ISSN: 2630-5720 | E-ISSN: 2687-346X
The Medical Journal Of Haydarpaşa Numune Training and Research Hospital - Haydarpasa Numune Med J: 62 (1)
Volume: 62  Issue: 1 - 2022
1.Frontmatters

Pages I - X

RESEARCH ARTICLE
2.Our Level of Success in Cardiopulmonary Resuscitation Training: Where is it?, Where does it Need to be?
Ahmet Sarı, Damla Akman, Hilal Akça, Aytekin Kaymakçı, Osman Ekinci
doi: 10.14744/hnhj.2021.49354  Pages 1 - 7
GİRİŞ ve AMAÇ: Sağlık alanında çalışan bütün personelin kardiyopulmoner resüsitasyon (CPR) uygulamalarıyla ilgili temel bilgi ve becerilerinin her zaman üst düzeyde olması gerekmektedir. Bizim bu çalışmamızdaki amacımız uzmanlık öğrencisi olarak görev yapan doktorların CPR uygulamalarındaki bilgi düzeylerinin tespit edilerek verilmesi gereken eğitimlerin; önceliği, içeriği ve sıklığını belirleyerek CPR’ la ilgili bilgi ve becerilerinin üst düzeyde tutulmasını sağlamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Veriler araştırmacılar tarafından 2015 ERC kılavuzu referans alınarak güncel CPR bilgilerini ve eğitim durumlarını içeren 20 soruluk 4 seçenekten oluşan test formu hazırlanarak bir eğitim ve araştırma hastanesinde değişik kliniklerde çalışan araştırma görevlisi doktorların araştırmaya katılmaları sağlanarak toplandı.
BULGULAR: Anesteziyoloji ve Reanimasyon ile acil servis kliniklerinin bilgi ve beceri düzeylerinin daha yüksek olduğu görüldü. Bir ay içerisinde uygulanan CPR sayısıyla bilgi ve beceri düzeyi arasında anlamlı bir ilişki mevcuttu, 2 ve üzeri CPR uygulayanların bilgi ve beceri düzeyinin daha yüksek olduğu tespit edildi.. CPR bilgi ve beceri düzeyinin eğitim sıklığıyla ilişkisi; 6 ay içinde, 1 yıl içinde ve eğitim almayanlardaki başarı düzeyi sırasıyla %67,89, %58,49 ve %55,25 olarak tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Neredeyiz; CPR uygulamalarında bilgi ve beceri düzeyinin %59,52 olarak gerçekleşmesi olmamız gereken yerin çok gerisinde olduğumuzun göstergesidir. Nerede olmalıyız; CPR uygulaması çok önemli ve kritik bir müdahale olduğundan başarı oranının %90 ve üzerinde olması hedeflenmelidir. Bu düzeye ulaşabilmek için öncelikli olarak tüm kliniklerde düzenli CPR eğitimleri yapılmalı, bunun yanında özellikle ayda 0-1 arası CPR uygulayan kliniklerin seviyelerinin çok daha düşük olması bu kliniklerin eğitiminde ya etkin rotasyon proğramları ya da simülasyon temelli CPR eğitim modellerinin uygulanması hedefimize ulaşmamıza daha büyük katkı sağlayacaktır. Eğitimlerin 6 aydan daha kısa sürelerde düzenli olarak tekrarlanması bilgilerin güncellenmesini sağlayarak etkin CPR uygulamalarına önemli katkı sağlayacaktır.
INTRODUCTION: All healthcare professionals should always have a high level of basic knowledge and skills related to cardiopul-monary resuscitation (CPR) practices. Our objective in this study is to assess the knowledge of specialty students regarding CPR practices to designate training priorities, content and frequency aimed at preserving CPR knowledge and skills.
METHODS: Data were collected in line with the 2015 ERC guideline. A test form with 20 questions covering CPR knowledge and training status, with four options to each question, was distributed to research assistants in different clinics in a training and research hospital.
RESULTS: Knowledge and skill levels in Anesthesiology and Reanimation Departments and emergency department clinics were higher. A significant relationship was found between monthly CPR instances and these levels. Those who practiced CPR two or more times had better knowledge and skills. The relationship of CPR knowledge and skill level with the frequency of education; the level of success in 6 months, within 1 year and in those who did not receive training was determined as 67.89%, 58.49%, and 55.25%, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Where we are, the level of knowledge and skills for CPR practices is only at 59.52% and this means that we are considerably behind our goal. Where we should be, targeted success level for CPR should be 90% or higher, which necessitates regular CPR training in all clinics. Effective rotation programs or simulation-based CPR training in clinics with monthly 0–1 CPR instances will greatly contribute to attaining our objective. Retraining at <6 months will preserve updating the information and therefore significantly contribute to effective CPR practices.

3.Killing Two Birds with One Stone: Treatment of Female Urinary Incontinence Improves Female and Male Sexual Function
Bahar Yüksel Özgör, Faruk Özgör, Pınar Yalçın Bahat, Abdullah Esmeray, İclal İlknur Özdemir, Ömer Sarılar
doi: 10.14744/hnhj.2019.03780  Pages 8 - 12
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı idrar kaçırma (UI) tedavisinin kadın ve erkek cinsel işlevleri üzerindeki etkisini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: UI tanısı alan ve cerrahi ile ve / veya tıbbi olarak tedavi edilen ve Aralık 2017 ile Temmuz 2018 arasında cinsel olarak aktif olan kadınlar çalışmaya prospektif olarak alındı. Hastaların demografik özellikleri değerlendirildi ve hastalar Üriner Tehlike Envanteri (UDI-6), İnkontinans Etki Anketi (IIQ-7) ve Kadın Cinsel İşlev İndeksi (FSFI) formlarını doldurdu. Ayrıca, partnerin yaşı, BMI ve cinsel durum (IIEF-5 puanı: Uluslararası Erektil Fonksiyon İndeksi) kaydedildi. SUI hastalarında transobturator bant (TOT) operasyonu yapıldı. UUI olan hastalara antikolinerjik tedavi uygulandı. MUI hastalarında belirgin stres bileşeni olan TOT operasyonu uygulanip ve gerekirse antikolinerjik tedavi başlandı. Hastalar ilk tedavinin 3. ayında UDI-6, IIQ-7 ve FSFI anketlerini doldurdu ve partnerleri IIEF-5 formunu doldurdu.
BULGULAR: Çalışmaya UI'li 40 kadın ve eşleri dahil edildi. UI tedavisinden sonra aylik cinsel ilişki sayısı anlamlı derecede artmıştı (ayda 3.3'e karşılık ayda 5.2, p: 0.001). Tedavi öncesi FSFI skoru ortalama 18.9 idi; UI tedavi edildikten sonra FSFI skoru 24.9'a yükseldi (p: 0.001). Ayrıca, kadınlardaki UI tedavisinden sonra, partnerlerin IIEF skorunda anlamlı bir iyileşme bulduk (18,5 - 22,5, p: 0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgularımız, kadınlarda UI tedavisinin, kadınlarda yaşam kalitesini ve cinsel işlevi ve eşlerinde cinsel aktiviteyi anlamlı şekilde iyileştirdiğini göstermiştir.
INTRODUCTION: Aim of this study was to evaluate the impact of urinary incontinence (UI) treatment on female and male sexual functions.
METHODS: Sexually active women, who were diagnosed with UI and treated by surgically and/or medically between Decem-ber 2017 and July 2018, were enrolled into the study, prospectively. Patients’ demographic properties were evaluated, and patients filled out Urinary Distress Inventory (UDI-6), Incontinence Impact Questionnaire (IIQ-7) and Female Sexual Function Index (FSFI) forms. Moreover, partner’s age, BMI and sexual status (IIEF-5 score: International Index of Erectile Function) were noted. Trans obturator tape (TOT) operation was performed in patients with stress UI. Patients with UUI underwent anti-cholinergic treatment. In patients with mixed UI, TOT operation was applied who had evident stress component and then anticholinergic treatment was initiated, if necessary. The patients filled out UDI-6, IIQ-7 and FSFI questionnaires at the 3rd month of initial therapy and patients’ partners filled out IIEF-5 form.
RESULTS: Forty-two women with UI and their partners were included in the study. Number of sexual intercourses per month was significantly increased after the treatment of UI (3.3/month vs. 5.2/month, p: 0.001). Pre-treatment FSFI score was 18.9 in average; and after UI was treated, FSFI score was increased to 24.9 (p=0.001). Moreover, we found significant improvement in IIEF score of partners, after the treatment of female UI (18.5 vs. 22.5, p=0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our findings have showed that, treatment of UI in women significantly improved quality of life and sexual function in women and sexual activity in their partners.

4.Surgical Treatment of Penile Fracture Accompanied by Complete Urethral Rupture
Cevper Ersöz, Abdullah Ilktac, Yunus Çolakoğlu, Abdulmuttalip Şimsek, Senad Kalkan
doi: 10.14744/hnhj.2021.78700  Pages 13 - 18
GİRİŞ ve AMAÇ: Penil fraktüre ile beraber total üretra rüptürü nadir görülen bir durumdur. Bu çalışmanın amacı, penil fraktüre bağlı tam üretra rüptürü olmuş hastaların acil cerrahi rekonstrüksiyon sonrası uzun dönem alt üriner sistem semptomlarını ve cinsel fonksiyonlarını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Komplet üretra rüptürü nedeniyle opere olan 5 hastanın preoperatif, peroperatif ve uzun dönem sonuçları değerlendirildi. Hastaların tanısının konulması için fizik muayene ve retrograd üretrografi çekimi esas alındı. Ameliyat verileri kayıt edilerek uzun dönem sonuçları için fizik muayene, Uluslararası Prostat Semptom Skoru (IPSS), Uluslararası Cinsel İşlev İndeksi (IIEF-5) formları ve üroflowmetri sonuçları değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 35.6±6.3 (25-42) ve ortalama takip süresi 18.4±9.9 ay idi. Penil fraktür 3 hastada cinsel ilişki sırasında, 1 hastada mastürbasyon ve 1 hastada uyku esnasında meydana geldi. Ameliyat sonrası hiçbir hastada erektil disfonksiyon gözlenmedi. Hastaların birinde anterior üretral darlık gelişti ve 1 hastada ereksiyon esnasında 15 ° penis eğriliği mevcuttu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Üretroraji ve idrar yapamama üretra rüptürünü gösteren majör bulgulardır, bu hastalar retrograd üretrografi ile değerlendirilmelidir. Bu hasta grubunda korpus kavernozum ve üretranın erken dönemde cerrahi onarımının uzun dönem sonuçları gayet iyidir.
INTRODUCTION: Penile fracture accompanied by complete urethral rupture is a rare condition. This study aims to evaluate the long-term lower urinary tract symptoms and sexual functions of patients with penile fracture and concomitant complete urethral rupture who underwent urgent surgical reconstruction.
METHODS: Preoperative, perioperative, and long-term results of five patients who were operated on for complete urethral rupture and concomitant penile fracture were evaluated. Patients were diagnosed by physical examination and retrograde urethrography (RUG). Operation data were recorded and physical examination, International Prostate Symptom Score, Inter-national Index of Erectile Function-5 forms, and uroflowmetry results were evaluated to determine long-term results.
RESULTS: The mean age of the patients was 35.6±6.3 (25–42) years and the mean follow-up period was 18.4±9.9 months. Pe-nile fracture occurred in three patients during sexual intercourse, one patient during masturbation, and one patient during sleep. Erectile dysfunction was not observed in any patient after the surgery. One of the patients developed anterior urethral stricture and one patient had a 15° ventral curvature during erection.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Urethrorrhagia and urinary retention are the major signs indicating urethral rupture. In these patients, the urethra should be evaluated with RUG preoperatively. The long-term results of early surgical repair of the corpus cavernosum and urethra in this group of patients are very good.

5.Could Neutrophil-Lymphocyte Ratio or Platelet Lymphocyte Ratio Have a Role in Urgent Dialysis Decision?
Davut Tekyol, Nihat Müjdat Hökenek, İbrahim Altundağ, Burcu Genç Yavuz, Şahin Çolak
doi: 10.14744/hnhj.2020.64497  Pages 19 - 23
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut böbrek yetmezliği (ABY), serum kreatinin düzeyinde artış ve/veya idrar miktarında değişkenlik ile seyreden böbrek fonksiyonlarının akut kaybıdır. Kronik böbrek yetmezliği(KBY) böbreğe zarar veren, böbreğe ait olan veya sistemik birçok hastalıktan kaynaklanan, böbreğin sıvı-solüt dengesini ayarlamadaki yetersizlikle beraber metabolik ve endokrin fonksiyonların kronik ve ilerleyici olarak bozulmasıdır.
Çalışmamızda, acil servise başvuran enfeksiyon kliniği olan hastalar haricindeki kronik böbrek yetmezliği hastalarında NLR ve PLR'nin diyaliz öncesi ve sonrası değerleri karşılaştırıldı. Amacımız hızlı ve ucuz bir test olan tam kan sayımındaki(hemogram) parametrelerin diyaliz öncesi ve sonrası değişimini incelemek ve bu değişimlerin acil diyaliz ihtiyacını belirlemede klinisyene bir fikir verip vermeyeceğini tartışmaktır
YÖNTEM ve GEREÇLER: İstanbul Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nefroloji Kliniği Diyaliz Ünitesi’nde rutin diyaliz programı alan KBY hastaları incelendi. Çalışmamıza hastanemizde rutin diyaliz alan KBY hastalarından Ocak 2016 - Ocak 2018 tarihleri arasında çeşitli sebeplerle acil servise başvuran hastalar dahil edildi.
Hastanın acil servise başvuru anında alınan kan örneği ile diyaliz sonrası alınan ilk kan örneği hemogram parametrelerinin değerlendirilmesinde esas alınmıştır. Hastalara ait tüm kan örnekleri aynı laboratuvar ve cihazda çalışılmıştır. Laboratuar incelemeleri MINDRAY BC6800 marka hemogram cihazı yapılmıştır.
İstatiksel analiz olarak verilerin ortalama (mean) değerleri, standart sapmaları, ortanca (median) değerleri hesaplanmıştır. Student’s t test, chi-square test değişikenlerin karşılaştırılmasında kullanılmıştır.

BULGULAR: Acil servisimize Ocak 2016 - Ocak 2018 tarihleri arasında toplamda 458 KBY hastası farklı sebeplerle başvurdu.
Hastaların diyaliz öncesi ve diyaliz sonrası NLR oranları, tüm yaş gruplarında istatistiksel olarak anlamlı değişim göstermektedir(p<0,05). PLR oranlarında 52 yaş üzerindeki hastalarda diyaliz sonrası değerleri, diyaliz öncesi değerlerine göre anlamlı oranda düşüş göstermiştir(p<0,05). Öte yandan 52 yaş altındaki hastalarda PLR oranlarında istatistiksel olarak anlamlı bir değişim saptanmamıştır.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Acil diyaliz ihtiyacını belirlemede NLR ve PLR oranlarındaki artış klinik değerlendirme ile birlikte acil dializ kararı vermede yardımcı olabilir.
INTRODUCTION: Chronic kidney disease (CKD) is the chronic and progressive deterioration of metabolic and endocrine func-tions together with the inability to adjust the fluid-solute balance of the kidney. In our study, the values of neutrophil to lym-phocyte ratio (NLR) and platelet to lymphocyte ratio (PLR) before and after dialysis were compared in patients with chronic renal failure, except for patients with infection clinic admitted to the emergency department. Our aim is to examine the changes in the parameters of complete blood count (hemogram) before and after dialysis, which is a fast and inexpensive test, to discuss whether these changes will give an idea in determining the need for urgent dialysis.
METHODS: The CKD patients who received a routine dialysis program in the Nephrology Clinic Dialysis Unit of Istanbul Hay-darpaşa Numune Training and Research Hospital were examined. Among the patients with CKD who received routine dial-ysis in our hospital, patients who presented to the emergency department for various reasons between January 2016 and January 2018 were included in our study. Laboratory examinations were made with MINDRAY BC6800 brand hemogram device. As a statistical analysis, the mean values, standard deviations, median values of the data were calculated. Student’s t-test was used to compare the Chi-square test variants.
RESULTS: Between January 2016 and January 2018 a total of 458 CKD patients applied to our emergency department. The pre-dialysis and post-dialysis NLR ratios of the patients show a statistically significant change in all age groups (p<0.05). Post-dialysis values in patients over 52 years of age in PLR ratios decreased significantly compared to pre-dialysis values (p<0.05). On the other hand, there was no statistically significant change in PLR ratios in patients under 52 years of age.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In determining the need for urgent dialysis, the increase in NLR and PLR ratios can be helpful in making an emergency dialysis decision together with clinical evaluation.

6.Electrophysiologic Evaluation of the Autonomic Nervous System Functions in Children with Nocturnal Enuresis
Elem Yorulmaz, Gülümser Aydın, Tutku Soyer
doi: 10.14744/hnhj.2020.54771  Pages 24 - 30
GİRİŞ ve AMAÇ: Otonomik sinir sistemi nokturnal poliüri, uyanma bozukluğu veya detrüsör hiperaktivitesi gibi nokturnal enürezisin bazı etiyolojik faktörleri ile ilişkili gibi görünmektedir. Bu çalışmanın amacı nokturnal enürezisli (NE) çocuklarda otonomik sinir sistemi (OSS) fonksiyonlarını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 22 NE’li ve 20 sağlıklı çocuk dahil edildi. Her iki grupta palmar ve plantar sempatik deri yanıtları (SDY) ve RR interval varyasyonu (RRIV) elektrofizyolojik yöntemlerle değerlendirildi. Minimum ve ortalama SDY latansları, maksimum ve ortalama SDY amplitüdleri, istirahat ve derin solunum sırasında RRIV, istirahat-derin solunum RRIV farkı ve oranı, istirahat ve derin solunumda maksimum-minimum RR interval oranı hesaplandı. Grup karşılaştırmalarında; anormal dağılmış veriler için Mann-Whitney U testi, normal dağılan veriler için ise bağımsız grup t-testi kullanıldı.
BULGULAR: NE grubunda yaş ortalaması 10.75±3.49, kontrol grubunda ise 10.91±3.10 idi. İki grup arasında yaş ve cinsiyet açısından istatistiksel anlamlı fark yoktu. (p> 0.05). Her iki grupta tüm vakalarda palmar ve plantar SDY’ler elde edildi. İki grup arasında SDY ve RRIV parametreleri açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p> 0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu bulgular enüretik çocuklarda OSS fonksiyonlarının normal olabileceğini göstermektedir. Ancak OSS disfonksiyonu, NE ile ilgili patogenetik mekanizmalardan bir ya da birkaçı ile ilişkili olabilir. Bu nedenle NE’li çocukların etiyolojik faktörlere göre sınıflandırıldığı gruplarda OSS fonksiyonlarını değerlendirmek OSS disfonksiyonu-NE ilişkisini göstermek adına daha faydalı olabilir.
INTRODUCTION: The autonomic nervous system (ANS) is likely to play a role in some of the etiologic factors of nocturnal enure-sis (NE), such as nocturnal polyuria, disorder of arousal, or detrusor hyperactivity. The aim of this study was to evaluate ANS functions in children with NE.
METHODS: Twenty-two children with NE and 20 healthy children were allocated for this study. In electrophysiologic evalua-tion, palmar and plantar sympathetic skin responses (SSR) and RR interval variation (RRIV) were carried out in both groups. The minimum and mean latencies of SSRs, maximum and mean amplitudes of SSRs, RRIV at rest and during deep breathing, the difference between resting and deep breathing RRIVs, ratio of deep breathing to resting RRIV, and maximum to mini-mum RR interval at rest and during deep breathing were calculated. For group comparisons; Mann–Whitney U test was used for abnormally distributed data, independent t-test was used for normally distributed data for continuous variables.
RESULTS: The mean ages were 10.75±3.49 and 10.91±3.10 years for patients and controls, respectively. There was no signifi-cant difference between the groups in terms of age and sex (p>0.05). Palmar and plantar SSRs could be obtained in all sub-jects in NE and control groups. There was no significant difference between the groups in SSR or RRIV parameters (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: This result suggests that ANS system functions may be normal in enuretic group when not classified for the etiologies. However, the effect of the ANS may be more evident for one of the above-mentioned etiologic factors. Therefore, assessing ANS functions in patients classified according to the etiologies may be more useful to demon-strate the link between ANS dysfunction and NE.

7.Evaluation of Low-Intensity Extracorporeal Shock Wave in the Treatment of Peyronie’s Disease: A Single Arm Observational Study
İbrahim Nüvit Tahtalı, Turgay Karataş
doi: 10.14744/hnhj.2022.48716  Pages 31 - 35
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada düşük dansiteli extrakorporal dalga tedavisi (Low-İntensity Extracorporeal Shock Wave Therapy =Li-ESWT)'nin Peyronie hastalığı üzerine etkilerini incelemek amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Peyronie hastalığı olan 41 hastaya tedavi için Duolith SD1 Ultra cihazı ile Li-ESWT uygulandı. Peyroni hastalarında Li-ESWT yapılacak penis bölgesini klinik odaklama ile yani palpe edilen peyroni plak üzerine, her seansta toplam 300 atım (3,000 vuruş 0,25 mJ/mm2) 6 hafta haftada 1 seans uygulandı. Başlangıç ve Li-ESWT uygulandıktan 3. ay 6. ay ve 1 yıl sonra peyroni hastalarında, penil ağrı, penil kurvatur, penil plak büyüklüğü ve IIEF-5 skorlaması değeri kıyaslanarak bu yöntemin güvenilirliği ve etkinliği değerlendirilirdi.
BULGULAR: Hastalara tedavi öncesi ve Li-ESWT tedavisinden sonra 3. ay, 6. ay ve 12. ay’daVas skorlamasında istatiski açıdan anlamlı bir düşme (p<0,001) bulunmuş iken, angulasyondaki değişim, IIEF-5 skorlamasında, plak büyüklüğünde, sırasıyla( p=0,950, p=0,162, p=0,162) anlamlı bulunmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: peyroni hastalığında Li-ESWT tedavisi ile hastaların ereksiyonda oluşan penil ağrı şikayetini azaltma dışında angulasyon, penil plak‘da küçülme ve cinsel fonksiyonlarda iyileşme sağlanamadığını göstermiştir. Verilerimize göre Li-ESWT, Peyronie hastalığında görülen penil ağrıyı azalttığı ancak penis eğriliğini azaltmada, plak boyutunu küçültmede ve cinsel işlevi iyileştirmede etkili görünmemektedir.
INTRODUCTION: The purpose of this study was to determine the efficacy of low-intensity extracorporeal wave therapy (Li-ESWT) in the treatment of Peyronie’s disease (PD).
METHODS: Li-ESWT was used to treat 41 patients applied with PD using the Duolith SD1 Ultra device. In Peyronie’s patients, a total of 300 beats (3,000 strokes 0.25 mJ/mm2) were applied to the penile region to be Li-ESWT with clinical emphasis, that is, on the palpable Peyronie’s plaque, once a week for 6 weeks. The method’s reproducibility and efficacy were determined by comparing penile discomfort, penile curvature, penile plaque size, and International Index of Erectile Function (IIEF-5) score values in Peyronie’s patients at baseline and 3 months, 6 months, and 1 year after Li-ESWT treatment.
RESULTS: While there was a statistically significant decrease (p<0.001) in Vas score before and after Li-ESWT treatment at 3, 6, and 12 months, the change in angulation in IIEF-5 scoring and plaque size was not significant (p=0.950, p=0.162, p=0.162, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: These results showed us that Li-ESWT treatment in PD did not provide angulation, shrinkage of penile plaque and improvement in sexual functions, except for reducing the penile pain complaint of the patients during erection. Findings indicate that Li-ESWT alleviates penile pain associated with PD. However, it did not appear to be useful in terms of reducing penile curvature, plaque size, or sexual function.

8.Cutibacterium Acnes (Formerly Pripionibacterium Acnes) Incidence in Shoulder Arthroscopy and Correlation with the Clinical Status
Mehmet Soyarslan, Mehmet Kerem Canbora, Gülçin Balköse, Ozkan Kose, Sebahat Aksaray
doi: 10.14744/hnhj.2020.99267  Pages 36 - 41
GİRİŞ ve AMAÇ: Cutibacterium acnes (C.acnes), eski adıyla Propionibacterium acnes, düşük virülanslı, aerotoleran anaerob, gram pozitif, spor oluşturmayan, pleomorfik basillerdir. Özellikle omuz eklem cerrahisi sonrası implant ile ilişkili enfeksiyonlarda hastaların klinik sonuçlarını olumsuz etkileyen sık enfeksiyon nedenlerindendir. çalışmanın amacı omuz artroskopisi yapılan hastalardan ameliyat esnasında alınan doku örneklerinde C.acnes insidansını saptamak ve hastaların klinik sonuçlarını kültür sonuçları ile karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2016 Ocak – 2016 Temmuz ayları arasında hastanemizde omuz artroskopisi ameliyatı olan ve çalışmaya dahil olma kriterlerini karşılayan hastalar prospektif olarak değerlendirildi. Hastaların ameliyat öncesi VAS (visual analog scale) skoru, Quick-Dash, Constant skoru hesaplanarak kaydedildi ve ameliyat sonrası 6. aydaki verilerle birlikte değerlendirildi. Hastanın omuzundaki patolojiye göre 2 ya da 4 örnek alındı. Alınan örnekler 14 gün süre ile %5 koyun kanlı agara ve MacConkey agara ekildi. Kültür sonuçları hastaların klinik verileri ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmanın dahil olma kriterlerini karşılayan 39 hastayı 6 ay süre ile takip edildi (13 erkek 26 kadın). 39 hastanın 7’sinin kültüründe P.acnes üredi (%17.9). Kültürde üremeye göre skorların dağılımı açısından istatistiksel anlamlı farklılık bulunmadı. (Mann-Whitney U p<0,05)
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ameliyat öncesi cilt hazırlığı ve standart antibiyotik proflaksisine rağmen omuz artroskopisi esnasında en çok subakromiyal alana olmak üzere C.acnes inkübasyonu olmaktadır. Omuz artroskopisi esnasında alınan doku kültürlerinde C.acnes üreyen hastaların klinik sonuçları ile doku kültürlerinde C.acnes üremeyen hastaların klinik sonuçları arasında anlamlı fark görülmemiştir. Literatürde C.acnes, omuz bölgesinde persistan ağrı ve artroz ile ilişkilendirilmiştir. Ancak 6 aylık takiplerde elde edilen sonuçlar hipotezimiz ile uyumlu değildir.

INTRODUCTION: Cutibacterium acnes, formerly Propionibacterium acne, is a low virulence, aerotolerant anaerobes, Gram-pos-itive, non-spore forming, pleomorphic bacillus. It is one of the common causes of infection that adversely affects the clinical outcome of patients, especially in implant-related infections after shoulder joint surgery. The aims of this study are to deter-mine the incidence of C. acnes in tissue samples which were taken during shoulder arthroscopy and to compare the clinical status of patients with culture results.
METHODS: Patients who had shoulder arthroscopy in our hospital between January 2016 and July 2016 were evaluated prospectively. The patient’s visual analog scale score, Quick-Dash score, and Constant score were recorded before surgery and at 6th month after surgery and they were compared. Two or four samples were taken according to the shoulder pathol-ogy. Then, all of the samples were plated on 5% sheep blood agar and MacConkey agar for 14 days. Culture results and patient outcome scores compared.
RESULTS: We have followed 39 patients who met the inclusion criteria for 6 months. Thirteen of the patients were male, and 26 were female. There were seven patients whose culture results were positive (17.9%). There was no statistically significant difference in the distribution of clinical scores according to the culture result. (Mann-Whitney U p & lt; 0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Despite the pre-operative skin preparation and standard antibiotic prophylaxis, shoulder arthroscopy mostly causes C. acnes inoculation, especially in the subacromial region. On the other hand, there was no differ-ence in the clinical outcomes whether the patients developed C. acnes in tissue cultures or not. In the literature, C. acnes is associated with persistent pain and arthrosis in the shoulder region, but the results obtained in 6 month follow-ups are not compatible with this hypothesis.

9.Factors That Affecting Success and Re-admission in the Treatment of Proximal Ureteral Stones with Shock Wave Lithotripsy
Tuncay Toprak, Musab Ali Kutluhan, Yavuz Onur Danacıoğlu, Yusuf Arıkan, Umut Arslan, Ramazan Topaktaş
doi: 10.14744/hnhj.2020.03064  Pages 42 - 47
GİRİŞ ve AMAÇ: Ekstrakorporeal şok dalgası litotripsi üriner sistem taş hastalığında uygulanan yöntemlerden biridir. Ekstrakorporeal şok dalgası litotripsi oldukça yüksek başarı oranına sahiptir ve başarısını etkileyen birçok faktör vardır. Çalışmamızda proksimal üreter taşlarında şok dalgası litotripsi sonuçlarımızı, şok dalgası litotripsi sonrasında hastaneye tekrar başvuru nedenlerini ve yapılan ek müdahaleler sonrası elde edilen nihai başarıyı sunmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Mart 2017 ile Ekim 2019 tarihleri arasında proksimal üreter taşı nedeni ile şok dalgası litotripsi uygulanan 18 yaş ve üzeri 142 hasta retrospektif olarak incelendi. Çalışmada değerlendirmeye alınan hastaların yaşları, cinsiyetleri, vücut kitle indeksleri, taşın lateralitesi, taş boyutları ve volümü, taş-cilt mesafesi, taşın dansitesi [Hounsfield, (HU)], hidronefroz dereceleri, şok dalgası litotripsi seans sayısı, hastanın tekrar başvuru nedenleri ve final başarı sonuçları değerlendirildi. Başarı yapılan işlemler sonrası 1.ayda kontrastsız BT’de tam taşşız olması veya tespit edilen taşın boyutunun <4 mm olması olarak tanımlandı. Şok dalgası litotripsi ile başarı elde edilemeyen hastalara endoürolojik girişimler uygulandı ve final başarı oranı belirlendi. Komplikasyonlar Clavien- Dindo klasifikasyonuna göre sınıflandırıldı.
BULGULAR: Ekstrakorporeal şok dalgası litotripsi başarısına yaş, vücut kitle indeksi, taşın lateralitesi, renal ektazi derecesi, şok dalgası litotripsi seans sayısı, taş-cilt mesafesinin herhangi bir katkısının olmadığı görülmüştür (p>0,05). Şok dalgası litotripsi başarısını etkileyen faktörler arasında erkek cinsiyette olmak, taşın boyutu, taşın volümü ve taşın dansitesi; final başarıyı ise taş-cilt mesafesi ve renal ektazi derecesinin etkilediği görüldü (p<0.05). Şok dalgası litotripsi sonrası başarı elde edilen ve edilmeyen gruplara bakıldığında, başarısız grupta komplikasyon gelişimi daha fazla görüldü (p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Proksimal üreter taşlarında taş volümü, taşın boyutu ve dansitesi şok dalgası litotripsi başarısını etkileyen faktörler arasındadır. Minimal invaziv bir işlem olan şok dalgası litotripsinin gerekli durumlarında yapılan ek müdahaleler sonrası final başarı oranı arttırılabilir.
INTRODUCTION: Extracorporeal shock wave lithotripsy (ESWL) is one of the methods applied in urinary system stone disease. ESWL has a very high success rate, and there are many factors that affect its success. In our study, we aimed to present our shock wave lithotripsy (SWL) results in proximal ureter stones, the reasons for re-admission to the hospital after SWL, and the final success achieved after additional interventions.
METHODS: Between March 2017 and October 2019, 142 patients aged 18 years and over who underwent SWL for proximal ureteral stones were retrospectively evaluated. Age, sex, body mass index, stone laterality, stone size and volume (π×1/ 6×length×width×height), stone-skin distance, stone density, hydronephrosis degrees, number of SWL sessions, reasons for re-admission, and final success results were evaluated. The stone size determined on CT<4 mm was defined as successful SWL treatment. Other interventional procedures were performed to unsuccessful SWL patients, and final success rate was determined. Complications were classified according to Clavien-Dindo classification.
RESULTS: Age, BMI, laterality of the stone, degree of renal ectasia, number of SWL sessions, and stone-skin distance did not contribute to SWL success (p>0.05). Factors affecting ESWL success include male gender, stone size, stone volume, and stone density; stone-skin distance and degree of renal ectasia were found to affect final success (p<0.05). Complications were more frequent in the unsuccessful group (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Stone volume, size and density of stone in proximal ureter stones are among the factors af-fecting the SWL success. The final success rate can be increased after additional interventions performed in the necessary situations of SWL, which is a minimally invasive procedure.

10.The Success Rate of Interferon-Based Treatments in Chronic Viral Hepatitis C Patients and Factors Affecting Treatment Success
Semiha Çelik Ekinci, Saadet Yazıcı, Ayşe Canan Üçışık, Pınar Ergen, Özlem Aydın, Arzu Doğru, Fatma Gümüşer, Fatma Yılmaz Karadağ, Şafak Kızıltaş, Güralp Taşan, Celal Ulaşoğlu, Feruze Yılmaz Enç, Nail Özgüneş, İlyas Tuncer, Mustafa Haluk Vahaboğlu
doi: 10.14744/hnhj.2021.36034  Pages 48 - 53
GİRİŞ ve AMAÇ: Kronik viral hepatit C'li hastaların tedavi başarısını ve tedavi başarısını etkileyen faktörleri incelemek.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışma; İnfeksiyon Hastalıkları ve Gastroenteroloji polikliniklerinde takipli kronik viral hepatit C’li hastaların dosyaları taranarak yapıldı. Demografik ve klinik özellikler (hepatomegali veya splenomegali varlığı, komorbidite tedavi protokolleri ve yan etkileri) incelendi.
BULGULAR: Çalışmaya 418 hasta dâhil edildi. Hastaların yaş ortalaması 48,4 (min: 27-max: 76) yıldı. %40,4’ü (n=169) erkekti. 50 hastada hepatomegali, 45’inde splenomegali mevcuttu. Hastaların %79.9'unda komorbidit hastalık yokken, %13.4'ünde diyabet, % 5.3'ünde tiroid disfonksiyonu, %1.4'ünde her ikisi de vardı. 4 hastada hepatoselüler karsinom, 29 hastada siroz, 33’ünde ise yan etki gözlendi. 4 hasta ribavirin, 32 hasta klasik-interferon, 13 hasta pegile-interferon, 69 hasta klasik-interferon+ribavirin, 297 hasta pegile-interferon+ribavirin, 3 hasta klasik-interferon+ribavirin+pegile-interferon almıştı. Hastaların 12’si “tedavi altında alevlenme”, 14’ü “kısmi yanıtlı”, 89’u “nüks”, 124’ü “tam yanıtsız”, 179’u ise “kalıcı viral yanıt (KVY)” ile sonuçlandı. Genel olarak, en başarılı sonuçlar pegile interferon + ribavirin ile tedavi edilen hastalarda elde edildi. Tek değişkenli karşılaştırmalarda,KVY'li hastalarda genç yaş, splenomegali yokluğu ve siroz olmaması anlamlıydı. Çok değişkenli analizde, kombine tedavinin,KVY'li hastalar arasında bağımsız olarak anlamlı olduğu bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmamızda hastaların interferon bazlı tedaviye yanıt oranı %42,8 olup, genç yaş, kadın cinsiyet, organomegali yokluğu bu oranı arttıran fartörler olarak belirlenirken, çoklu analize göre de, kombine tedavi verilmesinin tek başına bağımsız olarak KVY üzerine etkili olduğu belirlenmiştir
INTRODUCTION: To examine the treatment success and the factors affecting the treatment success in patients with chronic viral hepatitis C.
METHODS: This retrospective study was conducted by scanning the files of patients with chronic viral hepatitis C, who were followed in Infectious Diseases and Gastroenterology outpatient clinics. Demographic and clinical characteristics (presence of hepatomegaly or splenomegaly, comorbidity treatment protocols, and side effects) were examined.
RESULTS: 418 patients were included in the study. The mean age of the patients was 48.4 (min: 27-max: 76) years. 40.4% (n=169) of the patients were male. Fifty patients had hepatomegaly and 45 had splenomegaly. While 79.9% of the patients had no comorbid disease, 13.4% had diabetes, 5.3% had thyroid dysfunction, and 1.4% had both. Hepatocellular carcinoma was observed in 4 patients, cirrhosis was observed in 29 patients, and side effects were observed in 33 patients. Four patients received ribavirin, 32 patients received classical interferon, 13 patients received pegylated interferon, 69 patients received classical interferon+ribavirin, 297 patients received pegylated-interferon+ribavirin, and three patients received classical in-terferon+ribavirin+pegylated-interferon. Of the patients, 12 resulted in “exacerbation under treatment,” 14 with “partial response,” 89 with “relapse,” 124 with “no response,” and 179 with “sustained virologic response (SVR).” Overall, the most successful results were obtained in patients treated with pegylated interferon+ribavirin. In univariate comparisons, younger age, absence of splenomegaly, and absence of cirrhosis were significant in patients with SVR. In multivariate analysis, combined therapy was found to be independently significantly successful among patients with SVR.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, the response rate of patients to interferon-based treatment was 42.8%, while young age, female gender, and absence of organomegaly were determined as factors that increased this rate, and according to multiple analyses, it was determined that combined treatment alone was effective on SVR independently.

11.The Effects of Diabetic Retinopathy and Panretinal Photocoagulation on Retrobulbar Blood Flow
Zeynep Acar, Suat Akı, Turgay Kahraman, Tomris Şengör
doi: 10.14744/hnhj.2019.59354  Pages 54 - 58
GİRİŞ ve AMAÇ: Diabetik hastalarda retinopatinin ve panretinal fotokoagulasyonun (FK), sistemik faktörlerle birlikte, retrobulber kan akımına etkilerinin araştırılması
YÖNTEM ve GEREÇLER: Farklı evrelerdeki retinopatileri nedeniyle panretinal FK uygulanmış ve uygulanmamamış 62 Tip 2 diabetik hasta ve 15 kişilik kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Tüm olguların BUN, kreatinin ve HbA1c değerleri alındı. Oftalmik arter ve santral retinal arter tepe sistolik hız ve diastol sonu hız ölçümleri oftalmik renkli doppler US ile ölçülüp rezistif indeks hesaplandı.
BULGULAR: Diabetik hastalarda, oftalmik arter parametrelerinde daha düşük kan akım hızı ve daha yüksek rezistif indeks hesaplanırken, proliferatif grupta laser fotokoagulasyon uygulanan ve uygulanmayanlar arasında anlamlı fark bulunmadı. BUN ve kreatinin düzeyleri hastalık evresiyle artış gösterirken, Hb A1c nin özellikle retinopatisi olmayan grupta diğer gruplara göre anlamlı derecede düşük olduğu görüldü ancak kan akım hızları ile direkt ilişki saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Diabetik hastalarda retrobulber kan akım hızları hastalığın ilerlemesiyle azalırken panretinal fotokoagulasyonun bu parametreleri etkilemediği düşünülmektedir. HbA1c hastalık evresiyle ilişkili görünmektedir.
INTRODUCTION: To evaluate effect of diabetic retinopathy and panretinal photocoagulation on retrobulbar blood flow to-gether with systemic factors.
METHODS: 62 Type 2 diabetic patients who either received or did net receive panretinal photocoagulation for variable stages of retinopathy and 15 control patients were enrolled in our study. BUN, creatinine and HbA1c levels for each subject have been determined. The ophthalmic artery and central retinal artery peak systolic velocity and end-diastolic velocity values were measured with color Doppler ultrasonography and resistivity indices were calculated.
RESULTS: In diabetic group, lower blood flow velocities and higher resistivity indices were found in ophthalmic artery. There were no significant differences between the laser photocoagulation group and the preproliferative-proliferative retinopathy group as regards to blood flow velocities. BUN and creatinine levels increased with the stage of retinopathy. HbA1c levels were especially low in no retinopathy group with respect to others but there was no direct relation with the blood flow velocities.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In diabetic patients retrobulbar blood flow velocities seems to decrease with the progression of retinopathy. Panretinal photocoagulation has no significant effect on these parameters. HbA1c levels seem to be related to stage of retinopathy.

12.The Importance of Scalp Hematoma In Predicting Intracranial Injury in Elderly Patients with Minor Blunt Head Trauma
Hüseyin Acar, Adnan Yamanoğlu
doi: 10.14744/hnhj.2021.24471  Pages 59 - 64
GİRİŞ ve AMAÇ: New Orleans Kriterleri ve Kanada Beyin Bilgisayarlı Tomografi (BT) kuralları gibi yetişkin hastalarda beyin BT endikasyonlarını belirlemek için yaygın olarak kullanılan birkaç kriter geliştirilmiştir. Ancak bu kriterlerin yaşlı popülasyonda uygun duyarlılığa sahip bir alt grup analizi yapılmamıştır ve bu popülasyon için güvenilirlikleri tartışmalıdır. Bu nedenle yaşlı popülasyonda intrakraniyel yaralanmayı (IKY) öngörebilen yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
Bu çalışmanın amacı, 65 yaş üstü popülasyonda IKY'yı belirlemede travma bölgesinin ve skalp hematomunun boyutunun rolünü değerlendirmektir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif, gözlemsel çalışma, bir üçüncü basamak eğitim ve araştırma hastanesinin acil servisinde yaklaşık üç yıl boyunca yürütülmüştür. 65 yaş üstü minör kafa travmalı hastalar ardışık olarak çalışmaya dâhil edildi. Bu hastalarda kafa travması alanı, saçlı deri hematomu varlığı ve hematom boyutunun IKY olan ve olmayan hastalar arasında farklılık gösterip göstermediği istatistiksel olarak hesaplandı. IKY olan ve olmayan hastaları ayırt etmede hematom çapının başarısını test etmek için ROC eğrileri çizilmiştir. Kafa travma bölgelerin karşılaştırılmasında ikili oranlı t-testi kullanıldı.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 405 hastanın 27 tanesinde IKY vardı. IKY'lı hastalarda ortalama skalp hematom çapı 68±25 mm iken, IKY olmayan hastalarda 16±21 mm idi ve aradaki fark anlamlıydı (p< 0.001). Frontal ve parietal bölgede 29,5 mm’den, oksipital bölgede 48 mm’den ve temporal bölgede 35 mm’den küçük bir hematom olması IKY’yı %100 negatif prediktif değer ile dışlıyordu. Temporal bölge frontal bölgeden %22 (-0.223 (-0.375; - 0.071)), oksipital bölgeden 15% (0.150 (-0.009; 0.311)) ve pariatal bölgeden 20% (0.201 (0.044; 0.358)) daha riskli bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Minör kafa travması olan 65 yaş üstü hastalarda skalp hematomunun yeri ve boyutu IKY'yı tahmin etmek için yararlı bir parametre olabilir ve bu popülasyonda beyin BT endikasyonlarını belirlemek için bir parametre olarak kullanılabilir.
INTRODUCTION: Several widely employed criteria have been developed to determine indications for brain computed tomog-raphy (CT) in adult patients, such as the New Orleans Criteria and the Canadian CT Head Rule. However, a subgroup analysis of these criteria with appropriate sensitivity has not been performed in elderly population, and their reliability for this popu-lation is controversial. Therefore, there is a need for new studies that can predict intracranial injury (ICI) in elderly population. The purpose of this study was to evaluate the role of the site of trauma and size of scalp hematoma in determining ICI in the population aged over 65.
METHODS: This prospective, observational study was conducted over approximately 3 years in the emergency department of a tertiary training and research hospital. Consecutive patients aged over 65 with minor head trauma were included in the study. In these patients, the area of head trauma, presence of scalp hematoma, and whether the size of the hematoma differed between patients with ICI and patients without ICI were calculated statistically. ROC curves were drawn to test the success of hematoma in differentiating patients with and without ICI. The two proportions t-test was used in the comparison of areas with head trauma.
RESULTS: Of the 405 patients included in the study, 27 had ICI. The mean scalp hematoma diameter among the patients with ICI was 68±25 mm, compared to 16±21 mm in patients without ICI, and the difference was significant (p<0.001). A hematoma diameter of 29.5 mm in the frontal and parietal region, 48 mm in the occipital region, and 35 mm in the temporal region exhibited 100% negative predictive value in terms of ICI. The risk was higher in the temporal region compared to the frontal 22% (−0.223 [−0.375; −0.071]), occipital 15% (0.150 [−0.009; 0.311]), and parietal 20% 0.201 (0.044; 0.358) regions.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In patients over 65 years of age with minor head trauma, the location and size of the scalp hematoma can be a useful parameter to predict ICI and can be used as a parameter to determine the indication for brain CT in this population.

13.Does the Weishaupt Facet Grading System Affect Healing in Facet Joint Blockage?
Ali Erhan Kayalar
doi: 10.14744/hnhj.2020.00907  Pages 65 - 69
GİRİŞ ve AMAÇ: Bel ağrısı toplumda en sık görülen şikayetlerden biridir. Normal populasyonun yaklaşık %25'i hayatında en az bir kez bel ağrısından yakınmaktadır. Bu bireylerin de yaklaşık %10'u bundan dolayı hekime başvurmaktadır. Faset kaynaklı patolojiler, bel ve kalça ağrılarının en önemli sebeplerinden biridir. Bu nedenle medikal tedaviye yanıt vermeyen olgularda faset eklem blokajları etkili bir yöntem olarak kullanılmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmamızda kliniğimizde faset kökenli bel ağrısı olduğu düşünülen 175 olguya uygulanan faset eklem blokajlarının sonuçları retrospektif incelenmiştir. Faset kökenli ağrı ön tanısı ile Temmuz 20013-Ağustos 2018 tarihleri arasında kliniğimize interne edilerek faset blokajı uygulanan 175 hastanın verileri incelenmiştir. Weishaupt skorları ile işlem öncesi ve işlem sonrası Visuel Analog Skala (VAS) değerleri arasındaki ilişki değerlendirildi.
BULGULAR: Grade 1, grade 2 ve grade 3 olan hastaların preoperatif Visuel Analog Skala (VAS) değerleri sırasıyla 7.4±0.6, 7.6±0.7 ve 7.5±0.7 idi. Bu grupların postoperatif VAS değerleri ise sırasıyla 4.1±0.7, 3.8±0.6 ve 3.7±0.7 olarak değerlendirildi. Her üç grupta da preoperatif ve postoperatif değerler arasında anlamlı fark saptandı. (p<0.05), ancak Weishaupt grade ile blokajin etkisi arasinda anlamli bir fark bulunamadi (p>0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Faset eklem blokaji, lumbago sikayeti olan hastalarda anlamli düzelme saglamis ve yasam konforlarini arttirmistir, ancak blokaj öncesi faset eklem gradelemesinin anlamli bir önemi ve tedavi sonucuna etkisi yoktur.
INTRODUCTION: Lower back pain is one of the most common complaints in the general population, with approximately 25% of the population experiencing lower back pain at least once in life. Of these individuals, approximately, 10% seek medical help. Facet-origin pathologies are one of the most important causes of lower back and hip pain.
METHODS: Therefore, in cases not responding to medical treatment, facet joint blockages are used as an effective method. In this study, a retrospective examination was made of the results of facet joint blockages applied in our clinic between July 2013 and August 2018 to 175 cases thought to have facet-origin lower back pain. The patients were evaluated with the Weishaupt score before the procedure and with Visual Analog Scale (VAS) values before and after the procedure.
RESULTS: The VAS scores decreased from 7.4±0.6 preoperatively to 4.1±0.7 postoperatively in Grade 1 patients, from 7.6±0.7 to 3.8±0.6 in Grade 2 patients and from 7.5±0.7 to 3.7±0.7 in Grade 3 patients. In all three groups, the difference between pre- and post-operative values was determined to be statistically significant (p<0.05). No significant correlation of the effect of the Weishaupt grade on the blockage (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Facet joint blockage was seen to provide a significant improvement in patients with the com-plaint of lumbago and increased comfort, but there was not determined to be any significant importance of the facet joint grade before blockage and there was no effect on the treatment outcome.

14.Is There a Relation Between Osteoporosis and ABO/Rh Blood Group Antigens?
Balkan Şahin, Ali Erhan Kayalar, Mustafa Efendioğlu, Salim Katar
doi: 10.14744/hnhj.2021.17363  Pages 70 - 74
GİRİŞ ve AMAÇ: ABO ve Rhesus (Rh) kan grubu antijenleri birçok hastalığın etiyolojisinde rol oynamaktadır. Bu çalışmadaki amacımız bu antijenlerin osteoporoz gelişimine etkilerini belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Balıkesir Üniversite Hastanesi'nde Mayıs 2014 - Ekim 2019 tarihleri arasında osteoporotik vertebral korpus kırığı nedeniyle kifoplasti yapılan tüm hastalar geriye dönük olarak incelendi. Yaş, cinsiyet, kırık seviyeleri, T skorları, visial analog skala skorları, oswestry disability indeks skorları ve kan grupları hastane veri sisteminden alınarak her hasta için kayıt altına alındı. Çalışma hastaları arasında kan grubu dağılımı verileri aynı bölgedeki sağlıklı bireylerin verileriyle karşılaştırıldı.
BULGULAR: ABO kan grupları sonuçları osteoporotik vertebra kırığı gelişme riski açısından istatistiksel olarak anlamlı değildi. "Rhesus pozitif" kan grubu, yüksek osteoporotik vertebra kırığı insidansı (% 91.5) ile ilişkilidir ve "Rhesus negatif" kan grubu, osteoporotik vertebra kırığı ile en az ilişkiye sahiptir (% 8.5). Sağlıklı kontrollerin osteoporotik vertebra kırığı grubuyla karşılaştırılması, Rh pozitif hastaların osteoporotik vertebra kırığı gelişimi açısından daha yüksek risk altında olduğunu ortaya koydu. (p = 0,026).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmanın bulguları, osteoporoz gelişiminde çevresel etki ve genetik faktörlerin yanı sıra Rh kan antijeninin de etkili olduğunu sunmaktadır.
INTRODUCTION: ABO and Rhesus (Rh) blood group antigens play a role in the etiology of many diseases. The aim of this study is to determine their effects (the effects of these antigens) on the development of osteoporosis.
METHODS: We retrospectively analyzed all patients, who underwent kyphoplasty for osteoporotic vertebral corpus fractures between May 2014 and October 2019 in Balikesir University Hospital. Age, gender, fracture levels, T-scores, visual analog scale scores, oswestry disability index scores, and blood groups were taken from the hospital data system and recorded for each patient. The data of blood group distribution among the study patients were compared with the data of healthy individuals in the same region.
RESULTS: ABO blood groups results were not statistically significant in terms of the risk of developing osteoporotic vertebral fractures (OVFs). “Rh positive” blood type is associated with a high incidence of OVFs (91.5%) and the “Rh negative” blood group has the least association with OVFs (8.5%). Comparison of healthy controls with the OVF group revealed that Rh pos-itive patients were at higher risk of OVF development. (p=0.026).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The findings of this study show that in addition to environmental and genetic factors, Rh blood antigen is also effective in the development of osteoporosis.

15.Academic Productivity of Cardiologists Working as Faculty Members in Universities in Turkey: A Bibliometric Analysis Study
Bihter Şentürk, Turhan Kahraman, Mehmet Birhan Yılmaz, Volkan Hancı
doi: 10.14744/hnhj.2022.93270  Pages 75 - 81
GİRİŞ ve AMAÇ: Bibliyometrik çalışmalar akademik üretkenliğin değerlendirilmesi açısından önemlidir. Amaç, Türkiye’deki üniversitelerde öğretim elemanı olarak görev yapan kardiyologların akademik üretkenliklerini yayın sayısı, atıf sayısı ve h-endeksleri açısından araştırmak ve bu metriklerin akademik unvan ve cinsiyet ile ilişkisini incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Türkiye’deki üniversitelerin kardiyoloji anabilim dallarında profesör, doçent, doktor öğretim üyesi ve öğretim görevlisi olarak görev yapan kardiyologlar, Yükseköğretim Kurulu Akademik Arama platformu kullanılarak belirlendi. Kardiyologların yayın ve atıf sayıları ile h-endeksleri Scopus veri tabanından elde edildi.
BULGULAR: Çalışmada 760 kardiyologdan alınan veriler analiz edildi. Kardiyologların %84’ü erkekti (n=639). Kardiyologların %51,1’i profesör (n=388), %21,6’sı doçent (n=164), %23,4’ü doktor öğretim üyesi (n=178) ve %3,9’u (n=30) öğretim görevlisiydi. Kadınlarda doçent oranı (%12,4) erkeklerdekinin (%23,3) yaklaşık yarısı kadardı. Toplam yayın ve atıf sayısı ile h-endeksleri açısından unvanlar arasında anlamlı farklılıklar vardı (tüm p-değerleri<0,001). Medyan yayın ve atıf sayısı ile h-endeksi profesörlerde en yüksek iken, onları her üç değişkende de doçentler izledi. Doktor öğretim üyesi ve öğretim görevlileri arasında tüm ölçütler açısından anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Cinsiyete göre karşılaştırıldığında, erkek doçent ve doktor öğretim üyelerinin yayın ve atıf sayıları ve h-endeksleri kadın meslektaşlarına göre anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Türkiye’deki üniversitelerde kardiyoloji anabilim dallarında çalışan kardiyologların akademik üretkenlikleri, yayın ve atıf sayıları ve h-endeksleri kullanılarak sunulmuştur. Unvan arttıkça akademik verimliliğin arttığı tespit edilmiştir. Kardiyologların çoğu erkekti. Doçent ve doktor öğretim üyesi erkek kardiyologların akademik üretkenliği kadın meslektaşlarına göre daha yüksekti.
INTRODUCTION: Bibliometric studies are important for the evaluation of academic productivity. The aim was to investigate the academic productivity of cardiologists working as university faculty members in Turkey in terms of the number of publica-tions, number of citations, and h-indices, and to examine the relationship of these metrics with academic title and gender.
METHODS: Cardiologists working as a professor, associate professors, assistant professors, and lecturers in cardiology depart-ments in universities in Turkey were determined using the Council of Higher Education Academic Search platform. A num-ber of publications and citations, and h-indices of the cardiologists were obtained from the Scopus database.
RESULTS: Data from 760 cardiologists were analyzed in the study. Eighty-four percent of the cardiologists were male (n=639). Of the cardiologists, 51.1% were professors (n=388), 21.6% were associate professors (n=164), 23.4% were assistant professors (n=178), and 3.9% were lecturers (n=30). Associate professor ratio in women (12.4%) was about half of that in men (23.3%). There were significant differences among the titles with regard to the total number of publications and citations, and the h-indices (all p<0.001). The median number of publications and citations, and h-index was highest among professors, while they were followed by associate professors in all three variables. There was no significant difference between the assistant professors and lecturers in terms of all metrics (p>0.05). In comparisons by gender, the number of publications and citations, and the h-indices was significantly higher in male associate and assistant professors than in female counterparts (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Academic productivity of cardiologists working in cardiology departments at universities in Turkey is presented using the metrics of number of publications and citations, and h-indices. It was determined that aca-demic productivity increases as the title increases. Most of the cardiologists were male. The academic productivity of male cardiologists among associate and assistant professors was higher than their female counterparts.

16.Evaluation of Perinatal Outcomes in Intrahepatic Cholestasis of Pregnancy
Koray Gök, Asude Özgül, Erdal Yılmaz, Nazife Reyyan Gök, Mehmet Sühha Bostancı, Selçuk Özden
doi: 10.14744/hnhj.2022.34654  Pages 82 - 86
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, kliniğimizde Gebeliğin İntrahepatik Kolestazı (GİK) nedeniyle takip edilen olguların perinatal sonuçlarını retrospektif olarak değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, Nisan 2015-Mart 2021 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'ne başvuran ve Gebeliğin İntrahepatik Kolestazı (GİK) tanısı konulan 71 hastanın tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 28.9 ± 4.8 idi. Tanı anındaki ortalama gebelik haftası 31.9 ± 2.4 hafta ve doğumdaki ortalama gebelik haftası 36.7 ± 1.5 hafta idi. Hastaların 20’sinin (%28.2) 37. gebelik haftasından önce preterm doğum yaptığı saptandı. Tanı anındaki gebelik haftası preterm doğum yapanlarda (30.5 ± 1.7) preterm doğum yapmayanlara (32 ± 2.5) göre istatistiksel olarak anlamlı derecede küçük saptandı (p: 0.025). Korelasyon analizi yapıldığında, tanı anındaki gebelik haftası ile preterm doğum arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede negatif yönde korelasyon saptandı (p: 0.024, r: -0.268).
TARTIŞMA ve SONUÇ: GİK, her ne kadar anne için benign bir durum olsa da fetüste önemli komplikasyonlara yol açabilmektedir. Bu nedenle, erken tanı ve aktif yönetim, GİK ile ilgili olumsuz komplikasyonları azaltmada esastır.
INTRODUCTION: This study aimed to retrospectively evaluate the perinatal outcomes of the cases followed up in our clinic for Intrahepatic cholestasis of pregnancy (ICP).
METHODS: In this study, the medical records of 71 patients who applied to Sakarya University Training and Research Hospital, Gynecology and Obstetrics Clinic between April 2015 and March 2021 and were diagnosed with ICP were analyzed retro-spectively.
RESULTS: The mean age of the patients was 28.9±4.8 years. At the time of diagnosis, the mean week of gestation was 31.9±2.4 weeks, and the mean week of gestation at birth was 36.7±1.5 weeks. It was determined that 20 (28.2%) of the patients had preterm birth before 37 weeks of gestation. The gestational week at the time of diagnosis was found to be statistically signifi-cantly lower in patients who had preterm birth (30.5±1.7) compared to those who did not (32±2.5) who did not have preterm birth (p: 0.025). When the correlation analysis was performed, a statistically significant negative correlation was found between the gestational week at the time of diagnosis and preterm birth (p=0.024, r=−0.268).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although ICP is a benign condition for the mother, it can cause significant complications in the fetus. Therefore, early diagnosis and active management are essential in reducing adverse complications related to ICP.

17.Is there a Difference between Typical and Atypical Hippocampal Sclerosis Regarding Pre-Operative Blood Inflammatory Markers?
Rahsan Kemerdere, Oğuz Baran, Orkhan Alizada, Sureyya Toklu, Mehmet Yiğit Akgun, Seher Naz Yeni, Taner Tanriverdi
doi: 10.14744/hnhj.2020.82713  Pages 87 - 92
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu retrospektif çalışmanın amacı ameliyat öncesi inflamatuvar belirteçlerin tipik ve atipik hipokampal sklerozlu (HS) hastalarda farkının ortaya konmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu amaçla çalışmaya, ilaca dirençli temporal lob epilepsi nedeniyle ameliyat edilen 44 hasta dahil edilmiştir. Ameliyat öncesi elde edilen hemogram sonuçlarından nötrofil, lenfosit, monosit, platelet sayıları ve nötrofil-lenfosit oranı, platelet-lenfosit oranı, lenfosit-monosit oranı ve sistemik-inflamasyon indeksi hesaplanmıştır.
BULGULAR: Tipik HS hastalarında atipik HS hastalarına göre inflamatuvar belirteçlerin çoğu yüksek seviyede bulunsa da anlamlı fark saptanmamıştır. Belirteçlerin hiçbiri nöronal kayıp ile korelasyon göstermemiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tipik ve atipik HS hastaları arasında fark olmasa da, bazı inflamatuvar belirteçlerin atipik HS hastalarına göre nöronal kaybın ciddi olduğu tipik HS hastalarında yükselme eğilimi gösterdiği saptandı. Daha fazla hasta satısını içeren retrospektif and tercihen prospektik ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: The purpose of this retrospective study was to provide whether there was a difference regarding pre-opera-tive inflammatory markers between typical and atypical hippocampal sclerosis (HS).
METHODS: For this purpose, 44 patients who underwent epilepsy surgery due to drug-resistant temporal lobe epilepsy were included. Pre-operative neutrophil, lymphocyte, monocyte, and platelet counts as well as neutrophil-lymphocyte ratio, platelet-lymphocyte ratio, lymphocyte-monocyte ratio, and systemic immune-inflammation index) were noted from pe-ripheral blood tests.
RESULTS: Although the majority of inflammatory markers showed higher levels in typical HS, no significant differences were found. None of the markers studied showed a correlation with the degree of neuronal loss.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although no differences between typical and atypical HS were demonstrated, there was a trend to increase in the levels of some inflammatory markers in typical HS which is severe form of neuronal loss compared to atypical HS and further studies with larger cohort of retrospective and preferably prospective are needed.

18.The Effect of Vitamin D Levels on the Frequency of Upper Respiratory Tract Infection in Children
Aysun Boğa, Ebru Şahin, Mehmet Karacı, Çiğdem Yanar Ayanoğlu, Yusuf Kaya, Yasin Dağ
doi: 10.14744/hnhj.2019.16769  Pages 93 - 96
GİRİŞ ve AMAÇ: D vitamini yetersizliği ve eksikliği kemik ve mineral metabolizması dışında bir çok sistemi etkilemektedir. Çalışmamızda Üst Solunum Yolu Enfeksiyonu görülme sıklığı ile D vitamini düzeyleri arasındaki ilişki araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2015 -2016 yılları arasında çocuk polikliniğimize başvurup Üst Solunum Yolu Enfeksiyonu tanısı alan hastaların dosyaları restrospektif olarak değerlendirildi. D vitamini düzeyi bakılmış olan 430 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların son 1 yıl içerisinde geçirilmiş Üst Solunum Yolu Enfeksiyonu sayıları kaydedildi ve D vitamini düzeylerine göre 3 gruba ayrıldı. Serum 25 (OH) D3 düzeyleri 20-100 ng/ml arasında yeterli,12-20ng/ml arasında yetersiz, <12 ng /ml ise eksik olarak kabul edildi ve bunlar arasındaki ilişki değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmamızda 0 ile 18 yaş arasında, 225 (% 52,3) kız ve 205 (%47,7) erkek çocuk yer aldı. Çocukların %15,3’ünün D vitamini düzeyi 12 ng/ml’nin altında (1.grup), %32,2’sinin 12 -20 ng/ml’nin arasında (2.grup ), %52,5’inin 20-100ng/ml’nin (3.grup )arasında idi. Çalışmamızda 1.grupta yıllık Üst Solunum Yolu Enfeksiyonu sıklığı ortalama 1,95, 2.grupta 2,12, 3. grupta 1,75 idi. Üst solunum Yolu Enfeksiyonu sıklığı D vitamini 20-100 ng /ml olan grupta, <20 ng /ml olan grup ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: D vitamini düzeyi yeterli olan çocuklarda Üst Solunum Yolu Enfeksiyonu sıklığının diğer gruplara göre anlamlı derecede düşük olduğu görüldü. D vitamini yetersiz ve eskik olan çocuklarda D vitamini desteğinin verilmesi bir çok sistem üzerinde olumlu etkisi olduğu gibi üst solunum yolu enfeksiyonu sıklığını da azaltacağı düşünülebilir.
INTRODUCTION: Vitamin D insufficiency and deficiency affect many systems other than bone and mineral metabolism. In our study, the relationship between the frequency of upper respiratory tract infection (URTI) and Vitamin D levels was investigated.
METHODS: The records of patients who applied to our pediatric outpatient clinic between 2015 and 2016 and were diag-nosed with URTI were evaluated retrospectively. A total of 430 cases whose Vitamin D levels were measured were included in the study. The number of URTIs of patients in the past 1 year was recorded and they were divided into three groups ac-cording to their Vitamin D levels. Serum 25 (OH)D levels were considered adequate between 20 and 100 ng/ml, insufficient between 12 and 20 ng/ml, and deficient if <12 ng/ml, and the relationship with these levels and the diseases was evaluated.
RESULTS: Our study included 225 (52.3%) females and 205 (47.7%) males between the ages of 0 and 18. The Vitamin D level of 15.3% of the children was below 12 ng/ml (Group 1), 32.2% of them were between 12 and 20 ng/ml (Group 2), and 52.5% of them were between 20 and 100 ng/ml (Group 3). In our study, the annual mean frequency of URTI was 1.95 in the first group, 2.12 in the second group, and 1.75 in the third group. The frequency of URTI was found to be statistically significantly lower in the group with Vitamin D levels 20–100 ng/ml, compared to the group with <20 ng/ml (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The frequency of URTI was found to be significantly lower in children with adequate Vitamin D levels compared to other groups. It can be thought that providing Vitamin D supplementation in children with insufficient and deficient Vitamin D levels will have a positive effect on many systems, as well as reducing the frequency of URTI.

19.The Relationship Between Erectile Dysfunction and Prediabetes
Muzaffer Akçay, Eray Metin Güler, Emin Cenan Coşkun, Fatih Gevher, Habib Akbulut, Taha Süreyya Firidin
doi: 10.14744/hnhj.2021.32848  Pages 97 - 100
GİRİŞ ve AMAÇ: Erkeklerde erektil disfonksiyon (ED), hem gelişmekte olan hem de gelişmiş ülkelerde önemli bir halk sağlığı sorunu haline gelen diabetes mellitus'la birlikte görünen bir komplikasyonudur. ED, hastaların refahını tehdit eder, bu nedenle risk faktörlerini belirlemek ve erken aşamada kontrol etmek, ciddi sonuçları ve hastalığın yükünü önlemek için hayati önem taşır. Bu nedenle, çalışmamızda üroloji polikliniğine ED tanısı alan hastalarda pre-diyabetik risk faktörlerini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 40 ED tanısı alan 25-55 yaşındaki gönüllülerle, aynı demografik özellikte sağlıklı gönüllüler dâhil edildi. Çalışmaya katılan tüm gönüllülerde rutin HbA1c düzeyleri incelendi.
BULGULAR: HbA1c düzeyleri hasta grubunda 5,94±1,12, sağlıklı kontrol grubunda 5,23±0,56 çıkarak istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p<0,001). Hasta grubunda HbA1c ile ED skorlaması arasında orta düzeyde negatif korelasyon bulunmuştur (r= -0,574; p=0,000).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma ile ED tanısı alan hastalarda pre-diyabet riski ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Bu nedenle ED hastalarında diyabet risk faktörü olarak HbA1c düzeyleri düzenli kontrol edilmelidir.
INTRODUCTION: Erectile dysfunction (ED) in men is a complication associated with diabetes mellitus (DM), which has become an important public health issue in both emerging and developed countries. ED threatens the well-being of patients. There-fore, identifying and controlling risk factors at an early stage is vital to prevent serious consequences and burden of this dis-ease. This study was aimed to evaluate prediabetic risk factors in patients diagnosed with ED in the urology outpatient clinic.
METHODS: A total of 40 volunteers diagnosed with ED in the 25–65 age group and 40 healthy volunteers with the same de-mographic characteristics, were included in the study. HbA1c levels were examined routinely in all volunteers participating in the study.
RESULTS: HbA1c levels were found to be 5.94±1.12 in the patient group and 5.23±0.56 in the healthy control group and were found to be statistically significantly higher in the patient group (p<0.001). A moderate negative correlation was found be-tween HbA1c and ED scoring in the patient group (r=−0.574, p=0.000).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, it was found that HbA1c level was associated with the risk of prediabetes in patients diagnosed with ED. Therefore, HbA1c levels should be examined regularly as a diabetes risk factor in patients diag-nosed with ED.

20.Evaluation of Urinary System Pathologies in Patients with Sacrococcygeal Teratomas
Hayriye Nihan Karaman Ayyıldız, Şafak Karacay, Ali Sayan, Ahmet Arıkan
doi: 10.14744/hnhj.2021.32659  Pages 101 - 106
GİRİŞ ve AMAÇ: Sakrokoksigeal teratomlar (SKT), yenidoğan döneminde en sık görülen germ hücreli tümörlerdir. SKT'li çocuklarda işeme disfonksiyonu insidansı yüksektir ve kökeni genellikle nörojeniktir. Teratomun tipi ve derecesinde pelvik innervasyonun üriner kontinansında istenmeyen etkilere neden olabileceği bilinmektedir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada; 1996-2004 yılları arasında yenidoğan ve süt çocukluğu döneminde SKT nedeni ile ameliyat edilen 11 hastanın idrar mikroskobu, abdominal ultrason, işeme sistoüretrografisi ve ürodinamik çalışma dahil olmak üzere tam bir ürolojik muayenesi yapıldı.
BULGULAR: Hastalarımızın üçünde Tip I, altısında Tip II ve ikisinde Tip III tümör vardı. Takip sırasında dört hastada nüks meydana geldi. Hidronefroz iki hastada tek taraflı ve iki hastada çift taraflı olarak bulundu. Ürodinamik çalışmalarda; dört hastada düşük mesane kompliyansı, beş hastada detrüsör sfinkter dissinerjisi, beş hastada stabil olmayan detrüsör kasılması ve bir hastada nörojenik mesane sfinkter disfonksiyonu bulduk.

TARTIŞMA ve SONUÇ: SKT evresi ile üriner patolojik bulgular ve kontinans arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Problemli cerrahi geçirenler, yapılan işlemlerin tipi ve sayısı, invazyon varlığı, tümör boyutu, nüks, şüphesiz cerrahın tekniği hakkındaki veriler komplikasyonların ortaya çıkmasında etkili faktörler olduğunu düşündürmüştür. Çalışma, SKT'li hastalarda ürodinamik çalışmaların diğer çalışmalarla birlikte yapılması gerektiğini düşündürmektedir.
INTRODUCTION: Sacrococcygeal teratomas (SCT) are the most common germ cell tumors. The incidence of voiding dysfunc-tion is high in children with SCT and its origin is usually neurogenic. Pelvic innervation of the type and degree of teratoma is known that may cause undesirable effects on urinary continence.
METHODS: In this study, a complete urological examination including urinary microscopy, abdominal ultrasound, voiding cystourethrography, and urodynamic study was performed in 11 patients who were operated for SCT in the neonatal and infancy period between 1996 and 2004.
RESULTS: Three of our patients had Type I, six had Type II, and two had Type III tumors. Recurrence occurred in four patients during follow-up. Hydronephrosis was found as unilateral in two and bilateral in two patients. In urodynamic studies, we found low bladder compliance in four patients, detrusor sphincter dyssynergia in five patients, unstable detrusor contraction in five patients, and neurogenic bladder sphincter dysfunction in one patient.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There was no significant relationship between the teratoma stage and urinary pathological findings and continence. The data about those who had problematic surgery, the type and number of the procedures, presence of invasion, the size of the tumor, recurrence, and undoubtedly the surgeon’s technique have suggested that they are the effective factors in the occurrence of complications. The study suggests that the urodynamic studies should be per-formed alongside other studies in patients with SCT.

21.Our Surgical Outcomes in Cases with Ptosis
Okşan Alpoğan, Akın Banaz, Adnan İpçioğlu, Necdet Cinhüseyinoğlu, Mehmet Okan Arslan
doi: 10.14744/hnhj.2020.16023  Pages 107 - 112
GİRİŞ ve AMAÇ: Ptosiz cerrahi sonuçlarını değerlendirmek.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Primer olarak Levator fonksiyonuna göre cerrahi karar verilen 51 hastanın 60 gözüne çeşitli cerrahi yöntemler uygulandı. En az 3 ay ve en uzun 41 ay takip edilen hastalar retrospektif olarak değerlendirildi.

BULGULAR: Elli bir hastanın 60 gözü çalışmaya dahil edilmiştir. Fasanella-Servat ve aponevroz cerrahisinde % 100, frontal askıda % 85.7, levator rezeksiyonunda % 91.6 olmak üzere toplamda % 91.6 başarılı sonuç elde edildi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Levator fonksiyonu cerrahi yöntemi belirlemede önemlidir. Levator fonksiyonu iyi olan hastalarda başarı oranı yüksektir. Cerrahi sırasında göz kapağı seviyesinin ayarlanması ve erken post operatif yeniden düzeltme başarıyı arttırır.

INTRODUCTION: The objective of the study was to evaluate the results of ptosis surgery.
METHODS: Various surgical methods were applied to 60 eyes of 51 patients who were decided to be operated primarily on the basis of levator function (LF). Patients who were followed for a minimum of 3 months and a maximum of 41 months were evaluated retrospectively.
RESULTS: Sixty eyes of 51 patients were included in the study. A total of 91.6% successful results were obtained, with a distri-bution as follows: 100% in Fasanella-Servat procedure and aponeurosis surgery, 85.7% in frontalis suspension, and 91.6% in levator resection surgery.
DISCUSSION AND CONCLUSION: LF is important in determining the surgical method. Success rate is high in patients with good LF. Eyelid adjustment during surgery and early post-operative readjustment increase success.

CASE REPORT
22.Lambda Light Chain Cast Nephropathy: A Case Report
Elif Sitre Koç
doi: 10.14744/hnhj.2020.69783  Pages 113 - 115
Serbest hafif zincir aşırı üretimi, altta yatan plazma hücreli diskrazi ya da lenfoproliferatif bir hastalığa bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Aşırı üretim sonucu proksimal tübülün katabolize etme kapasitesi aşıldığında, üretilen fazla hafif zincirler distal tübüle ulaşarak orada birikime ve böbrek fonksiyonlarında bozulmaya neden olur. Cast nefropatisi olarak adlandırılan bu durum en sık multiple myelomda görülmekle birlikte Waldenström makroglobülinemisi, lenfomalar ile de ilişkili olabilir.
Excess production of free light chains is due to underlying plasma cell dyscrasia or a lymphoproliferative disease. When the degrada-tion capacity by proximal tubule is exceeded as a result of overproduction, the excess light chains produced reach the distal tubule and cause accumulation, causing deterioration in kidney functions. Although this condition, called cast nephropathy, is most seen in multiple myeloma, it may also be associated with Waldenström macroglobulinemia and lymphomas.

LookUs & Online Makale