ISSN: 2630-5720 | E-ISSN: 2687-346X
The Medical Journal Of Haydarpaşa Numune Training and Research Hospital - Haydarpasa Numune Med J: 61 (1)
Volume: 61  Issue: 1 - 2021
RESEARCH ARTICLE
1.Correlation Between Sitting Duration and Position and Lumbar Pain Among Office Workers
Yaşar Keskin, Berna Ürkmez, Fulden Öztürk, Müge Kepekçi, Teoman Aydın
doi: 10.14744/hnhj.2019.04909  Pages 1 - 6
GİRİŞ ve AMAÇ: Araştırmanın amacı büro elemanlarının uzun süre oturması ve oturma şeklinin bel ağrısını arttıran bir risk faktörü olup olmadığını anlamak ve değerlendirmektir. Araştırma bu konu hakkında bilgi sağlamak ve literatüre katkı yapmayı hedeflemektedir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bel ağrısı olan ofis çalışanlarına kişisel bilgiler, mesleki bilgiler, oturma şekli ve süresi ve bel ağrısı ile ilgili olmak üzere 3 ana kısımdan oluşan toplamda 18 soru içeren bir anket hazırlandı. Bu anket bel ağrısı şikayeti olan, 18-65 yaş aralığındaki ofis çalışanı olan 131 kişiye uygulandı.
BULGULAR: Olguların yaş ortalaması 35±9,3 ve BKI ortalaması 25±3,83kg/m2’ dü. Uzun süreli oturur pozisyonda çalışan ofis çalışanlarının ayakta durma ve yürüme yüzdesi daha az, ağrılarının şiddeti ise daha fazlaydı. Ağrının süresi ile oturma, ayakta durma ve yürüme yüzdesi arasında korelasyon vardı. Ağrının şiddeti ile oturma yüzdesi arasında da korelasyon vardı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bel ağrısı öyküsü bulunma, yüksek BKİ’ye sahip olma ve uzun süre oturur pozisyonda çalışma,ofis çalışanlarında bel ağrısının etkenleri olabilir

INTRODUCTION: The aim of this study was to understand and evaluate whether long sitting durations and sitting position are risk factors for lumbar pain among office workers and to contribute to the existing literature on this subject.
METHODS: A questionnaire comprising 18 items and 3 main sections about personal information, professional information, sitting position and duration, and lumbar pain was developed for office workers with lumbar pain. The questionnaire was distributed among 131 office workers aged between 18 and 65 years (mean age: 35±9.3 years; mean Body Mass Index (BMI): 25±3.83 kg/m2) who had complaints of lumbar pain.
RESULTS: Among the office workers with long sitting durations, the percentages of standing and walking were lower and the severity of pain was higher. There was a correlation between the duration of pain and percentages of sitting, standing, and walking and between the severity of pain and percentage of sitting.
DISCUSSION AND CONCLUSION: A history of lumbar pain, high BMI, and long sitting duration at work may be the risks factors for lumbar pain among office workers.

2.Why is the Meningococcal Vaccine not Being Administered?: Mothers' Opinions
Gizem Kara Elitok, Lida Bülbül, Ali Bülbül
doi: 10.14744/hnhj.2019.05706  Pages 7 - 11
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda ulusal aşı programında yer almayan meningokok aşısı hakkında annelerin bilgi, tutumlarının belirlenmesi ve bu aşının uygulanmama nedenlerinin saptanması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kesitsel ileriye dönük olan bu araştırma 01 Ağustos- 30 Ekim 2018 tarihleri arasında yapıldı. Hastanemiz Çocuk Polikliniğine başvuran, 3-59 ay arası çocuğu olan anneler çalışmaya alındı. Annelere araştırmayla ilgili bilgi verildi, onam verenlerle çalışma formu dolduruldu. Katılımcılara sosyodemografik özellikleri, meningokok aşısıyla ilgili bilgi ve tutumlarını içeren on üç soru soruldu.
BULGULAR: Çalışmaya 426 anne katıldı. Annelerin yaş ortalaması 31,4±5,5 (19-48) yıl, çocukların ise 18,5±13,4 (3-59) aydı. Annelerin %59,4’ü menenjit aşısının beyin zarı iltihabından koruduğunu biliyordu. Çocukların 232’sine (%54,5) meningokok aşısı yapılması önerilmişti. Meningokok aşısı yapılma oranı %24,9 (n: 106) saptandı. Anne eğitim düzeyinin (p<0,001), aile gelir durumunun (p<0,001) ve diğer aşıların yapıldığı sağlık kurumunun (p<0,001) aşının yapılmasını etkileyen faktörler olduğu belirlendi. Meningokok aşısının yaptırılmama nedenleri; %50,3 bilgi eksikliği, %16 maddi yetersizlik, %12,8 aşı uygulanma zamanının gelmediğinin düşünülmesi, %5,7 aşının gerekli olmadığını düşünmek ve çeşitli gerekçeler belirtildi. Meningokok aşısının ulusal aşı programına alınmasını katılımcıların %85’i istediğini, %1,6’sı istemediğini, %13,4’ü kararsız olduğunu bildirdi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Annelerin meningokok aşısı hakkında bilgilerinin yeterli düzeyde olmadığı belirlendi. Ailelere ve sağlık çalışanlarına meningokok aşısı hakkında eğitim verilmesinin aşılanma oranını arttıracağını düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: The present study aimed to investigate mothers' knowledge and attitudes about the meningococcal vaccine and to determine the reasons for not applying this vaccine.
METHODS: This cross-sectional prospective study was conducted between 01 August and 30 October 2018. Mothers who had children between 3-59 months were included in this study. Thirteen questions were asked about the sociodemographic characteristics of participants, their knowledge and attitudes about the meningococcal vaccine.
RESULTS: This study included 426 mothers. The mean age of mothers was 31.4±5.5 (19-48) years and children were 18.5±13.4 (3-59) months. 59.4% of mothers knew that the meningitis vaccine protects brain membrane from inflammation. 232 (54.5%) of the children were recommended meningococcal vaccination. The rate of meningococcal vaccine application was 24.9% (n: 106). The findings obtained in this study showed that maternal education level (p<0.001), family income (p<0.001) and where other vaccines were applied (p<0.001) were the factors affecting vaccination. Causes of non-application meningococcal vaccine; 50.3% lack of the information, 16% the financial insufficiency, 12% not considering the time of vaccination, 5.7% to think that the vaccine is not necessary and various reasons were stated.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The findings showed that mothers do not have enough information about the meningococcal vaccine. We think that providing education to parents and health workers about the meningococcal vaccine would increase the rate of vaccination.

3.The Prediction of Bethesda Category of Thyroid Nodule with Specific Sonographic Findings
Fatma Kulalı, Mustafa Demir, Aslıhan Semiz Oysu, Cumhur Selçuk Topal, Yaşar Bükte
doi: 10.14744/hnhj.2019.88609  Pages 12 - 17
GİRİŞ ve AMAÇ: Ultrasonografi (USG) tetkiki tiroid görüntülemesinde sıklıkla kullanılmaktadır. Bu nedenle, insidental saptanan nodül ve ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) sayısı giderek artmaktadır. Gereksiz İİAB veya yakın dönem takip sayısını azaltabilmek ve hastaya uygun yaklaşıma karar verebilmek için, tiroid nodüllerinde her Bethesda kategorisine özel bazı sonografik bulgular saptamayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda, tiroid nodülü için USG eşliğinde İİAB yapılmış, yaş ortalaması 49 yaş olan, toplam 1488 hasta [1260 kadın (%85) ve 228 erkek (%15)] yer aldı. USG ve İİAB sonuçları retrospektif olarak tekrar incelendi. USG özellikleri (en büyük çap, kontur, ekojenite, sayısı, solid/kistik içeriği, halo varlığı, kalsifikasyon, lenfadenopati, tiroidit bulguları) kaydedildi. Her Bethesda kategorisi için USG özellikleri ve Bethesda kategorileri arasındaki korelasyon istatistiksel olarak incelendi.
BULGULAR: Çalışmamızda toplam 1488 hasta yer aldı. Bethesda kategori 2 nodüllerinde, izo-/hiper-ekojenite, düzgün kontur, solid ve kistik içerik birlikteliği, ince halo ve çok sayıda olma oranı daha yüksekti (p<0,05). Kalın halo (7/75, %9,5) ve lenfadenopati varlığı (4/75, %5,5) sadece Bethesda kategori 6 nodüllerinde izlendi. Silik/düzensiz kontur, çoğunlukla Bethesda kategori 5 (5/7, %71) ve kategori 6 (34/75, %45) nodüllerinde saptandı (her ikisi için p<0,05). Solid içerik ve tek nodül, daha çok Bethesda kategori 6 nodüllerinde saptandı. Bethesda kategorileri arasında mikrokalsifikasyon veya tiroidit bulguları varlığı açısından anlamlı istatistiksel fark saptanmadı (p>0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Özellikli sonografik bulgular yardımıyla tiroid nodüllerinde, sitopatoloji öncesi bazı Bethesda kategorilerinin tahmini yapılabilir. Böylece, gereksiz İİAB işlemlerinin ve takiplerin sayısı azaltılabilir.
INTRODUCTION: Ultrasound (US) is frequently performed for imaging of thyroid. So, the number of incidentally detected thyroid nodule and fine needle aspiration biopsy (FNAB) is increasing gradually. We aimed to depict specific sonographic characteristics of thyroid nodule in each cytological Bethesda category for planning patient management and reducing the number of unnecessary FNAB or short-term follow-up.
METHODS: A total of 1488 patients [1260 women (85%) and 228 men (15%) with a mean age of 49 years] who had undergone US guided FNAB were included in the study. US and FNAB findings were reviewed retrospectively. US features (size, contour, echogenicity, multiplicity, solid/cystic nature, the existence of halo, calcifications, lymphadenopathy and thyroiditis) were recorded. The correlation of sonographic and cytological findings was investigated in each Bethesda category.
RESULTS: A total of 1488 patients were enrolled in our study. Among Bethesda category 2 nodules, iso-/hyper-echogenicity, well-defined contour, solid plus cystic component, thin halo and multiplicity were more prevalent (p<0.05). Thick halo (7/75, 9.5%) and lymphadenopathy (4/75, 5.5%) were only observed in Bethesda category 6 nodules. Ill-defined/irregular contour was mostly seen in Bethesda category 5 (5/7, 71%) and category 6 (34/75, 45%) nodules (p<0.05). There was no statistically significant difference in microcalcification and thyroiditis between Bethesda categories (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The prediction of Bethesda category of nodule with sonographic findings is possible in some Bethesda categories. The number of unnecessary FNABs and follow-up can be reduced.

4.Glycemic Control and Hypoglycemia Prevalence in Elderly Patients with Type 2 Diabetes Mellitus
Seher Tanrıkulu, Ahmet Numan Demir
doi: 10.14744/hnhj.2020.63497  Pages 18 - 23
GİRİŞ ve AMAÇ: Yaşlı hastalarda optimal glisemik kontrolün komplikasyon sıklığı ve mortaliteyi azalttığı bilinmektedir. Bu çalışmada son kılavuzların ışığında tedavi altındaki yaşlı diyabetik hastalarda glisemik kontrol ve hipoglisemi sıklığının belirlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu tek merkezli kesitsel çalışma, endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları polikliniğine başvuran 65 yaş üstü, demansı ve son dönem hastalığı olmayan tip 2 diyabetik hastalarda (n=103) yapılmıştır. Hastaların kognitif ve fonksiyonel durumları, komorbiditeleri, kullanmakta oldukları anti-diyabetik ilaçları sorgulanarak 2019 Endokrin Cemiyeti kılavuzuna göre hastaların genel sağlık durumları (iyi, orta, ya da kötü olarak) belirlenmiştir. Hastalar tedavi altındaki HbA1c düzeylerine göre 3 gruba ayrılmışlardır; fazla tedavi alanlar (HbA1c hedef değerin altında, n=14), optimal kontrol (HbA1c hedeflerini sağlayanlar, n=36), yetersiz tedavi alanlar (HbA1c hedef değerlerin üzerinde, n=53) gruplarına ayrılmıştır. Gruplar arasında demografik özellikler, hipoglisemi sıklığı, kullanmakta oldukları antiglisemik tedaviler, komplikasyonlar karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Glisemik hedeflere göre hastaların %13.6’sının tedavisi fazla, %35’inin tedavisi yeterli, %51.4’ünde ise tedavi yetersiz kalmaktaydı. Fazla tedavi gören hasta grubunda diyabetik retinopati daha fazla ve glomerüler filtrasyon hızı daha düşüktü (p<0.05). Hastaların %39.8’inin son 4 hafta içerisinde hipoglisemik olay geçirdiği gösterilmiştir. Diyabetik retinopatisi olan hastalarda hipoglisemi daha sık görülmüştür (p<0.01). İstatistiksel olarak anlamlılığa ulaşamasada, hipoglisemi geçiren hastaların yarısının yetersiz tedavi alan grupta olduğu saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaşlı popülasyonda diyabet tedavisinin yönetimi sadece HbA1c düzeyi değil, hastaların genel sağlık durumu, komorbiditeleri ve kognitif fonksiyonlarının da göz önüne alınarak yapılması ve hem hipoglisemi, hem de hipergliseminin önlenmesi amaçlanmalıdır.
INTRODUCTION: Optimal glycemic control is known to reduce the frequency of complications and mortality rates in elderly patients. The aim of this study is to evaluate the glycemic control and hypoglycemia frequency in elderly patients with type 2 diabetes mellitus (T2DM).
METHODS: This single-center cross-sectional study was conducted in the endocrinology and metabolic diseases outpatient clinic. A total of 103 patients with T2DM older than 65 years without psychiatric disorders, end-stage renal disease, cancer and dementia were included in the study. The cognitive and functional status of the patients, their comorbidities and the anti-diabetic drugs they were using were evaluated, and the general health status of the patients (categorized simply as good, moderate, or poor) was determined according to the 2019 Endocrine Society guidelines. The patients were divided into 3 groups according to the HbA1c levels as; overtreated (HbA1c below target value, n=14), optimally controlled (those achieving HbA1c goals, n=36), and undertreated (HbA1c above target values, n=53). Demographic characteristics, frequency of hypoglycemia, antihyperglycemic therapies they used and complications were compared between the groups.
RESULTS: According to glycemic targets, 13.6% of the patients were overtreated, 35% were optimally treated, and 51.4% were undertreated. Diabetic retinopathy was higher and glomerular filtration rate was lower in the overtreated patient group (p<0.05). It has been shown that 39.8% of the patients had a hypoglycemic event in the last 4 weeks. Hypoglycemia was more common in patients with diabetic retinopathy (p<0.01). Although it was not statistically significant, half of the patients who had hypoglycemia were in the undertreatment group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Treatment should be tailored in each visit according to comorbidities, complications, life expectancy, and neurocognitive status of the patients in order to minimize both hypoglycemia and hyperglycemia.

5.Effects of Midazolam, Propofol and Thiopental on Gastric Ulcer in Rats Midazolam
Nilay Boztaş, Şule Özbilgin, Mücahit Özbilgin, Ebru Taylan, Mehtat Ünlü, Sevda Özkardeşler, Mert Akan, Serhan Yurtlu, Volkan Hancı
doi: 10.14744/hnhj.2019.86158  Pages 24 - 30
GİRİŞ ve AMAÇ: Amacımız Propofol, Midazolam ve Tiyopental'in (intravenöz (iv) anestezikler), indometazinle indüklenen gastrik hasara karşı koruyucu etkisinin olup olmadığını araştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ratlar rastgele 6 gruba ayrıldı (n = 7). Grup 1'deki (n = 7) ratlara gavaj yoluyla 8 ml / kg salin verildi. Grup 2'deki (n = 7) ratlara, gavaj yoluyla 25 mg / kg indometasin uygulandı. Grup 3'teki (n = 7) ratlara 20 mg / kg intraperitoneal famotidin verildi. Grup 4'teki (n = 7) ratlara 40 mg / kg intraperitoneal propofol verildi. Grup 5'teki (n = 7) ratlara 40 mg / kg intraperitoneal tiyopental uygulandı.Grup 6'daki (n = 7) ratlara, intraperitoneal midazolam 10 mg / kg uygulandı. Grup 1 dışındaki tüm gruplarda deney ilacı verildikten 5 dakika sonra 25 mg / kg indometasin, gavaj yoluyla uygulandı. Tüm gruplara, oral indometasin uygulanmasından 6 saat sonra ratlar sakrifiye edildi ve gastrektomi yapıldı. Tüm numuneler fotoğraflandı. Makroskopik fotoğraflar bir bilgisayara yüklendi. Bir patolog, her mide eksizyon örneğinin fotoğrafındaki ülser alanlarının boyutunu “piksel” cinsinden ölçmek için “Olympus Stream Start” görüntü analiz yöntemini kullandı. Her bir sıçan için toplam ülser sayısı ve toplam ülser alanı hesaplandı. Diğer gastrik doku parçaları histopatolojik inceleme ile değerlendirildi.
BULGULAR: İndometazin grubunun gastrik mukozasında net ülserasyon gözlendi. Araştırmada kullanılan propofol, midazolam ve tiyopental iv anestezik ilaçlar, anti-ülser etkinliğine sahip olmadığı belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Propofol, midazolam ve tiyopentalin, ratlarda indometazinle indüklenen gastrik hasara karşı koruyucu etkisinin olmadığı tespit edildi.
INTRODUCTION: The peresent study was conducted to research whether the intravenous (iv) anesthetics of propofol, midazolam and thiopental have a protective effect against gastric injury induced in rats with indomethacin.
METHODS: Rats were randomly divided into 6 groups (n=7). Rats in Group 1 (n=7) had 8 ml/kg saline administered via gavage. Rats in Group 2 (n=7) were administered 25 mg/kg indomethacin via gavage. Rats in Group 3 (n=7) were given 20 mg/kg famotidine intraperitoneal. Rats in Group 4 (n=7) were given 40 mg/kg propofol intraperitoneal. Rats in Group 5 (n=7) were administered 40 mg/kg thiopental intraperitoneal. Rats in Group 6 (n=7) were administered 10 mg/kg midazolam intraperitoneal and then 5 minutes later 25 mg/kg indomethacin via gavage in all groups except Group 1. All groups were sacrificed 6 hours after administration of oral indomethacin and gastrectromy was performed. All samples were photographed. Macroscopic photographs were uploaded to a computer. A pathologist used the “Olympus Stream Start” image analysis method to measure the size of the ulcer areas on photographs of each stomach excision sample in “pixels”. The total number of ulcers and total ulcer area were calculated for each rat. Other pieces of gastric tissue were assessed with histopathological study.
RESULTS: Clear ulceration was observed in the gastric mucosa of the indomethacin group. The iv anesthetic medications of propofol, midazolam and thiopental used in the study did not have any antiulcer efficacy.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was determined that propofol, midazolam and thiopental had no protective effect against gastric injury induced in rats with indomethacin.

6.Nasopharyngeal Aspiration and Nasopharyngeal Swab in the Diagnosis of RSV Children below Age 2 Presenting with Respiratory Infection Symptoms
Gökhan Davutoğlu
doi: 10.14744/hnhj.2019.98704  Pages 31 - 37
GİRİŞ ve AMAÇ: Bronşiyolit, bebek ve küçük çocuklarda alt solunum yollarını tutan ve küçük hava yollarında obstrüksiyonla sonuçlanan, yaygın, akut, bulaşıcı bir hastalıktır. Bu çalışmada, RSV antijen tayininde epitelyum örneğinin alınması için altın standart olmasına rağmen nazofarenks aspirasyonu yerine nazofarenks sürüntüsünün kullanılabileceği düşünülmüştür. Her iki yöntemle alınan örneklerin test sonuçlarının karşılaştırılarak, nazofarenksten sürüntüsünün aspirasyona alternatif olarak kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemiz çocuk acil birimine akut bronşiyolit, bronkopnömoni ve üst solunum yolu enfeksiyonu tablosuyla başvuran, uzun süreli yatarak tedavi gereksinimi olmadan acilden taburcu edilen veya süt çocuğu servisine yatırılan 1-24 ay arasındaki 298 bebek çalışmaya alınmıştır. Çalışmaya alınan hastaların her birinden hem nazofarengeal aspirasyon hem de sürüntü örnekleri alındı. Alınan örnekler acil laboratuvarında ilk 15-30 dakikada immunokromatografik yöntemle çalışıldı. Sonuçların istatistiksel değerlendirmesi Fisher’s Exact test, ki-kare testi ve Mc Nemar testleri kullanılmıştır. Elde edilen p değeri eğer 0.05’den küçükse sonuç anlamlı, büyükse sonuç anlamsız olarak kabul edilmiştir.
BULGULAR: RSV sıklığı %54 (161 olgu) olarak saptandı. En fazla RSV saptanan yaş grubu ilk 6 ay içindeki bebeklerdi. Test sonuçları semptomların başlama zamanına göre değerlendirildi ve hastalığın 2-8. günlerinde iken pozitif bulunan olgu sayısının daha fazla olduğu görüldü. Solunum yollarından örnekleme yöntemleri arasında RSV tanısında altın standart olan nazofarengeal aspirasyonun, nazofarengeal sürüntüye göre duyarlılığının yüksek ve yalancı negatifliğinin daha düşük olduğu görüldü. Nazofaringeal aspirasyon yöntemiyle RSV olgularının %45.6’sı tespit edilirken, nazofaringeal sürüntü yöntemiyle %39.6’sı tespit edildi, aralarındaki fark anlamlıydı (p<0.05). Olgular yaş grubu ve fizik muayene bulgularına göre değerlendirildiğinde ise, ilk 6 ay içinde olup, farenks hiperemisi mevcut olanlardan alınan sürüntü örneklerinin duyarlılığının daha yüksek, yalancı negatifliğinin daha düşük olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Nazofarengeal aspirasyonla alınan örneklerin sürüntüyle alınan örneklere göre daha iyi sonuç verdiği çalışmamızda da ortaya konulmuştur. Ancak bazı özel şartlar ve klinik semptomlar varlığında, nazofarenksten eküvyonla sürüntü alınması yönteminin, daha travmatik bir yöntem olan aspirasyona tercih edilebileceği gösterilmiştir. Tüm yaş gruplarında olmasa da, özellikle farenks hiperemisi olan ilk 6 ay içindeki çocuklarda nazofarenksten eküvyonla sürüntü yöntemi nazofaringeal aspirasyon yöntemine göre üstün saptanarak uygulanabileceği kanısına varılmıştır.
INTRODUCTION: Bronchiolitis is a common, acute, contagious disease in infants and young children, which is associated with lower airway obstruction. Respiratory syncytial virus (RSV) is the main cause of viral lower respiratory tract infections in infants and children worldwide. RSV infections constitute 45-83% of all viral infections. One of the easiest and quickest methods to detect RSV is immunochromatography. Determination of the RSV antigen is frequently used in the samples taken from epithelial cells of the nose, nasopharynx or oropharynx where the virus is placed. In this study, although the aspiration of nasopharynx for the removal of the epithelium sample in RSV antigen determination is the gold standard, it was thought that nasopharyngeal swab could be used instead of nasopharyngeal aspiration to take an epithelial sample. By comparing the test results of the samples taken from both methods, we aimed to evaluate the usability of the nasopharyngeal swab as an alternative to aspiration.
METHODS: In this study, 298 infants aged between 1-24 months who were admitted to the hospital presented with acute bronchiolitis, bronchopneumonia and upper respiratory tract infection were included. Both nasopharyngeal aspiration and swab samples were taken from each patient. Immunochromatographic methods were used in the first 15-30 minutes in the emergency laboratory. Statistical analysis of the results was performed using SPSS for Windows 10.0 statistical package program. Fisher's exact test, chi-square test and Mc Nemar tests were used in the comparisons. If the obtained p-value was less than 0.05, the result is significant; if the p-value was greater than 0.05, the result is considered meaningless.
RESULTS: The frequency of RSV was 54% (161 cases). The maximum number of RSV detected was in the first six months of age. The test results were evaluated according to the time of onset of symptoms and 2-8 days were more RSV positive cases. Nasopharyngeal aspiration, which is the gold standard in the diagnosis of RSV, had a higher sensitivity and also lower false negativity than the nasopharyngeal swab. While 45.6% of RSV cases were determined by nasopharyngeal aspiration method, 39.6% of them were detected by nasopharyngeal swabs, and the difference between them was significant (p<0.05). When the cases were evaluated according to the age group and physical examination findings, within the first six months, the sensitivity of the swab samples taken from those who had pharynx hyperemia were higher, and the false negativity was lower.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, the findings suggest that the samples taken with nasopharyngeal aspiration yielded better results than the samples taken with the swab. However, in some special conditions and clinical symptoms, nasopharyngeal swabs have been shown to be preferable to aspiration which is a more traumatic method. It has been concluded that nasopharyngeal swabs can be applied superiorly to nasopharyngeal aspiration in children in the first six months of age, especially with pharynx hyperemia. Similar studies need to be performed with a higher number of cases because there is not enough study in the literature. The results obtained in our study will contribute to future studies.

7.Evaluation of the Knowledge Level and Attitude of Mothers About Infantile Colic
Ebru Türkoğlu Ünal, Ali Bülbül, Gizem Kara Elitok, Hasan Avşar, Sinan Uslu
doi: 10.14744/hnhj.2020.47135  Pages 38 - 44
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, annelerin, infantil kolik hakkında bilgi kaynaklarını, kolik ataklarını etkileyebilen faktörler ve davranışsal yatıştırma yöntemleri hakkındaki algılarını, bebeğe verilen tamamlayıcı ve alternatif bitkisel destekler hakkındaki yaklaşımlarını ve ilaç tedavilerini değerlendirmek için yapıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif, tanımlayıcı kesitsel çalışma, Yenidoğan Polikliniği’nden takip edilen 0-6 ay arası bebeklerin anneleri ile yapıldı. Çalışmaya gönüllü 150 anne alındı. Çalışmanın 26 soruluk anket formu araştırmacılar tarafından oluşturuldu. Anketteki sorular, katılımcılara, yüz yüze soruldu.
BULGULAR: Çalışmaya katılan annelerin 106’sında (%70.7) infantil kolikli bir bebek öyküsü vardı. Annelerin, %45’i sağlık çalışanlarından, %18’i internet ve sosyal medyadan ve %13’ü aile büyüklerinden bilgi almıştı. Kolik ataklarını, en sık annenin yediği yiyeceklerin, annenin kendini sıcak tutmamasının, formula ile beslenmenin arttıracağını düşünüyorlardı. Kolik ataklarını azaltmada en sık başvurulan davranışsal yatıştırma yöntemleri; bebeğe masaj yapmak, banyo yaptırmak ve karnına ılıtılmış havlu koymak idi. Çalışmada, annelerin 54’ü (%36) bebeklere bitki çayı verilebileceğini ve rezene çayını (%61.3) tercih edeceklerini belirttiler. Hekimler tarafından en sık verilen tedaviler probiyotik damla ve ikinci sıklıkta simetikon damla idi. Bebeklere kolik tedavisinde en sık probiyotik damla, ikinci sıklıkta ise simetikon damla verildiği görüldü. Annelerin 59’u (%39) kolik ataklarının ileride bebeğe zararı olacağını ve 122’si (%81,3) annenin psikolojisini bozabileceğini belirtti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Aileler, infantil koliğin iyi seyirli ve kendini sınırlayan bir durum olduğu, bebeklerine zarar vermeyeceği ve tamamlayıcı-alternatif bitkisel desteklerin yan etkileri konusunda bilgilendirilmelidir. Annelerin bebek bakımında diğer aile büyükleri tarafından desteklenmeli, sağlık çalışanları tarafından motive edilmeli ve gerekli durumlarda anneler psikolojik danışmanlık desteği almalıdır.
INTRODUCTION: This study aims to evaluate the sources of information of mothers about infantile colic, the factors that may affect colic attacks and their perception about behavioral soothing techniques, their attitudes regarding supplementary and alternative vegetable supplements and medicine treatments.
METHODS: This prospective, descriptive cross-sectional study was conducted with the mothers of 0-6 month old babies followed in the Newborn Policlinic. One hundred fifty volunteering mothers were included in this study. The data were collected using a questionnaire. The questionnaire in this study, including 26 questions, was prepared by the researchers. In the questionnaire, the participants were asked questions face to face.
RESULTS: The findings obtained in this study showed that 106 mothers (70,7%) had a story about an infantile colic baby. 45% of the mothers received information from health professionals, 18% from the internet and social media, 13% from family elders. They were thinking that colic attacks would increase because of the food the mothers ate due to the mothers not keeping themselves warm and formula feeding. The behavioral soothing techniques most widely used were giving a massage to the baby, washing the baby and putting a warm towel on the baby’s belly. Fifty-four mothers (36%) said that the babies could be given herbal tea and (61.3%) said that they would prefer fennel tea. The most common treatments administered by physicians were probiotic drops and simethicone drops. Fifty-nine of the mothers (39%) indicated that colic attacks would do harm to the baby in the future and 122 of them (81.3%) indicated that the same could be harmful to the mothers’ psychology.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Parents should be informed that infantile colic is a self-limiting and benign condition, will not harm their babies. They also should be conscious of the side of supplementary and alternative vegetable supplements. The mothers should be supported by other family elders in baby-care, motivated by health professionals, and mothers should receive psychological counseling support when necessary.

8.Pediatricians' Knowledge and Attitudes on Emergency Management of Traumatic Tooth Avulsion
Başak Kızıltan Eliaçık
doi: 10.14744/hnhj.2020.46762  Pages 45 - 51
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çok merkezli kesitsel çalışma, pediatristlerin çocuklarda meydana gelen travmatik diş avülsiyonunun (TDA) acil müdahalesi hakkındaki bilgi ve tutumlarını incelemeyi amaçlamaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Pediatristler, web üzerinden kendi kendilerine uygulanan bir anketi doldurmaya davet edildi. Anket, konuyla ilgili daha önce mevcut anketlerde kullanılan araçlardan uyarlanmış 19 sorudan oluşturuldu. Sorular, kişisel ve mesleki profilleri, TDA’na karşı pediatristlerin tutumu ve TDA'nın acil durum yönetimine ilişkin pediatristlerin sahip olduğu bilgilerin değerlendirildiği üç bölüme ayrıldı. 256 katılımcının verileri SPSS 22 kullanılarak analiz edildi.
BULGULAR: Katılımcıların yaklaşık% 87,9’u kariyerleri boyunca en az bir travmatik diş avulsiyonu vakası ile karşılaştığını ifade etti. Pediatristlerin sadece % 6,64'ü diş yaralanmaları konusunda eğitim almıştı. Katılımcıların büyük çoğunluğu (% 89,1) diş travması eğitiminin önemini vurguladı. TDA vakalarında, çocuk doktorlarının sadece % 5,5'i dişi yeniden implante edeceklerini bildirdi. Ortalama bilgi puanı 4.88±0.55 idi. Kalıcı dişlerin yeniden yerleştirilmesi ile süt dişleri arasındaki fark bilgisine gelince, pediatristlerin sadece% 23,1'i doğru yanıt verdi. Kamu hastanelerinde görev yapma ve on yıl ve üzerinde mesleki deneyimi sahip olmanın bilgi puanı üzerine anlamlı etkisi olduğu görüldü (her ikisi için de p<0.001). Avülse dişlerin saklanabilmesi için en uygun ortam olarak süt cevabını katılımcıların sadece % 40.42’si verebildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmanın bulgularına göre, Türkiye'deki Pediatristler arasında TDA hakkındaki bilgiler düşükten orta dereceye kadar değişmektedir. Bu, pediatristler nezdinde TDA yönetimi konusundaki bilgilerinin geliştirilmesi ihtiyacını vurgulamaktadır.
INTRODUCTION: This multicenter cross-sectional study aimed to assess the level of knowledge and attitude of pediatricians in the management of traumatic tooth avulsion (TTA) in children.
METHODS: In this study, pediatricians were invited to complete a self-administered questionnaire on the web. The survey consisted of 19 questions adapted from instruments used in previously existing questionnaires on the topic. The questions were divided into three parts: g personal and professional profiles, the attitudes of pediatricians towards TTA, and actual knowledge of the emergency management of TTA. Data from 256 respondents were analyzed using SPSS 22.
RESULTS: Approximately 87.9% of the participants reported at least one case of traumatic tooth avulsion during their careers. Only 6.64% of the subjects received education on dental injuries. The vast majority of participants (89.1%) stressed the importance of dental trauma education. In cases of tooth avulsion, only 5.5% of the pediatricians reported that they would reimplant it. The mean knowledge score was 4.88±0.55. Regarding the knowledge of the difference between reimplanting permanent teeth and primary teeth, only 23.1% of pediatricians responded correctly. Working in public hospitals and having ten years or more professional experience had a significant effect on knowledge score (for both p<0.001). Only 40.42% of the participants were able to give milk response as the most suitable storage media for avulsed teeth.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Based on the findings of this study, knowledge of avulsed teeth among Pediatricians in Turkey ranges from low to moderate, which highlights the need to improve the knowledge of the management of traumatic dental injuries among pediatricians.

9.The Efficacy of Lacosamide in Children with Drug-resistant Focal Epilepsy
Canan Yıldırım, Yeşim Coşkun
doi: 10.14744/hnhj.2020.04864  Pages 52 - 57
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada direkçli fokal epilepsisi olan çocuklarda Lakozamid (LCM) tedavisinin etkinliği, tolere edilebilirliği ve yan etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İlaca dirençli fokal epilepsisi olan16 yaşından küçük çocuklar çalışmaya dahil edildi. Üç ayda bir tıbbi kayıtlar ve nöbet günlükleri incelendi. LCM’ye yanıt nöbet sıklığında ≥50% azalma olarak tanımlandı.
BULGULAR: İlaca dirençli fokal epilepsisi olan 25 çocuğun tedavisine LCM eklendi. Ortalama epilepsi süresi 5.2 yıl ve LCM başlama yaşı ortalama 8 yaştı. LCM tedavisine yanıt oranı 3., 6. ve 9. aylarda sırasıyla %44, %64, %76 idi. Onikinci ayın sonunda cevap oranı %84 idi ve hastaların %16’sında nöbet yoktu. Dört hastada yan etki gelişti; üç hastada LCM tedavisi sonlandırıldı ve bir hastada doz azaltıldığında yan etki düzeldi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: LCM, dirençli fokal epilepsisi olan çocuklar için etkili bir antiepileptik ilaçtır. Nöbet sıklığını zamanla azaltır. İyi tolere edilir ve bu hastalarda umut verici bir seçenektir.
INTRODUCTION: This study aimed to assess the efficacy, tolerability and adverse effects of Lacosamide (LCM) in children with refractory focal epilepsy.
METHODS: Children aged younger than 16 years with drug-resistant focal epilepsy were enrolled. The medical records and seizure diaries that were evaluated every three months were reviewed. Response to LCM was defined as ≥50% reduction in seizure frequency.
RESULTS: Twenty-five children with drug-resistant focal epilepsy received LCM as add-on therapy. The mean duration of epilepsy was 5.2 years and the mean age at LCM initiation was 8 years. The rate of response to LCM treatment in the 3th, 6th and 9th months were 44%, 64%, 76%, respectively. At the end of 12 months, the response rate was 84% and 16% of the patients were seizure free. Four patients had adverse effects; three patients were discontinued LCM and one improved after decreasing the dose of the drug.
DISCUSSION AND CONCLUSION: LCM is an effective add-on antiepileptic drug for children with refractory focal epilepsy. It diminishes the frequency of seizures over time. It is well tolerated and a promising option in these patients.

10.Psychoactive Substance Use and Related Factors Among High Schools
Rugül Köse Çınar, Diğdem Manay, Yasemin Görgülü, Mehmet Bülent Sönmez, Erdal Vardar
doi: 10.14744/hnhj.2019.71677  Pages 58 - 64
GİRİŞ ve AMAÇ: Ergenlik, maddeleri deneme açısından en riskli dönem kabul edilir. Bu çalışmanın amacı Edirne il merkezindeki tüm lise öğrencilerinde psikoaktif madde kullanım oranlarını belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu kesitsel çalışma, 8,483 öğrenciyle gerçekleştirilmiştir. Kullanılan anket, “Avrupa Alkol ve Diğer Maddeler Okul Araştırma Projesi” anketlerinden derlenmiştir. Hayat boyu madde kullanımları, madde tercihlerinde cinsiyet farklılıkları, öğrencilerin sorunlu davranışları ve bunların madde kullanım oranlarına etkileri, madde kullanma nedenleri, madde kullanılan yerler ve temin kaynakları, kullanıcı arkadaş ve akrabaların kullanım oranlarına etkileri değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Yaşları 15-19 arası olan, %53,0’ını kızların oluşturduğu 8402 öğrenci anketi tamamladı. Alkol en sık kullanılan madde (%24,6) iken, onu tütün (%21,5) ve esrar (%1) izledi. Diğer madde kullanım sıklıkları %1’in altında kaldı. Tütün, alkol, esrar, ekstazi, uçucular ve kokain kullanımı erkeklerde anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Sorunlu davranışlar bazı maddelerin kullanım sıklığında artış ile ilişkiliydi. Madde kullanan arkadaşlar, hem madde kullanımının ana nedeni hem de ana madde teminatı kaynağıydılar. Öğrencilerin madde kullandıkları başlıca yer sokaklar olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Edirne’deki lise öğrencilerinin psikoaktif madde kullanımları dünyadaki çoğu yerden daha az sıklıkta olsa da, öğrencilerin sorunlu davranışları ve risk faktörleri benzerlik göstermektedir.
INTRODUCTION: Adolescence is considered to be the most risky period for experimenting with harmful substances. This study aims to determine the psychoactive substance consumption rates among all of the high school students in city center of Edirne, Turkey.
METHODS: This cross-sectional study was conducted with 8.483 high school students. The survey form used in the present study was compiled from questionnaires used in “The European School Survey Project on Alcohol and Other Drugs” study. Overall lifetime substance use, gender differences in substance preferences, students’ problematic behaviors and their effects on the substance use ratios, reasons for substance usage, locations where the students use the substances and sources where the substances were obtained, how the substance use ratios were affected by user friends and relatives were the covered objects.
RESULTS: A total of 8402 school students aged 15-19 years completed the questionnaire, 53.0 % of which were females. Alcohol was the most common substance used (24.6%), followed by tobacco (21.5%) and cannabis (1%). Frequency of other substances remained under 1%. Tobacco, alcohol, cannabis, ecstasy, inhalants, and cocaine usage were significantly higher in males. Having problematic behaviours were associated with the rise in substances usage. User friends were both the main reason of usage and the supplier of the substances. The main location where the students use substances were the streets.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although frequencies of psychoactive substance usage among high school students of Edirne were found to be lower than most of the other locations all around the world, students’ problematic behaviours and risk factors were similar.

11.Analysis of 85 Patients with Acute Diverticulitis: Retrospective Study
Hakan Bölükbaşı, Serhan Yılmaz, Engin Okan Yıldırım, Mehmet Abdussamet Bozkurt
doi: 10.14744/hnhj.2020.59002  Pages 65 - 70
GİRİŞ ve AMAÇ: Kliniğimizde akut divertikülit nedeniyle tedavi edilen olguların demografik verileri, tedavi yaklaşımları ve sonuçları irdelenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tedavi edilen 85 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: : Ortalama yaş 50,49±13,22 olup, 51 olgu kadın ve 34 erkek idi.VKİ ortalaması 29,26±5,86 idi. Olguların tamamında karın ağrısı vardı. Olguların 83' ünde sol alt kadran ağrısı, 2 ‘sinde sağ alt kadran ağrısı, 55'inde bulantı kusma şikayeti, 39’ unda da ateş mevuttu. Ortalama CRP değerlerine göre (128,85) değerlendirildiğinde, CRP yüksek olgularda yatış günü anlamlı oranda uzundu (p=0,042).
Olgular BT bulgularına göre 4 gruba ayrıldılar. Evre 1A VE 1B ‘de medikal tedavi uygulanırken, Evre 2 grubundaki olgulara radyolojik perkutan drenaj uygulandı. Evre 3 grubundaki 2 olguya cerrahi drenaj, 3 olguya da Hartman prosedürü uygulandı. Hartman prosedürü uygulanan olgulardan ikisinde yara yeri enfeksiyonu gelişti. Evre 4’ deki olguya da Hartman prosedürü uygulandı. Ortalama yatış süreleri, Evre 1A; 5,27±2,47, evre 1B; 8,3±2,49, Evre 2; 16±9,89, Evre 3; 9,2±3,70, Evre 4; 6 gün idi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Divertikülitlerin tedavisinde erken evrelerde antibiyotikler birinci tedavi seçeneği olarak önemini korurken, batın içi lokalize abselerde radyoloji rehberliğinde drenaj ön plana çıkmaktadır. Cerrahi uygulamalarında ise Hartman prosedürü hala önemli bir seçenek olarak durmaktadır
INTRODUCTION: The present study aims to evaluate the patients treated in our clinic for acute Diverticulitis and to review the treatment options.
METHODS: In this study, demographic data, treatment approaches and results of cases treated for acute diverticulitis in our clinic were examined and the records of 85 patients were retrospectively analyzed.
RESULTS: The average age was 50.49±13.22, and 51 cases were female and 34 were male. The BMI average was 29.26±5.86. There was abdominal pain in all cases and 83 presented with left lower quadrant pain, while two had right lower quadrant pain. In 55 cases, nausea and vomiting were noted, and in 39 cases, fever was present. When evaluated according to average CRP values (128.85), in patients with high CRP, the hospital's hospitalization day was significantly longer (p=0.042). Medical treatment was applied in Stage 1A and 1B, while radiological percutaneous drainage was applied to patients in stage 2 group. Surgical drainage was performed in two patients in stage 3 group, and Hartmann’s procedure was performed on three patients. The case in Stage 4 was also performed on the Hartmann’s procedure.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the treatment of diverticulitis, especially in the early stages, antibiotics remain the first option, while radiology-guided drainage was preferred for localized abscesses. In surgical applications, the Hartmann’s procedure still an important procedure.

12.Cumulative Antibiogram Test Results of Isolated Microorganisms from Blood Culture Samples at Haydarpaşa Numune Training and Research Hospital
Rıza Adaleti, Nilgün Kansak, Müge Aslan, Sebahat Aksaray
doi: 10.14744/hnhj.2019.43650  Pages 71 - 76
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmadan amacımız, ampirik tedaviye yol gösterici olması için, hastanemizdeki dolaşım yolu enfeksiyonlarından izole edilen mikroorganizmaların kümülatif antibiyogram sonuçlarını irdelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2017-Eylül 2018 tarihleri arasında, laboratuvarımıza gönderilen kan kültürü örnekleri, BACT-ALERT 3D (Biomerieux- Fransa) sisteminde inkübe edilmiştir. Üreyen mikroorganizmalar, konvansiyonel yöntemler ve MALDI-TOF MS ile tanımlanması, ve VITEK-2 otomatik identifikasyon sistemi ile antibiyotik duyarlılık testleri yapılmıştır. Kümülatif antibiyogram verileri Clinical Laboratory Standards Institiute (CLSI) M39- A4 önerileri doğrultusunda analiz edilmiştir. Çalışmamız için gerekli olan bilgiler hastanemiz veri sisteminden alınmıştır. Ampirik tedavi için kümülatif antibiyotik duyarlılık sınırı >%90 olarak kabul edilmiştir.
BULGULAR: Toplam 969 adet mikroorganizma analiz edilmiştir. Enterococcus izolatlarında vankomisin, teikoplanin, linezolid ve tigesiklin, ve Staphylococcus aureus izolatlarında ise bu antibiyotiklere ek olarak daptomisin etkili bulunmuştur.
Escherichia coli izolatlarına karşı karbapenem grubu antibiyotikler ve tigesiklin ampirik tedavi amacıyla kullanımı uygun bulunurken, Klebsiella pneumoniae izolatlarına karşı etkili bulunmamıştır. Bununla birlikte diğer Enterobacteriales üyeleri için sadece amikasin ampirik tedaviye uygun bulunurken, non-fermentatif Gram negatif çomaklardan Pseudomonas aeruginosa ve Acinetobacter baumannii enfeksiyonları için ampirik tedaviye uygun bir antibiyotik bulunmamıştır.
Candida albicans test edilen tüm antifungallere duyarlı bulunurken, C.albicans dışı kandidalar için amfoterisin B, mikafungin ve kaspofungin ampirik tedaviye uygun bulunmuştur.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Ampirik tedavi için Gram negatif çomak grubu bakteriler söz konusu olduğunda seçeneğin çok sınırlı olduğu gözlenmiştir. Enfeksiyon kontrol komitesi eğitim programları ve süreçlerin sıkı takibiyle antibiyotik direnç oranlarının iyileştirilebileceği kanısındayız.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to investigate cumulative antibiogram results of microorganisms isolated from bloodstream infections of patients admitted to our hospital to provide a guideline for the empirical treatment.
METHODS: The blood culture samples sent to our laboratory between January 2017 and September 2018 were incubated in BACT-ALERT 3D (bioMerieux- France) system. The microorganisms were identified with conventional methods and MALDI-TOF MS (bioMerieux- France), and the antibiotic susceptibility test was performed with VITEK-2 (bioMerieux- France) automated systems. The cumulative antibiogram data were analyzed according to Clinical and Laboratory Standards Institute M39-A4 criteria. Data analysed for our study were retrieved from our hospital information system. The cumulative antibiotic sensitivity limit for empirical treatment was considered to be at a level >90%.
RESULTS: In this study, 969 isolates were analysed. Vancomycin, teicoplanin, linezolid, and tigecycline were effective in Enterococcus species. In addition to these antibiotics, daptomycin was evaluated to be effective against Staphylococcus aureus. Carbapenems and tigecycline were effective in Escherichia coli isolates, and they can be used as empiric antibiotics but not against Klebsiella pneumoniae isolates. Amikacin was effective against other bacteria in Enterobacteriaceae members. However, no appropriate antibiotic was detected to be effective for the empirical treatment of non-fermentative Gram-negative rods, including Pseudomonas aeruginosa and Acinetobacter baumannii infections. Candida albicans was sensitive to all antifungal agents. Amphotericin B, micafungin and caspofungin were appropriate for empirical treatment of other Candida species.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Empirical treatment options for Gram-negative rods are highly limited and we believe that training programmes scheduled by the infection control committee and close monitoring of the associated processes will improve and decrease antibiotic resistance rates.

13.Efficacy of Peroral CT Enterography with Lactulose Solution for Colorectal Cancer Staging
Mehmet Ali Gültekin, Nazan Okur, Hüseyin Toprak
doi: 10.14744/hnhj.2020.68736  Pages 77 - 83
GİRİŞ ve AMAÇ: Oral laktüloz solüsyonu ile elde edilen BT enterografinin preoperatif dönemde kolorektal kanser TNM evrelemesinde etkinliğini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada yaşları 28 ile 86 arasında değişen (ortalama 63.4) 37 erkek (%66) ve 19 kadın (%44) olmak üzere toplam 56 kolorektal kanserli olgunun abdominal BT enterografi (BTE) incelemeleri geriye dönük olarak değerlendirildi. BTE görüntüleri bağımsız 2 radyolog tarafından değerlendirildi ve uyumsuzluk olan olgular konsensus ile çözümlendi. BTE bulguları cerrahi rezeksiyon sonrası histopatolojik verilerle kıyaslandı. TNM evrelemesine göre sensitivite, spesifisite, pozitif prediktif değer, negatif prediktif değer ve doğruluk oranları hesaplandı.
BULGULAR: Kolorektal kanserlerde BT enterografi tekniğinin genel doğruluk oranı T evrelemesi için %87.5 (49/56) olarak tespit edildi. 2 olguda olduğundan fazla, 5 olguda olduğundan düşük evreleme yapıldı. N evrelemesi için genel doğruluk oranı %76.8 (46/56) olarak tespit edildi. 5 olguda olduğundan fazla, 8 olguda olduğundan düşük evreleme yapıldı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Laktüloz solüsyonuyla elde edilen BT enterografi, kolorektal kanser preoperatif dönem TNM evrelemesinde yararlı bir teknik olarak kullanılabilir.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to investigate the efficacy of computed tomographic enterography (CTE) with oral lactulose solution for preoperative staging of colorectal cancer.
METHODS: Abdominal CTE examinations of 56 consecutive patients (37 men [66%] and 19 women [44%] with a mean age of 63.4 years and age range of 28–86 years) with colorectal carcinoma were retrospectively included in this study. The CTE images were independently evaluated by two radiologists. Disagreements were resolved by consensus. CTE findings were compared with pathologic results as the reference standard. The sensitivity, specificity, positive predictive value, negative predictive value and accuracy rate of TNM staging were calculated.
RESULTS: The overall accuracy of CTE for the T stage was 87.5% (49 of 56 patients). Overstaging and understaging occurred in two and five of 56 patients, respectively. The overall accuracy of the assessment of lymph node involvement CTE images was 76.8% (46 of 56 patients). Over and understaging occurred in five of 56 patients and eight of 56 patients, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: CTE with oral lactulose solution can be used as a useful technique for preoperative TNM staging of colorectal cancers.

14.Evaluation of Kidney Biopsies in Adults; 10 Years Single-Center Experience
Murat Tuğcu, Umut Kasapoğlu, Gülizar Şahin, Süheyla Apaydın, Gülistan Gümrükçü
doi: 10.14744/hnhj.2019.37232  Pages 84 - 89
GİRİŞ ve AMAÇ: Böbrek biyopsisi renal parenkim hastalıklarının sebebi, yaygınlığı ve bazen de tedaviye cevabının değerlendirilmesinde sıklıkla başvurulan bir yöntemdir. Bu çalışmamızda merkezimizde 10 yıl boyunca yapılan böbrek biyopsi incelemelerinin klinikopatolojik özelliklerini değerlendirdik.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi' nde 2005-2014 yılları arasında erişkin yaş grubunda yapılan 532 nativ böbrek biyopsisi retrospektif olarak değerlendirildi. Bütün biyopsi örnekleri aynı patolog ve aynı laboratuarda ışık mikroskopisi ve immünfloresan yöntemleri ile incelendi.
BULGULAR: Olguların ortalama yaşı 41.3±12.8 yıl (18-65 yıl), erkek cinsiyet %52.3 (n: 278) olarak hesaplandı. Primer ve sekonder glomerülonefritler için en sık böbrek biyopsi endikasyonu nefrotik düzeyde proteinüriydi. En sık histopatolojik tanılar, primer glomerülonefritlerde fokal segmental glomerüloskleroz, sekonder glomerülonefritlerden diyabetik nefropati olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Merkezimizin 10 yıllık böbrek biyopsi serisinin değerlendirilmesi sonucunda genelde ulusal ve uluslararası literatürle uyumlu sonuçlar elde edilmiştir. Hem yerel merkezlerde hem de ulusal ölçekte böbrek biyopsi veri tabanlarının oluşturulması böbrek hastalıklarının değerlendirilmesinde yol gösterici olmaktadır.
INTRODUCTION: Kidney biopsy is a frequent method of assessing the cause, extent and sometimes the appropriate treatment response of renal parenchymal diseases. In this study, we evaluated the clinicopathologic features of kidney biopsy examinations performed in our center for 10 years.
METHODS: A total of 532 native kidney biopsies performed in the adult age group between the years 2005-2014 in Haydarpaşa Training and Research Hospital were evaluated retrospectively. All biopsy specimens were examined by light microscopy and immunofluorescence by the same pathologist in the same laboratory.
RESULTS: The mean age of the cases was 41.3±12.8 years (18-65 years) and the percentage of males was 52.3% (n=278). The most frequent biopsy indication for primary and secondary glomerulonephritis was nephrotic-range proteinuria. The most frequent histopathologic diagnoses were focal segmental glomerulosclerosis among primary glomerulonephritis and diabetic nephropathy among secondary glomerulonephritis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result of the evaluation of 10-year kidney biopsy series at our center, results which are in general compatible with the national and international literature have been obtained. We concluded that establishment of kidney biopsy databases both at local centers and at national scales would be beneficial in the evaluation of kidney diseases.

15.Comparison of Surgery with Radiotherapy and Androgen Deprivation Treatment Combination in the Management of High-risk Prostate Cancer
Murat Öztürk, Gül Ayşen Öztürk, Nizameddin Koca, Abdullah Gül, Yavuz Baştuğ, Serdar Aykan
doi: 10.14744/hnhj.2020.56873  Pages 90 - 94
GİRİŞ ve AMAÇ: Yüksek riskli prostat kanseri tedavisinde radikal prostatektomi (RP) ile radyoterapi (RT) ve androjen deprivasyon tedavisi (ADT) sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Nisan 2010-Mayıs 2018 tarihleri arasında yüksek riskli prostat kanseri nedeniyle RT ve ADT veya radikal prostatektomi ile tedavi edilen 83 hasta çalışmaya dahil edilerek hastaların verileri retrospektif olarak analiz edildi. 40 hastaya RT ve ADT kombinasyon tedavisi uygulanırken, 43 hastaya RP uygulandı. Gruplar tedavi öncesi genel özellikler, tedavi sonrası biyokimyasal nüks, metastaz, hastalıksız sağkalım ve genel sağkalım açısından karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı cerrahi grubunda 64.05 (50-74), RT grubunda 69.35 (49-79) idi. Ortalama PSA başlangıç değeri, cerrahi grupta 22.79 (3-93) ng / ml ve RT grubunda 40.60 (3-201) ng / ml idi.Cerrahi grubunda 15 (% 34.8) hastada ve RT grubunda 2 (% 5) hastada biyokimyasal nüks görüldü. Hastalıksız sağkalım süresi cerrahi grubunda 31.12 (12-68) ay ve RT grubunda 41.4 (16-88) ay olarak hesaplandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışma sonuçlarımız, RT ve ADT uygulamasının, birçok çalışmada olduğu gibi, yüksek riskli prostat kanseri tedavisinde daha avantajlı onkolojik sonuçlara sahip olduğunu göstermiştir.
INTRODUCTION: We aimed to compare the outcomes of high risk prostate cancer treatments with radical prostatectomy (RP) or radiotherapy (RT) and androgen deprivation therapy (ADT).
METHODS: 83 patients who were treated with RT and ADT or radical prostatectomy for high risk prostate cancer between April 2010 and May 2018 and whose data were retrospectively analyzed were included in our study. While 40 patients received RT and ADT combination therapy, 43 patients received RP. The groups were compared in terms of pre-treatment general features, post-treatment biochemical recurrence, metastasis, disease-free survival and overall survival.
RESULTS: The mean age of the patients was 64.05 (50-74) years in the surgical group and 69.35 (49-79) years in the RT group. The mean prostate-specific antigen baseline value was 22.79 (3-93) ng/ml in the surgical group and 40.60 (3-201) ng/ml in the RT group. Biochemical recurrence was observed in 15 (34.8%) patients in the surgical group and 2 (5%) patients in the RT group. Disease-free survival time was 31.12 (12-68) months in the surgical group and 41.4 (16-88) months in the RT group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study results revealed that RT and ADT application has more advantageous oncological results in the treatment of high-risk prostate cancer, as in many studies.

16.Evaluation of the Gallbladder Dysmotility in the Pregnancy
Özlem Ayşe Balık, Ali İpek
doi: 10.14744/hnhj.2020.85698  Pages 95 - 99
GİRİŞ ve AMAÇ: Gebelik süreci sırasında artan steroid hormonların etkisi ile bilier lipid metabolizması ile safra kesesi fonksiyonunda önemli değişiklikler olur ve bu da litojenik safra oluşumunu kolaylaştırır.Çalışmanın amacı, farklı paritelerdeki ve farklı trimesterlerdeki sağlıklı gebeler ile gebe olmayan sağlıklı kontrol grubunun kese fonksiyonunu değerlendirerek, iki grup arasındaki farkı araştırmak ve artan gebelik sayısının safra kesesi motilitesine etkilerini ortaya koymaktı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmanın hasta grubu, sağlıklı ve gönüllü 50 gebe kadından oluşturulurken, kontrol grubu 20 sağlıklı gebe olmayan kadından oluşturuldu. Her iki gruptaki olguların yaş, gebelik haftası, gebelik sayısı kriterleri sorgulandı. Yöntem olarak 8 saatlik açlık sonrasında sonografik olarak olguların safra kesesi volümleri ölçüldü ve 80 gr. çikolata yedikten sonra 45. dakikada safra kesesi tokluk volümü ölçümü yapıldı. Elde edilen açlık volümü (AV), tokluk volümü(TV) ve kese ejeksiyon fraksiyonları(EF) hesaplandı. EF: (1-TV/AV) x 100.
BULGULAR: Gebe grubundan trimesterler arasında AV ve TV ortalamaları açısından incelendiğinde, 3. trimester ortalama değerleri diğer iki gruptan anlamlı düzeyde farklı olduğu saptanmıştır( p<0,001). EF ortalama değerleri açısından 1.ve 3. trimesterler arasındaki fark anlamlı bulunmuştur(p<0,05). Aynı paritedeki gebe ve kontrol grupları arasında AV, TV ve EF ortalama değerleri incelendiğinde sadece TV değerleri açısından, tek pariteli gebelerden elde edilenler ile diğer gruplar arasında anlamlı fark saptanmıştır.


TARTIŞMA ve SONUÇ: Gebelerde safra kesesi motilitesi ile ilgili yapılan çalışmalarda, genel olarak AV, TV ortalama değerlerinin gebeliğin geç dönemlerinde iki katına çıktığını bildirilmiştir. Bu çalışmada da benzer şekilde AV ortalama değerleri 3. trimesterde 1. trimesterin yaklaşık iki katına, TV ortalama değerleri üç katına ulaşmakta, EF ortalama değerleri ise 3.trimesterde 1.trimester ortalamasının yarısı kadar azalmaktadır. Bu sonuç, son trimesterde safra kesesi yetersiz ekskresyonunun belirginleştiğini desteklemektedir.
Sonuç:
Gebelikte sıklığı artan safra kesesi patolojilerinin ortaya çıkışından sorumlu tutulan kese disfonksiyonunun, son trimesterde oldukça belirginleştiği ve ilk gebeliğin, diğerlerine göre gebeliğe bağlı gelişen hormonal değişimden daha fazla etkilendiği sonucuna ulaşılmıştır.


INTRODUCTION: The hormonal changes that occur during the pregnancy increase the risk of developing gallstones. The impact of placental steroid hormones such as elevated estradiol (E2) and progesterone (PGN) continuously affect the biliary lipid storage and gallbladder activity in safe pregnant women. Gallbladder bile quantities of biliary cholesterol begin to increase from the first trimester to the third trimester of pregnancy, along with a steady increase in biliary sludge and gallstone occurrence. Ultrasound is a widely used method of imaging, and has the advantage of being safe for the pregnants. It is generally considered as the first line for gallbladder disease assessment. The study aimed to reveal whether there was a difference in motility marker values such as Fasting Volume (FV), Postprandial Volume (PPV), and Ejection Fraction (EF) between trimesters with the effect of changing steroid hormones. These parameters were also compared between groups of pregnant and non-pregnant people, considering gestation numbers.
METHODS: The patient group consists of 50 pregnant women who applied to the gynecology and obstetrics clinic at our hospital. 20 healthy non-pregnant women constituting the control group were also included in the present study. The age and parity of the cases were included in the study. The trimesters of the pregnancies were also recorded for the pregnant group. After the fasting on the day of the examination, gallbladder volumes of the patients were measured. After feeding for 45 minutes, gallbladder postprandial volume measurements were obtained. The gallbladder ejection fractions were calculated using these values (EF: [FV-PPV]×100/[FV]).
RESULTS: When the PPV mean values between the trimesters were observed, significant difference was not found between the 1st and 2nd trimesters (p>0.05) moreover significant difference was found between the 1st and 3rd trimesters and the 2nd and 3rd trimesters (p<0.001).
In the analysis made in terms of EF values, obtained from the pregnant group, the difference between the trimesters was found significant (p<0.05). In terms of EF mean values, any significant difference was not found between 1st and 2nd the trimesters and 2nd and 3rd trimester (p>0.05),but the difference between 1st and 3rd trimesters were found to be significant with the decrease of EF values in 3rd trimester (p<0.05). When comparing control group’s mean FV, PPV, and EF valuesto the pregnant women in the 3rd trimester consideringmean FV, TV and EF values, the difference was found to be statistically significant (p<0.001). However, a significant difference between the pregnant and control group was found when examining PPV values (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Pregnancy is considered predisposing for gallbladder pathologies, because of the development of the bile stasis depending on insufficient bile excretion and changed bile content especially due to increased PGN and E2 hormone levels in the late period of pregnancy.
When the mean values obtained from the 3rd trimester pregnant women and the mean values of the control group were compared, the increase in FV and PPV and the decrease in EF were at statistically significant levels (p<0.001). These findings are expected results due to increases in PGN and E2 serum levels in the last trimester of pregnancy. In this study, there was a significant difference in PPV mean values of only nulliparous ones compared to the other groups (p<0.005), while no significant difference was found between the multiparity groups in terms of EF, FV, and PPV mean values.
When the pregnant group and control groups in the same parity were compared in terms of PPV mean values, the values of the pregnant group were significantly higher in the group with parity 1, compared to the values belonging to the control group. This result is an outcome of the negative effect of the first pregnancy forming bile stasis which is much higher than the following pregnancies.
It was concluded that the gallbladder dysfunction, which is held responsible for the emergence of gallbladder pathologies, the frequency of which increases in pregnancy, becomes more pronounced in the last trimester and in the first pregnancy the women are affected by hormonal changes more than following pregnancies.

17.Frequencies and Antibiotic Susceptibilities of Pseudomonas spp. and Acinetobacter spp. Isolated from Blood Culture: A 7-year Trend Analysis of Pseudomonas spp. and Acinetobacter spp. Bacteremias
Sibel Bolukçu, Gülay Okay
doi: 10.14744/hnhj.2020.38039  Pages 100 - 104
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda hastanemizde takip-tedavi edilen hastaların kan kültürlerinden izole edilen Pseudomonas spp. ve Acinetobacter spp.’lerin yıllar içindeki sıklıklarının dağılımları ve antibiyotik direnç oranları ve yıllar içinde gözlenen değişimin artan veya azalan bir eğilim gösterip-göstermediğinin değerlendirilmesi amaçlandı.


YÖNTEM ve GEREÇLER: 1 Ocak 2013 - 1 Kasım 2019 tarihleri arasında hastanemizde yatan hastalardan alınan ve hastanemiz Mikrobiyoloji Laboratuvarı tarafından kabul edilen kan kültürlerinin sonuçları retrospektif olarak tarandı. Otomatize kan kültürü sistemi, BACTEC FX (Becton–Dickinson, USA) kullanıldı. Şusların bakteri identifasyonu ve antibiyotik duyarlılıkları VITEK MS MALDI-TOF (bioMérieux, USA) ve VITEK® 2 Compac otomatize sistemi (Biomerieux, Fransa) kullanılarak yapıldı.
BULGULAR: Toplam 21.367 kan kültürünün % 20,5'inde bakteri üremesi tespit edildi. Çalışma grubu kan kültüründe üreme saptananların (n=263, %5,9) Pseudomonas spp. ve (n=254, %5,7) Acinetobacter spp. idi. Yılları içinde, kan kültüründe Pseudomonas spp. üreme sıklıklarında anlamlı bir eğilim yoktu (p=0,2). Buna karşılık Acinetobacter spp. yıllar içinde azalan bir değişim gösterdi (p=0,004). Acinetobacter spp.’nin tigesikline olan direnç oranlarında yıllar içinde artan bir eğilim saptandı (p=0,0005). Pseudomonas suşları seftazidim ve amikasine karşı yıllar içinde direnç oranları azalan bir eğilim gözlendi (sırasıyla p=0,01 ve p=0,04).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Gram-negatif bakteriler arasında çoklu ilaç direnci giderek artan bir sorundur. Özellikle Acinetobacter ve Pseudomonas cinsi bakteri infeksiyonlarında olası direnç durumunu tahmin etmek son derece zordur. Bu nedenle lokal ve ulusal ölçekte çalışmaların yapılarak empirik tedavi seçeneklerinin belirlenmesi gerektiği kanısındayız.

INTRODUCTION: In this study, we aimed to investigate the changes in the frequencies and antibiotic susceptibilities of Pseudomonas spp and Acinetobacter spp isolated from blood cultures in our hospital.
METHODS: Results of blood cultures, which were obtained from inpatients of our hospital and accepted by our microbiology laboratory between January 1st, 2013 and November 1st, 2019, were retrospectively searched. Automated blood culture system BACTEC FX (Becton–Dickinson, USA) was used. Identification and susceptibility tests of the strains were made using VITEK MS MALDI-TOF (bioMérieux, USA) and VITEK® 2 Compac automated system; (Biomerieux, French).
RESULTS: Bacterial growth was detected in 20.5% of the total 21,367 blood cultures. Of the positive cultures, 263 (5.9%) were Pseudomonas spp. and 254 (5.7%) were Acinetobacter spp. The frequency of Pseudomonas spp. in the blood cultures over the years did not change (p=0.2), whereas the frequency of Acinetobacter spp decreased (p=0.004). Tigecycline resistance of Acinetobacter spp increased over the years (p=0.0005). However, ceftazidime and amikacin resistance of Pseudomonas spp decreased over the years (p=0.01 and p=0.04, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Multidrug resistance among Gram-negative bacteria is an increasing problem. Estimating the probable resistance pattern of especially Acinetobacter and Pseudomonas infections is difficult. Thus, in our opinion, empirical treatment strategies should be defined by local and national studies.

18.Truncal Vagotomy, Gastrojejunostomy and Braun Anastomosis Technique in the Surgical Treatment of Intractable Peptic Ulcer
Abdullah Yıldız
doi: 10.14744/hnhj.2020.20981  Pages 105 - 109
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, medikal tedaviye yanıt vermeyen inatçı peptic ülser hastalığında uyguladığımız elektif bilateral trunkal vagotomi (BTV), gastrojejunostomi (GJ) ve Braun (B) anastomozu tekniğinin sonuçlarını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: içerisinde elektif cerrahi (BTV+uzun urve GJ+B) uygulanan 32 hastanın demografik verileri, cerrahi indikasyonlar (intraktabilite, stenoz, refrakter kanama), kullanılan teşhis yöntemleri (Baryumlu grafi, üst gastrointestinal endoskopi), ülser lokalizayonu, erken ve geç dönem postoperative komplikasyonlar, hastanede kalış süreleri retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Yaş ortalaması 47 (aralık, 29-73) idi. Hastaların 3 ü (%9) hariç hepsi erkek (%91) ti.Ülserin en sık görüldüğü yer duodenum ön duvar olarak tespit edildi (64.6%). Medikal tedaviye direnç, sürekli semptom veren inatçı ülser (intraktabilite, % 34.4) ve pilor stenozu (31.3%) en sık cerrahi endikasyonları oluşturmakta idi. Erken dönem postoperatif komlikasyonlar; cerrahi alan infeksiyonları (6.6%), gecikmiş mide boşalımı (3.3%) ve atalektazi (3.3%) olurken tüm hastalar postoperatif 5. ve 10. günler arasında taburcu edildiler. Ortalama 20 ay (aralık, 12-30) takip sürecinde midede dolgunluk hissi, epizodik diare ve Dumping sendromu (sırasıyla, %15.3, %11.5 ve % 7.7) geç dönemde en sık görülen komplikasyonlar arasındaydı. Mortalite görülmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Günümüzde modern anti-ülser tedavilerin kullanma girmesiyle ülser cerrahisi oldukça az ugulanmakla birlikte, medikal tedaviye dirençli inatçı ülserlerde BTV+GJ+B prosedürü güvenle ugulanabilir.
INTRODUCTION: The present study aims to evaluate the results of bilateral truncal vagotomy (BTV), gastrojejunostomy (GJ) and Braun (B) anastomosis technique, which has been used in our patients with intractable peptic ulcer.
METHODS: Demographics, indications of surgery (intractability, stenosis, refractory bleeding), diagnostic methods used (barium X-ray, upper gastrointestinal endoscopy), localization of ulcer, early and late postoperative complications, hospitalization period and mortality parameters of 32 patients, who underwent elective surgery (BTV+GJ with long afferent and efferent loops+B) in a two-year period, were retrospectively evaluated in this study.
RESULTS: The mean age was 47 years (range, 29-73), and all of them were male (91%) except three patients (9%). The most common localization of ulcers was the first part of the duodenum at anterior wall (64.6%). Resistance to the medical treatment and persistent symptoms (intractability, 34.4%) and pyloric stenosis (31.3%) were the most common indications for surgery. Early postoperative complications were surgical site infections (6.6%), delayed gastric emptying (3.3%) and atelectasis (3.3%). All patients were discharged home between the 5th and 10th postoperative days. Gastric dullness, episodic diarrhea and Dumping syndrome (15.3%, 11.5% and 7.7%, respectively) were among the commonest late postoperative complications in a mean of 20 months follow-up period (range, 12-30). There was no mortality.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although ulcer surgery is rarely performed today, after introduction of modern anti-ulcer medications, we think that the BTV+GJ+B procedure can be applied safely in intractable cases.

19.The relationship of Red Cell Distribution Width (RDW) with Stroke Severity and Prognosis in Acute Ischemic Stroke
Mustafa Ülker, Rahşan Karacı, Mehmet Demir, Füsun Domaç
doi: 10.14744/hnhj.2019.68815  Pages 110 - 113
GİRİŞ ve AMAÇ: Kırmızı kan hücreleri dağılım genişliği (RDW) dolaşımdaki eritrositlerin boyutlarının çeşitliliğinin sayısal ölçümüdür. Artmış RDW’nin serebrovasküler patolojiyi etkileyebileceği ve trombotik hadiselerin gelişiminde predispozan bir rolünün olabileceği bazı çalışmalarda gösterilmiştir. Biz bu çalışmamızda, 2016-2018 tarihleri arasında akut iskemik inme tanısı ile kliniğimizde yatan hastalarla, sağlıklı kontrollerin ve hastaların RDW değerleri ile inme şiddeti ve prognozu arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Nöroloji servisine akut iskemik inme (Aİİ) tanısı ile interne edilmiş hastaların 24 saatlik hemogram incelemeleri yapıldı. Hastaların nörolojik değerlendirmeleri 1. ve 10. günde NIH stroke skalası (NIHSS) ile, ve erken dönem prognozları modifiye Rankin Skalası (mRS) ile değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya 271 akut iskemik inme geçirmiş hasta ve 142 kontrol hastası alındı. Ortalama yaş hasta grubunda 69.54±12.8 ve kontrol grubunda 68.35±19.38 bulundu. Cinsiyet dağılımı hasta grubunda M/F; %52.2/%47.8 ve kontrol grubunda M/F; %44.6/%55.4 olarak bulundu. Yaş ve cinsiyet dağılımı açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Ortalama RDW değerleri, hasta grubunda 15.39±1.4 ve kontrol grubunda 14.59±2.02 olarak bulundu. Ortalama RDW değerleri gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklı bulundu (p: 0.04). İnme şiddeti ve erken dönem prognoz ile RDW değerleri arasında korelasyon bulunmadı (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Akut iskemik inme hastalarında RDW değerleri kontrollere göre yüksek bulunmakla birlikte, inme şiddeti ve erken dönem prognoz ile RDW değerleri arasında anlamlı ilişki tespit edilemedi.

Anahtar kelimeler: İskemik inme, RDW, inflamasyon
INTRODUCTION: The red cell distribution width (RDW) is a numeric estimation of the erythrocyte dimension in the circulation. Increased RDW has been shown to have a predisposing role in the development of vascular thrombosis and therefore it is an instigator of serebrovascular diseases. In this study, we aimed to investigate the relationship between RDW values with stroke severity and prognosis in patients in comparison with a healthy control group.
METHODS: The first 24 hours complete blood count examinations of the hospitalized patients with acute ischemic stroke were requested. Neurological examination was evaluated with NIHSS on Day 1 and Day 10 and early prognosis was evaluated with mRS.
RESULTS: 71 patients with acute ischemic stroke and 142 control patients were included in the study. The mean age of the patients and in the control group were 69.54±12.8 and 68.35±19.38, respectively. Male to female (M/F) ratio of patients and the control group were 52.2/47.8 and 44.6/55.4, respectively. The mean RDW values were 15.39±1.4 in the stroke group and 14.59±2.02 in the control group. Mean RDW values were significantly different between the two groups (p: 0.04). There was no correlation between stroke severity and early prognosis and RDW (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: RDW values were found to be high in acute ischemic stroke patients, but there was no correlation between RDW values, stroke severity and early prognosis.

20.Comparison of Liquid-Based Cytology and Conventional Pap Smear Concerning Detectability of Cervicovaginal Infectious Agents
Besim Haluk Bacanakgil, Işık Kaban, Sezgi Güllü Erciyestepe
doi: 10.14744/hnhj.2021.53325  Pages 114 - 116
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, Konvansiyonel Pap smear (CPS) ile Sıvı bazlı Sitoloji (LBC) sonuçlarını servikovajinal enfeksiyöz ajanların saptanabilirliği açısından karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İstanbul'da üçüncü basamak bir merkezde 2005-2017 yılları arasında gerçekleştirilen rahim ağzı kanseri tarama testlerinin sonuçları geriye dönük olarak incelendi. Çalışmada, bakteriyel vajinozis, Trichomonas vaginalis, Candida, Actinomyces ve Herpes simpleks virüsü servikovajinal enfeksiyon ajanları olarak değerlendirildi.
BULGULAR: 21-65 yaş arası toplam 60014 kadının smear sonuçları incelendi. Bunların 58979'unda CPS tekniği, 1035'inde LBC tekniği kullanılmıştır. Enfeksiyöz ajan CPS'nin % 8.6'sında ve LBC'nin % 8'inde tespit edilmiştir (P = 0.503). CPC tekniği ile 3.459 (% 5.9) kadında ve LBC tekniği ile 43 (% 4.1) kadında bakteriyel vajinoz tespit edildi (P = 0.003). CPS tekniğinde Trichomonas vaginalis, Actinomyces ve Herpes simplex sırasıyla 249 (% 0,4), 62 (% 0,1) ve 4 (% 0,0) kadında saptanırken bu ajanlar LBC ile görülmedi (P = 0,034; P = 0,627; P = NS, sırasıyla). CPS ve LBC tekniklerinde sırasıyla 1.342 (% 2.3) ve 40 (% 3.9) kadında kandida tespit edildi (P <0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmanın sonuçlarına göre bakteriyel vajinozis, trichomonias vaginalis, actinomyces gibi enfeksiyon etkenlerinin saptanabilirliği LBC tekniği ile yapılan smear testlerinde CPS tekniğine göre daha düşüktür. Candida enfeksiyonları LBC tekniği ile tespit edilebilir. Klinisyenler, CPS tekniğinin bakteriyel vajinozis, trichomonias vaginalis, actinomyces enfeksiyon ajanlarının saptanmasındaki üstünlüğünü bir avantaj olarak dikkate alabilir.
INTRODUCTION: The present study aims to compare Conventional Pap smear (CPS) and Liquid-based Cytology (LBC) results concerning detectability of cervicovaginal infectious agents.
METHODS: The results of cervical cancer screening tests performed between 2005 and 2017 in a tertiary center in Istanbul were analyzed retrospectively. For this study, bacterial vaginosis, Trichomonas vaginalis, Candida, Actinomyces and Herpes simplex virus were evaluated as infectious agents of cervicovaginal infection.
RESULTS: Smear results of 60014 women between the ages of 21-65 were examined. CPS technique was used in 58979 of these, and the LBC technique in 1035. Infectious agent was detected in 8.6% of CPS and 8% of LBC (p=0.503). Bacterial vaginosis was detected in 3.459 (5.9%) women using CPC technique and 43 (4.1%) women using LBC technique (p=0.003). While Trichomonas vaginalis, Actinomyces and Herpes simplex in CPS technique were detected in 249 (0.4%), 62 (0.1%) and four (0.0%) women, respectively, these agents were not seen with LBC (p=0.034; p=0.627; p=NS, respectively). Candida was detected in 1.342 (2.3%) and 40 (3.9%) women in CPS and LBC techniques, respectively (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to the results of this study, the detectability of infectious agents, such as bacterial vaginosis, trichomonas vaginalis, and actinomyces, is lower in smear tests performed using the LBC technique compared to the CPS technique. Candida infections can be detected with the LBC technique. Clinicians can consider the advantages of the CPS technique in detecting cervicovaginal infectious agents.

21.Evaluating the Efficacy of Ultrasonography Guidance in Pediatric Intensive Care Unit Patients with Central Vein Catheter
Ceyhan Şahin, Seher Erdoğan, Mehmet Arpacık
doi: 10.14744/hnhj.2019.77379  Pages 117 - 121
GİRİŞ ve AMAÇ: Santral venöz kateterizasyonun (SVK), günümüzde kritik hastaların takibinde ve tedavisinde önemli bir yeri ve yaygın bir kullanım alanı vardır. Bu çalışmada çocuk yoğun bakım ünitemizde santral kateter kullanımının gözden geçirilmesi ve bu kullanımda ultrasonografi (USG) kılavuzluğunda yapılan venöz giriş işlemlerinin etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemiz Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'nde (ÇYBÜ) 01.05.2017- 01.05.2018 tarihleri arasında yatan ve çeşitli nedenlerle SVK yerleştirilen 51 hastanın kayıtları retrospektif olarak incelendi. Çalışmada hastaların yaşı, vücut ağırlıkları, tanıları, SVK uygulama yeri, endikasyonları, USG kullanımı, işlem sırasındaki ponksiyon sayısı, işlem süresi, kateter kalış süresi, hastaların prognozu ve hasta izleminde oluşan komplikasyonlar kaydedildi. Çalışma verileri değerlendirilirken parametrelerin normal dağılıma uygunluğunda Shapiro Wilks testi, niceliksel verilerin karşılaştırılmasında normal dağılım gösteren parametrelerin iki grup arası karşılaştırmalarında Student t test, normal dağılım göstermeyen parametrelerin iki grup arası karşılaştırmalarında Mann Whitney U test kullanıldı. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise Fisher’s Exact test ve Continuity (Yates) Düzeltmesi kullanıldı.
BULGULAR: SVK takılan 28’i (%54,90) kız ve 23’ü (%45,10) erkek olmak üzere toplam 51 hasta çalışma kapsamına alındı. USG kullanılan ve kullanılmayan hastalarda, yaş, cinsiyet, vücut ağırlığı, PRISM (Pediatric Risk Of Mortality) skoru, yoğun bakım yatış gün sayısı, mekanik ventilatör kullanımı, kateter kullanım süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p<0,05). Ancak USG kullanılan hastalarda, kullanılmayanlara göre ponksiyon sayısının daha az ve kateter takma süresinin daha kısa olduğu saptandı (p=0,000 ve p=0,049)
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocuk yoğun bakım ünitesindeki kritik hastaların izlem ve tedavilerinde gerekli olan santral venöz kateter uygulamalarının ultrasonografi eşliğinde yapılması güvenlidir, işlem uygulama süresini ve ponksiyon sayısını belirgin olarak azaltmaktadır.
INTRODUCTION: Central venous catheterization (CVC) is a substantial, commonly used approach in the treatment and follow-up of critically ill patients. This study aims to review the use of central catheters in pediatric intensive care unit and evaluate the efficacy of venous access procedures performed under ultrasonography (USG) guidance.
METHODS: Material and Methods:
The records of 51 patients hospitalized in the Pediatric Intensive Care Unit between 01 May 2017 and 01 May 2018 and were implanted with CVC for various reasons were retrospectively examined. In this study, the data on age, body weight, diagnosis, CVC implantation region, indication, USG use, number of punctures during the procedure, procedure duration, implantation duration, prognosis, and complications that occurred during patient monitoring were recorded. Shapiro-Wilk test was used for evaluating the agreement of the parameters with a normal distribution, and for the quantitative data comparison, the Student t-test was used for comparing two groups for parameters with a normal distribution, while the Mann-Whitney U test was used for comparing two groups for parameters without normal distribution. For qualitative data comparison, Fisher's Exact test and Continuity (Yates) Correction were used.
RESULTS: In this study, 51 patients implanted with CVC (28 (54.9%) female and 23 (45.1%) male) were included. No statistically significant difference was detected between patients for whom implantation was performed with and without USG considering age, gender, body weight, PRISM (Pediatric Risk of Mortality) score, intensive care unit hospitalization duration, mechanical ventilator use, catheter use duration (p<0.05). Nonetheless, it was noted that the number of punctures and the duration of catheter use reduced in patients implanted with CVC under USG (p=0.000 and p=0.049).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The findings obtained in this study suggest that it is safe to perform central venous catheterization procedures required for the monitoring and treatment of patients in pediatric intensive care unit under ultrasonography and it clearly reduces the duration of the procedure and number of punctures.

LookUs & Online Makale