik olmayan ajanlarla zehirlenmenin en sık nedeni %8.1 ile karbonmonoksit zehirlenmesi idi. Zehirlenmeye yol açan ajanların en sık alınma yolu %91.8 ile ağız yolu idi. Zehirlenmeden hastaneye başvuruya kadar geçen ortalama süre 239.0 ± 423.9 dakikaydı. Hastaların %41.9'una mide yıkama, %44.1'ine aktif kömür uygulandı. Hastaların %32.6'sına mekanik ventilasyon desteği verildi. En sık bulgu %54.6 ile SSS ile ilişkili semptomlardı. Ortalama çocuk yoğun bakımda yatış süresi 4.3 ± 6.7 gün, ortalama hastanede yatış süresi 5.8 ± 7.1 gün idi. Mortalite oranı %1.2 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Zehirlenmelerin epidemiyolojisinin bilinmesi, hızlı ve doğru tedavi için önem taşımaktadır. Mortalite ile ilişkili risk faktörlerini ortaya koymak için çok merkezli geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

INTRODUCTION: This study was designed to investigate the demographic, epidemiologic and clinical characteristics of cases admitted to the pediatric intensive care unit (PICU) with a diagnosis of intoxication.
METHODS: Inpatient intoxication cases who were treated in the PICU between May 2015 and May 2020 were analyzed retrospectively.
RESULTS: A total of 86 patients were included in the study. The average age was 10.8 ± 6.4 years and 53.5% of the cases were aged between 13-18 years. In terms of gender, 48.8% of the cases were male. Almost half of the (53.5%) intoxications occurred due to attempted suicide, 39.6% were accidental, 4.6% were due to substance abuse and 2.3% were due to incorrect drug dosage. Pharmaceutical agents were responsible for intoxication in the majority (79.1%) of patients, and among these, central nervous system (CNS) drugs were the most common (41.8%). Carbon monoxide poisoning was the most common nonpharmaceutical agent cause (8.1%). The agents that caused the intoxication were taken orally in 91.8% of cases. The average time from consumption to admission was 239±423.9 minutes. Gastric lavage was applied to 41.9% of the cases and activated charcoal was applied to 44.1%. Mechanical ventilation support was given to 32.6% of the patients. The most common findings were CNS symptoms (in 54.6% of patients). The mean length of stay (LOS) in PICU was 4.3±6.7 days and LOS in the hospital was 5.8±7.1 days. Mortality rate was 1.2%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Knowing the epidemiology of intoxication is of great importance for rapid and correct treatment. Multicenter comprehensive studies are needed to reveal risk factors related to mortality.

CASE REPORT
22.A Case of Increased Creatin Kinase Level Caused by Daptomycin
Zeynep Şule Çakar, Gül Karagöz, Lütfiye Nilsun Altunal, Ayse Serra Özel, Sinan Öztürk, Şenol Çomoğlu, Mehmet Fatih Bektaşoğlu, Fidan Doğan, Ayten Kadanalı
doi: 10.14744/hnhj.2018.55477  Pages 445 - 447
Daptomisin Streptomyces roseospours fermantasyon yan ürünü olarak elde edilen, siklik yapıda aerop ve anaerop gram pozitif bakterilere etki edebilen geniş spektrumlu bir antibiyotiktir. Metisiline dirençli Staphylococcus aureus (MRSA), glikopeptid antibiyotiklere azalmış duyarlılık gösteren (intermediate) staphylococcus aureus, koagülaz negatif stafilokok türleri, penisiline dirençli Streptococcus pneumoniae, enterokoklar, Pediococus, Leuconostoc ve Lactobacillus gibi vankomisine dirençli bakterilere, Clostridium difficile dahil gram pozitif anaerob bakterilere, Corynebacterium ve Bacilluscinsi bakterilere, peptostreptokoklara karşı etkin olduğu bildirilmiştir. Daptomisin kullanımına bağlı gelişen primer toksisite myopatidir. Nadir görülür. Myopatiye bağlı kas ağrısı, kas güçsüzlüğü ve kreatin kinaz (CPK) enziminde (MM izoenzimi) artış saptanır. Parestezi ve geri dönüşümlü olarak paralizi seyrek de olsa görülebilir. Bu yazıda daptomisin ilişkili kreatin fosfokinaz (CK) yüksekliği gelişen bir olgu sunulmuştur. İlacın kesilmesi ve destek tedavi ile klinik kontrol altına alınmış ve takiplerde CK normale gelmiştir. Daptomisin kullanımı esnasında ani gelişen kas ağrısı ve CK yüksekliği durumunda miyopati yan etkisi akılda tutulmalıdır.
Daptomycin is a fermentation product produced by Streptomyces roseosporus, which can act on aerobic and anaerobic gram-positive bacteria in its cyclic form. Daptomycin has activity against methicillin-resistant Staphylococcus aureus (MRSA), glycopeptide-intermediate Staphylococcus aureus, coagulase-negative staphylococcus species, penicillin-resistant Streptococcus pneumoniae, enterococci, vancomycin-resistant bacteria such as Pediococcus, Leuconostoc and Lactobacillus, gram positive anaerobic bacteria including Clostridium difficile, Corynebacterium and Bacillus bacteria and peptostreptococci. The primary toxicity associated with daptomycin is myopathy, which is rare. Muscle pain, muscle weakness and increased creatine kinase (CK) levels (MM isoenzyme) are detected due to myopathy. Paresthesia and reversible paralysis can be observed infrequently. In this article, a case of daptomycin-associated creatine phosphokinase elevation is presented. Clinical signs and symptoms improved with normal CK levels after discontinuation of daptomycin. Myopathy should be kept in mind in case of sudden muscle pain and high CK levels during the treatment with daptomycin.

LookUs & Online Makale